Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 10
imanilmihali.com
güzel ahlak

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 10

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 10

(İTİMAT, İZZET, KABZ, KANAAT, KAST, LÜTUF, MARİFET, MERHAMET, METANET, MUAŞERET, MUHABBET)

İTİMAT

‘İtimat’, insana veya eşyaya güvenmek, demektir. İtimat kelimesi çok çeşitli yerlerde kullanılmaktadır. Nefse güvenmek, kuvvete güvenmek, hünere güvenmek, ilim ve akla güvenmek, mala güvenmek gibi.

İnsana gerekli olan ilk önce, evreni ve kendisini yoktan var eden Allah (c.c.)’a güvenmektir. Çünkü Allah (c.c.)’ın iradesi ve dilemesi olmadan insanın hiçbir şeye gücü yetmez. İnsanın kendisi gibi zayıf ve fani (geçici, yok olucu) yaratıklara güvenmesi ise akıl ve hikmete uygun değildir. Bugün kendi tarafında dost ve yakın olanlar yarın aleyhinde düşman, rakip ve uzak olabilirler. Bugün var olanlar yarın yok olabilirler.

Bunun için güven öyle bir Zat’a olmalıdır ki, evinde veya yolculukta; hayatta iken veya öldükten sonra kendisine güvenen kişiyi korusun ve yardım etsin. İyiliklerini yok etmesin. İşte bu, ancak insanı yaratan ve evrenin tek sahibi olan şanı Yüce olan Allah (c.c.)’dır.

O’nun emir ve hikmetine uyup razı olanlar, O’nun istediği yolda yürüyenler hiç bir zaman sıkıntı çekmezler. İşlerinde aşılmaz güçlükler görmezler, korkmazlar, ümitsizliğe düşmezler. Onlar yalnızca Allah (c.c.)’tan korkar ve yalnızca O’na güvenirler. Bir kişi işlerini yürüten insanlara tamamen bağlanmamalı, onları kontrol etmeli, eksik ve yanlışlarını düzeltmeli ve yönlendirmelidir.

Çünkü kendisine güvenilen kimi insanların sonradan hırs ve tama sonucu, kendisine karşı duyulan güveni kötüye kullandıkları sıklıkla görülen olaylardandır. Hatta kendisine güvenilen kişinin, kendisine güvenen kişinin aleyhine bir takım birlikteliklere giriştikleri bile görülmektedir. [1]

Bunun için itimat, yerine ve kişisine göre güzel ahlâk’tır. Ancak bir başka açıdan alındığında da itimat, ihtiyat ile birlikte götürülmelidir, sonucu çıkmaktadır. Çünkü itimat edilmeyecek bir kişi veya kuruma itimat etmek de tedbirsizlik, safdillik ve cahillik olur. Çünkü böyle bir yanlış davranış kişiyi çok büyük zararlara ve telafisi mümkün olmayacak kötü sonuçlara götürebilir.

[1] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.

İZZET

‘İzzet’, kuvvet, üstünlük, aziz olma, şeref ve değerlilik anlamındadır. Aynı kökten türemiş ‘Aziz ‘ kavramı ise, her türlü üstünlüğü, galibiyeti, güçlü olmayı ve en üstün şerefi ifade eder.

Bu sıfat Kur’an-ı Kerim’de hemen hemen tamamen Allah (c.c.) hakkında kullanılmaktadır. Aziz, yani en üstün, en yüce, en mutlak ‘izzet’ sahibi yalnızca Allah (c.c.)’tır. İzzetin karşıtı ‘zillet’tir. Peygamber ve müminler de Allah’ın (c.c.) emrine itaat ettikleri için, O’nun yanında üstünlük ve şeref kazanırlar, İslâm’ı yaşadıkları için de izzet yani üstünlük elde etme imkânına kavuşurlar.

Kur’an’da şöyle buyrulur: “İzzet (yalnızca) Allah’ındır, Rasûlünündür ve Müminlerindir.” [1] Bu ayet, Müslümanlara tepeden bakan, onlarla alay eden iki kimlikli münafıklara cevap vermektedir. Peygamber (s.a.v.) zamanında bir kısım insanlar Müslümanlara tepeden bakıyorlar, onları mal, dünyalık, makam açısından, kuvvet yönünden ‘zelil’ (aşağı) görüyorlardı. Kur’an onlara ve kıyamete kadar onlar gibi düşünen bütün insanlara bu âyetle kesin bir cevap veriyor ve izzet’in kime ait olduğunu söylüyor.

İslâm, insan yaratılışına aykırı olan ve insanın değerini düşürecek bütün davranışları yasaklamaktadır. İçki içmek, zina etmek, hırsızlık yapmak gibi. Bunlar ve bunlara benzer bütün kötü işler insanın kalitesini düşürür. İşte bu günahlardan sakınanlar ‘izzet’, şeref ve haysiyet sahibidirler. Bunları yapanlar ise şereflerini kaybederler, zelil ve değersiz olurlar.

Kişiye İzzet Kazandıran Davranışlar

İnsana ‘izzet’ kazandıran birkaç önemli davranış vardır:

Bunlardan biri, Allah (c.c.)’ın adını zikretmektir. Bu da Allah (c.c.)’ın sevgisi ve rızası için yapılan kulluktur; O’nun adına amel işlemektir, O’nun korkusundan haramları terk etmektir, O’nu ve O’nun vereceği cezayı ve mükâfatı düşünmek ve sürekli Allah’ı (c.c.) hatırlamaktır. Bu şekilde Allah (c.c.)’ı hatırlayanlar ve O’nu aklından çıkarmayanlar izzete ulaşırlar.

Bir diğeri Allah (c.c.) yolunda ‘infak’ etmektir. Veren el, alan elden her zaman üstündür. Dilenen, başkalarına muhtaç yaşayan, sürekli borç içinde sürünen, maddi imkânsızlıktan dolayı perişan olan, bu yüzden başkalarına el açan izzetini kaybeder. Ama çalışır, maddi açıdan kuvvetli olur ve Allah (c.c.) yolunda infak ederse izzet sahibi olur, şerefi ve değeri artar.

Bir diğeri ilimdir. Bilenlerin sorumlulukları büyük olduğu gibi, ilimlerinin gereğini yaptıkları sürece dereceleri daha da artar. İlmi olduğu halde ilmiyle amil olmayanlar, bilgilerini gerçek uğruna ve Allah’a (c.c.) kulluk yolunda kullanmayanlar ile ilimleriyle zalimlere ve kötü yöneticilere destek olanların kazancı zillettir. Ve aşağılayıcı azaptır. İlim güçtür, zenginliktir ve izzettir. Allah (c.c.)’ın kulları içinde O’ndan en çok ilim sahipleri korkarlar. Çünkü onlar Allah (c.c.)’ın azametini idrak ederler. Gerçek mümin, şeref ve izzetini kaybetmemek için bütün küçültücü davranışlardan uzak kalır.

Küçük ve boş işlerin peşinden gitmez, yalan ve çirkin sözlere aldırmaz, ufak çıkarlar peşinde koşmaz. O küçük değil büyük hedeflerin adamıdır. O, çıkarının karşısında eğilmez. O, ucuz kazançların arkasına düşmez. O, kimsenin karşısında iki büklüm olmaz. Hele hele inançsızların yanında başı dik ve onurludur. Kimseye yağcılık yapmaz, yağdanlık olmaz. Bir makama çıkmak için aşağılık yollara başvurmaz. O’nun davranışları orta halli, sözleri doğru ve oturaklı, ahlâkı güzel, duruşu ağır başlı, hedefi yücedir. “Allah, dilediğini aziz (izzet sahibi) kılar, dilediğini zelil (zillet sahibi) eder. [2]

Gerçek İzzet Nedir?

Kur’an-ı Kerim gerçek izzetin kime ait olduğunu şu âyetlerle açıklıyor: “Bir kısım insanlar, Allah’ı (c.c.) bırakıp putları ‘ilah’ edindiler. Onlar bu yalancı, işe yaramaz, bir yararını görmedikleri, hayali tanrılarının yanında bir ‘izzet’ bulacaklarını zannederler. Bu elbette mümkün değildir.” [3] “Bir takımlarına ‘Allah’tan ittika et (sakın ve hakkıyla kork)’ denildiği zaman, o bu davete karşı kibirlenir. Bu gibi çağrılara kulak asmaz ve günah işlemekle ‘izzet’ kazanacağını zanneder.” [4] “Allah, bazı cahillerin ve heveslerini ilâh haline getirip de O’nun hakkında kısır düşünenlerin niteledikleri, ya da kendi uyduruk tanrıları gibi değildir; O Sübhan’dır (çok yücedir) ve O gerçek izzetin de sahibidir.” [5] “Mü’minler, kendi kardeşleri olan Müslümanlara karşı gayet alçak gönüllü (zelil), mütevazı ve merhametli, ama düşmanlarına karşı ‘izzet’ (güç ve şeref) sahibidirler. Onların karşısında pısırık, sünepe, teslimiyetçi ve hakkını savunamayacak kadar korkak değildirler.” [6] ” Zalim sultanlar (yöneticiler) bir ülkeye zorla girdikleri zaman orasının huzurunu bozarlar (ifsat ederler), mallarına ve onları ayakta tutan değerlerine saldırırlar. Şerefli insanları (izzetli kimseleri) zelil hale getirirler, onları aşağı bir duruma düşürürler.”[7]

Kur’an, gerçek izzetin iman etme ile elde edilebileceğini müjdeliyor. Bir başka ifadeyle Allah (c.c.), Kur’an’ın davetine uyarak iman edenlere, iki dünyada da, saadetin yanında izzet de vereceğini duyuruyor. Müminler gerçek izzet sahibidirler ve onlar her bakımdan bütün insanlardan üstün ve şereflidirler. Buna rağmen, dünya ölçülerini esas alan Müslümanlar arasından çıkan kimi zavallılar, kendilerini ve taşıdıkları değerleri aşağı ve zelil, buna karşın Kur’an’ın müşrik, müfsit ve zalim dediği kimseleri üstün görebiliyorlar. Onların bu zayıf tarafını bilenler de onlara tepeden bakıyor, onlara karşı kibirleniyor ve onları kullanabiliyorlar.

Bu zilletin, Müslüman izzeti ile bağdaşmadığı kesindir. Kimileri de kâfir, münafık tavrı ile Müslümanlara karşı kibirleniyorlar. Kendilerini izzetli, müminleri zelil ve aşağı kabul ediyorlar. Onlara gerici, çağdışı, çember sakallı, fundamantalist gibi çirkin şeyler söylüyorlar. Halbuki Kur’an’a göre üstünlük, şeref ve izzet soyla, zenginlikle, belli bir renk veya ülkeye mensup olmakla, makam, mevki veya zenginlik ile değil; iman ve imanın getirdiği ahlâkla kazanılır. Bunun dışındakilerin hepsi geçici bir aldanma, dünyaya ait bir oyalanma ve eğlenceden ibarettir.

Müslüman kimse kendisinin yeryüzünün en değerli varlığı ve izzetin de kendisine ait olduğunu her ortamda düşünmeli ve davranışlarını ona göre ayarlamalıdır. Vakar ahlâkı da izzet ahlâkının tezahürlerindendir.

[1] Münafikûn sûresi, 63/8. [2] Âl-i İmran sûresi, 3/26. [3] Meryem sûresi, 19/81. [4] Bakara sûresi, 2/206. [5] Saffat sûresi, 37/180. [6] Maide sûresi, 5/54. [7] Neml sûresi, 27/34.

KABZ

‘Kabz’, avuçlama, sahip olma, yakalama, dürme, alma, kanat çırpma, bir şeyi teslim almak, ona sahip olmak, ele almak ve el koymak anlamındadır.

Tasavvuf terimi olarak kabz, sıkılma, sıkışma anlamlarında olup, yayılma, açılma, iç açılması demek olan ‘bast’ın zıddıdır. Kabz, korku (havf) durağına tekabül eden ruhî bir haldir. İnsanda bu sıkıntı halini meydana getirenin Allah (c.c.) olduğu kabul edilir.

Es-Sarrâc bu iki terimi şöyle açıklar: ‘Kabz ve Bast yüce ve ruhî iki hal olup, ariflere mahsustur. Allah (c.c.) onları sıktığı zaman, yemek, içmek ve eğlenmek gibi caiz olan şeylerden ve gıdaların bir kısmından alıkoymada etkili olur. Ariflerin gönlünü açtığı zamanda, kendilerini korumayı üzerine almak suretiyle, o caiz olan şeyleri yine kendilerine iade eder.

Kabz, arifin öyle bir halidir ki, kendisi bu durumda marifetullahtan başkasına elverişli bir mekân bırakılmamıştır.’ [1] Orta çağ; Hıristiyan tasavvufunda kabzın karşılığı olan terim, Fransızca ‘desolation’dur. Bu kelime sözlükte; yıkıklık, haraplık, büyük iç sıkıntısı anlamına gelir.

Kur’an-ı Kerim’de; “İnsanın gönlünde, işlerinde ve rızkında darlık meydana getiren de, genişlik ve bolluk veren de Allah’tır.” [2] buyurulur. Hakikat ehli olanlar kabz ve bast hallerini, Allah (c.c.)’a sığınılması gereken haller olarak görürler. Çünkü bu iki hal, kulun helak olması ve hakikatin hükmüne girmesi gibi daha yüksek hallere göre fakirlik ve mahrumiyettir.

Her insanın kabzı bastına göre, bastı da kabzına göre olur. Bazen kabzın sebebini tayin etmek, kabz sahibi için müşkül olur. İnsan kalbinde bir kabz (sıkıntı, darlık) bulur, fakat sebebini ve bunu gerektiren şeyi bilemez. O zaman bu nevi kabız sahibi için kurtuluş yolu, bu hal ve vakit geçinceye kadar teslimiyettir. Çünkü zoraki hareketlerle bu nevi kabzı kendinden uzaklaştırmak veya kendisine gelmekte olan kabz halini iradesiyle defetmeye hazırlanmak kabz halini daha da fazlalaştırır. [3] [1] Kuşeyri Risalesi, S. Uludağ. [2] Bakara sûresi, 2/245. [3] Kuşeyri Risalesi, S. Uludağ.

KANAAT

‘Kanaat’, dünya nimeti olarak kendisine nasip edilene razı olma, elinde bulunan ile yetinme, aç gözlü olmamak demektir.

İnsan, nefis taşıdığı için çok şeye sahip olmak ister. Hırs (aşırı istek) sahibidir. Mal yönünden doyumsuz bir arzusu vardır. Bir nimete kavuştuğu zaman bir başkasına da sahip olma arzusu duyar. Bütün bir ömrü, mal ve dünyalık peşinde geçirir. İnsana, dünya ve dünyanın içerisindeki şeyler süslü gösterilmiştir. İnsanda onlara karşı bir eğilim, bir arzu ve istek yaratılmıştır.

Bütün insanlar hayatlarını devam ettirebilmek için çalışmak, eşyaya ve dünyalıklara sahip olmak durumundadırlar. Hayat ve vücut, insana verilen bir emanettir. Kişi bedenine onun ihtiyacı olan gıdaları vermeyerek eziyet edemeyeceği gibi kendi eliyle de intihar ederek hayatına son veremez. Hayatın devamı için, yemek, içmek, giyinmek, barınmak ve bazı aletleri kullanmak zorunludur. Eğer insanda dünya varlıklarına karşı arzu olmasaydı, en gerekli ihtiyaçlarını karşılamada bile tembellik gösterebilirdi.

Bazı kişilerin sorumluluğu daha çoktur. Babalar ve anneler çocuklarının bakımından, beslenme ve eğitimlerinden sorumludurlar. İnsanlar yeri gelince büyüklerinin bakımını da üslenmek zorunda kalabilirler. Dünya nimetlerine ve varlıklarına sahip olmazlarsa, bu görevlerini nasıl yerine getirebilirler?

İslâm’a göre zekât vermek, infak etmek yani Allah (c.c.) yolunda harcama yapmak en büyük ve en önemli mali ibadetlerdendir. Parası ve mal varlığı olmayan bu ibadeti nasıl yapabilir? İnsanda kazanma, sahip olma, elde etme arzuları olmasa bütün bunları yapamaz. O zaman insan hayatında dengesizlik ve sıkıntı başlar. Ancak İslâm, aşırı isteklere doymaz iştahlara, sınır tanımaz hırslara ve tamahlara (açgözlülüğe) da iyi bakmamaktadır.

İsteklerin ve arzuların ölçülü olarak sınırlandırılması esastır. Alabildiğine başıboş bırakılmış nefis, sahibinden her şey ister, helal haram tanımaz. Allah (c.c.) yolunda infak ettirmez. İslâm her konuda olduğu gibi bu konuda da bir denge getiriyor. Evet, dünya nimetleri insan için yaratılmış ve ona dünya nimetleri sevdirilmiştir. [1] Ama aynı ayette dünya hayatının geçici (fani) olduğu, asıl barınacak yerin ise Allah (c.c.)’ın yanında olduğu hatırlatılıyor.

Başka ayetlerde sık sık dünya hayatının faniliğine dikkat çekilerek, insanın bu geçici dünya hayatına ve onun küçük zevklerine aldanıp da Allah (c.c.)’ını unutmaması gerektiği hatırlatılıyor: Dünya hayatı bir oyundan bir eğlenceden başka bir şey değildir. Ahiret hayatı ise (sonsuz olan) gerçek hayattır. Keşke insanlar (bu gerçeği) bilselerdi. [2] Demek ki insan, dünya nimetlerini isteyebilir, hatta zengin olmayı bile arzu edebilir, zengin de olabilir. Ancak bunlara bağlı kalmamak, bunların peşinde hayatı geçirmemek, hayatın eksenine eşya tutkusunu koymamak, kendisini mal ve eşyanın tutsağı yapmamak, ya da eşyayı putlaştırmamak şarttır.

İşte bu noktada ‘Kanaat’ dediğimiz güzel ahlâk davranışı karşımıza çıkıyor. Kanaat, dünya varlıklıkları karşısında dengeli bir tavrı ifade eder. Ne aşırı aç gözlü olmak, ne de aşırı israfçı. İkisinin ortası dengeli ve güzel bir tavır.

Zenginlik Kaynağı Olarak Kanaat

Kişinin, dünya varlıklarından kendi payına düşene razı olup, hırs ve tamah ile bütün zamanlarını harcamaması gerekir. Çünkü hırs ve tamah insanı doyumsuz, aşırı cimri, aç gözlü, kıskanç, huzursuz eder. Hatta bu iki kötü huy kişiye, fazla mala sahip olma yolunda haksızlığa, zulme ve hak yemeye bile götürebilir ki böylece başka kötü huylara düşülür.

Müslüman zengin olmayı isteyebilir, zengin olmaya çalışabilir; ancak bunun yanında kanaatkâr olmayı da istemelidir. Kanaatkâr olmayan insanlar hiçbir zaman zengin olamazlar. Yani malları çok olsa bile gözleri doymaz, ruhları doymaz ve kalpleri tatmin olmaz. Bir ömür boyu huzursuz ve mutsuz yaşar ve ölürler. Bunu Peygamberimiz (s.a.v.) ne güzel ifade buyuruyor: “Zenginlik mal çokluğu ile değildir. Aksine zenginlik göz tokluğuyladır.” [3]

Şu öğüt insan için, özellikle eşya ve lüks delisi olan insanlar için ne kadar gereklidir: “Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor : Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki, “Sizden biri, mal ve yaratılış bakımından üstün olana bakmak isteyince, bakışını bir de kendisinden aşağıda olana çevirsin. Böyle yapmak, Allah’ın üzerinizdeki nimeti küçük görmemeniz için gereklidir.” [4]

Bu hadisin sonunda şu ilave de yer almaktadır: Abdullah b. Utbe (r.a.) dedi ki: ‘Ben zenginlerle düşüp kalkıyordum. O zaman zenginlik için benden daha heveslisi yoktu. Bir binek görsem onu benimkinden daha iyi görürdüm. Bir elbiseye baksam, benimkinden daha iyi olduğunu zannederdim. Ne zaman ki bu hadisi işittim, fakirlerle arkadaşlık kurdum ve rahat ettim.’ Yürekleri daha yüce, daha lezzetli ve daha kalıcı gıdalar doyurmadıkça, gözler aç kalmaya, iştahlar başıboş olmaya devam ederler. İmanın egemen olmadığı hangi gıda insanı doyurabilir? İmanın yön vermediği nefsi, hangi zenginlik tatmin edebilir? İmandan ve onun eseri takvadan daha doyurucu bir azık olabilir mi?

Ebedi lezzet hasretinden yoksun olan gönüller, teselliyi fani lezzetlerde ararlar. Onunla da doymaları mümkün değildir. Bütün sevgilerin ve tazimlerin kendisine bağlı olduğu Allah (c.c.) sevgisi, O’nu hatırlamak, yüreklerin ana gıdasıdır. Bu gıdadan yoksul kalan, kendisini sonu gelmez fakirliğe, doymaz bir iştaha ve aç gözlüğe düşürür. O ulvi sevgiden uzaklaşan merhamet duygusundan, bölüşme erdemliğinden, infak ahlâkından da uzaklaşır. Çünkü Allah (c.c.) sevgisiyle doymayan yürekler, her şeye karşı aç olurlar.

Kur’an şöyle buyuruyor: “Rızkı dilediğine bolca veren ve dilediğine kısan Allah’tır. Hal böyleyken dünya hayatıyla sevinirler, oysa ahiret hayatı yanında dünya hayatı yalnızca geçici bir doyumdan, bir avunmadan ibarettir.” Peygamberin getirdiği mesajın doğruluğunu inkâr edenler, “Ona Rabbinden mucizevî bir alamet indirilmeli değil miydi?” diyorlar. Sen de şöyle söyle: “Bilin ki, (sapmayı) dileyeni saptıran da, O’na yöneleni kendisine yaklaştıran da, şüphesiz Allah’tır. Onlar ki, inanmışlar ve Allah’ı anmakla kalpleri huzur ve doyum bulmuştur; çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olur.” [5]

Tüketimi hayatın tek amacı haline getiren, kazanmak ve harcamaktan başka düşüncesi olmayan, dünyalık elde etmekten başka davası olmayan modern insan aç gözlüdür, cimridir, bencildir ve yalnızca kendini düşünür. Doyumsuzdur, yalnızca kendini düşünecek kadar madde delisidir. Daha fazlasına, daha yenisine, daha lüksüne sahip olma tutkusu bir hayat anlayışı haline gelmiştir.

Günümüz insanı sonu gelmez bir yarışın içerisindedir. Değer yargıları maddeye sahip olmaya dayandırılmış olduğundan herkeste eşya tutkusu kaçınılmaz bir hal almıştır. Eşya tutkunu olanlar da bencil, cimri, hırslı olurlar. Böyle insanlar, istedikleri maddeye sahip olmak için her yolu denerler, başkalarının hakkına tecavüz ederler, zulme ve gayri meşru yollara başvururlar. Çünkü onlar İslâm’ın ön gördüğü kanaat ahlâkını ve bununla insan ve toplum hayatında sağlanan dengeyi bilmemektedirler. Kanaat, aynı zaman da ibadette de orta yolu izleme anlamında kullanılmıştır. Yani ne aşırı yoğunlukta ibadet etmek ve ne de ibadeti ihmal etme; az ve devamlı ibadet etme demektir. Kanaatin bir anlamı da, insanlara muhtaç olmamak ve yalnızca Allah (c.c.)’tan istemektir. Mülkün yalnızca Allah (c.c.)’a ait olduğunu ve O’nun tükenmez hazinelere sahip olduğunu bilenler, fani varlıklardan bir şey istemezler.

Kanaat insanı maddenin kulluğundan, hırs ve tamahın köleliğinden kurtarır. Onursuz yaşamanın zincirini kırar, kişiye onur ve izzet kazandırır, insanı ruhsal olarak doyurur ve mutlu eder. Kanaatin yanında sabır ve rıza da bulunur. “Erkek ve kadından her kim inanmış olarak iyi bir iş yaparsa, onu hoş bir hayatla yaşatırız. (âhirette de) onların ücretini, yaptıklarının en güzeliyle veririz (bütün ömürleri boyunca hep öyle güzel işler yapmışlar gibi ödüllendiririz)” [6] âyetindeki “hayâten tayyibeten” yani ‘güzel hayât’ı, birçok müfessir, kanaat olarak tefsir etmiştir.

Peygamber (s.a.v.) de: “İslâm’a iletilip, kendini yaşatacak kadar bir rızık ile yetinen kimseye ne mutlu! “, “Kanaât bitmez mal, tükenmez hazinedir.” [7] buyurmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.), kendi âilesinin rızkının da kifâf (yaşamak için zorunlu miktar) olmasını dileyerek: “Allah’ım, Muhammed âilesinin gıdâsını kifâf yap.” [8] demiştir. Çünkü insanın rızkın fazlasının hesabını Ahirette vermesi zor olabilir. Bir hadis-i şerifte: “Zengin fakir herkes, kıyamet gününde, dünyâda kendisine kifâf (yetecek kadar) rızık verilmesini temenni edecektir.” [9] buyurulmuştur.

Başka bir hadis de şöyledir: “Allah kıyâmet gününde: ‘Yaratıklarımdan temiz kullarım nerede? der. Melekler: ‘Rabbimiz onlar kimlerdir? derler. Allah: ‘Verdiğime Kanaat eden, kaderime razı olan fakir Müslümanlardır. Onları Cennet’e sokun!’ der. İnsanlar hesap ile uğraşırken onlar cennete girer, yer içerler!” [10] Kanaatin karşıtı ‘tamah’ ve ‘hırs’tır. Bunlar da insanın mutsuzluğuna neden olurlar. Rivâyete göre Ebu Hâzim, bir kasaba uğramış. Dükkânında yağlı et bulunan kasap, Ebu Hâzim’e: – Ebu Hâzim, bu et güzel, yağlıdır, al, dedi. Ebu Hazim: – Param yok, dedi. Kasap: – Zararı yok, sana süre tanırım, götür, deyince, Ebu Hâzim: – Nefsim bana senden daha çok süre tanır, cevabını verdi.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle demiştir: ‘Tamah, fakirliktir. İnsanların elinde bulunan şeylerden umut kesmek ise zenginliktir.’ Gerçekten de öyledir, çünkü başkasının malına göz dikmeyenin içi rahat eder, bir şeye ihtiyacı kalmaz. İşte bu, zenginliğin tâ kendisidir. Çünkü gerçek zenginlik, mal çokluğu ile değil, gönül tokluğu ile olur ki, bu da kanaâttir.

Abdullâh İbn Mesûd (r.a.) şöyle demiştir: ‘Her gün Arş’ın altında bir melek şöyle seslenir: Ey Âdem oğlu, sana yetecek az mal, seni azdıracak çok maldan iyidir!’ Gerçekten servet çokluğu, insanı azdırır. Özellikle bedenen güçlü, boş vakti de var ve de İslâm ahlâkından yoksun ise o insandan her türlü azgınlık beklenebilir. Bunun için demişler ki: ‘Gençlik, boşluk ve zenginlik kişiyi ifsât eder.!’ Azgınlık, taşkınlık, kendini büyük görme, böbürlenme, insanın yaratılışında değişik ölçülerde vardır. Bunlar uygun bir ortam bulunca hemen filizlenir, fesat meyvesi verir. Bu uygun ortam da zenginliktir. Bundan dolayı Yüce Allah: “Hayır, insan kendini zengin görünce azar.” buyurmuştur. O halde kişinin zorunlu ihtiyacını karşılayacak, azdırmayacak fakat düzeltecek olan az mal, onu azdırıp bozacak olan çok maldan iyidir.

Ebû’d-Derdâ’ (r.a.) demiştir ki: ‘Herkesin aklında eksiklik vardır. Çünkü gece gündüz birbiri ardınca sürekli onun ömrünü yutarken buna üzülmez de dünya malı biraz fazla gelse sevinir. Vah Âdem oğlu vah! Ömür azalırken dünya malının artması ne yarar sağlar? Rivâyete göre İbrahim Ethem Horasan’da nimet sahibi zengin biri idi. Bir gün sarayında çevreyi seyrederken elinde yufka ekmeği yiyen bir adam gördü. Adam ekmeği yedi, uyudu. İbrahim Ethem, hizmetlilerinden birine: – Şu adam uyanınca onu bana getir, dedi. Hizmetli uyanan adamı alıp getirdi. İbrahim Ethem ona: – Ey adam, açtın ekmek yedin öyle mi? dedi. Adam: – Evet, dedi. İbrahim: – Doydun mu ? dedi. Adam: – Evet, dedi. İbrahim, kendi kendine: ‘Nefse bu kadarı yeterken ben dünyayı ne yapacağım’ dedi. Rivâyete göre bir adam su üzerine dökülen baklaları yiyen bir adam gördü. Ona dedi ki: – Sultana hizmet etseydin, bunu yemeğe muhtaç olmazdın. Hekim de ona: – Sen de buna kanaât etseydin, sultana hizmet etmeğe muhtaç olmazdın, dedi. ‘Fakirler ölüdürler, ancak Allah (c.c.)’ın kanaât izzetiyle dirilttikleri müstesnadır.’ denilmiştir.

Bişr el-Hafî: ‘Kanaât öyle bir padişahtır ki, yalnız müminin kalbinde oturur.’ demiştir. Ebû Süleyman ed-Dârâni : ‘Kanaatin rızâ ile ilgisi, vera’ın zühd ile ilgisi gibidir. Nasıl vera’ zühdün başı ise kanaât de rızanın başıdır.’ demiştir. Ebubekir el-Merâği: ‘Akıllı insan, dünya işini kanaat ve tesvif (cağım, ceğim)larla; âhiret işini hırs ve acele ile; din işini ilim ve ictihad ile yönetendir.’ demiştir. Muhammed İbn Alî et-Tirmizî: ‘Kanaât, var olan ile yetinme, olmayana göz dikmemektir.’ demiştir. Zunnûn: ‘Kanaât eden, zamanının adamlarına muhtaç olmaz, rahat eder. Akranına da yardım eder.’ demiştir.

Denilmiştir ki, ‘Başkalarının elinde bulunana göz diken, sürekli üzüntü çeker.’ Ebû Abdillâh Muhammed İbn Hafif şöyle demiş: ‘Kanaât, elden çıkanın ardından bakmamak, elde var olan ile yetinmektir.’ [11] [1] Müslim, Zekât, 120. [2] Al-i İmran sûresi, 3/14. [3] Ankebut sûresi, 29/64. [4] Müslim, Zühd, 8. [5] Ra’d sûresi, 13/26-28. [6] Nahl sûresi, 16/97. [7] İbn Mace, Tirmizi, Müsned. [8] Buhâri, Müslim, Tirmizi. [9] İbn Mâce. [10] İhya, Gazali. [11] Tasvir-i Ahlâk, M. A. Ayni.

KAST

‘Kast’, yönelme, itimat, dosdoğru yürüme, bir hedef belirleyip o doğrultuda hareket etme, aşırılıklara düşmeden dengeli düşünme, dengeli yaşama ve hep orta yolu takip etme anlamlarına gelir.

Tasavvufçulara göre, Mahbûb-u Hakîkî (gerçek sevgili) olan Allah (c.c.) sevgisini, Allah (c.c.) hoşnutluğunu elde etme yolunda, O’ndan başka her şeyden kalbi alakayı kesme şeklinde tarif edilmiştir. Yani, ‘gönül bir Hüdâ evidir, onu Allah (c.c.)’tan başka her şeyden pak tut ki, o sarayın gerçek sahibi, tecelli köşkünü rahmetle şereflendirsin’ ifadesinde bu yüksek teveccüh ve itimadı ve bu yüksek hedefi tahakkuk ettirme yönündeki niyet ve kararlılığı anlatmaktadır ki, kasttan azme, azimden hedefe çok uzak ve yakın, çok uzun ve kısa bir mesafeyi kuşbakışı gözlerimizin önüne sermektedir.

Aslında aşırılıklara, dolayısıyla da kalbi ve ruhi sıkıntılarla karşılaşmadan huzur ve doyumluluk içinde bulunmanın tek önemli bir yolu vardır; o da, Hakk rızası ve Hakk sevgisinin esas alınıp, hayatın bir dantelâ gibi bu esaslar çerçevesinde nakşedilip yaşanmasıdır. Gönlünde O’na doğru seyahate karar vermiş ruhlar, bir an bile yolculuktan, yol tasavvurundan ve o yolda hedeflenen yüce mana ve yüce gayelerden gafil olmazlar.

Bir kere gözleri ağyara (başkaları) kaysa ve ağyara “yar” deseler, bir ömür boyu üzülür ve inlerler. O’nun yoluyla hiç tanışmama büyük bir talihsizlik “tanıyıp-tanıştım” dedikten sonra takılıp yollarda kalma ise bir hüsran ve büyük kayıptır. Kast, evvelâ, kalp yamaçlarında doğar ve gelişir, his vadilerinde bir çağlayan haline gelir ve gürler. Sonra da insanın bütün benliğini sarar ve trafik işaretleri gibi ona gideceği hedefi gösterir.

Bu manada kast, şuurlu bir niyet ve gönül tepelerine saçılmış bir tohum gibidir. Bu niyetle gerilen ruh ve gönül tepelerine tohum saçan el, bir de ilahi teyitle desteklenirse, her hamle ve gayret döl yatağını yüzlerce hayr-u berekete açar ve beklemeye koyulur. Kast ile belli bir turnikeye giren insan, iki adım ötede azimle buluşur ve azim atmosferinde yüzmeye başlar.

LÜTUF

‘Lütuf’, hafif hareket, işleri gizlice yürütmek, duyularla algılanamayan şeyler, başkalarına iyilikte bulunmak anlamlarına gelir. “Gözler O’nu görmez, O gözleri görür; O latif, her şeyi haber alandır.” [1]

Ayette Allah (c.c.)’ın gözle görülmeyeceğinin ifadesinden sonra latif oluşunun bildirilmesi, insanların Allah (c.c.)’ı ancak lütfuyla görebileceklerini, O’nu görmek isteyenin verdiği nimetlere ve güzelliklere bakması gerektiğinin vurgulanması içindir. “Allah kullarına lütuf yapandır.” [2]

“Kuşkusuz benim Rabbim, dilediğine lütufkârdır.” [3]

O’nun latif olması madde olmayışının da ifadesidir. Buna karşılık cisimde mutlak letafetten değil; göreceli letafetten bahsedilir. Mutlak (tam, kesin, genel) letafete ancak ‘Nûr’ denebilir. “Allah, göklerin ve yerin nurudur.” [4]

Madde olmadığından gözle görülmez. Fakat her yerde ve her varlıkta O’nun nuru bulunur, her varlığa uzanmış ve her şeyi kuşatmıştır. Alemin ruhu O’dur. Her şeyin içinde ve özünde bulunuşu sebebiyle, O’ndan habersiz bir fiilin vukûu mümkün değildir. Varlıklardaki faaliyet, atomdaki enerji, doğadaki canlılık O Hayy (diri, canlı) olanın her zerreye uzanmasıdır. O her şeye kendisinden yakındır ve her şey O’nun bir görüntüsüdür.

Varlıkların belirli şekillere bürünmesi O’nun yaratması iledir. Kendisi görünmez gizlidir. Yarattığı şeylerle görünür. O açıktan açık, gizliden gizlidir. Eşyadaki enerji ve dinamizm O’ndandır. Asıl O’dur, varlık O’dur, aslın aldığı şekiller ise O’nun yaratıklarıdır. Görünenler, yaratıklar ve gösteren ise Yaratıcı’dır. [5]

‘Latif’ kelimesinin karşıtı, ‘Kesif’ ise ağır ve yoğun anlamındadır. ‘Lütuf’, ikram ve yardımda bulunmak anlamına da gelmektedir. Kullarının işlerini büyük lütuf ve merhametiyle gören ‘Allah’ın yardımı’ ile de tefsir edilmektedir. Lütuf ile hiddet ve düşmanlık bir arada bulunmaz.

Lütuf, kerem ve ihsan sahibi kimsenin özelliğidir. Eğer size Allah’tan bir lütuf erişirse, bu sefer de sizinle kendisi arasında hiç tanışıklık yokmuş gibi şöyle der: ‘Keşke ben de onlarla beraber olsaydım da büyük bir başarıya (ganimet) ulaşsaydım.’ [6] Bu ayette lütuf kelimesinin Müslümanların mücadeleleri sonucu Allah’ın (cc) kendilerine ihsan olarak verdiği zaferi ifade ettiği görülmektedir. “Ey iman edenler! Eğer Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız o size iyiyi kötüden ayırt edecek bir anlayış verir ve sizin kötülüklerinizi örter, sizi bağışlar. Allah büyük lütuf sahibidir.” [7]

Görülüyor ki; Yüce Yaratıcı’nın kullarına anlayış, akıl, iyiyle kötüyü birbirinden ayırma gücü vermesi büyük bir lütuftur. “Mutlu olanlara gelince, gökler ve yerler durdukça içinde ebedi kalmak üzere Cennettedirler. Ancak rabbinin dilemesi başka! Bu onlara ardı kesilmez bir lütuf olarak verilmiştir.” [8]

Bir imtihandan ibaret olan dünyamızın son bulmasıyla varacağımız yeri belirleyen amellerimiz bizleri ya cennet ya da cehennem yoluna sevk edecektir. Ancak hiçbir zaman yaptığımız ameller cennete ulaşmamız, o nimetleri elde etmemiz için yeterli olmayacaktır. İnsanın filleri ancak iyilerden veya kötülerden olmak istediğine işaret edebilecek, onun ahiretinin nihaî belirleyeni olmayacaktır. Ahiret durağı nihaî olarak Allah (c.c.)’ın lütfu ile belirlenecektir.

Bu durumun izahı mahiyetinde, yukarıdaki ayette cennetliklerin mutlu bir şekilde orada bulunmaları Allah’ın ardı arkası gelmeyen lütfu olarak açıklanmıştır. “Andolsun, Allah, müminlere kendi içlerinden; onlara ayetleri okuyan, onları arıtıp tertemiz yapan, onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamber göndermekle büyük bir lütufta bulunmuştur. Oysa onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.” [9]

Allah Teâlâ kullarının dünya ve ahiret hayatlarının mutlu ve güzelliklerle dolu olması için toplumların sınırları aştığı, azgınlık ve fenalıkların yaygınlaştığı dönemlerde, onları iyiye ve doğruya yönlendirmeleri için bir lütuf olarak peygamberler göndermiştir. Biz Müslümanlar için de sevgili peygamberimiz, Allah (c.c.)’ın bizlere karanlıklardan aydınlığa çıkışımız için onsuz olamayacağımız bir lütuftur.

[1] En’am sûresi, 5/103. [2] Şûra sûresi, 42/19. [3] Yûsuf sûresi, 12/100 [4] Nûr sûresi, 24/35. [5] Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş . [6] Nîsa sûresi, 4/73. [7] Enfal sûresi, 8/29. [8] Hûd sûresi, 11/108. [9] Âl-i İmran sûresi, 3/164.

MARİFET

‘Marifet’ sözlükte, herkesin yapamadığı ustalık, ustalıkla yapılmış olan şey, bilme, biliş, vasıta, hoşa gitmeyen şey, tuhaflık anlamlarına gelmektedir.

‘Marifetullah’, Allah (c.c.)’ı bilme, tanıma, O’nu bütün sıfatlarıyla öğrenme, hakkında bilgi sahibi olma demektir. ‘Marifetullah’, iki kelimeden meydana gelen bir tamlamadır. Bunlar “marifet” ve “Allah” kelimeleridir. Bununla birlikte, marifet Allah (c.c.)’ı, O’nun isimlerini ve sıfatlarını, kudret ve iradesinin geçerliğini bilmek; alçak gönüllü olmak manasını ifade ettiği gibi bilginler arasında ilim manasına da gelmektedir ki onlara göre, her ilim bir marifettir, her marifet de bir ilimdir. Allah (c.c.)’ı âlim (bilen) herkes ariftir, her arif de alimdir. [1]

Marifetullah, aslında kişinin Allah (c.c.)’ı hakkıyla tanıması, bilmesi ve buna göre O’na bağlanması anlamında kullanılmaktadır. Zira, kişi, Allah (c.c.)’ı hakkıyla tanırsa, O’nun emir ve yasaklarına bağlanır.

Marifetullah bilgisinde şu üç nokta yer almaktadır.

1. İzzet ve Celal sahibi olan Allah (c.c.)’ı ve O’nun birliğini bilmek, ululuğu ulu olan ve her türlü noksan sıfatlardan uzak bulunan zatından benzetmeyi red etmek ve uzaklaştırmak;

2. Allah (c.c.)’ın sıfatlarını ve bu sıfatların hükümlerini bilmek,

3. Allah (c.c.)’ın fiillerini ve bu fiilllerin hikmetlerini kavramak.

Hz. Ali (r.a.)’in ifadesiyle Din’in başlangıcı marifettir. Kim Allah (c.c.)’ı hakkıyla tanırsa, O’na daha iyi teslim olur ve kulluk görevlerini daha iyi yerine getirir. Gerçek tevhid inancının kökleşmesi de kişinin marifet derecesine bağlıdır. Marifet sahibi kişilere ‘arif’ denir. ‘Marifet’in zıddı ‘cehalet’tir. Hani Musa kavmine ‘Allah size bir sığır kesmenizi emrediyor’ demişti. Onlar da ‘Sen bizimle eğleniyor musun?’ demişlerdi. Musa ‘Kendini bilmez cahillerden olmaktan Allah’a sığınırım’ demişti. [2]

Görüldüğü gibi ayette Hz Musa’nın Allahın emrini insanlara tebliği vazifesini eğlence olarak nitelendirmek isteyenlere karşı cahillerden yani marifet ehli olmayanlardan Allah’a sığınması bunun örneği mahiyetindedir. Sen af yolunu tut, iyiliği emret, cahillerden yüz çevir. [3]

Buna göre marifet, cehaletin zıttı olarak, affedici olmak ve iyiliği emretmek olarak da karşımıza çıkmaktadır. Ancak burada Allah’ı bilmekten kastedilen akli bir faaliyet veya bilimsel çaba olmayıp tamamen îmânî bir durumdur. Allah’ı bilmek O’na sarsılmaz imanla bağlanmak, onun sevgisini her şeyin üzerinde görmektir. Bir bakıma marifet imanın tadına varmaktır ki; Hz Peygamber bir hadislerinde konuyu şöyle izah etmektedirler: “Üç özellik vardır ki; bunlar kimde bulunursa, o imanın tadına ulaşır: Allah ve Rasûlünü sevilmek bakımından her şeyin üzerinde görmek. Allah’ın sevgisine ulaşmak için sevmek. Allah doğruya ulaştırdıktan sonra, inkâra dönmeyi ateşe atılmak gibi görmek.” [4]

Bu biçimde imanın tadına ulaşan, imanı kuvvetli, takva sahibi müminler ‘marifet’ sahibi olabilirler. Bunun için özel ünvanlara, sıfatlara, hayali makamlara sahip olmak gerekmez. Müminler için ‘marifet’ makamı yüce bir makamdır. İnsan kul olarak Rabbini, O’nun ayetlerine, evrendeki eserlerine bakarak tefekkür eder, düşünür, aklını yorar ve anlamaya çalışır. Bu noktada Allah (c.c.)’ın makamını ve kudretini gerektiği gibi anlayanlar, büyük bir kazanç elde etmişlerdir.

Cüneyd-i Bağdadî’ye ‘marifet’ ile ilgili bir soru sorulduğunda şöyle cevap verir: ‘Marifet, gerek seçkinlerden, gerek halktan olsun bir tek marifettir. Çünkü onunla bilinen şey birdir. Fakat bunun başlangıcı ve yükseği vardır. Seçkinler, yükseğindendir. Gerçi herkes marifetin tam gayesine ve sonuna varamaz. Zira arifler katında marufun sonu yoktur. Düşüncenin yetişmediği, akıllıların kavrayamadığı, zihinlerin algılayamadığı, görmenin keyfiyetine eremediği Zatı marifet nasıl kapsar! İnsanın marifeti ancak sağlam bir inançla, imanın tadına varmış olarak onun nimetlerini, insana bahşettiği güzellikleri görmek, hissetmek ve bunların şükrünü eda etmek suretiyle olacaktır.

Yarattıkları içinde O’nu en iyi bilenler, O’nun büyüklüğünü anlamaktan yahut zatını keşfetmekten aciz olduklarını en çok itiraf ederler. Çünkü benzeri olmayanı idrakten aciz olduklarını bilirler. Zira O, Kadimdir (başlangıcı olmayan), O’ndan başka her şey ise sonradan yaratılmadır. Zira O kavidir, ancak kuvvetini bir kuvvet verenden almamıştır. Halbuki O’ndan başka her kuvvet sahibi, O’nun verdiği kuvvetle kuvvet sahibidir.

O, öğretmensiz âlimdir ve kendisinden başka hiç bir kimseden bir fayda almamıştır. Her şeyi başkasından öğrenmekle değil, kendi ilmiyle bilir. O’ndan başka her âlimin ilmi O’ndan gelir. Tesbih ve tenzih, başlangıcı olmayan önceki, sonu olmayan sonraki, kendisinden başkasının bu özelliğe hakkı olmadığı ve bu vasıfların kendinden başkasına yaraşmadığı Allah (c.c.)’a olsun.”

Kuran- Kerim’de; “Allah’ı hakkıyla takdir edemediler.” [5] ayetinin, mârifetullah bilgisine işaret ettiği rivayet edilmektedir. Nitekim Ebu Ubeyde (r.a.)’nin, bu ayeti ‘Allah’ı hakkıyla tanıyamadılar, bilemediler’ şeklinde açıkladığını görmekteyiz. İnsan Allah (c.c.)’ın kendisine verdiği donanıma göre, ancak zaman ve mekan içinde olan varlık ve nesneleri anlayabilecek yapıdadır. Allah (c.c.) ise zaman ve mekân üstü, bu kavramlarla izahı mümkün olmayan Yüce Yaratıcı’dır. Buna göre insan yaratanını ancak eserlerine, var ettiklerine bakarak tanıyabilecektir.

Bununla ilgili olarak şöyle buyrulmuştur: “Hala bakmazlar mı o deveye nasıl yaratılmıştır! Ve o göğe, nasıl kaldırılmış! Ve o dağlara nasıl dikilmiş! Ve o yere nasıl düzeltilmiş (yayılmış)!” [6] Marifetullah ancak Allah (c.c.)’ın var ettiklerine, canlılara, gökyüzünün o eşsiz yapısına, yıldızların sema süsleyişine, her birinin kendi yörüngesinde süzülüşüne, yeryüzünün işleyiş kanunlarına, bitkilere, yaratılmış diğer güzelliklere bakabilmeyle, bunları fark edebilme ve bunlarda yaratıcıyı görebilmeyle ulaşılabilecek bir makamdır.

[1] Kuşeyrî Risâlesi. [2] Bakara sûresi, 2/67. [3] A’raf sûresi, 7/199. [4] Sahîh-i Buhârî, Îmân, 12. [5] En’am sûresi, 6/91. [6] Ğâşiye sûresi, 88/17-20.

MERHAMET

‘Merhamet’, acımak, iyilik etmek, yumuşak davranmak, şefkat göstermek esirgemek anlamındadır.

İnsanlara sevgi ile yaklaşıp onları kötülüklerden koruma, yaptıkları bir hatanın neticesinde onları affetme hep merhamet duysundan kaynaklanır.

Şüphesiz ki merhamet kavramının kaynağı ‘Rabbu’l-Alemin’dir. Allah (c.c.)’ın sıfatlarından biri de merhamet sahibi olmasıdır. Bu merhameti aklımızın ve hayalimizin ulaşamayacağı büyüklüktedir. Nitekim Allah (c.c.)’ın “Rahman” “Rahim” sıfatları bunun ifadesidir. Yüce Rabbimizin bu sıfatlarının tecellisiyledir ki bizler de acıma, merhamet etme duygularına sahibiz.

Kur’an-ı Kerim, Muhammed Mustafa (s.a.v), evren ve içindekilerin hepsi bizzat O’nun merhametinin nişaneleridir. O’nun Rahmeti her şeyi kuşatmıştır. O, Merhamet edenlerin en hayırlısıdır. Peygamber (s.a.v.) Allah (c.c.)’ın merhametini şöyle tanımlıyor: “Allah merhameti yüz bölüme ayırdı; doksan dokuzunu kendi yanında tuttu, birini yere indirdi. İşte o bölüm sayesinde yaratıklar birbirine acırlar. Hatta at, (o merhametle) yavrusuna değmemesi için ayağını kaldırır.”

Âlemlere rahmet olarak gönderilen O Yüce Nebi’yi, merhameti bol olan Allah (c.c.) şöyle anlatıyor: “Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz O’nun gücüne giden, size pek düşkün, müminlere şefkatli ve esirgeyici olan bir elçi gelmiştir.” Bu peygamberin ümmeti olmakla Müslümanların vasıflarından en belirgin olanlarından biri de merhametli olmalarıdır. “Sonra iman edenlerden, sabrı birbirlerine tavsiye edenlerden, merhameti birbirlerine tavsiye edenlerden olmak.” Müslümanların özelliklerindendir. “Allah merhametli olanlara rahmetle muamelede bulunur. Öyleyse sizler yeryüzündekilere karşı merhametli olun ki, semada bulunanlar da size merhamet etsinler…”

Yine Peygamber efendimizin “Merhamet etmeyene merhamet edilmez” sözleri Müslümanın nasıl olması gerektiğini açıkça bildirmektedir. Merhametli bir insan, çevresindeki kişilerin sıkıntı içinde yaşamasını istemez; kendi hayatı, sağlığı, rahatı ne kadar önemli ise çevresindeki insanlarınki de en az o kadar önemli ve hatta kendi hayatından daha önde olur. Bu nedenle merhametli insanların en önemli özelliklerinden biri, çevresindeki kişilerin sorunlarına karşı duyarsız kalmaması ve onların sorunlarının çözümü için gayret göstermesidir.

Allah (c.c.)’ın yaratıklarına merhamet etmek, hayvanlara acımak ve onlara eziyetten kaçınmak İslâm’ın buyruklarındandır. Abdullah (r.a.) diyor ki: ‘Biz Allah’ın Elçisi ile bir seferde idik. Ben tuvalet için uzaklaştım, yanında iki yavrusu olan bir serçe gördüm. Yavrularından birini aldım, serçe kanatlarını açıp sıçramaya, dövünmeye başladı. Peygamber (s.a.v.) geldi ve şöyle buyurdu: Kim bunun yavrusunu alıp böyle üzüyor? Yavrusunu, ona veriniz! Yine Peygamber (s.a.v.) yaktığımız bir karınca yuvasını gördü: Kim bunu yaktı? dedi. – Biz yaktık, dedik. – Ateşin sahibi olan (Allah)’tan başka kimse ateş ile azap edemez! buyurdu. “Allah saldırganları sevmez.”, “Allah zalimleri sevmez!” gibi âyetlerin genel hükmü uyarınca gerek insanlara, gerek diğer canlılara saldırmak, haksızlık etmek haramdır. Hayvan eğitilebilir, fakat hayvanın yüzüne vurmak, yüzünü dağlayıp damgalamak yasaklanmıştır.

Câbir (r.a.)’in rivâyetine göre Peygamber (s.a.v.)’in yanından, yüzü dağlanarak damgalanmış bir merkep geçirildi. Peygamber (s.a.v.) onu görünce: “Benim, hayvanın yüzüne dağ vurulup dağlayanı, suratına vuranı lanetlediğimi duymadınız mı?” buyurdu. İbn Abbas (r.a.)’ın rivayetine göre de Allah’ın Elçisi yüzü dağlanarak damgalanmış olan bir merkep görünce bu işi kınamış, vallahi ben olsam ancak yüzün gerisine damga vururum” buyurmuştur. Kendisine ait bir merkebin kalçasına dağ vurulup işaretlenmesini emretmiştir. İşte kalçadan damgalama o zaman başlamıştır. O zamana dek hayvanların yüzleri damgalanırken, o andan itibaren kalçayı damgalama adet olmuştur.

Hz Peygamber (s.a.v.)’in sadaka develerinin sırtını, koyunlarının kulağını damgalattığına dair rivayetler de vardır. İbn el-Hanzaliyyen’in rivayetine göre Hz Peygamber (s.a.v.) açlıktan sırtı karnına yapışmış bir devenin yanından geçerken, “Bu zavallı hayvanlar hakkında Allah’tan korkun.! Bunlara güzel binin, bunları güzel yiyin, (hayvanlara eziyet etmeyin).” buyurmuştur. Kendisi Ensar’dan bir adamın bahçesine girdi, orada bulunan deve Peygamber (s.a.v.)’i görünce inlemeye başladı, gözerinden yaş damlamaya başladı. Peygamber(s.a.v) devenin yanına gelip onun kulaklarının kökünü, ensesini okşadı: – Bu devenin sahibi kim, bu deve kimin? dedi. Ensar’lı bir genç gelip: – Benim, ey Allah’ın Elçisi, dedi. Peygamber (s.a.v.): Allah’ın sana verdiği bu hayvan hakkında Allah’tan korkmuyor musun? Hayvan bana, senin onu aç bıraktığından, sürekli çalıştırıp yorduğundan şikâyet etti, dedi.

Peygamber (s.a.v.) hayvanlara sövmeyi, onlara lânet okumayı yasakladığı gibi, onları birbirine kışkırtıp dövüştürmeyi de yasaklamıştır. Buhârî ve Müslim’in rivayet ettikleri bir hadise göre: Bir kediyi hapsedip ölümüne sebep olan bir kadın, bundan dolayı cehennem ateşine girmiştir. Çünkü ona ne yiyecek ne su vermiş, ne de bırakmış ki hayvan gitsin de yerdeki yiyecekleri yiyip geçinsin. Ebu Hureyre (r.a.)’nin rivayetine göre Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Yolda yürüyen bir adam susadı, bir kuyu buldu, inip kuyudan su içti. Çıktığında orada susuzluktan soluyan bir köpek gördü. Bana ulaşan susuzluk buna da ulaşmış dedi. Yine kuyuya indi, ayakkabısını su ile doldurup ağzıyla tuttu ve kuyudan çıkıp köpeği suladı. Allah adama teşekkür edip onu affetti.” Ashab-ı kiram sordular: Ya Resûlallah, hayvanlara iyilikten sevap alır mıyız? “Evet” dedi. “Yaş ciğerli (canlı) olan her yaratığa iyilikten sevap alırsınız.” Müslim’in rivayetine göre bu susuzluktan dilini sarkıtıp soluyan köpeği, ayakkabısıyla sulayıp affedilen, fahişe bir kadındır. Demek ki, Allah (c.c.) yaratıklarına acıyan insanları affeder. Ama onlara kötülük edenler de yaptıklarıyla cezalanırlar.

METANET

‘Metanet’, sözlükte sağlam, kuvvetli ve dayanıklı olmak anlamındadır.

Metanet, terim olarak insanın sözünde sabit, din ve görüşünde kuvvetli, işinde ise yürekli, cesur ve sabırlı olmasına denir.

Kalbinde metanet olmayan kimsenin kendisine yararı olmadığı gibi başkasına da olmaz. Çünkü hiçbir işi gereği gibi tutmaz, onun sonunu getirmez, görüşünde sebat etmez, ötekinin berikinin sözüne uyup tereddüt yağmurundan ve telaştan kurtulamaz. Bu dünyada en uygun bir şeyin bile araştırılırsa bazı sakıncaları bulunabilir. Bundan dolayı bir iş yapılacağı zaman hal ve vakit yönünden incelenmeli, yani zamanına ve durumuna göre bir araştırma yapmalı, eğer o işin iyilikleri, makbul yönleri sakıncalarından az ise, o işi terk etmeli, çok ise o işe girişmeli ve sonuna kadar sebat etmelidir.

Bu arada doğabilecek sakıncaları da ortadan kaldırmalıdır. İsteklere kavuşmak ancak bu şekilde mümkün olabilir. Çoğunlukla işlerde başarının temeli sebat ve metanettir. Ancak sebat ve metaneti, körü körüne inat ile de karıştırmamalıdır. [1] “(Tâlût’un askerleri) Câlût ve askerleriyle karşı karşıya gelince şöyle dediler: ‘Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sağlam bastır ve şu kâfir kavme karşı bize yardım et.” [2]

Ayette mücadelenin kazanılması için sabrın büyük silah olduğu, büyük zaferlerin ancak sabır ve metanetle elde edilebileceği anlaşılır. Aynı şekilde ayette yer alan üzerimize sabır yağdır ifadesi, sabrın şehirlere bombalar yağdıran zalim idarelere karşı en mühim silah olduğu fikrini çağrıştırmaktadır. “Size bir iyilik dokunursa, bu onları üzer. Başınıza bir kötülük gelse, ona sevinirler. Eğer siz sabırlı olur, Allah’a karşı gelmekten sakınırsanız onların hileleri size hiçbir zarar vermez. Çünkü Allah onların işlediklerini kuşatmıştır.” [3]

Düşmanların hile ve tuzakları sabır ve metanet karşısında etkisiz kalmakta, inançlı insan bu yolla kendisini muhafaza altına almaktadır. “Ey Peygamber! Müminleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkar edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir.” [4]

Sabır ve metanet aşılması güç bir üstünlük veren imanî duygu halidir. Bu duygu yoğunluğuyla Müslüman, karşısında bulunanların kat kat üstünde bir konum elde etmiş olmaktadır. “Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.” [5] İnsan sabır ve metanet silahını yaratılışından getirmemektedir. Yapısı itibariyle aceleci ve sabırsız olarak yaratılan insan daha sonra hayatı içerisinde nefsini terbiye etmek, olumsuz yanlarını ortadan kaldırmak ve eğitmek suretiyle sabır zırhını kuşanmış olmakta, hayat gemisini dalgalı denizlerden aşırarak felah iklimine vardırmaktadır.

Ölüm karşısında da aşırıya kaçmamak, metin olmak ve doğmak gibi ölümünde hak olduğunu bilerek dik durmak metanet cümlesindendir.

[1] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat. [2] Bakara sûresi, 2/250. [3] Âl-i İmran sûresi, 3/120. [4] Enfal sûresi, 8/65. [5] Meâric sûresi, 70/19.

MUAŞERET

‘Muaşeret’, sözlükte birlikte yaşamak ve arkadaş olmak anlamındadır. Muaşeret terim olarak, iyi ve uygun bir hayat yaşama, insanlarla ülfet etme, iyi geçinme gibi anlamlara gelmektedir.

Bu terim, daha çok “adab” kelimesiyle birlikte ‘adâb-ı muaşeret’ şeklinde kullanılır. Adâb, ahlâk ve görgü kuralları anlamına geldiğine göre ikisi birlikte; ‘mutlu, başarılı, yararlı ve uyumlu yaşamanın gerektiği kurallar topluluğu’ demektir. Her toplumun kendi inanç ve geleneklerine dayalı ve ahlâk anlayışından kaynaklanan ‘adab-ı muaşeret’ (görgü kuralları) vardır. Bu kurallar zaman içinde oluşur ve bütün topluma mal olurlar.

Müslümanlar her hususta olduğu gibi muaşeret esaslarında da en büyük örnek olan Hz. Peygamber (s.a.v.)’e uymak durumundadırlar. Çünkü Peygamber Efendimiz, yüce Allah (c.c.)’ın belirttiği hayat kurallarının tamamını şahsında yaşayarak Müslümanlara örnek olmuştur. İslâm ahlâkının bütün esasları toplandığında ‘İslâm Toplumu adâb-ı muaşeret’i ortaya çıkmış olur. Şu ayetler adab-ı muaşerete eğitimine örnek mahiyetindedir:

“Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, yakınlık kurup (izin almadan) ve (ev halkına) selam vermeden girmeyin. Bu sizin için daha hayırlıdır; umulur ki öğüt alıp düşünürsünüz. Eğer orada kimseyi bulamazsanız, size izin verilinceye kadar artık oraya girmeyin ve eğer “Dönün” denirse, siz de dönün, bu sizin için daha temizdir. Allah yaptıklarınızı bilendir. İçinde oturulmayan ve sizin için bir meta (yarar) bulunan evlere girmenizde bir sakınca yoktur. Allah, açığa vurduklarınızı da, sakladıklarınızı da bilir.” [1]

Bu ayetlerde toplum içerisinde nasıl davranılması gerektiği ile ilgili kısa ve net bir öğüt verilmektedir. “Rasulün yanında seslerini kısanlar var ya! İşte onlar Allah’ın takva için kalplerini imtihan ettiği kimselerdir. Onlara hem bir bağışlanma hem büyük bir mükâfat vardır. Sana odalarının arkasından bağıranlar yok mu? Onların çoğu muhakkak aklı ermeyenlerdir.” [2]

Bu ayetlerle de konuşma adabı, özellikle de Hz Peygamber (s.a.v.) ile yapılan konuşma ve hitaplarda dikkatli olunması üzerinde durulmuş ve bunlara dikkat edenlerin mükâfatlandırılacakları bildirilmiştir.

[1] Nur sûresi, 24/27-29 [2] Hucurat sûresi, 49/3-4.

MUHABBET

‘Muhabbet’, sevgi, içtenlikle duyulan sevgi, yakınlık anlamındadır.

İslâm ahlâk nizamında ‘Muhabbet’ ve ‘Meveddet’ gibi kelimelerle ifade edilen sevgi duygusu, insanın diğer insanlarla arasındaki ilişki ve kaynaşmanın en önemli unsuru ve dolayısıyla güçlü bir toplumsal hayatın kurulması ve güçlendirilmesinin vazgeçilmez şartıdır.

Kur’an-ı Kerim’de ve Hadis-i şerif’lerde Müslümanların kardeş oldukları belirtilerek onların arasında güçlü bir sevgi bağı kurulması öngörülmüştür. “Hepiniz Allah’ın (c.c.) ipine sımsıkı tutunun, birbirinizden ayrılmayın ve Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Sizler birbirinize düşman iken, O sizin kalplerinizin arasında dostluk meydana getirip ısındırdı da nimeti sayesinde kardeş olarak sabahladınız…” [1]

“Mü’minler ancak kardeştirler; onun için iki kardeşinizin arasını düzeltin ve Allah’tan (c.c.) korkun ki merhamet olunasınız.” [2]

Gerçek anlamda ilk Müslüman toplumun kurulduğu Medine’de, Mekke’den göç edenlere kucak açan Medineli Müslümanlar Kur’an-ı Kerim’de: “Onlar, hicret edip yanlarına gelenleri severler.” [3] diye takdir edilmektedir. Bunların muhacirlere (Mekke’den göç edip gelenler) yaptıkları yardımlar nedeniyle, Kur’an-ı Kerim’de, “ensar” (yardım severler) diye anılmaları ve bütün İslâm tarihi boyunca bu isimle anılmaları, İslâm ahlâkında sevgi ve onun ürünü olan dayanışmanın önemine işaret eder.

Ünlü Müslüman düşünür Fârâbî, bir ülkenin bireylerini ve nesillerini bir araya getirip kaynaştıran en önemli gücün sevgi olduğunu belirtir. Fârâbî’ye göre, toplum sevgiyle kaynaşır, adaletle yaşar. Sevgi, ya doğal ve kendiliğinden olur; ya da istek ile olur. İstek ile olan sevgi, ancak başta Allah (c.c.)’a iman olmak üzere, insanların ortak inançlarda ve faziletlerde birleşmeleriyle mümkün olur. Böylelikle birbirini seven ülke insanları, kendi yararları ile birlikte sevdikleri diğer insanların yarar ve mutluluklarını da düşünürler. Böylece aralarındaki birlik ve kaynaşma daha da artar. Buna karşılık birbirini sevmeyen bireyler, birbirinin yararını ve mutluluğunu da istemezler. [4]

Gazâlî ise bu konuda şöyle der: İnsan öncelikle kendisini ve kendi varlığının devamını sağlayan şeyleri, ikinci olarak da kendisine iyilik ve ikramda bulunanları sever. Bu sebeple gerek Kur’an’da ve gerekse hadislerde sevginin gelişip yaygınlaşması için insanların birbirlerine iyilik ve ikramda bulunmaları emredilmiştir. Sevginin en yüksek derecesi ise, bu tür “ben” merkezli anlayışı aşarak başkasını, ondaki iyilik, erdem, güzellik ve yetkinlik gibi üstün nitelikler dolayısıyla sevmektir. Böylece insanda sevgi, maddi olanı sevmekle başlar, manevi olanı sevmekle gelişir. En yüksek sevgi ise Allah (c.c.) sevgisi ve Allah (c.c.) için sevgidir. “Allah için sevgi” deyimi aynı zamanda karşılıksız sevgiyi ifade eder. Hz Peygamber (s.a.v.): “Mü’minler birbirini sevmekte, birbirine şefkat göstermekte ve korumakta, herhangi bir organı rahatsız olduğunda diğer organları da bu yüzden uykusuzluğa ve hummaya tutulan bir vücut gibidirler.” [5]

Böylece sevgi ve sevginin doğal bir sonucu olan kardeşlik, dostluk gibi kavramlar, sadece bir duygu yapısını değil, insanları olumlu eylemlere yönelten bir ahlâk motifini ve toplumsal dayanışma unsurunu da ifade etmektedir. İslâm ahlâkının bu aksiyoner karakterini dile getirmek üzere Hz Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona ihanet etmez, yalan söylemez, onu sıkıntıda bırakmaz. Her Müslümanın diğerine namusu, malı ve kanı haramdır. Takva işte buradadır (yani kalptedir). Bir kimsenin Müslüman kardeşini hor görmesi kendisine yapacağı kötülük olarak yeter.” [6] İnsanlar arasında esas olan sevgi ve kardeşlik olduğuna göre, haklı gerekçeye dayanmadan herhangi bir kimseye karşı düşmanlık duygusu besleyip düşmanca davranmanın İslâm ahlâkı bakımından asla onaylanamayacağı açıktır. Yine Peygamber (s.a.v.): “Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona haksızlık etmez, onu düşman eline bırakmaz. Kim Müslüman kardeşinin bir ihtiyacını giderir; kim Müslüman kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah (c.c.) da onu bir sıkıntıdan kurtarır; kim Müslüman kardeşinin bir kusurunu gizlerse Allah (c.c.) da onun kusurunu gizler (affeder).” [7]

“Bir kişi Allah için başka bir kimseyi sevdiğinden ve onunla bir araya gelip sohbet etmeyi arzu ettiğinden ziyaret ederse, arkasında bir melek kendisine şöyle seslenir: “Sen güzel oldun ! Senin adımların da güzeldir. Ve Cennet de senin için güzel oldu.” [8] buyurmuştur.

Allah (c.c.) için Birbirini Sevmek

Bir kimsenin diğer bir Müslümana olan sevgisi, ne ilim ve amelinden, ne de şöhret ve zenginliğinden yararlanma amacı olmaksızın, yalnızca Allah (c.c.) için olan bir sevgi ise bu muhabbetin en yüksek derecesini ifade eder. Bu sevgi, gerçek müminlerin özelliklerindendir. İslâm ahlâkında fazilet sayılan ülfet ve muhabbetten amaç budur. Çünkü bunun dışındaki nedenlere bağlı olarak duyulan muhabbetler sonradan olan nedenlere bağlıdır. Nedenler ortadan kalkınca ona bağlı muhabbet de yok olmaktadır. Allah (c.c.) için beslenen muhabbet ise asla yok olmayıp devam eder.

Bunun için her müminin ahlâki görevlerinden biri ve en önemlisi bütün sevdiklerini Allah (c.c.) için sevmek, sevmediklerini de yine Allah (c.c.) için sevmemektir. Muaz b. Cebel (r.a.), Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Allah Teâlâ buyurdu ki: Yalnız benim için birbirini seven, benim için meclis kuran, benim uğrumda birbirini ziyaret eden, benim uğrumda infak edenler benim sevgime hak kazanmışlardır.” [9]

Ebu Hureyre (r.a.)’den Peygamber (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur: “Nefsim kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz iman etmedikçe Cennet’e giremezsiniz ve birbirinizi sevmedikçe olgun mümin olamazsınız. Size bir şey söyleyeyim, onu yaptığınız zaman birbirinizi seversiniz: Aranızda selamı yayınız.” [10]

“Bir kimsede üç özellik (tam olarak) bulunursa imanın tadını alır: Allah ve Rasûlullah kendisine herkesten daha sevgili olmak sevdiği kimseyi yalnızca Allah için sevmek, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra tekrar küfre dönmeyi ateşe atılmak gibi kötü görmektir.” [11]

“Allah Teâlâ kıyamet gününde, Benim için birbirini sevenler nerededir? Onları Benim gölgemden başka gölge bulunmayan bu günde gölgelendireceğim.” buyurdu. [12]

Bütün bunlardan çıkan sonuç şudur ki, mümin Allah (c.c.) için sevecek, Allah (c.c.) için buğz edecek, Allah (c.c.) için hoşnut olacak, Allah (c.c.) için gazaplanacaktır. Müminin azığı takva, himmeti ukba, yoldaşı zikra, sevgilisi Mevla olacaktır. O hep ebedî saadet için çalışacak, koşacaktır.

[1] Âl-i İmran sûresi, 3/103. [2] Hucûrât sûresi, 49/10. [3] Haşr sûresi, 59/9. [4] İlmihal, T. Diyânet Vakfı Hey’eti. [5] Buhârî, [6] Buhârî, Müslim, Tirmîzî. [7] Buhârî, Müslim. [8] Tirmizi, İbnü Mace. [9] Muvatta, Riyazü’s-Salihin, 2/320. [10] Müslim. [11] Buhari, Müslim. [12] Müslim.

NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir