Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 11
imanilmihali.com
güzel ahlak

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 11

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 11

(MÜNAZARA, MÜSAMAHA, NAMUS, NASİHAT, NEFİS TERBİYESİ, NEZAKET, ÖLÜMÜ ANMAK, ÖVGÜ, RIFK)

MÜNAZARA

‘Münazara’, konuşan iki kişinin veya iki tarafın, gerçeği ortaya çıkarmak amacıyla, öne sürdükleri görüşlerini, güçlü delillere dayandırarak bütün fikir güçleriyle savunmaları ve böylece beraberce düşünce üretmeleri demektir.

‘Münazara’ kelime olarak ‘nazar’ yani (bakma) kökünden türemiştir. Karşılıklı olarak bir konuya bakmak, anlamındadır. Bakanlar Kurulu üyesi olan ‘bakanlara’ da Osmanlı döneminde aynı kökten ‘Nazır’ denilmekteydi. ‘Münazara’ yoluyla, doğruları ve yanlışları açığa çıkaran ortak amaçlı bir düşünce çabası gösterilmiş olur. Münazara da belli bir edep ve üslup vardır. Karşı tarafı suçlama, ondan üstün gelmeye çalışma olmamalıdır. Esasen tartışma da dahi bu üslup gözetilmelidir.

Allah Teâlâ tartışmanın en güzel yöntemlerle yapılmasını emrediyor: “(Rasûlüm!) Sen, Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et! Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de çok iyi bilir.” [1]

Âlimler bu ayetten yola çıkarak tartışmanın da Hakka davet metotlarından biri olduğunu beyan ederler.

Fahreddin Razi: ‘Bu âyette Cenâb-ı Hakk, Rasûlüne insanları üç yoldan biriyle dine çağırmayı emretmektedir.’ demiştir.

1- Hikmetle,

2- Güzel öğütle,

3- En güzel şekilde tartışma (cedel) ile.

Kişi tartışmada öfkesine mağlup olup kendini kaybetmemelidir. Eğer böyle olursa kişi bazen bile bile kendisine ters düşmemek için haktan sapabilir. Aynı şekilde karşı taraf da böyle bir manzara sezdiği anda tartışmayı bitirmelidir. Münazara, bilimsel tartışma özelliğindedir.

Bunun için de karşıt görüşlü kişiyi susturmak ve mağlup etmek esasına dayanan ‘Cedel’den ayrılır. Cedel’de taraflar savundukları tezi, mantık ve kelime oyunlarıyla sonuna kadar götürürler ve peşin hükümlerle hareket edip tartışırlar. Amaç ve yöntemleri farklı olduğu için ‘cedel’de nefisler ön plana çıkarken münazara da akıl, mantık ve ilim ön plana çıkmaktadır. Bunun içinde ‘cedel’ kötü huylardan sayılmıştır.

[1] Nahl sûresi, 16/125.

MÜSAMAHA

‘Müsamaha’, farklı görüş ve davranışları tahammülle karşılama, önemli olmayan hata ve kusurları hoş görme ve bağışlama demektir.

Bizden olmayan veya bizim gibi olmayan başkalarına karşı güçlük çıkarmama, onlara müdahele ve baskıda bulunmama ve onların ufak farklılık ve kusurlarını görmezden gelme demektir. Bir ahlak kavramı olarak hem bireysel ve hem de toplumsal düzeyde önem verilmesi gereken bir tutumdur. Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, (onlar) çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onlar(ın kusurları)dan geç, onlar için mağfiret dile, (yapacağın) iş(ler hakkın)da onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allah kendisine tevekkül edenleri sever.” [1]

İnsanlar ve toplumlar arasında din ve kültür farklılıkları bir gerçektir. Bunları yok saymak veya yokmuş gibi davranmak zaten mümkün değildir. Bu yüzden başkalarıyla bir şekilde ilişki ve iletişim kurma gereği her zaman vardır. En azından her müslüman için bir yükümlülük olan dinin tebliği ile ’emrü bi’l, ma’ruf ven-nehyü ani’l münker’ görevini yerine getirebilmek bakımından buna ihtiyaç bulunduğu açıktır. Bu ise müsamahayı (yani hoşgörüyü) gerektirir. İnsanların hidayete ulaşmalarının her zaman mümkün olabileceği düşünülerek (bu ihtimali hep saklı tutan bir anlayışla) onlara karşı geniş davranmayı benimsemek en uygun davranıştır.

İletişime açık olmak veya diyalog imkânını kullanabilmek, geniş ölçüde müsamaha ile mümkündür. Rasûlullah (s.a.v.)’ın sünneti bu hususta izlenecek yolu gösteren zengin örneklerle doludur. O, insanların yararına olabilecek hiç bir konuda katı davranmamış ve müsamahayı tercih etmiştir. Örneğin, Medine’de kendisi ile görüşmeye gelen altmış kişilik Necranlı Hıristiyan heyetini ağırlarken, bir öğleden sonraya rastlayan kabulünde, ziyaretçilerin Hıristiyan geleneğine göre ibadet etmek istemeleri üzerine, bir süre dışarı çıkıp Mescidi tamamen onlara bırakmıştı. Şüphesiz bunda, kişisel müsamahanın ötesinde, Hıristiyanlara, özgün ibadetleri için hak tanınması mahiyetinde hukuki anlamda ve kurumsal bir yaklaşım söz konusu idi. Böylece aynı zamanda İslâm’ın yönetim anlayışı ve tutumu da ortaya konulmuş oluyordu. “Şimdi sen güzel bir hoşgörü ile hareket et.” [2]

“Onları affet, hoşgör, Allah güzel davrananları sever.” [3]

Peygamber (s.a.v.)’in merhametini, şefkatini, kibarlık ve zerafetini özetleyen yukarıdaki ayetler ve fiilî sünnet, kabalık ve katılığın insanda davete karşı tepki ve ürkme uyandıracağını, insanları çekme yerine iteceğini belirtmekte; insanların hatadan tamamen uzak olamayacaklarına işaret ederek kusuru olanları affetmesini; inananlara hoşgörülü davranmasını Elçi’ye emretmektedir.

Hakk’a çağrı görevini üslenenlerin, Hz. Muhammed (s.a.v.)’i örnek alarak her zaman yumuşak huylu, hoşgörülü olmaları, kabalık ve katılıktan kaçınmaları gerekir. Enes İbn Malik, Peygamber (s.a.v.)’e on yıl hizmet ettiğini, O’nun, kendisine hiç ‘öf’ demediğini, kendisini azarlamadığını, yaptığı hatalı bir işten dolayı kızıp da ‘Niçin böyle yapın’ veya yapmadığı bir işten dolayı de ‘Niçin yapmadın’ demediğini söylemiştir.

Günümüzde Allah (c.c.)’ın dini, cahil veya kötü niyetli odaklarca ısrarla, aslı olmayan sevimsiz bir imajla gölgelenmek istenmektedir. Müslümanlık: birçok çevrede, şu veya bu şekilde: maalesef katı, hoşgörüden yoksun ve şiddet yanlısı gibi algılanmaktadır. Özellikle böyle ortamlarda, Rasûlülülah’ın gülen yüzünü, nezaketini, sekinet ve huzur bahşeden ılımlı tabiatını ve müsamahasını kendimize karakter edinmemiz gerekmektedir. Onun kimseyi incitmeyişini: insanlara olan ilgisini ve onlara ön yargısız yaklaşımını; muhataplarına hiç ayırmaksızın yakın ve candan oluşunu ve onların sırf gerçek iyiliğin hedef alışını kişiliklerimiz de yeniden canlandırmamız lazımdır.

Zira çağdaş dünyaya Allah’ın dinini anlatabilmek için, buna psikolojik ve stratejik anlamında büyük ihtiyacımız vardır. İslamın gerçek çehresi ve Rasûlüllah’ın örnekliği ise haddizatında böyledir. Müsamaha, sözleşmelerde ve haklarda olmak üzere iki türlüdür. Sözleşmelerde müsamaha, hile ve aldatmadan uzak olarak karşı tarafa kolaylık sağlamaktır. Haklarda müsamaha da iki türlüdür: Hallerde müsamaha ve mallarda müsamaha. Tartışmadan uzak durmak, öne geçme yarışını terk etmek. Çünkü nefisler bunu çok ister. İnatlaşma da en çok burada görülür. Kişi burada müsamahalı olur ve yarışmazsa bununla en güzel ahlâkı seçmiş olur. [4] [1] Al-i İmran sûresi, 3/159 [2] Hicr sûresi, 15/85. [3] Maide sûresi, 5/13. [4] Edebü’d-Dünya ve’d-Din, Maverdi, s.331.

NAMUS

‘Namus’, saklanılan yer, avcı kulübesi, keşiş hücresi, kuvvetli bir ihtimalle de ‘vızıldamak’ anlamlarına gelir. Kelimenin en çok kullanılan anlamlarından biri de ilâhi kanun veya sadece kanundur. Bu kanun, peygamberlere vahiy vasıtasıyla gelir ve onlar tarafından haber verilir.

Yalnız peygamber mertebesindeki kimseler bu manada ‘vâzıu’n-nevâmis’tirler. Arapça’dan tercüme yoluyla bu kelime aynı zamanda ortaçağda İbranice’ye ‘kanun, dini kanun (başka milletlerin), ahlâk, edep ve erkân kaideleri’ anlamında geçmiştir… Şurası kayda değer ki, kelime, bugünkü Mekke lehçesinde de böyle bir tekâmüle uğramıştır. Aynı zamanda namus, insanlar arasında lekesiz ve şerefli karşılığında da kullanılır. Müteradifi (eş anlamlısı) ‘âr’ kelimesidir. Namus kelimesi, zaman içerisinde insanlar arasında şerefli ve lekesiz bir şekilde yaşama karşılığı olarak kullanılır olmuştur. Hadislerde, Cebrail (a.s.)’in diğer adı olarak geçmektedir.

Bilindiği gibi Hz. Peygamber’e vahyin gelmeye başladığı ilk günlerde Hz. Hatice validemiz kendisini, amcası Varaka b. Nevfel’e götürmüş, Peygamber Efendimiz olup bitenleri anlattığında Varaka; ‘O sana görünen Melek Cebrâil (a.s.), Allah’ın Musa Peygamber (a.s.)’e de göndermiş olduğu nâmus’tur…’ [1] demişti.

Türkçe’de namus kelimesi yaygın olarak, ırz, iffet, edep, haya, doğruluk, itibar, güvenilirlik, şeref ve haysiyet gibi, yüksek erdem ifade eden huylar yerine kullanılmaktadır. Utanma duygusu, ‘ar’ anlamına da gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de ve hadislerde ‘namus’ kelimesi yerine daha çok ‘iffet’, ‘haya ve mahrem yerlerini koruma’ şeklindeki ifadeler kullanılmış, bu gibi sıfatlara ve ahlâka sahip olan müminler övülmüştür. “Ve onlar ırzlarını (namuslarını) korurlar; ancak kendi eşleri ya da sağ ellerinin sahip oldukları başka; çünkü onlar bundan dolayı kınanmazlar. Fakat bunun ötesini arayanlar; artık onlar sınırı çiğneyenlerdir.” [2]

Kur’an-ı Kerim, mümin erkekler ile mümin kadınları iffetli olmaya davet ediyor, gözlerini harama bakmaktan sakındırıyor, mahrem yerlerini korumalarını emrediyor. Kadınlara iffetlerini korumaları için tesettürü (kapalı giyinmeyi) emrediyor. “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler. Baş örtülerini, yakalarının üzerine (kadar) örtsünler…” [3] Müminler namus ve iffetlerine düşkündürler. Bunlara gölge düşürecek, onların iffetsiz ve namussuz tanınmasına sebep olacak her türlü kötü ve aşırı davranışlardan kaçınırlar. İffetlerini korumanın tedbirlerini alırlar. Hatta onlar namuslu kimselere yalan ve iftira atmaktan bile Kur’an’ın emriyle uzak dururlar. [4] Namuslarının koruma yollarını öğrenirler ve bunu pratik hayatlarında uygularlar. [5]

Müminin şerefini artıran, onu faziletlerle donatan, onun değerini yücelten elbette iffet anlayışı, namus duygusudur. Mümin aşağı ve bayağı davranışlardan uzak durur. O, insanlar arasında ahlak ve fazilet yönünden seçilmiş insandır. Kimsenin iffetine ve namusuna kötü gözle bakmaz. Kendi namus ve iffetini değerli bildiği gibi, diğer mümin kardeşlerinin namusunu da öylece değerli bilir ver korur.

Şehvet duygusu, yemek içmek gibi doğal bir ihtiyaçtır, tamamen körlenemez. Zaten körlenmesi doğaya aykırı olduğu gibi, insanın hastalanmasına, bunalımlara düşmesine de yol açabilir. İnsan, yaratılışındaki şehvet duygusunun üstünü ne kadar örtmeye kalksa, bunu tam olarak başarması mümkün değildir. Çünkü bu duygu insanlık neslinin devamı için şarttır. Eğer bu duygu helal yoldan doyurulmazsa insan sonunda haram yollara sapabilir.

O halde toplumda iffetin korunması, toplumun sağlıklı ve mutlu kalabilmesi için insanların bu gereksinimlerinin uygun yolla karşılanması en doğru yoldur.. Bunun helal yolla karşılanması ise evlenmektir. Onun için Mü’minlere, bekârları evlendirmeleri emredilmiştir. Ayrıca ayette, müminlere geçim korkusuyla evlenmekten geri durmamaları da öğütlenmiştir. Çünkü yoksul da olsalar, nimeti bol, herkesin durumunu bilen Allah (c.c.)’ın, evlenenleri zengin edeceği buyurulmuştur. Bu, fakirliği evlenmeye engel ve gerekçe yapmama öğüdüdür.

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiye yardım etmek, Allah’ın üzerine borçtur: Namuslu kalmak için evlenen insan, üstlendiği parayı ödemek isteyen anlaşmalı köle, Allah yolunda çarpışan gazi.” [6] Namuslu, iffetli, mümin insanın evlenmesine güçlük çıkarmamak, ona yardım etmek gerekir. Aksi takdirde çok yüksek rakamlara ulaşan evlenme ve düğün masrafları çıkarılırsa bu zenginlere özgü bir şey olur. Birçok genç evlenemz. Evlenemeyince de zina yollarına düşebilir. Bunun günahı da onu işleyenle birlikte Allah (c.c.)’ın emrini uygulamayan velilere yüklenir. [7]

Her türlü kötü ahlak, çirkin davranışlar müminin kalitesini düşürür. Harama bakmak, zina etmek, zinaya sürükleyen yollara girmek, İslâm’ın getirdiği giyme ölçüsünü korumamak, şüphesiz iffete zarar verir. İffet ve namusu koruyan en güzel duygulardan biri de utanma (ar) duygusudur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İnsanlar Peygamberlerin sözünden şunu da öğrendiler: utanmazsan dilediğini yap.” [8]

Yine diğer hadislerinde: “Allah gerçeği söylemekten sakınmaz (haya etmez)” [9]

“Allah’dan gereği gibi haya ediniz” [10]

Utanma duygusu insana hayır getirir (vakar ve sekinet kazandırır)” [11]

Ancak, ilmi ve dini konuları sorup öğrenme konusunda utanma olmaması gerektiğini de özellikle belirtmişlerdir. [12]

Yine dinimizce bir Müslümanın ırzı (nâmusu), diğerlerine kesinlikle haram kılınmıştır. [13]

Müminlerdeki utanma ‘ar’ ve namus ‘iffet’ duygusu imanın bir gereğidir. Müminler, Allah (c.c.)’ın kendilerini her yerde gördüğünün bilincindedirler.

[1] Buhâri, Bedül-Vahiy; Müslim, İmân; Ahmed b. Hanbel, Müsned. [2] Mü’minûn sûresi, 23/1-7. [3] Nûr sûresi, 24/30-31. [4] Nûr sûresi, 24/4. [5] Nûr sûresi, 24/26. [6] Tirmizî, Fedailü’l-Cihad, 20. [7] Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş. [8] Ebu Davud, Edeb, 6. [9] Buhârî, İlim. [10] Tirmizi, Kıyâme. [11] Müslim, İman. [12] Buhâri, İlim [13] Ahmed b. Hanbel, Müsned.

NASİHAT

‘Nasihat’, ‘nush’ kökünden türemiştir. Nush, sözlükte, bir kimsenin düzelmesini sağlayan sözü veya fiili araştırmak, bir şeyi saflaştırmak, (yabancı maddelerden ayırmak), dikiş dikmek, samimi olmak anlamlarına gelir. Terim olarak ‘nush’, Müslümanlara öğüt ve akıl verme, yol gösterme demektir. Aynı kökten gelen ‘nasuh’, halis, saf, samimi demektir ki, Kur’an’da halis tevbenin bir sıfatı olarak kullanılmaktadır.

Nasihat, nush ile benzer anlama gelmekle beraber, aynı zamanda iyi ve faydalı olana bir çağrı, kötü zararlı olandan arındırmaya bir teşviktir. Nasihat, İslâm’ın pratik hayata aktarılması, ahlâkî prensiplerin yaşanması, insanî erdemliliklerin, görgü kurallarının öğretilmesi amacıyla bilenlerin bilmeyenlere öğretmesi ve hatırlatmada bulunması amacıyla yapılan öğütlerdir. Bu öğütler yapılırken asla bir art niyet güdülmez, dünyevî çıkarlar düşünülmez. Nasihat eden kişi güvenilir olur. Onun yaptığı nasihat samimiyetle yapıldığı takdirde etkisini gösterir. Müminler sürekli olarak birbirine öğüt vermek suretiyle yardımcı olurlar.

Cenâb-ı Allah: “Hatırlat, umulur ki bu hatırlatman müminlere yarar sağlar, (öğüt alırlar)” buyurmuştur. Nasihat, aslında İslâmî davetin bir parçasıdır. İnsanları Allah (c.c.)’a ve O’na kulluk yapmaya davet edenler, bir anlamda onlara nasihat ediyorlar demektir. Nasihat, insanları doğru yola, kişiye faydalı olan şeylere, zararlı olanlardan kaçınmaya, yaratıcı önünde samimi olmaya bir çağrıdır.

Peygamberler (a.s.), görevli olarak geldikleri toplumlara ‘nasihat’ etmişler, yani onları Allah (c.c.)’ın emrine davet etmişlerdir. Hz. Nuh (a.s.) şöyle diyordu: “Size Rabbimin risaletini (peygamberliği) tebliğ ediyorum. (Ayrıca) size nasihat ediyor ve sizin bilmediklerinizi ben Allah’tan biliyorum.” Aynı şeyi Hz. Hud (a.s.) de söylüyor ve kavmi için bir ‘nasihatçı-öğüt verici’ olduğunu belirtiyordu. Yine Hud (a.s.) azmış bir kavme kendi nasihatinin (davetinin) fayda vermeyeceğini söylüyor. Hz. Salih’in (a.s.) durumu da bundan farklı değildi. Allah (c.c.) Semud kavmine Hz. Salih (a.s.)’i peygamber olarak gönderdi. Onlar Hz. Salih (a.s.)’i dinlemedikleri gibi, O’na ve O’nun davetine karşı kibirlendiler ve meydan okudular. Allah (c.c.) onları toptan cezalandırdı. Bunun üzerine Hz. Salih (a.s.) onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: “Ey kavmim and olsun, size Rabbimin risaletini tebliğ ettim ve size nasihat ettim. Ama siz nasihat edenleri sevmiyorsunuz.” Kendilerini nasihat edip Hakk’a davet ettiği halde yüz çevirdikleri için cezalandırılan kavmine Hz. Şuayb (a.s.) da benzeri şeyler söylüyor ve küfre sapan bir toplum için artık üzülmenin gereksiz olduğunu ekliyordu.

Nasihat, aynı zamanda iyilik isteme anlamına da gelmektedir. Öğüt vermek, akıl ve yol göstermek de bir kişi hakkında iyilik istemektir. Nasihat, bir ayette de öğüt vermekle beraber bakımını üstlenmek, eğitmek, yetiştirmek anlamında kullanılmaktadır. Olumsuz Anlamıyla Nasihat Yol gösterme, akıl verme, iyiliği isteme anlamındaki “nasihat” bazen yanlışa, günaha, isyana yönelik olabilir. Kendi yaptıklarını doğru zanneden, inandığı batıl’ı doğru yol kabul eden, hatta Allah (c.c.)’ın emrine aykırı davranmayı iyilik sanan kötü niyetli niceleri, başkalarına bu anlamda ‘nasihat’ ederler, onları kendi yanlışlarına ve hatalarına davet ederler. Nitekim şeytan, Hz. Adem (a.s.) ile eşini, sonsuza kadar Cennette kalmaları için yasak meyveden yeme konusunda kandırdı ve sonra da ‘ben sizin için nasihatçiyim-öğüt verenlerdenim’ diye yemin etti.

Din Nasihattir

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, “Din nasihattir” Sahabeler: Kimin için ya Rasûlallah? diye sorunca; “Allah (c.c.) için, O’nun kitabı için, Rasûlü için, mümin yöneticiler (imamlar) ve bütün Müslümanlar için.” buyurdular. İslâm bilginleri bu hadisteki nasihatin şu anlamlara gelebileceğini söylemişlerdir:

1. Allah için nasihat O’na inanmak, O’na şirk koşmamak, bütün üstün (kemâl) sıfatların O’na ait olduğunu kabul etmek, noksan sıfatlardan O’nu tenzih etmek (O’ndan uzak düşünmek), O’nun için sevip O’nun için buğz etmek, O’na her konuda itaat etmek, O’nun nimetlerine şükretmek, O’nun dostlarına dost, düşmanlarına düşman olmak, O’na imana ve ibadete insanları teşvik etmek.

2. Rasûlullah için nasihat O’nun peygamberliğini doğrulamak, getirdiği şeylere iman etmek, emir ve yasaklarına uymak, sünnetini izlemek, O’nun davetini yaymak, getirdiği dini tebliğ etmek, onun ahlakıyla ahlâklanmak, ehl-i beytini sevmek, O’nun sünnetine bid’at sokmaya çalışanlarla mücadele etmek.

3. Kitap için nasihat O’nun ilahi kitap olduğunu kabul etmek, O’na saygı göstermek, O’nu sürekli okumak ve hükümleriyle amel etmek, hükümlerini iyice öğrenmek ve başkalarına öğretmek, O’nu başkalarına ulaştırmak, insanları O’nun ahlâkına davet etmektir.

4. Müslüman yöneticiler için nasihat Onlara karşı gelmemek, hak olan işlerde onlara yardım etmek, yanlışlarını güzel bir yolla düzeltmeye çalışmak, bilmedikleri konularda onları uyarmak.

5. Müslümanlar için nasihat Din ve dünya işlerinde onları irşad etmek, yol göstermek, onların hakkını korumak, dinden bilmediklerini öğretmek, ayıplarını örtmek, yardımda bulunmak, şefkatli davranmak, emr-i bi’l ma’ruf, nehy-i ani’l münker yapmak, İslâm’ın ahlakıyla ahlâklanmalarını teşvik etmektir.

Ebu Süleyman el-Hattabî demiştir ki: ‘Ayet ve hadislerde geçen nasihat, kendisi için yapılan ve samimiyet gösterilen kimse için hayır düşünüldüğünü ifade eden bir kelimedir.

Nasihata tek bir mana vermek, doğru ve mümkün değildir. Nasihatın sözlük manası, ihlas ve samimiyettir. Müminler, gerektiği yerde, güzel bir yöntemle birbirlerine nasihat ederler, doğru yolu gösterirler, onların iyiliği için çalışırlar, özellikle çocuklarına ve dini yeni yaşamaya başlayanlara nasihatin en güzelini yaparlar. İnsanlar, genelde kendi hata ve kusurlarını görmez veya görmek istemezler. Bu insanın ciddi zaaflarındandır. Ancak başka kişilerden eksikliklerini duyma halinde, çare aramaya başlarlar. İşte müminler bu eksikliği gidermek için birbirlerine nasihat eder ve güzel telkinlerde bulunurlar.

Yüce Allah (c.c.) Asr sûresinde şöyle buyurmaktadır: “Asra andolsun ki, insanoğlu kesinlikle hüsrandadır. Ancak iman edenler, salih amellerde bulunanlar ve birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler hariç.” Yüce Rabbimizin, birbirlerine nasihat eden, hakkı ve sabrı telkin eden müminleri, hüsrana uğrayanlardan ayırması, oldukça düşündürücü ve dikkat çekici değil midir? Birbirlerine nasihat etme cesareti göstermeyen ve nasihat almaya tahammülü olmayan Müslümanlar, gerçek dost ve kardeş olmadıklarını ve olamadıklarını kabul etmelidirler.

Bir insan alnında veya sırtında bir leke ile dolaşıyor ve kendisi de bunu görmüyorsa, onu uyarılmalıdır. Aksi durumda toplum içinde ayıplı konumuna düşer ve birçok kimse için alay konusu olur. Evet, gerçek dosta düşen, onu bu lekeden kurtarmak ve temizlemektir. Kardeşine düşen ise, bu uyarı ve nasihatten dolayı minnet duymak ve ona gıyabında dua etmek olmalıdır. İnsanlar çoğu zaman herhangi bir olay karşısında nasıl bir tavır geliştireceklerini kestiremezler. Yakın bir dostu veya dostları ile görüşme, o hadiseyi tahlil etme ihtiyacı duyarlar. Kâr-zarar muhasebesi yapar öylece karar verirler.

Bu, insanın yaratılışına en uygun olan ve müminlerin yapmaları gereken husustur. Dostlarınız ile araya uzun mesafeler bırakmayınız. Bunu yapmayınız ki oda size ulaşabilsin, nasihatte bulunabilsin, gönülden konuşabilsin. Yine mesafe bırakmayınız ki, sıkıntılarında sizin dostluğunuza güvenerek size sığınabilsin ve nasihat alabilsin. Bir konuda yakın bir dostunuz ve kardeşiniz sizlere nasihatte bulundu ise, yapılan bu nasihati mutlaka değerlendirmeye tabi tutunuz. Zira size nasihatte bulunan dostunuzdur. O’nun diliyle Allah (c.c.)’ın sizleri uyaracağı, hatalarınızı göstereceğini düşününüz. Allah (c.c.) için dostluğun kutsallığına inanarak bunu yapınız. Uygun ortamlarda kardeşlerinizden gönüllü olarak nasihat dinleyiniz.

Gıyabında elinizi açarak sizi uyaran kardeşinize gönülden dua etmeyi sakın ihmal etmeyin. Bir dostunuza nasihatte bulunmak, bazı konularda uyanık tutmak ve bazı hatalarını kendilerine izah etmek istediğinizde mutlaka zaman ve zemini çok iyi ayarlayınız. Uygun ortamı özenle seçiniz. Unutmayınız ki zamansız uyarı ve nasihat ile kardeşinize kötülük etmiş onu yıkmış olabilirsiniz. Nasihat etmede uygun ortamı seçerek, dostunuzu süslemiş, ona ikramda bulunmuş ve onu temizlemiş olursunuz.

Hz. Peygamber (s.a.v) bir hadislerinde; “Bir organ hasta olunca bütün vücut rahatsız ve hasta olur. Müslümanlar da tıpkı bir vücut gibi birbirlerini sever, birbirlerine acır ve şefkat ederler.” buyurmuştur. Bütün bu açıklamalardan anlaşılmaktadır ki, Müslümanın dinî ve insanî görev ve yükümlülüklerini samimi olarak yerine getirmeleri, en iyi ve en güzel sözü söylemeleri, nasihat olmaktadır: Bununla birlikte Türkçede nasihat, öğüt ve irşad anlamında kullanılmaktadır. Bu daha ziyade samimi olarak görüşlerini söylemek demek olduğu için nasihatin sözlü kısmı ile ilgilidir.

NEFSİN TERBİYESİ

Müslüman kişinin doğuştan sahip olduğu iyi ve kötü yeteneklerini kendi iradesi ile kontrol etmesine; iyi yeteneklerini işletmek suretiyle geliştirirken kötü yeteneklerini dizginlemek suretiyle kendisini eğitmesine nefis terbiyesi denir.

Kuran- Kerim’de Allah Teâlâ: “Nefse ve ona iyilik ve kötülükleri ilham ederek onu tezkiye edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş; onu kötülüklere bulayan ise ziyan etmiştir.” [1] buyururken Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Doğruluğu elden bırakmayınız. Doğruluk iyiliğe; iyilik cennete götürür. Yalandan da kaçınınız. Yalan kötülüğe; kötülük ise cehenneme götürür.” [2] buyurmaktadır.

Bu eğitimin terim anlamı, arıtma demek olan “tasfiye” demek olup madenlerin tasfiyesine çok benzer. Bilindiği gibi hemen hiçbir maden saf halde bulunmaz. Her maden, yatağında taş ve toprak ile yabancı maddeler ve cüruf ile karışık haldedir. Böyle karışık haldeki maden cevherinden saf maden ve örnek olarak altın, demir veya benzin elde etmek için; katı madenler, yüksek fırınlarda eritilir, çeşitli kimyasal işlemlerden geçirilirler. Ham petrol de rafineri de arıtılarak kullanılır hale gelir. Daha değerli madenler, daha yüksek ısıda erirken, daha değerli petrol ürünleri de, örneğin uçak benzini de daha yüksek kulede arıtılır. Daha yüksek ruhlar da, daha büyük irade gerektiren daha büyük sınavlarla tasfiye edilirler.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in: “İnsanlar içinde, en ağır bela ve musibetlere, öncelikle peygamberler, sonra veliler ve derece derece müminler uğrar.” [3] anlamındaki hadisleri, bunu anlatır. Atalarımız da bunu: “Kâfirin başı bile ağrımaz.” ve “Dağına göre kar” sözleri ile anlatmışlar. İnsanlardaki ‘iyilik’ yapma ve ‘kötülük’ işleme yetenekleri, doğuştan bir arada ve deyim yerinde ise, tıpkı madenlerdeki taş toprak ve katran gibi, karışık haldedir. İnsan, bu dünyada gerek kendisine yüklenen ödevleri yerine getirmek, gerek başına gelen sıkıntıları sabırla göğüslemek, gerek eline geçen nimetlere şükretmek, gerekse canının çektiği gayri meşru ve yasak şeylerden kaçınmak suretiyle kendisini arıtacak ve Rabbine, nefsini terbiye ve tasfiye ettiği halde kavuşmaya çalışacaktır.

Nefs terbiyesi demek, kişinin iç dünyasını eğitmesi demektir. İnsanın iç dünyası çeşitli durumlar gösterir. Öyle insan vardır ki, onun iç dünyası her an kötü şeylere; yalana, dolana, harama, haksızlık yapmaya eğilimlidir. Sürekli böyle kötü şeyler arzu eder. İçinden duyduğu bütün dürtüler bu yöndedir. İç dünyası böyle olan kimse, işlediği hiçbir kötülükten pişmanlık duymaz. Aksine, benzer kötülükleri yine işleyebilmek için adeta fırsat kollar. Böyle bir kimse, bu iç dünyasını değiştirmedikçe, onun kötü yoldan dönmesi beklenemez. İç dünyamızın bu durumuna, din dilinde; ‘Hep kötülük isteyen ve kötülük peşinde koşturan nefis’ anlamında olarak “nefs-i emmare” denir. Nefsin böylesi Kötülüğü ve şerri şiddetle emreden nefistir..

Allah Teâlâ, Kur’an-ı Kerim’de Yusuf (a.s.)’ın dilinden, nefsin kötülükleri işlemeyi, heva ve hevesi doğrultusunda Allah (c.c.)’ın emirlerine muhalefet etmeyi arzuladığını ve sahibini buna yönelmek için zorladığını bildirmektedir: “(Yusuf), nefsimi temize çıkarmıyorum. Çünkü nefis aşırı bir şekilde kötülüğü emreder; Rabbim acıyıp korumuş başka. Şüphesiz Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir.” [4] ‘Nefs-i emmare’ sürekli kötülüğü emreder. Bu durum, iyi eğitim almamış her insan için söz konusudur.

İnsan bu durumda kaldığı müddetçe, onun ömrü hep kötü fiillerle veya kötü fiillerin özlemi içinde geçer. Öyle insanlar da vardır ki, zaman zaman kötülük eder. Fakat işlediği kötü fiillerden sonra içinden bir pişmanlık duyarak: – Kötü olan bu işi ben niçin işledim? Yapmamalı idim, diyerek kendi kendisini kınar. Bir daha böyle şeyler yapmamalıyım diye de kendi kendine karar verir. Fakat bir müddet sonra yine aynı veya benzer hatalara düşer; kötü işler yapar. Peşinden yine pişmanlık duyar. Bu durum böyle sürüp gider. İşte böyle bir iç dünyaya, din dilinde, ‘kendi kendisini kınayan nefis’ anlamında olmak üzere, ‘nefs-i levvame’ denir.

Nefs-i Levvame, kendisini kınayan, işlediklerinden dolayı pişmanlık duyan ve kendini hesaba çeken nefistir: Bu durum nefsin bir üst mertebesini ifade eder ki, bir insanın kötü alışkanlıklarından kurtulabilmesi için en az bu mertebede bir iç dünyasına yükselmesi gerektir. İnsan beşerdir; şaşar; hata, kusur ve hatta kötülük işleyebilir. Fakat hiç olmazsa, o kötülüğü işledikten sonra olsun kendine gelmeli ve ondan pişmanlık duymalıdır. İşlediği kötülükten pişmanlık duymayan kimsenin kötü alışkanlıklarını terk ederek kötü yoldan iyi yola gelmesi beklenemez. Ama pişmanlık duyan kimsenin er-geç doğru yolu bulacağı umulur.

Bazı insanlar da vardır ki, onların iç dünyası, birinci mertebede açıkladığımız iç dünyasının tam tersine, iyi şeyler; doğruluğa, dürüstlüğe, helalî-haramı gözetmeye, iffete, namusa, edep ve hayaya eğilimlidir. İçinden gelen şeyler hep böyle iyi şeylerdir: Uykusundan kalkar, temizlik ve ibadetini yapar. İşine gider; üstüne düşeni en güzel bir şekilde yapmaya özenir. Vakti gelince helâlinden yemeğini yer; ibadetini yapar. Konuştuğunda doğruyu söyler; söz verdiğinde yerine getirir. Yardıma muhtaç birini gördüğünde elinden geldiği kadar yardım etmeye çalışır. Kimseyi incitmez. Kimseyi çekiştirmez. Herkesin hakkını kendi hakkı kadar, herkesin malını kendi malı kadar, herkesin ırz ve namusunu kendi namusu kadar korur ve ona dokunmaz, hatta kutsal sayar.

Yakınlarına ve fakirlere zekâtıyla, fitresiyle, sadakasıyla destek olur. Elinden geliyorsa ihtiyaç olan yerler cami, okul, hastane, yol, çeşme ve benzeri hayırlar yapar, yaptırır. Kısaca iyilik ve hayrın birini bitirdikçe içinden bir diğerine başlamak gelir. Bütün bunları yapmak elinden gelmez ve yapamazsa da bunları yapabilme heves ve arzusu içinde yaşar. Böyle bir iç dünyaya da din dilinde ‘iyilik ilhamcısı nefis’ anlamında olarak “Nefs-i Mülhime” denir. Bir ileri mertebedeki iç yapıda insan, sadece iyiliğe heves etmekle kalmaz. Ayın zamanda huzuru ancak o iyi davranışları gerçekleştirmede bulur. Yaptığı iyilikleri, onun iç dünyasının havası ve suyu gibidir. Balığın su dışında yaşayamaması gibi o da iyiliklerden ayrı olarak yaşayamayacağı kanaatindedir.

Nefsin bu mertebesinde din dilinde ‘iyi davranışlardan ve iyiliklerden huzur bulan nefis’ anlamında olara ‘Nefs-i mutmainne’ denir. Daha ileri dereceler ise “Radiye” ve “Mardiyye” mertebeleridir ki, bu mertebelerde insan, sadece huzur bulmakla kalmaz aynı zamanda iyilik ve hayır kavramlarının bilincine de vararak tam bir hoşnutluk içinde bulunur. Bu hoşnutluk ise, Yüce Yaratan’ın hoşnutluğuna erdirir. “Artık Allah kulundan, kul Allah’tan razıdır.” [5]

Bu iç yapı mertebeleri hiçbir kimsenin değişmez kaderi değildir. Aksine, her insan, bu mertebeleri aşma yeteneğinde yaratılmış olup aynı zamanda bununla yükümlü de tutulmuştur. Bu olgunluk mertebeler insanın kendisini eğitmesi ile aşılır. Dinler ve Peygamberler, insanlara bu hedefleri gösterdikleri gibi bu hedeflere ulaşmanın yollarını da göstermişlerdir. Filozofların ve aklı eren herkesin gösterdiği ahlâkî ilkeler gözden geçirildiğinde, o ilkelerin de bu hedeflere yönelik olduğu görülür. Bize düşen, önce bunları öğrenmek sonra da hedef olarak benimsemek ve bizi bu hedeflere ulaştıracak fiil ve davranışlara elimizden geldiği kadar içten gelen bir samimiyetle yönelmektir.

Namazı, orucu, haccı, zekâtı, kısaca ibadetleri, temizliği, doğruluğu, yardımı ve iyilik severliği kısaca iyi ahlâkı, farz bilip elimizden geldiğince bunları yapmaya çalışmak; yalanı, dolanı, hileyi, haramı yasak bilip bunlardan sakınmak; iç dünyamızı eğitecek ve geliştirecek başlıca çarelerdendir.

[1] Şems sûresi, 91/6-10. [2] Buhari, Edeb, 69; Müslim, Birr, 105. [3] Buhari Merda, 3; Tirmizi, Fiten, 575. [4] Yusuf sûresi,12/53. [5] Beyyine sûresi, 98/ 8.

NEZAKET

‘Nezaket’, herkese karşı güler yüzlü olmak, kibar olmak, başkalarını rahatsız edecek davranış ve hareketlerden kaçınmaktır.

Hiç şüphe yok ki; Allah (c.c.), halim (yumuşak ve ağırbaşlı) olanı sever. Genel olarak insan yaratılışının istediği ve hoşlandığı da budur. Bunun için Allah (c.c.), sevgili Peygamberimiz (s.a.v.)’e şöyle buyuruyor: “Allah’ın rahmetinden dolayı sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın, şüphesiz senin etrafından dağılıp giderlerdi.” [1] Burada Rabbimiz, insanın yaratılışında olan bir gerçeğe dikkat çekmiştir.

Zira insan psikolojisi, kaba ve katı tavır ve davranışlara karşı oldukça hassastır. Kaba ve katı tutumlu olsaydın, çevrendekileri sürekli azarlasaydın, onlara emirler yağdırıp zora koşsaydın ve kendin ise rahat içinde bulunsaydın, onların hatalarını affetmeyip cezalandırsaydın, ruhu okşayıcı bir yöntemle öğüt vermeyip, toplum içinde küçük düşürseydin, bu ve benzeri katılığı gösterseydin, etrafındaki arkadaşların, sana iman edenler dağılır giderlerdi. Onları bir araya getiremez ve toplayamazdın. Çünkü bu insanın yaratılışına aykırı idi. İnsan yaratılış itibariyle kabalığa tahammülsüzdü.

İnsanın yaratıcısı olan Allah (c.c.) onun nasıl daha huzurlu ve mutlu olabileceğini en iyi bilendir. Çünkü insan fıtratını yaratan O’dur. İşte bu yaratılış kanunlarını koyan, bizleri yoktan var eden Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de yine fıtrat kanununa dikkatimizi çekiyor ve bir ahlâk ilkesini öğretiyor. “(İnsanları) Allah’a çağıran, hayırlı amellerde bulunan ve ‘Ben Müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim olabilir?” “(Elbette) iyilikle kötülük bir değildir. O halde sen kötülüğü en güzel biçimde sav. Sonra (görürsün ki) seninle kendisi arasında düşmanlık olan kimse, yakın bir dostun oluvermiştir.” “Buna da ancak sabredenler ve büyük pay sahibi olanlardan başkası kavuşturulmaz.” [2]

Peygamberimiz (s.a.v.)’in Nezaketi Peygamberimiz (s.a.v.), bir peygamber olması nedeniyle her seviyeden insanlarla görüşüp konuşuyordu. Bunlar içinde devlet ve kabile başkanları, komutanlar, elçiler, zengin ve soylu kimseler olduğu gibi, fakirler, zayıf ve kimsesizler, yetimler, kadınlar ve çocuklar da yer alıyordu. Bütün bu sosyal yapıları, yaşayış tarzları, yaşları ve huyları birbirinden ayrı olan insanlarla ilişkilerini, doğru, sağlıklı ve kalıcı bir şekilde sürdürüyordu. Bunun için onlarla her alanda iletişim kuruyor, onlara nazik ve geniş kalpli davranıyordu.

Zaten O’nun âlemlere rahmet olarak gönderilmesi de bunu gerektirmiyor muydu? Hizmetinde bulunan yakın Sahabilerinin anlattığına göre, Peygamberimiz (s.a.v.) insanların en nazik, en nezih, en zarif, en latif ve en ince ruhlusu idi.

Edep, terbiye ve görgü kuralları O’nun hayatında en güzel ve en ideal biçimde yer alıyordu. Peygamberimiz (s.a.v.), nezaketini hiç kimseden esirgemez, herkese karşı tatlı ve nazik davranırdı. Kendisine hitap edildiği veya soru sorulduğu zaman en güzel şekilde cevap verirdi. Hz. Enes (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.)’in eşsiz nezaketini şöyle anlatıyor: ‘Kendisine bir şey soranı can kulağı ile dinler, soruyu soran yanından ayrılmadıkça, onu terk etmezdi.

Rasûlullah (s.a.v.) ile bir kimse tokalaşırsa veya bir kimse tokalaşmak için elini uzattığında, karşısındaki kişi elini çekmeden Rasûlullah (s.a.v.) elini çekmezdi. Birisiyle yüz yüze gelince de, karşısındaki, yüzünü çevirip ayrılmadıkça Rasûlullah (s.a.v.) o kimseden yüzünü çevirmezdi. Önüne oturan kimseye doğru hiçbir zaman ayaklarını uzatmazdı. Karşılaştığı kimseye önce kendisi selâm verirdi. Ashabıyla tokalaşmaya önce kendisi başlardı. Kendisini ziyarete gelenlere izzet ve ikramda bulunurdu. Oturmaları için çok kere hırkasını sererdi. Bazen de altındaki minderi misafire verir, üzerine oturması için işaret eder ve kendisi de açık yere otururdu. Kimsenin sözünü kesmezdi. Konuşmasını yarıda bırakmazdı. Konuştuğu kişi sözünü bitirmeden yahut gitmek üzere ayağa kalkmadan sohbetine devam etmezdi.

Medineli bir çocuk gelir, Rasûlullah (s.a.v.)’ın elinden tutar, O’nu istediği yere götürürdü. Rasûlullah (s.a.v.) ona gitmem, demezdi. Ben O’na senelerce hizmet ettim. Bir kez olsun yaptığım bir şey için, niçin yaptın? Yapmadığım bir iş için, niçin yapmadın, dediğini hatırlamıyorum.’ [3]

Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir başka nezaketini ve güzelliğini Hz Aişe (r.a.) annemiz anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) kendi eliyle ne bir hizmetçiye, ne de bir kadına vurmadığı gibi Allah yolunda savaş hali hariç elini sertçe herhangi bir şeye vurduğunu da görmedim.’ Peygamber Efendimiz davetlilere ve misafirlere karşı da nazik davranırdı. Davet edilenler arasında bazıları, kalkıp gidilmesi gerektiği halde kalkıp gitmeseler dahi Peygamberimiz (s.a.v.) onlara doğrudan gitmeleri gerektiğini hatırlatmaz, nazik davranarak dolaylı bir biçimde hissettirirdi.

Bütün bu örneklerden anlaşılıyor ki, Resûlullah (s.a.v.) her konuda olduğu gibi en güzel ahlâk prensiplerinden birisi olan nezakette de insanlığın en güzel örneğidir. Müslümanlar O’ndan aldıkları nezaket dersleri ve eğitimi ile ortaçağ insanlığına aydınlık ufuklar açmışlar ve görgü kurallarını yerleştirmişlerdir. [4]

Bir defasında Hz. Ebubekir (r.a.) ile Hz. Ömer (r.a.) arasında bir tartışma olmuştu. Konu Peygamber (s.a.v.)’e gelince üzülmüştü. Hz Ömer (r.a.) bir süre sonra pişman olarak, Hz Ebubekir (r.a.)’in evine O’ndan özür dilemeye gitmiş fakat evde bulamamıştı. Sonra Rasûlullah (s.a.v.)’ın huzuruna geldiğinde, kimseye fırsat vermeden Hz. Ebubekir (r.a.): ‘Ya Rasûlallah, ben haksız idim, Ömer’e yakışıksız davrandım.’ Deyince Hz Ömer (r.a.): ‘Hayır Ya Rasûlallah, haksız olan bendim. Ebubekir’den özür dilemek için evine gittim, bulamadım.’ diyordu. İşte bu olayda Hz. Ebubekir (r.a.) ve Hz. Ömer (r.a.)’ın her ikisi de kendi nefsini suçluyor, hatayı kendisinde görüyordu. İşte İslâm’daki nezaketin insana kazandırdığı yüksek ahlâk seviyesi budur. İnsan hata yapabilir ama hatadan hemen dönmek fazilettir. Yapılan hatalara karşı sabırlı ve erdemli davranarak sabretmek ve hatayı yapanın hatasından dönmesini sağlayıp onu affetmek ayrı bir erdemdir. [5]

Kaba ve nezaketsiz insanlar, herkesi rahatsız eden dikenlere benzerler. Ailelerde ve okullarda çocukların nezaketli ve saygılı olmalarına büyük önem vermelidir. Küçükten kaba ve çirkin sözlere alışan çocuklar, büyüdüklerinde bu alışkanlıklarını sürdürürler. Böylece toplumda birbirini sevmeyen, kaba ve kötü huylu insanların sayısı çoğalır. Komşular arasında da nezaket kuralları kalmazsa mahalle ve sokaklarımızda da huzur kalmaz.

Bunun sonucu olarak da rahat ve huzur içinde yaşamak zorlaşır. Bir insan ne kadar bilgili veya zengin olursa olsun, nezaket ve zerafetten yoksun ise bu üstünlükleri gölgede kalır. Toplumda sevgi ve saygı kazanamaz. Bilgi ve varlık arttıkça nezaketin de artması, insanın değerini yükseltir. [6] [1] Al-i İmran sûresi, 3/159. [2] Fussilet sûresi, 41/33-35. [3] Müslim, Fedail. [4] Peygamberimizin Örnek Ahlâkı, M. Paksu. [5] Ahlâk Bilinci, H. Caneri. [6] İslâm’da Ahlâk, Osman Pazarlı, s.302.

ÖLÜMÜ ANMAK

Yaşamak gibi ölüm de dünya hayatının bir gerçeğidir ve bunlar imtihan için yaratılmıştır.

Allah (c.c.) Kur’an-ı Kerim’de bu konuda şöyle buyuruyor: “O ki, hanginizin daha güzel davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır. O, mutlak galiptir, çok bağışlayıcıdır.” [1]

Dünyadaki her canlı varlık için ölüm kaçınılmaz bir gerçektir. Canlılar doğar, büyür ve ölürler. Allah (c.c.) evrendeki her canlının öleceğini ve her insanın da O’na döneceğini şöyle bildiriyor: “Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra hepiniz Biz’e döndürüleceksiniz.” [2]

İnsanın ölümden kurtulmasına imkân yoktur: “De ki: Sizin gerçekten kaçıp durduğunuz ölüm (yok mu?) o, size elbette gelip çatıcıdır. Sonra (hepiniz), gizliyi de, aşikârı da bilen (Allah)’a döndürüleceksiniz de O, size neler yaptığınızdan haber verecektir.” [3]

Rasûlullah (s.a.v.) buyurmuşlardı: “Anmasında lezzetlerin kınanması olan (ölümü) çok anınız!..” “Eğer dünyada ölümü çok anarsanız, onu önemsemezsiniz; az anan ise onu çok önemser.”[4]

Ölümü anmaktan kaçınmak aynı zamanda kişinin Rabbine kavuşmayı istememesinden, O’na olan sevgisinin de azlığından kaynaklanır. Bazıları, kendisini bekleyen hesaptan korkarak ölümden nefret eder. Bunlar yeterli amelde bulunamadığını, hazırlığı olmadığını idrak eder de gerekli şekilde Allah’ın emrini yerine getirmek arzusuyla ölmemek ister. Bunlar ölümden nefret etmede mazurdur. Bu gruba girenlerin çok ciddi şekilde uhrevi hazırlığa girişmeleri ve ölüm gelinceye kadar bu hali terk etmemeleri gerekir.

Ölüm geldi mi, bunların Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümitli olarak ölümü nefretle değil, muhabbetle karşılamaları icab eder. Peygamber Efendimizin şu Hadisi çok önemlidir: Ubâde İbnu’s-Samit (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Kim Allah’a kavuşmayı severse, Allah da ona kavuşmayı sever. Kim Allah’a kavuşmaktan hoşlanmazsa Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz!” Hz. Aişe (r.a.) ‘Biz ölmekten hoşlanmayız’ dedi. Rasûlullah: “Kastımız bu değil. Lâkin mümine ölüm gelince, Allah’ın rızası ve ikramıyla müjdelenir. Ona, önünde (ölümden sonra kendisini bekleyen) şeyden daha sevgili bir şey yoktur. Böylece o, Allah’a kavuşmayı sever, Allah da ona kavuşmayı sever. Kâfir ise, ölüm kendisine gelince Allah’ın azabı ve cezasıyla müjdelenir.

Bu sebeple ona önünde (kendini bekleyenlerden) daha menfur bir şey yoktur. Bu sebeple Allah’a kavuşmaktan hoşlanmaz, Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” [5]

Hz. Aişe (r.a.) Resûlullah (s.a.v.)’e şöyle demiştir: —Ya Rasûlallah, şehitlerle beraber başka biri haşr olunur mu? Rasûlullah (s.a.v.) : “Evet, gece gündüz yirmi kere ölümü anan kimse.” diye, buyurmuşlardır. Rasûlullah (s.a.v.), bir topluluğa uğradılar. Oradakiler gülmekten kırılıyordu. Bunu gören Resûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Meclisinizi zevkleri gidereni anmakla karıştırınız.” – Nedir o? Denildi. Rasûlullah (s.a.v.) : “Ölüm”, buyurdu. Rasûlullah (s.a.v.) yine ölüm hakkında farklı zamanlarda şöyle buyurmuşlardır: “Eğer Âdemoğlunun ölüm hakkında bildiğini hayvanat bilmiş olsaydı, onlardan semiz et yiyemezdiniz.” “İnsana nasihatçi olarak ölüm yeter.” “Ben size biri konuşan, biri de sükût eden iki nasihatçi bıraktım. Konuşan vaiz, Kuran’dır. Sükût eden vaiz ise ölümdür.”

Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanında bir adamdan bahsedilerek çok övülmüştü. Bunun üzerine Resûlullah (s.a.v.) onu övenlere sordu: “Bu arkadaşınızın ölümü anması nasıldı?” Oradakiler: – Biz ölümü andığını hiç işitmedik, dediler. Rasûlullah (s.a.v.): “Arkadaşınız övdüğünüz kadar değildir.” buyurdu.

İbnu Ömer (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte idim. Ensar’dan bir zat gelerek Aleyhissalâtu vesselâm’â selam verdi. Sonra da: – Ey Allah’ın Rasûlü! Müminlerin hangisi en faziletlidir? diye sordu. Rasûlullah, “Huyca en iyisidir!” buyurdular. Adam: ‘Mü’minlerin hangisi en akıllıdır?’ diye sordu. Peygamber (s.a.v.): “Ölümü en çok hatırlayandır ve ölümden sonra en iyi hazırlığı yapandır. İşte bunlar en akıllı kimselerdir.” buyurdular. [6] [1] Mülk sûresi, 67/2. [2] Âl-i İmrân, 3/185 [3] Kalem sûresi, 62/8. [4] Tirmizî, Zühd; Nesâî, Cenâiz; İbn Mâce, Zühd. [5] Buhârî, Rikâk ; Müslim, Zikr; Tirmizî, Cenâiz; Nesâî, Cenâiz. [6] İbn Mace, Zühd.

ÖVGÜ

‘Övgü’, bir kimsenin kendi isteği ile yaptığı güzel işlerden veya sahibi bulunduğu nimetlerden söz ederek onu yüceltmeye denilir. Bu kelime Türkçe kökenlidir.

‘Methetme’ ve ‘medh’ kelimeleri ‘övgü’ ile eş anlamlıdır. Karşıtı ise ‘zem’ etmek yani ‘yermek’ ve ‘kınamak’tır. Mümin kimsenin ahlâki görevlerinden biri de, toplum içierisinde faziletin ve güzel ahlâkın yayılmasını sağlayacağı için övgüyü hak eden insanları övmek, hak etmeyenleri de övmemektir.

Övgüyü hak etmeyenleri övmek, onları tanımayan insanları yanlış bilgilendirme ve yönlendirme sonucunu doğuracağı için çok kötü bir davranıştır. Aynı zamanda bu toplumsal sorumluluğu gerektirir. Bir kimseyi överken ölçülü ve gerçeği bilerek, yüze karşı değil onun bulunmadığı yerde yapmalı ve överken de aşırıya kaçmamalı, abartmamalıdır. Sahabeden birisi Peygamber (s.a.v.)’in yanında arkadaşını gereğinden çok övmüştü. Peygamber (s.a.v.) ona: “Yazıklar olsun sana! Arkadaşının boynunu (çok övmek suretiyle) kestin. İçinizden her kim kardeşini övecekse şöyle desin: ‘Falanı şöyle zannederim. Gerçek yüzünü Allah bilir. Kimseyi Allah’a karşı tezkiye edemem.” buyurmuştur.

Peygamber (s.a.v.) yine bu konuda şöyle buyurmuştur: “Meddahların (aşırı öven dalkavukların) yüzlerine toprak saçınız.” Övgü, İslâm’da bazı konularda yasaklanmıştır.

İmam Gazali der ki : ‘Övgüde altı zarar vardır. Dördü övene, ikisi övülene aittir. Bunlar:

1. Övgünün çokluğu, övenin yalana sapması sonucunu doğurur. Şairler bu hastalığa düşmüşlerdir. Çünkü en iyi ama gerçeği yansıtmayan yalan sözleri bu meslek mesupları zaman zaman söylemişledir. Hatta bazılarında bu durum cehalet ve takva azlığı sebebiyle küfre kadar varmaktadır. Arap şairlerinden meşhur Mütenebbî bu hataya çok düşmüştür.

2. Medih, bir tür Riya’dır. Çünkü birisini övmek, ona karşı sevgi iddiasında bulunmaktır. Gerçeğe uygun olmayınca da bu riya olur.

3. Övgü konuları çoğu zaman her kes tarafından anlaşılması, incelenmesi mümkün olmayan konulardır. Bir kısım olgun kimseler, övgünün zararları konusunda ‘Bu afet gerçek anlamda bilinseydi, beni övmek değil, benden şikâyet ederdi’ derlerdi. Kullanılan deyimlerin çoğu zaman gerçek kapsamı bilinmediği için yanlışlıklar yapılmaktadır. Örneğin: ‘Falan kimse zahiddir, velidir, vera ehlidir’ demek gibi. Zira zühdün hakikati ile ‘velayet’ ve ‘vera’ın bir kimsede kesin olarak varlığını bilmek zordur. Ama özel davranışlarda ilim ile mümkündür. Örneğin: ‘Filanı gördüm, teheccüd namazı kılar, sadaka verir’ demek doğrudur. Çünkü görülen, hissedilen bir iştir. Bu afetten sakınmak için Peygamber (s.a.v.)’in yukarıdaki hadisini söylemek en uygun davranış olacaktır.

4. Bir fasık (açıkça günah işleyen) kimseyi övmek, onun ferah ve sevincine sebep olmaktır. Hadis-i şerif’te şöyle buyurulmuştur: “Günaha dalıp giden isyankâr kişiyi övene Allah Teâlâ gazap eder.” Öven kişiye bir zarar da şudur: Aşırı derecede birisini öven kişi zillete düşmektedir. İzzetli ve vakarlı olması gereken mümin böyle bir zillete düşmekten sakınmalıdır. Özellikle övgü dünyalık yararlar için olursa… Günümüzde cömertlik, cud ve kerem tamamıyla yok olmuş, edebi övgülerle yıkılmış olup, methedeni dinlemek, viran bir köşk gibi çökmüş bir ortama girmiştir. Zamanın yöneticileri, bir şairin elinde kaside görse, canı başına sıçrar ve belagat sahibi biri, kıtasında inciler döktürüp sunsa, acısından ecel terleri döker.

Övülen kişi için doğan zararlar:

1.Övülen kimsede Kibir ‘büyüklük’ ve ‘kendini beğenme’ hastalığı meydana gelmesidir. Anlatılır ki, Araplarının büyüklerinden Carud-ı Abdi Hazreti Ömer (r.a.)’ın meclisine gelince oradakilerden bazıları, ‘Bu gelen Rabia kabilesinin efendisidir.’ dediler. Carud yaklaşınca Hazreti Ömer (r.a.) ona bir değnekle vurdu. O zat, ‘Ey müminlerin emiri! Ne kusur işledim’ deyince, Hz. Ömer (r.a.): Dediklerini işitmedin mi? dedi. O da : Bundan ne lazım gelir? Dedi. Bu sefer Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurdu: ‘Sana kibir ve ucub gelmekten korkup seni bu yolla zelil ettim.’

2. Övülen kimsenin, hakkındaki övgüleri işitince bunları kendisinde gerçekten var sanıp, daha fazla fazilet elde etmek için gayret etmekten vazgeçip tembelliğe düşmesidir. Bu iki afetten dolayıdır ki, Peygamber (s.a.v.) huzurunda bir kimse başkasını övünce “Boynunu kestin” buyurmuşlardır.

Bunun gibi Hz. Ömer (r.a.) de, ‘Övgü boğazlamaktır’ demiştir. Hz. Ebubekir (r.a.) övüldüğü zaman edebinden ve takvasından şöyle dua ederdi: ‘Ey Rabbim, Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Ey Alemlerin Rabbi, halkın bende zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip eyle. Bende olduğu halde halkın bilmediği günahlarımı da affet. Söyledikleri güzel özellikler karşısında beni kendini beğenmişlik ve gurur gibi şeylerden koru!’

Mutarraf derdi ki: ‘Hakkımda yapılan övgüleri dinlemedikçe asla ruhen küçülmedim. Dinlediğim zaman ise küçülmüşümdür.’

Ziyad b. Ebu Müslim demiş ki: bir kimse kendi medh-u senasını dinlerken kesinlikle şeytan orada ortaya çıkar. Ama müminler böyle zamanda hazırlıklıdır.’ O halde kendi övgüsünü dinleyen kimse çok uyanık olması gerekir.

Nefsine bakıp ucub ve kibirden kurtulmalı, tembellikten ibadetlerini azaltıp kararlılığını kırmaktan uzaklaşmalıdır. Bazı bilginler asla övgü dinlemezlerdi. Dinleyenler de durumun tehlikesini bilir, ucub ve riyaya karşı son derece uyanık olurlardı.

RIFK

‘Rıfk’, sözlükte yumuşaklık, mülayimlik, tatlılık, yumuşak başlılık, naziklik ve yumuşak huyluluk gibi anlamlara gelmektedir.

Rıfkın zıddı şiddet, kabalık ve sertliktir. Allah (c.c.)’ın isimlerinden biri de Refik’tir. O, kullarına karşı lütufkârdır. Kullarının da birbirlerine karşı yumuşak ve nazik davranmalarını, kabalık ve sertlikten kaçınmalarını, hoşgörü ile hareket etmelerini ister.

Bu anlamda Müslümanlar erkek çocuklarına ‘Refik’ ismini koyarlar. Rıfk ile muamele insanları dostluğa kardeşliğe götürür. Aralarındaki düşmanlıklar böylece son bulur. Kötülükler bile iyilikle karşılanmalıdır. Allah Teâlâ, “İyilikle kötülük eşit değildir. Sen kötülüğü en güzel olan iyi hareketle önle. O vakit bakarsın ki, seninle aralarında bir düşmanlık bulunan yakın bir dost gibi olmuştur.” [1]

Rıfk, ahlâki bir fazilettir. Peygamber (s.a.v.) ısrarla bu fazilete sahip olmamızı istemiş ve her konu da yumuşak ve nazik davranmamız gerektiğini hatırlatmıştır: “Yumuşaklıktan mahrum olan hayırdan mahrum olur” [2]

“Muhakkak Allah, her hususta yumuşaklıkla muamele edilmesini sever.” [3]

“Şüphesiz Allah refiktir. Rıfkı (yumuşak huyluluğu) sever.” [4]

Hz. Âişe (r.a.), bir deveye binmiş ve ağır hareketinden dolayı onu öteye beriye sürmeye başlamıştı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.), Hz. Aişe’ye hitaben şöyle buyurmuştu: “Yumuşak muamele etmekten ayrılma. Yumuşak huyluluk herhangi bir şey de bulunursa, onu, muhakkak ziynetlendirip güzelleştirir. Sökülüp koparıldığı herhangi bir şeyi de muhakkak çirkinleştirip kötüleştirir.” [5]

Yukarıdaki ayet ve hadisler bize, sadece insanlara karşı değil hayvanlara karşı bile yumuşak davranmamız gerektiğini hatırlatmaktadır. Ayrıca Cenâb-ı Hakkın, kötülüklerin bile iyilik ve yumuşaklılıkla karşılanması hususundaki emrinin taşıdığı hikmete dikkat edilmelidir. Nice sert ve katı yürekli insan, ancak kendisine rıfk ve şefkatle yaklaşıldığı zaman yumuşamakta, sevgi ve dostluk hisleri ancak bu şekilde uyanabilmektedir. Aksine davranışlar daima sertlikle, katılıkla, acımasızlıkla mukabele görmekte; dolayısıyla, kırgınlıklar, dargınlıklar hatta düşmanlıklar ortaya çıkmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yumuşaklıkta güzellik; katılıkla çirkinlik görmesi çok manidardır. Siyer ve hadis kitapları tetkik edilince, Rasûlullah (s.a.v.)’in bütün hayatı boyunca çevresindeki insanlara, hatta hayvanlara karşı yumuşak ve merhametli davrandığı görülür. Onun söz ve hareketlerinde sertlikten eser yoktur. Böyle davrandığı içindir ki katı kalpli birçok kişi, huzurunda yumuşamış ve Müslüman olmuştur. Rasûlüllah’ın bu tutumunun İslam’ın yayılmasındaki etkisi unutulmamalıdır. Allah (c.c.) bunu şu ayette açıkça beyan etmiştir: “Allah’tan bir rahmet dolayısıyla, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi…” [6]

Bunun böyle olması da tabiidir. Zira Hak Teâlâ, rıfk ile muamelenin “düşmanları dost yapacağını” bize haber vermiştir. Şu halde her Müslüman bu ilâhi emre uyarak kabalık ve sertlikten uzaklaşmalı ve çevresinde bulunan herkese karşı rıfk ve merhametle muameleyi prensip edinmelidir.

Yalnız rıfk ile meskenet arasındaki farka dikkat etmekte Müslümanın görevidir. Vaizin birisi Harun Reşid’e gidip: ‘Ey Müminlerin Emiri, Size öğüt makamında birkaç sözüm var, fakat biraz acıdır. Eğer tahammül buyurursanız arz edeyim.’ der. Harun Reşid : ‘Peki, yumuşaklıkla ve nezaketle söylersen dinlerim. Eğer böyle yapmazsan nasihatin nasıl yapılması gerektiğini sana şiddetle anlatırım. Çünkü sen Hz. Musa (a.s.)’dan daha büyük bir kişi değilsin ve ben de Firavun’dan daha kötü birisi değilim. Allah (c.c.) Hz Musa (a.s.)’ya bile yumuşak söz ile emir buyurdu’ deyip vaizi susturdu. Bunun için eğitimcilerin, din görevlilerinin, yöneticilerin sorumlu oldukları kişilere karşı rıfk ile davranmaları İslâm ahlâkının bir gereğidir. Bu konumdaki kişiler, çok dikkat etmeli ve insanların kalbini kıracak, küstürecek davranışlardan kaçınmalıdır.

[1] Fussilet sûresi, 41/34. [2] Müslim, Birr, ve Sıla, 74, 76. [3] Buhari, Edep, 35. [4] Müslim, Birr ve Sıla, 77. [5] Müslim, Birr ve Sıla, 78/79. [6] Âl-i İmran sûresi, 3/159.

NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir