Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 12
imanilmihali.com
güzel ahlak

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 12

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 12

(RİAYET, RÜŞD, SABIR, SADAKA, SEHÂVET, SELAM – SELÂMLAŞMAK, SIHHAT, SILA- İ RAHİM, SIR SAKLAMAK)

RİAYET

Riayet, bir şeye özen göstermek, itina etmek, bir şeyi titizlikle uygulamaktır.

İlme riayet, ilmin gereğine uymak ve onu amel ile korumaktır.

Amele riayet de ihsan ve ihlâs ile bozucu şeylerden ameli korumakla olur. Hâle riayet ise, tefrikadan uzak durmak suretiyle hâli korumaktır.

İlmin ve amelin dereceleri üç’tür:

Nakilden ibaret olan rivayet; sözü düşünüp manasını anlamaktan ibaret olan dirayet; bildiği ile amel etmekten ibaret olan riayet’tir. Nakilcilerin çabaları rivayet; ilim adamlarının çabaları dirayet; ariflerin çabaları riayet içindir.

Yüce Allah, Hıristiyanlar’dan ruhbanlığı seçtikleri halde onun hakkına riayet etmeyenleri kınamış: “O’na (İsa’ya) uyanların kalplerine şefkat ve merhamet (duygusu ) koyduk. İcadettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık, yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için (uydurdular), fakat ona da gereği gibi uymadılar.” [1] buyurmuştur.

Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmak için kendi isteği ile başladığı bir ibadetin hakkına tam riayet etmeyen kimse, Allah tarafından kınanırsa; ya Allah (c.c.)’ın farz kıldığı ibadetleri yapmayanın hali ne olur? Riayeti, özen göstermek, dikkat etmek biçiminde tanımlayan El-Herevî, onu üç dereceye ayırmaktadır:

1) Amellere riayet: Bütün amelleri, ibadetleri titizlikle yapmak, fakat yaptıklarını beğenerek, gözünde büyüterek değil; değersiz görerek ve küçümseyerek yapmaktır.

2) Hallere riayet: Yaptıklarını gösteriş saymak, içine doğan yakîni kendi istihkakı değil, Allah (c.c.)’ın lütfu görmek ve tam yakîn derecesine ulaşamadığını düşünmek; halini de yalancı dava sayarak kendisini suçlamak ve bu suretle nefisten, şeytanın payını düşürmek suretiyle olur.

3) Vakitlere riayet ise: Her adımı hesap ile atmak, sonra nefsin arzu ve isteklerinden temizlenip ibadetlerini kendisine mal etmemek; daha sonra da en yüksek gaye olan Hakk’ın varlığında kendisini kaybedip ibadetlerini değil, nefsini dahi görmemek suretiyle olur. [2] [1] Hadid sûresi, 57/27. [2] Medâricü’s-Sâlikin.

RÜŞD

‘Rüşd’, sözlükte, doğru yolu bulup bağlanmak, hayra isabet etmek, akıl ve ruh bakımından olgunlaşmak, dinine ve malına gelecek zararı bilmek, doğru düşünmek, iyi ve doğru olan şeyleri yapabilme olgunluğuna ulaşmak demektir.

Rüşd, kavram olarak ‘ğayy’ın, (yani şaşırma, sapıtma ve doğru yolu bilememenin) zıddıdır. Rüşd, doğruluktur, yani istikamet üzere olmaktır. Kur’an-ı Kerim’in pek çok yerinde Rüşd kelimesi, dosdoğru yol, Hakk yol manalarında kullanılmaktadır. [1] Türkçe’de kullanılan ‘Rüştünü ispat etmek’ deyimi, kişinin aklını iyi kullanması, doğru olan şeyi yapabilme, iyi olan şeyleri tercih edebilme olgunluğuna ulaştığını ifade eder.

Rüşd bir bakıma mükemmelliğin başlangıcıdır. Çünkü kemale giden yolun ilk basamağını Rüşd oluşturmaktadır.

İslâm Rüşd Yoludur

Kur’an, rüşd’ü hakk din olan İslâm’ın yerine de kullanmaktadır: “Dinde zorlama yoktur. Gerçekte rüşd (doğru yol) ile ğayy (sapıtma yolu) belli olmuştur…” [2]

“Kullarım Beni sana soracak olurlarsa, işte Ben (onlara) pek yakınım. Bana dua ettiği zaman dua edenin duasına cevap veririm. Öyleyse onlar da benim davetime cevap versinler ve bana iman etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” [3]

Tanrılık davasına kalkışan Firavun da kendi yolunun ‘rüşd’ yolu olduğunu iddia etti [4] ama şüphesiz ki onun yolu, daveti ve yaptıkları ‘rüşd’ değildi. Kur’an, Firavun’un bu şekilde yaptıklarının ‘reşid’ olmadığını açıklıyor. [5]

Ashab-ı kehf, mağaraya sığındıkları zaman Allah (c.c.)’a dua ettiler ve dediler ki: “Rabbimiz, bize katından bir rahmet ver ve işimizi rüşd’e ulaştır. (Bizi başarılı kıl).” [6]

Rüşd, burada en doğru olan şey, hidayet yönünden ulaşılan başarı veya Allah (c.c.) yolunda girişilen çalışmanın hayırla sonuçlanmasıdır. Kur’an, bütün insanları ve cinleri ‘rüşd’ yoluna ulaştırmak için gönderilmiş bir kitaptır. Rüşd yolu, elbette ğayy (sapıklık) yolundan ayrıdır. O, Rabbimizin doğru yoludur. Kur’an’ın anlattığı, gösterdiği, bildirdiği ve içerisine aldığı şeyler işte bu irşad (rüşde ulaşma) prensipleridir. [7]

Allah (c.c.) bütün peygamberlere bu prensipleri öğretmiş, onlar da insanları bu rüşd yoluna davet etmişlerdir. Kendilerine ilim verilmiş olan güzel kullarına da bu rüşd yolunu özel olarak gösterebilir. [8]

Aynı kökten gelen ‘Mürşid’, irşad edici, rüşd yolunu gösterici anlamındadır. Kur’an’da: “.. Allah kime hidayet verirse, işte hidayet bulan odur, kimi de saptırırsa onun için asla doğru yolu gösterici bir mürşid, bir veli bulamazsın.” [9] buyrulmaktadır.

Allah (c.c.)’ın gönderdiği ‘rüşd’ yolu olan İslâm’a inanan bütün müminler, Kur’an’la ve Peygamber (s.a.v.)’in tebliği ile ‘irşad’ olmuş, böylece ‘Sebilü’r-Rüşd’e ulaşmış ve ‘raşid-reşid’ olmuş kimselerdir. Kur’an, ‘raşid’ olma özelliğini müminler hakkında övücü bir sıfat olarak kullanıyor: “Ve bilin ki Allah’ın Rasûlü içinizdedir. Eğer o, size birçok işler de uysaydı, elbette sıkıntıya düşerdiniz. Ancak Allah, size imanı sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyanı çirkin gösterdi. İşte onlar ‘raşidun’ (doğru yolu bulmuş) olanlardır.” [10] [1] Bakara sûresi, 2/256; A’raf sûresi, 7/146; Kehf sûresi, 18/66; Enbiya sûresi; 21/51 [2] Bakara sûresi, 2/256. [3] Bakara sûresi, 2/186. [4] Mü’min sûresi, 40/29. [5] Hûd sûresi, 11/97. [6] Kehf sûresi, 18/10. [7] Cin sûresi, 72/2. [8] Kehf sûresi, 18/66. [9] Kehf sûresi, 18/17. [10] Hucurat sûresi, 49/7.

SABIR

Sabır’ sözlükte, darlıkta kendini tutma, kontrol etme demektir.

Sabır, aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsi hapsetme, kendine hâkim olmadır. Acıya katlanmak, o acıyı geçirmek için dayanmak ve karşı koymak da sabırdır ki, bu her türlü rahatlamanın ve başarının yoludur. Terim anlamı: İslâm’ın emir ve yasaklarını tatbik ederken ve imtihan özelliği olan musibetler karşısında yılgınlık göstermeyip direnmek, cesaret ve dayanıklılık göstermek demektir.

Sabır, hak yolda yaşamanın bedeli olan zorluklara göğüs germek, hedefe ulaşmak konusunda direnç, ahlâkî disiplin ve nefsi kontrol altında tutmaktır. Sabır, yalnızca acılara ve felâketlere dayanma, katlanma değildir. Sözgelimi, musibet ve felâket zamanında dayanmak, tahammül göstermek sabır olduğu gibi ki bunun zıddı acelecilik ve dayanıksızlıktır. Cihad anında kaçmayıp ayak diremek de sabırdır. Bunun zıddı korkaklık ve cihaddan firardır. Gerektiğinde sır saklamak, dili gereksiz şeyleri konuşmaktan korumak da sabırdır. Bunun zıddı boşboğazlıktır.

Kur’an-ı Kerim’de 104 yerde anılmış olan sabır, bütün İslâm bilginlerinin ittifakıyla farz olup imanın yarısıdır. Çünkü imanın yarısı sabır diğer yarısı da şükürdür. Allah (c.c.), Kur’an’da: “Sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin.” [1] “Ey İnananlar, sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Allah sabredenlerle beraberdir.” [2] âyetleriyle sabrı emreden Allah (c.c.), “Ey inananlar sabredin, direnin, savaşa hazırlıklı ve uyanık bulunun.” [3] “Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranları, Allah için mallarını harcayanları ve seherlerde bağışlanmasını isteyenleri (Allah görmektedir).” [4] ayetleri ve benzerleriyle sabredenleri övmekte; “Allah sabredenleri sever” [5] ve benzeri ayetlerle sabredenleri sevdiğini, onlarla beraber olduğunu bildirmekte; “Sabrederseniz bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” [6] “Sabretmeniz ise sizin için da iyidir.” [7] âyetleriyle sabrın, hayırlı sonuçlar vereceğini, “O halde sen de bizim azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret, o nankörler için acele etme.” [8] “Fakat kim sabreder, affederse şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir.” [9] âyetleriyle sabrın, büyük irade sahibi peygamberlerin (a.s.) yaptığı büyük bir iş olduğunu açıklamakta, “Biz sabredenlerin karşılığını yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.” [10] “Sabredenlere mükâfatları hesapsız ödenecektir.” [11] gibi âyetlerle sabredenlerin en güzel biçimde ödül alacağı; “Sabredenleri müjdele.” [12] âyetiyle başına gelen olaylara sabredenleri müjdelemesini elçisine emretmekte; “Evet sabreder, korunursanız, onlar hemen şu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.”[13] âyetiyle sabredenlere zafer garantisi vermekte; “Melekler de her kapıdan yanlarına girerler, sabretmenize karşılık selâm size (derler)” [14] âyetiyle sabredenlerin, âhirette de büyük derecelere ulaşacaklarını duyurmaktadır.

Fazileti hakkında çok hadis bulunan sabrın imanla alakası, başın bedenle alakası gibidir. Nasıl başı olmayanın bedeni olmazsa sabrı olmayanın da imanı olmaz. Hz. Ömer (r.a.) ‘Sabır ile güzel geçime ve refaha kavuştuk’ demiştir. Sabrın nûr olduğunu bildiren Peygamber (s.a.v.): “Müminin işi ilginçtir. Her işi hayırdır. Bu yalnız mümine verilmiştir. Sevindirici bir işle karşılaşsa sabreder şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” [15] “Hiç bir kimseye sabırdan daha hayırlı bir mükafat verilmemiştir.” [16] diyen Allah’ın elçisi, kendisinden dua talep eden sar’alı zenci bir kadına: “Dilersen sabreder cennete girersin; dilersen dua edeyim, Allah seni bu dertten kurtarsın” demiş, kadın : “Ben bayılıp düştüğüm zaman açılıyorum, Allah’a dua et, vücudum açılmasın, demiş ve Allah’ın elçisi kadına dua etmiştir. [17]

Hz. Ali (r.a.) diyor ki, iman dört direk üzerine oturur. Bunlardan biri sabırdır. Sabrın da dört şubesi vardır: Arzu, korku, zühd ve gözetme. Cenneti arzulayan şehvetlerini sınırlasın. Ateşten korkan haramlardan yüz çevirsin. Zühd sahibi olana musibetler kolay ve hafif gelir. Ölümü gözeten de hayır yapmakta acele eder. [18]

Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir: Allah (c.c.)’a ibadetlere sabır, günah işlememeye sabır, Allah’ın sınavı olan üzücü olaylara sabır. İlk ikisi kulun kendi iradesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi iradesi ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır.

A) Kul, ibadetleri yapmak için sabra muhtaçtır. Çünkü Gazâli’nin dediği gibi nefis kulluktan hoşlanmaz, liderlik ve Rab’lık ister. Bundan dolayı ariflerden biri Firavun’un: “Ben sizin en yüce tanrınızım.” [19] sözüyle açığa vurduğu tanrılık davası, her nefiste gizli olarak vardır. Bundan dolayı kulluk nefse güç gelir. Kimi insanlar ibadetten, tembellik yüzünden hoşlanmaz. Namaz ibadeti gibi. Malî ibadetlerden de cimrilik yüzünden hoşlanmaz, zekât gibi. Kiminden de her iki sebepten de dolayı hoşlanmaz: Hac ve cihad gibi. Demek ki ibadetler için sabır, zorluklara ve güçlüklere karşı sabırdır.

B) Kul, günahlardan uzak durmak için de sabra muhtaçtır. Nefse en güç gelen sabır da insanın alıştığı ve devam ettiği günahlardan vazgeçmeye sabırdır. Çünkü alışkanlık arzu ile birleşirse günah etkeni güçlenir. Eğer günah işlenmesi kolay bir iş ise, buna sabır daha da zor olur. Dili gıybetten, yalandan, riya’dan, üstü kapalı veya açık biçimde kendini övmekten ve benzeri kolay günahlardan korumak için sabır böyledir.

C) Allah (c.c.)’ın sınavlarına karşı sabır da iki çeşittir:

Birincisi, insanlardan gelen ve savması insanın elinde olmayan eziyetler, belalardır: Halkın kendisinin aleyhinde konuşmaları, kendisine iftira etmeleri, hakkını gasbetmeleri ve benzeri şeylerdir. Sahabilerden biri (r.a.) ‘Kişi eziyete sabretmedikçe (yani iman yolunda işkenceye katlanmadıkça) o adamın imanını iman saymazdık.’ demiştir. Çünkü bu, peygamberlerin sabrıdır. Yüce Allah (c.c.) onların şöyle dediklerini nakletmiştir : “Biz, sizin bize yaptığınız işkenceye sabredeceğiz. Mü’minler Allah’a tevekkül etsinler.” [20]

Peygamberimiz (s.a.v.) ve ashabının, Mekke müşriklerinin söz ve eylemli işkencelerine sabırları sonucu, dünyada hak sözü tevhid yerleşmiş, İslâm gönülleri fethetmiş, ahirette ise altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerinde sonsuz hayata ermişlerdir. Yüce Allah (c.c.) onların durumunu ve özelliğini şöyle anlatmıştır: “Ve onlar, Rablerinin yüzünü (rızasını) arzu ederek (nefsin gücüne giden şeylere) sabrederler; namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli olarak (hayır yoluna) harcarlar. İşte bu (dünya) yurdu (nun güzel) sonucu onlarındır.” [21]

İkincisi, başından savması kulun elinde olmayan felâket ve musibetlerdir: Müslümanın bir yakının ölmesi, malının telef olması, yangın, kaza, hastalık, sakatlık ve benzeri sınavlardır. Bunlara karşı sabır, sabrın en yüce makamıdır.

İbn Abbas (r.a.) şöyle demiştir. Kur’an’da sabır, üç çeşittir: Allah (c.c.)’ın farzlarını yerine getirmeye sabırdır ki, bunun üçyüz altmış derece sevabı vardır. Musibetlerin ilk şokuna karşı sabırdır ki, bunun dokuz yüz derece sevabı vardır. Çünkü Allah (c.c.)’ın belasına sabır, başka şeylere sabırdan daha zordur. Buna ancak peygamberler dayanabilirler. Bunun için Peygamber (s.a.v.): “Ya Rabbi, Senden bana dünya musibetlerini küçültüp kolaylaştıracak bir yakîn istiyorum!” diye dua etmiştir. [22]

Bela ve musibetler, ya kulu olgunlaştırmak, ya da işlediği günahlarından temizlemek içindir. Yüce Allah: “Başınıza gelen bir musibet, ellerinizin yaptığı işler yüzündendir. Allah çoğundan da geçer.” [23] buyurur.

Peygamber Efendimiz: “Mümin kula isabet eden hiçbir hastalık, keder, ya da daha küçük bir olay yoktur ki Allah, o musibet ile o kulun günahlarından bir kısmını silmesin.”[24] buyurdu.

Yine Peygamberimiz: “Allah bir kuluna hayır dilerse, onun günahının cezasını dünyada verir.” [25] buyurmuştur. Anlatıldığına göre, “Kim bir kötülük yaparsa onunla cezalandırılır.” [26] âyeti indiğinde Hz. Ebubekir: Bu âyetten sonra insan nasıl sevinebilir? demiş. Peygamber (s.a.v.): ‘Allah seni bağışlasın ey Ebûbekir, hasta olmuyor musun? İşte bunlar günahlarınızın cezasıdır.” [27] buyurmuştur. Yine Allah’ı elçisi: “Kim başına gelen musibete Allah’ın buyurduğu gibi ‘İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn’ [28] deyip sonra Allah’ım, bu musibetimden bana sevap ver, bunun ardından bana hayır ver (aldığın nimetin yerine daha hayırlısını ihsan eyle), diye dua ederse Allah öyle yapar.”[29]

Bir kudsî hadiste Cenâb-ı Hak buyurur: “Kulum, kendisini bir bela (hastalık) ile sınadığım zaman sabreder, Beni ziyaretçilerine şikâyet etmezse, etinin yerine daha hayırlı bir et, kanının yerine daha hayırlı bir kan veririm. Onu iyileştirirsem günahından kurtulmuş olarak iyileştiririm, rahmetime (cennetime) sokarım.” [30]

Hz. Ali (r.a.), çocuğu ölen birisine taziyede bulunurken demiş ki: ‘Kader üzerinden geçti, sabredersen sevabını alırsın. Eğer sızlanırsan yine kader üzerinden geçmiştir (geriye döndürmek mümkün değildir), üstelik günahkâr olursun.’ Gerçekten sızlanma ve şikâyet, musibeti artırmaktan başka bir sonuç vermez. Allah(c.c.)’ın hükmüne sabretmeyenin musibeti ikiye katlanır. Bir musibetin kendisi, bir de sızlanmada haddi aşarak günaha girmesidir.

Sızlanmak, yaka yırtmak, göğsünü ve yüzünü dövmek, aşırı şikâyette bulunmak, tasa göstermek, normal kıyafetini değiştirip yas giysileri giymek ve benzeri şeyler, istek ile yapılan şeylerin sınırında bulunduğu için insanı sabır makamından çıkarır. Bundan dolayı böyle şeylerden kaçınmalı, normal hayat geleneğini sürdürmeli, ölenin, aslında Allah (c.c.)’ın, kendisine verdiği bir emaneti olup, vakti gelince onu geri aldığını düşünerek teselli bulmalıdır.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Sabrı:

Peygamberimiz (s.a.v.), insanların en olgunu ve en hayırlısı olduğundan, sabır sınavı için, Cenâb-ı Hak en çetin musibetleri O’na vermiştir. Daha dünyaya gelmeden babasını kaybetmiş; altı yaşında annesinin, iki sene sonra dedesinin vefatını görmüştü. Peygamberliğini takiben düşmanlarına karşı kendisini koruyan amcası Ebû Talib’in ve en çok desteğini gören hanımı Hz. Hatice (r.a.)’nin vefatına tanık olmuştu. Hz Fatıma (c.c.)’nın dışındaki bütün kendi çocukları, ya küçük yaşta veya gençlik yıllarında vefat etmişlerdi. Bütün bu musibetler Peygamberimiz (s.a.v.)’in gözlerini yaşartmış, fakat O’nun ağzından kaderi suçlayıcı biçimde tek bir söz duyulmamış, bir feryat işitilmemiştir. Bu felâketler karşısında asla sarsılmamış, yıkılmamış, yılgınlık duymamış ve sadece sabretmiştir. Peygamberlik geldikten sonra ise, insanları kurtuluşa çağırdığı için kendi kabilesi ve yakın akrabaları tarafından ölümle tehdit edilmiş, işkence yapılmış, hakaret edilmiş ve alaya alınmıştır. Bununla kalmamış, O’nu öldürmek için defalarca planlar kurulmuştur.

Bu kadar eziyetlere sabreden Peygamberimiz, sonunda doğup büyüdüğü, elli yıl hayatını geçirdiği öz vatanı Mekke’den göç etmek zorunda kalmıştır. Mekke müşrikleri (kâfirler), O’nun hicretine (göç etmesine) de engel olmak için her türlü yola başvurmuşlar; fakat kurdukları bütün tuzaklar sonuçsuz kalmıştır. Müşrikler sürekli olarak ordular düzenlemiş ve O’nun üzerine yürümüşlerdir. Yapılan bu savaşlarda, O zaman zaman çok zor anlar yaşadı, hayati tehlikeler atlattı. Medine’yi savunmak için herkesle birlikte hendek kazdı, günlerce aç kaldı. O halde bile en küçük bir bıkkınlık göstermeden sabır ve metanet gösterdi. Çünkü O biliyordu ki, sabreden, zafere erecektir. İnsan geçici veya aralıklarla gelen musibetlere dayanabilir, fakat arka arkaya gelen zincirleme felâketlere sabretmesi oldukça güçtür.

İşte Yüce Peygamberimiz (s.a.v.), hayatı boyunca her çeşit musibete uğradığı halde, sabır ve azminden, tevekkül ve şükründen hiçbir şey kaybetmemiştir. Felâketler arttıkça O’nun da dayanma gücü artmıştır. Peygamberimiz (s.a.v.)’in bu sabrı sonunda, düşmanlar dize gelmiş, yılmışlar ve bir kısmı da düşman oldukları yüce İslâm dinini kabul ederek, sonunda O’nun saflarında yer almışlardır. Sabır konusunda, İslâm büyükleri güzel sözler söylemiş ve insanlar için altın kurallar olabilecek tavsiyelerde bulunmuşlardır. Sülemî şöyle diyor: ‘Sabır, belâlardan lezzet almak, günleri tükeninceye dek ölümü (gönlünde) taşımak (kendisini ölmüş gibi görmek)tir. Asıl sabır, belâ oklarına göğüs gererek hedef olmaktır. Sabreden, beladan lezzet aldıkça ve belâ ile korundukça sabır içindedir. Çünkü belânın acılığını tadar, zorluğunu çeker.’

Hz. Ali (r.a.): ‘Sabır, tökezlemeyen bir binektir.’ demiştir. Dakkâk: ‘Sabredenler, iki dünyanın izzetine ermişlerdir. Zira onlar, Allah’ın beraberliğine kavuşmuşlardır. ‘Allah sabredenlerle beraberdir.’ Allah (c.c.)’ın beraber olduğu kimseler, elbette iki cihanın şerefine ererler.’ Sabr-ı cemil (güzel sabır), sızlanmadan belâlara dayanmaktır. Sabra aykırı olan, derdini yaratıklara açmak, sızlanmaktır. Fakat kendi halini Allah’a şikayet etmek, O’na yakınmak sabra aykırı değildir. Nitekim Hz. Yakup (a.s.) “Ben üzüntü ve tasamı Allah’a şikâyet ederim.” [31] demiştir. Hz Eyyûb (a.s.) de Rabbine: “Bu dert bana dokundu, sen merhametlilerin en merhametlisisin!” [32] diyerek derdini Allah (c.c.)’a arz etmiştir.

Eğer derdi Allah (c.c.)’a arz etmek sabra aykırı olsaydı, Allah (c.c.)’ın sevdiği bu peygamberler, dertlerini Allah’a arz ve şikâyet etmezlerdi. Onların hali herkese örnektir. Kul, isyâna, edepsizliğe varmadan niyaz ve tazarru’ ile derdini Allah’a arz edip kurtuluş dilerse bundan sevap alacağı gibi belâya sabrı da güç kazanır. [33]

Musibetlerin Kolaylaştırılması

Musibetlerin kolaylaştırılması ve olumsuz etkilerinin azaltılması için çeşitli usuller vardır. Musibetler yaklaştığı zaman, onun hazmedilmesi, karşılaşıldığı zaman azimli olunması halinde etkileri ve zararları azalır, onun geçiştirilmesi kolay olur.

Hz. Ali (r.a.)’ye dünyadan soruldu. Buyurdular ki: ‘Gurur, zarar ve geçicilikten ibarettir.’ Sevinçler başka üzülecek şeylere yakındır. Aynı şekilde hüzünler de sevinilecek şeylere yakındır. Dünya bir sahipten başka bir sahibe geçer. Birine vardığı zaman diğerini terk eder. Kendisine ulaşan kimse için sevinç; ayrıldığı kimse için üzüntü olur. Çağının mesleklerini öğrenmesi, işlerinin düzgün olması için dikkatli davranması, tamahkâr olunmaması, dünyanın bir hal üzere olmasının beklenmemesi, değişimlerim kesinlikle olabileceğine hazırlıklı olunması, dünyanın örfünün bilinmesi insanın dünyada rahat etmesini sağlar. Musibet kendisine gelen insan yukarıda sayılan usullerle ona dayanır ve bunu başarırsa, üzüntüleri azalır, problemlerin çözümü hafifler ve sabırsızlığı azalır.

[1] Bakara sûresi, 2/45. [2] Bakara sûresi, 2/153. [3] Âl-i İmrân sûresi, 3/200. [4] Âl-i İmrân sûresi, 3/17. [5] Âl-i İmrân sûresi, 3/146 [6] Nisâ sûresi, 4/25. [7] Şurâ sûresi, 42/43. [8] Ahkaf sûresi, 46/35. [9] Nahl sûresi, 16/126. [10] Nahl sûresi, 16/96. [11] Zümer sûresi, 39/10. [12] Bakara sûresi, 2/155. [13] Âl-i İmrân sûresi, 3/125. [14] Ra’d sûresi, 13/24. [15] Müslim, Zühd: 64. [16]Buharî, Zekat 50, Rikak 20; Müslim, Zekat 124. [17] Müsned. [18] İslam’ın Temel Kavramları, H. K.Ece. [19] Nazi’ât sûresi, 79/32. [20] İbrahim sûresi, 14/12. [21] Ra’d sûresi, 13/22, 23. [22] Tirmizi. [23] Şûrâ sûresi, 42/30. [24] Buhari, Müslim, Tirmizi. [25] Tirmizi, Müsned. [26] Nisâ sûresi, 4/123. [27] Müsned. [28] Bakara sûresi, 2/156 [29] Müslim. [30] Muvatta. [31] Yûsuf sûresi, 12/86. [32] Enbiyâ sûresi, 21/83. [33] Yeni İslâm İlmihali, S. Ateş.

SADAKA

‘Sadaka’ kavramının aslı, doğruluk, doğru söz söylemek, doğrulamak, (tasdik etmek) anlamına gelen ‘sıdk’tır. Müslümanın Allah (c.c.)’ın emrine uyma konusunda gösterdiği doğruluğu (sadakat) ifade ettiği için ‘sadaka’ denmiştir.

‘Sadaka’, kişinin malından yalnızca Allah (c.c.)’ın hakkı olarak ayırdığı vergidir. Bu açıdan Allah (c.c.)’a sadakatle bağlı olmayı ifade eder. Sadaka vermek anlamına gelen ‘tasadduk etmek’ kelimesi de aynı kökten gelir ve (sadakatle bağlılık aramak) demektir. Sadaka, en geniş anlamıyla; Allah (c.c.) rızası için yapılan her iyilik, verilen ve harcanan her şeydir. Sadaka kelimesinin Arapça’da çoğulu ‘sadakat’tir. Sadaka kavramı da geniş bir kavramdır. Birçok vacip ve nafile ibadeti, yardımı ve iyiliği içerisine almaktadır. Nitekim müminin zekât vermesi sadaka olduğu gibi, Müslüman kardeşinin yüzüne gülümsemesi bile bir ‘sadaka’dır. [1]

İbadet Olarak Sadaka

Sadaka, önce vacip (farz) ve nafile olmak üzere ikiye ayrılır. Vacip olan kısmına ‘zekât’ denilir. (Buradaki vacibin, yapılması mecburi olan farz anlamında olduğunu hatırlayalım) Bu farz olan sadaka (zekât) tarım ürünlerinden, altın, gümüş ve paradan, davarlardan, sığırlardan, ticaret eşyasından ve madenlerden verilir. Nisap miktarı mala sahip olan, yani dinimize göre zengin olan kimseler, mallarından belli bir miktarı Kur’an-ı Kerim’de belirtilen yerlere verirler.

Kur’an-ı Kerim ‘zekât’ ibadetini aynı kelimeyle (zekât kelimesiyle) anlattığı gibi, bazı yerlerde (sadaka ) diye de anmaktadır. [2]

Kur’an ‘sadaka’ kelimesini bazen de müminlerin yakınlarına, yetimlere, fakirlere yapılan yardım şeklinde kullanmaktadır. [3]

Bütün fıkıh âlimlerinin görüş birliğine göre aşağıdaki âyette geçen ‘sadakât’ kelimesi “zekât” anlamındadır: “Sadakalar (zekâtlar) ancak şu kimseler içindir: fakirler, miskinler, (yoksullar), zekat işinde çalışan görevliler, kalpleri İslâm’a ısındırılmak istenenler, (azat olmak isteyen) köleler, Allah yolunda olanlar ve yolda kalmışlar. Bu Allah tarafından farz kılınmıştır. Allah Âlimdir, Hâkimdir.” [4]

‘Sadaka-ı fıtır’ denilen ‘fıtra’ veya ‘fitre’ de bedenin bir sadakasıdır ki, Ramazan ayı içerisinde zekât düşen kimselere verilir. Bunu vermek vacip (farzdan bir derece aşağı) sayılmıştır. Hac ibadetini yaparken, ihramdan çıkma sebebi olan, başı tıraş etme işini vaktinden önce yapan, ya kurban keser, ya oruç tutar, ya da bir miktar ‘sadaka’ verir. [5] Kur’an, güzel bir sözü ve bağışlamayı, başa kakılan sadakalardan daha üstün tutmaktır. Bu sadaka ister zekât şeklinde verilmiş olsun, isterse yardım şeklinde verilmiş olsun, fark etmez. “Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden eziyet gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, yumuşak davranandır.” [6]

Allah (c.c.), haksız bir kazanç olan ‘riba’ya (faize) bereket vermez, onu yok eder. Ama bunun karşısında ‘sadakaları’ artırır, onlara bol bol bereket verir. Öyleyse müminler, mallarını kendi aralarında ‘riba’ gibi haksız kazanç yollarıyla yemesinler, ‘riba’ yoluyla mallarını artırmayı düşünmesinler. Mallar, zekât vermekle temizlenir, artar ve bereketlenir. [7]

‘Farz’ veya ‘vacip’ diye nitelenen sadakalar (zekâtlar) belli ölçülerde ihtiyaç sahiplerine, yani Tevbe sûresinin 60. âyetinde belirtilen kimselere verilir. Müminler bunun dışında ihtiyaç sahibi olan kimselere ihtiyaçları ölçüsünde ‘sadaka’ vermeye devam edeceklerdir. Bu sadakanın ölçüsünü ihtiyaçlar ve müslümanların cömertlikleri belirler. “Yüzlerinizi doğuya ve batıya çevirmeniz ‘birr’ (iyilik) değildir. Fakat birr, Allah’a, Ahiret gününe, meleklere, kitaplara ve peygamberlere iman eden, malını sevmesine rağmen, yetimlere, yolda kalmışa, dilenenlere ve köle azat etmeye veren, namazını kılan, zekâtını veren kimsenin yaptığıdır.” [8]

Devam Eden Sadaka

Hadislerde geçen ‘sadaka-i cariye’ ise, devam eden, Müslüman öldükten sonra da kendisine sevap yazılması devam eden sadaka demektir. “İnsan öldüğü zaman amelleri kesilir. Ancak üç şey bundan istisnadır: Sadaka-i cariye (devam eden sadaka), kendisinden yararlanılan ilim, kendisine hayır dua eden salih evlat.” [9] İnsanların yararlandığı kurumlar kuran, eserler bırakan, ortaya faydalı bir ilim koyan, hayır ve hasenat yapan, kendisi ölse bile, insanlar o şeyden yararlandıkları müddetçe o sevabını almaya devam eder.

Yine iyi bir çığır açan, güzel bir adet başlatan kimse de, insanlar o iyi şeyi yaptıkları sürece sevap alır, kötü bir çığır açan da, insanlar o kötü âdeti yaptıkları sürece günah kazanır. Allah yolunda vakfedilen mallar da ‘sadaka-i cariye’dir.

Sadaka İbadetinin Ahlâkî Yönü

Allah (c.c.)’ın insana verdiği nimetler karşılığında, yani her bir nimet için sadaka vermek, şükrün bir ifadesidir. İnsanoğlu her bir eklemi için, her bir günü için sadaka vermelidir. Bu bakımdan sadakanın yalnızca mal veya para cinsinden bir şey olması gerekmez.

Mal ve para ile yapılmayan birçok sadaka vardır. İki kişinin arasında adaletle hükmetmek bir sadakadır. Aracına veya binek hayvanına binmesi için bir kimseye yardım etmek bir sadakadır. Güzel söz söylemek bir sadakadır. Yolları temizlemek, insanlara eziyet veren şeyleri ortadan kaldırmak sadakadır. Namazı cemaatla kılmak için camiye gitmek sadakadır. İnsanlara iyilik etmek sadakadır. Bir kimseye yol göstermek sadakadır. Gönül almak, yumuşak söz söylemek, güler yüzlü olmak, ağaç dikmek ve benzeri bütün güzel davranışlar birer sadakadır. Sadakaların en faziletlisi kişinin kendi ailesine yaptığı harcamadır. Bundan sonra Allah (c.c.) yolunda yapılan harcamalar gelir. Sadakalar en sevilen mallardan verilmeli ki, yerini bulsun ve öyle bir amelden Allah (c.c.) razı olsun. [10]

Mal ile yapılan sadakanın üç özelliği vardır.

1- Verilen kimse yoksul birisi olmalı,

2- Sadaka (zekât) ihtiyaçlıya mal olarak verilmeli.

3- Allah (c.c.) rızası için verilmelidir.

Sadaka, aynı zamanda Türkçe’deki anlamıyla, her türlü yardım ve iyiliğin genel adıdır. Bunların bir kısmı zorunlu bir kısmı ise nafiledir. Kişinin ailesine (hanımına, çocuklarına, ana-babasına) bakması, onlara tasaddukta bulunması (sadaka vermesi) zorunludur. Ama fakirlere zekâtın dışında yardım etmesi, sadaka-i cariye yapması, iyilik etmesi ve benzeri sadakalar, nafile ibadetler cinsindendir. Bu sadakaları yapanlar bol bol sevap alırlar. Günümüzün şartlarında, maddenin kutsal hale getirildiği, iyilik duygularının yok olmaya yüz tuttuğu, başkalarının pek hesaba katılmadığı bir zamanda, eşyaya tutkun insan topluluklarında, İslâm’ın sadaka emri ve iyilikte bulunma tavsiyesi daha da önem kazanmaktadır. [11]

Tasadduk etmek, Kur’an’ın emrine uyup mal konusundaki sınavı kazanma gayreti olduğu gibi, Müslüman toplumda sosyal dayanışmanın, yardımlaşmanın, hediyeleşmenin de bir yoludur. İnsanın mala karşı aşırı bağlılığı bu şekilde azaltılır. Elindeki imkânı başkasıyla bölüşen kimse hem kendi içinde rahatlar, hem de diğer insanlarla arasındaki kardeşlik bağı artar. Birçok kavganın ve savaşın daha çok mala sahip olmak hırsı yüzünden çıktığını düşünürsek, tasadduk etmenin barışa katkısını daha iyi anlarız. İslâm’ın tavsiye ve emrettiği şekilde tasaddukta bulunulduğu zaman, toplumda muhtaç kimse kalmaz, insanlardaki mal hırsı azalır, dayanışma sağlanır ve barışın temelleri atılır.

[1] Muhtaru’l-Ehadis, Hakim. [2] Tevbe sûresi, 9/58. [3] Bakara sûresi, 2/177. [4] Tevbe sûresi, 9/60. [5] Bakara sûresi, 2/196. [6] Bakara sûresi, 2/263. [7] Bakara sûresi, 2/276. [8] Bakara sûresi, 2/177. [9] Müslim, Vasıyyet 14, (1631); Ebu Davud, Vesaya 10, (2880). [10] Al-i İmran sûresi, 3/92. [11] İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece.

SEHAVET

‘Sehâvet’, cömertlik ve eli açık olmak demektir. Sehavet sahibi kimseye ‘Sahi’ (cömert, eli açık) denir.

Sehavet, ‘Cûd’ kelimesi ile de eş anlamlıdır. Bunların karşıtı ise ‘tama, cimrilik ve hırs’tır.

Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Sehâvet sahibi Allah’a yakındır, insanlara yakındır, cennete yakındır, cehennemden uzaktır. Cimri ise Allah’tan uzaktır, insanlardan uzaktır, cennetten uzaktır, cehenneme yakındır. Cahil sehavet sahibini Allah, cimri ibadet düşkününden daha çok sever.” [1]

Cömertliğin en ileri derecede bir seviyesi vardır ki, buna ‘İsâr’ denir. İsâr’ın karşıtı da ‘Şuhh’tur ki, başkasının malına göz dikmek ve başkasının elinde bulunan mal ve nimetlerin kendisine geçmesini istemektir. Yüce Allah: “Kendilerine verdiklerimizden başkalarına yardım için infak ederler.” [2] “Sevdiğiniz ( mallardan) (Allah uğrunda) harcamadıkça hayra, sevaba nail olamazsınız. Her ne harcarsanız Allah onu hakkiyle bilir.” [3] Ayetleriyle sevdikleri malı hiç karşılık beklemeden, yalnızca Allah (c.c.) rızası için yoksullara, yetimlere, tutsaklara veren kimseleri övmüş; cimrilik edenleri de şiddetle uyarmıştır: “Allah’ın kereminden, kendilerine verdiğine cimrilik edenler, onu kendileri için hayırlı sanmasınlar. Hayır, o kendileri için şerlidir. Cimrilik ettikleri şeyler, kıyamet günü boyunlarına dolandırılacaktır.” [4] buyurmuştur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de: “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse konuğuna ikram etsin!” [5] buyurmuş ve dualarında cimrilikten, korkaklıktan Allah (c.c.)’a sığınmış, cimrilikten daha zararlı bir hastalık olmadığını; cimriliğin ve kötü ahlâkın mümin bir insanda kesinlikle bulunmayacağını; Allah (c.c.) katında cömert câhilin, cimri abidden daha değerli olduğunu bildirmiştir.

Yine Peygamber (s.a.v.) buyurdu: İbnu’l-Müseyyeb (r.a.)’den rivayet edildiğine göre demiştir ki: “Allah Teâlâ münezzehtir, (halde ve sözde) nezîh olanı sever; naziftir, nezafeti sever; kerîmdir, keremi sever; cömerttir, cömertliği sever.” [6]

Cömertliğin üç derecesi vardır:

1) Birincisi, vermek ile malın eksilmeyeceği, kolayca verilebilecek şeyi vermektir ki, vermenin bu mertebesine ‘sehâ’ denilir.

2) İkincisi, malın çoğunu verip kendisine az bir şey bırakmak, ya da verdiği kadar da kendisine bırakmaktır. Buna da ‘cûd’ denilir.

3) Üçüncüsü, kendisinin ihtiyacı varken, malı veya muhtaç olduğu her hangi bir şeyi başkasına vermektir ki buna “isâr” denilmiştir. Bunun tersi “eşere”dir. Eşere, muhtaç olduğu şeyde, kendisini başkasına yeğlemektir. Kur’an-ı Kerim’de ‘îsâr’ın karşıtı, şuhh’tur. Yüce Allah: “(Medine’yi yurt edinmiş Müslümanlar) ihtiyaçları olsa bile, (göçmen kardeşlerini) kendi canlarına tercih ederler. Kim nefsinin şuhhundan (cimriliğinden) korunursa işte onlar başarıya erenlerdir.” [7] buyurmuştur.

Bahil (cimri), şuhh faktörüne uyan kimseye denilir. Mu’sir de cevad (cömertlik) faktörüne icabet edendir. Başkasının malında gözü olmayan da sahi’dir. Başkasının malında gözü olmama şeklindeki bu sehâ, sadece verme sehâ’sından üstündür. Kulun elindeki malı fazla değilse var olana kanaat etmeli, fazla hırslı olmamalıdır. Eğer zengin ise hali, sehâ ile isâr arasında bulunmalı, iyilik etmeli, cimrilikten uzak durmalıdır. Peygamber (s.a.v.) cimrilikten Allah’a sığınmış: “Allah’ım cimrilikten Sana sığınırım, korkaklıktan Sana sığınırı; perişan ömre itilmekten (elden ayaktan düşmekten) Sana sığınırım.” demiştir. Kays İbn Sa’d İbn Ubâde (r.a.) ünlü cömertlerden idi. Bir kez hastalandı, dostları kendisini ziyaret etmekte yavaş davrandılar. Bunun sebebini sordu. ‘Sana borçlu olduklarından gelmeye utanıyorlar’ dediler. ‘Dostların birbirini ziyaretlerine engel olan mal, yerin dibine batsın’ Dedi. Sonra birinin, ‘Kim Kays’a borçlu ise borcu kaldırılmıştır, kendisine helâl olsun’ diye bağırmasını emretti. Akşam olmadan kendisini ziyarete gelenlerin çokluğundan kapısının eşiği aşındı. Bir gün kendisine, senden daha cömert birini gördün mü? dediler. – Evet dedi, çölde bir kadının çadırına konuk olduk. Kocası geldi, kadın: – İki konuğun var, dedi. Adam bir deve getirip boğazladı ve onlara yedirdi. – Nasılsınız? Dedi. Ertesi gün başka bir deve getirip boğazladı. Biz dedik ki: – Dün kestiğinden az bir miktar yiyebildik, gerisi duruyor, bunu niye kestin? – Ben konuklarıma bayat et yedirmem, dedi. Yanında iki, üç gün kaldık. O her gün yağan yağmurun altında böyle yaptı. Gideceğimiz zaman evine yüz dinar koyduk ve hanımına: – Bizim için kendisine özür dile ve teşekkürlerimizi bildir, dedik ve gittik. Gün ağarırken arkamızdan bir adamın: – Durun, ey aşağılık yolcular! Bana ağırlamanın karşılığını mı verdiniz!? Diye seslendiğini duyduk. Geldi ve bize: – Ya bu parayı alırsınız, ya da sizi mızrağımla delerim, dedi. Parayı aldık, o da geriye döndü.

İmam Gazzâli diyor ki, ‘mal ve hikmet, başkası için yaratılmıştır. Bu da, insanların ihtiyaçlarını görmesidir. Malın yaratıldığı amaç için harcanması da, harcanmaması da mümkündür. Keza malı gereği olmayan yere harcamak da gerekli yere harcamak da mümkündür. Malı adaletle harcamak, onu korunması gereken yerde korumak, harcanması gereken yerde harcamaktır. Harcanması gereken yerde malı harcamamak cimrilik, harcanmaması gereken yerde harcamak da tebzir, yani saçıp savurma ve israftır.

Bu ikisi arasında orta bir makam vardır ki bu mahmud (güzel) makamdır. Bu makam ancak seha makamı olabilir. Çünkü Peygamber (s.a.v)’e seha emredilmiştir. “Ellerini boynuna bağlanmış yapma, tamamen de açma, sonra kınanır, hasret içinde kalırsın.” [8] “Harcadıkları zaman ne israf ederler, ne de cimrilik ederler. Harcamaları bu ikisinin arasında dengeli olur.” [9] Cömertlik ile cimrilik, saçıp savurma ile tutma arasında olan denge yani harcamayı ve tutmayı gereğine göre yapmaktır. Ancak harcarken tam gönül rızası olmadıkça sadece el ile vermek, cömertlik için yeterli değildir. Gönlü razı olmadan eliyle veren sahî değil, müstesahhi (yani zoraki sahi)dir.

Cömert olmak için verdiğinin içinde asla gözü olmaması, malı yerine harcarken kalbin mal ile hiç ilgilenmemesi, onu hiç düşünmemesi gerekir. Kuşeyrî ve İbn el-Cevziyye, cûd’u yani cömertliği on dereceye ayırıyorlar. Bu dereceler şöyledir:

1. Kendi nefsini (yani canını) verme cömertliğidir. Bu, cömertliğin en yüksek derecesidir. İnsan sevdiğinin uğrunda canını verir. Allah yolunda, vatanı için, çocukları için, dini için canını feda edenler herkes tarafından tebrik ve takdir edilir.

2. Başkanlığı verme, sevdiği uğrunda, baş, başkan olmaktan vazgeçmektir.

3. Rahatını, huzur ve refahını vermektir. Sevdiği uğrunda güçlüklere katlanmaktır.

4. Bilgisini verme cömertliğidir. Bu da yüksek bir cömertlik derecesidir. Çünkü ilim, maldan daha değerlidir. Bildiklerini başkalarına öğreten, kendisi gibi insanlar yetiştiren kimse, cömert olduğu gibi, başkalarına yardımcı olan ve kıskanç olmayan bir şahsiyettir. Kendisinin toplum içinde tek bilgin kişi olma bencilliğinden kurtulmuştur. Verilen bilgi ilmin zekâtıdır.

5. Mevkiin sağladığı yararı vermektir. Hak rızası için birine yardım etmek, birisinin devlet kurumunda meşru olan işinin görülmesine yardımcı olmak gibi. Yapılan bu tür yardım da mevkiin zekâtı sayılır. Ancak bu iltimas ve rüşvet sınırına girmemek şartıyla olur.

6. İnsan bedeninin imkânlarını vermektir. Başkalarına bedenen yardım etmek, taşırken zorluk çektiği çantasını, yükünü taşımak, hastaların, yaşlıların veya çocukların taşıtlara binmelerine yardımcı olmak gibi. Tatlı dil ile gönül alma da bedensel yararı verme cömertliği içinde değerlendirilir.

7. Kendisinin şahsına, kişiliğine saldırıda bulunanları bağışlama cömertliğidir. Sahâbilerden Ebu Damdam, her sabah şöyle dermiş: ‘Allah’ım, malım yok ki sadaka vereyim. Onun için şahsımı insanlara sadaka verdim. Her kim bana saldırıda bulunmuş, söz ile iftira etmiş ise hakkım ona helal olsun.’ O’nun hakkında Peygamber (s.a.v.): “Hanginiz Ebu Damdam gibi olabilirsiniz?” buyurmuştur.

8. Yapılanlara sabır, tahammül etme, göz yumma cömertliğidir. Çok güzel sonuçlar veren bu cömertlik, fütüvvet cömertliğidir. Kur’an-ı Kerim insanları bu cömertliğe teşvik etmiştir: “Kötülüğün cezası yine onun gibi bir kötülüktür. Kim affeder, barışırsa onun mükâfatını Allah verir. Doğrusu O zalimleri sevmez.” [10]

9. Güzel huyluluk, güler yüzlülük ve şen olma cömertliğidir. Bu, yapılan kötülüğe tahammül ve onu af cömertliğinden daha üstündür. Bu, sahibini, gündüzleri sürekli oruç tutan, geceleri sürekli namaz kılan abidin derecesine yülseltir. Peygamber (s.a.v.): “Hiçbir iyiliği küçük görme, kardeşini güler yüzle karşılaman dahi iyiliktir.” buyurmuştur. [11]

10. İnsanların elinde bulunan şeyleri onlara bırakma cömertliği: kalben onlara takılmama, onlarla ne davranışla, ne de sözle ilgilenmemektir.

Bu cömertlik derecelerinden her birinin kalpte özel bir etkisi vardır. Allah (c.c.), cömertlere, verdiklerinden fazlasını vermeyi, cimrinin de malını yok edeceğini bildirmiştir. Allah (c.c.) cömert kullarının yardımcısdır. Peygamber (s.a.v.) buyurdu: ” İmrenmek gerekirse iki kişiye imrenilebilir: Biri Allah (c.c.)’ın kendisine verdiği serveti kendi eliyle Hak yolunda harcayana; diğeri Rabbinin kendisine verdiği ilimle amel eden ve başkalarına da öğreten kişiye.” [12]

Bu hadis-i şeriften anlaşıldığına göre cömertlik, malını hayır ve hak yolunda harcamaktır. Boşuna israf veya harcama cömertlik değildir. Şu husus da unutulmamalıdır ki, yaşamı boyunca mal ve mülk toplayıp ölümünden sonra bağışlanması için vasiyette bulunmak, cömertlik sayılmaz. Malını elinde iken bağışlayacaksın ki, cömertliğin anlaşılsın ve sevabı sana gelsin. Bütün yaşamını cimrilikle geçiren servet ve para sahipleri, elinden mal çıktıktan sonra, keşke varlık zamanımda iyi yollara ve iyi işlere harcasaydım, diye pişman olurlar.

[1] Tirmizi, Birr. [2] Bakara sûresi, 2/3. [3] Âl-i İmran sûresi, 2/92. [4] Âl-i İmran sûresi, 2/180. [5] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, 10/296-297. [6] Bezzar, Müsned. [7] Haşr sûresi,59/9. [8] İsra sûresi, 17/29. [9] Furkan sûresi, 25/67. [10]Şûra sûresi,42/40. [11] Müslim,Birr. [12] Buharî, İlim.

SELAM, SELAMLAŞMAK

‘Selâm’, esenlik, ferahlık, güvenlik, rahmet ve bereket gibi insana mutluluk veren bütün iyiliklerin tamamının birlikte bir insan üzerinde olması demektir.

Selâm, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden biridir. Selâm, İslâm’ın sevgi ve rahmet kapılarının anahtarıdır. Müslüman gönüllerdeki sevgi hazinelerine bu anahtarla girilir. Allah (c.c.)’ın rahmet ve mağfiret deryalarına bu gemi ile dalınır. Selâm, Müslümanların bir diğeri üzerindeki karşılıklı haklarından biridir. Allâh Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de selâmlaşmaktan ve selâmın faziletlerinden şöyle bahseder: “Ey iman edenler, kendi evlerinizden başka evlere izin istemeden ve (ev) sahiplerine selâm vermeden girmeyiniz. Eğer düşünürseniz bu sizin için daha hayırlıdır.” [1]

Yine aynı konuda,”Bir selâm ile selâmlandığımız zaman, ondan daha güzeli ile selâmı alın veya onu ayniyle karşılayın. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını hakkiyle arayandır.” [2]

Müslümanın önemli ahlâkî, toplumsal ve sosyal görevlerinden birisi de gerek akraba, dost ve tanıdıkları ve gerekse tanımadığı diğer müslüman kardeşleriyle karşılaştığı veya bir topluluğun yanına girdikleri zaman, Allah (c.c.)’ın selâmı, yardımı, bereketi, ihsanı ve esenliği sizin üzerinize olsun, anlamına gelen “Esselâmü Aleyküm” diyerek selâm vermek; kendisine selâm verilen kimselerin de “Ve Aleykümü’s-Selâm” veya “ve Aleykümü’s-Selâm ve Rahmetullah” veya “ve Aleykümü’s-Selâm ve Rahmetullahi ve Berekâtuhu” diyerek daha güzelini ilave ederek selâmlarını almaktır.

İnsan topluluklarının hemen bütününde, insanlar birbirleriyle karşılaştıkları zaman görüşmeye ve konuşmaya başlangıç olarak bir kısım kelimeler ve deyimler kullanır veya bir takım hareketler yapar ve ardından asıl konuya geçerler. Bu bir anlamda, kısaca insanların birbirini karşılama ve kabul törenidir. İslâm dininde bunun adı, ‘Selâmlaşmak’ veya selâm vermek, almaktır.

Ebû Hureyre (r.a.)’nin naklettiği bir Hadîs-i Şerif’e göre, Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur: “Allâh’ü Teâlâ, Âdem (a.s.)’i yarattığı zaman.’Git sen oturan meleklere selâm ver, senin selâmını nasıl karşılayacaklarını dinle. Zîra onların karşılığı senin ve senden sonrakilerin selâmı olacaktır’ buyurdu. Bunun üzerine Hz.Âdem (a.s.),”Esselâmü Aleyküm”dedi, melekler de “Esselâmu Aleyke ve Rahmetullah” diye karşılık verdiler. “Ve Rahmetullah” kelimesini ilâve ettiler.” [3]

Selâmlaşma konusunda gerek Kur’ân ayetlerinde ve gerekse Hâdîs-i Şerif’lerde ısrarla ve önemsenilerek durulmakta, selâmlaşmanın nasıl yapılacağı öğretilmekte ve müslümanların selâmlaşmasına özel bir ağırlık verilmektedir. Çünkü İslâm, öncelikle kendi bünyesinde barış ve huzur toplumu hedeflemekte ve müslümanların birbirini tanıyan, seven, sayan, haklarını gözeten ve birbirinin yardımına koşan bu mutlu toplumun bireyleri olmasını istemiştir. Müslümanlar birbirlerine selâm verdikçe, Cenâb-ı Hakk’ın nuru, feyzi, rahmeti, bereketi onların üzerlerinde tecellî eder. Bundan dolayı da aralarında ülfet, muhabbet (sevgi), tesânüd (dayanışma) hayır ve bereket, mutluluk ve esenlik doğar. Allah (c.c.) ‘ın adının anılmadığı yerde ise hayır ve bereket olmaz.

Başka bir Hadîs-i Şerif’te şöyle buyuruluyor: Sizler im”an etmedikçe cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmedikçe de iman etmiş sayılmazsınız. Onu yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir şeyi size söyleyeyim mi? Aranızda selâmı yayınız” [4] Selâmı önce vermek Allah (c.c.) katında daha faziletlidir. Resûlullah (s.a.v.): “İnsanların Allah katında en makbul olanı, önce selâm verenlerdir” buyurarak bunun önemine işaret etmişlerdir. [5]

Yine selâmın veriliş şekli de Peygamber efendimiz tarafından özellikle vurgulanmıştır. Verilen selâma daha güzeliyle cevap verilmesi gerektiğini Yüce Rabbimiz emretmiş[6] peygamber efendimiz de selâm verme şeklimizin Rabbimiz katında değerini şu hadis-i şeriflerinde belirtmiştir. İmrân İbnu Husayn (r.a.) anlatıyor: Biz Rasûlullah (s.a.v.)’ın yanında iken bir adam gelerek selâmı verdi ve: ‘Esselâmu aleyküm!’ dedi. Rasûlullah (s.a.v.) selâmına mukabele etti. Adam da oturdu. Rasûlullah (s.a.v.); “On (sevap kazandı!)” dediler. Sonra birisi daha geldi. ‘Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi!’dedi. Rasûlullah (s.a.v.) onun da selâmına mukabele etti. Adam oturdu. Rasûlullah (s.a.v.): “Yirmi!” dediler. Sonra biri daha geldi ve: ‘Esselâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtuhu” dedi. Rasûlullah, selâmına mukabele etti, adam da oturdu. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu sefer: “Otuz!” buyurdular.'[7]

Herhangi bir araçta olanın yaya yürüyene, yürüyenin oturana, yukarıdan aşağı gelenin, aşağıdan yukarıya gidene, azlık çokluğa, arkadan gelen önden gidene, gençlerin yaşlılara, babanın çocuklarına ve eşine selâm vermesi de Rasûlullah (s.a.v.)’ın adetlerindendir. Hadîs-i Şerif’te: “Ailenizin yanına girdiğiniz zaman selâm verin ki, size ve ev halkına bereket olsun!” buyurulmaktadır. [8]

Her türlü iyilik ve esenliğin birbirimizin üzerine olmasını dilemek ve bunu karşı tarafa Allah (c.c.)’ın istediği deyimlerle bildirmek olan selâmlaşmayı hiçbir zaman ihmal etmemek gerekir. Müslümanların tamamı kardeş oldukları için birbirlerini ister tanısın, ister tanımasın, birbirleriyle karşılaştıklarında veya iletişim araçlarıyla görüştüklerinde Allah (c.c.)’ın istediği ve Peygamber (s.a.v.)’in uyguladığı şekilde selâmlaşırlar. Topluluklar karşısında konuşurken veya medya programlarında da söze yine selâm ile başlamak gerekir. Bir topluluktan veya bir buluşmadan ayrılırken de orada kalanlara selâm vermek sünnettir. Hadîs-i şerif’te: “Sizden biriniz bir topluluğa girdiğiniz vakit selâm versin. Ayrılmak istediği zaman da yine selâm versin. Bunlardan ilki sonuncusundan daha gerekli değildir.” [9]

İşte bunun içindir ki Müslümanların ‘Peygamber Ocağı’ diye adlandırdıkları ordumuzda, ast konumundaki askerler üst konumundakilerin yanına vardıkları zaman selâm verdikleri gibi ayrılırken de selâm vererek ayrılırlar. Bu davranış, aynı zamanda bir disiplin ve dinamizmin de göstergesidir. Selâm vermek ve almak çok önemli bir ahlâk, disiplin ve iletişim olayı olduğu için, dünyanın en düzenli ve disiplinli ordularından biri olan bizim silahlı kuvvetlerimizde, emniyet teşkilâtımızda, okullarımızda ve kurumlarda o kurumun bireyleri karşılaştıkları zaman belli kurallar ve şekillerde birbirlerine selâm verir ve alırlar.

Uzaktaki birisine selâm göndermek, ulaştırmak veya gelen selâmı almak da sünnettir. Aynı hava koridorunda karşılaşan iki uçak pilotunun yerden binlerce metre yüksekte selâmlaşmasından, internette elektronik olarak karşılıklı sohbet yapan insanların selâmlaşma ve tanışmalarına kadar bütün selâmlaşmalar insanlara kısa süreli de bir mutluluk vermektedir. Elbette bunu Allah (c.c.)’ın istediği şekilde yapmakta insanlarımız için kısa ve uzun vadede sayısız yararlar vardır. Selâm, Cenâb-ı Hakk’ın güzel isimlerinden biridir. Her türlü belâ ve afetten, her türlü eksiklikten, her fenâ (yok olma) ve zevalden salim ve münezzeh olan Allah Teâlâ’nın (Es Selâm) ismidir. Bunun için Müslümanlar Abdu’s-Selâm (Selâm’ın kulu) ismini çocuklarına isim olarak da verirler. Selâm, aynı zamanda cennet bahçelerinden birinin adıdır. Bu bahçenin adı ‘selâm yurdu’ anlamında ‘Dâru’s-Selâm’dır. Selâm, kelime ve söz olarak çok kısa olmasına rağmen anlamı çok olduğundan, gönüllerdeki kini, şiddeti, kızgınlığı söndürüp bunun yerine ülfet, ünsiyet ve sevgi yerleştiğinden dolayı çok kolay gerçekleşen bir dini törendir. Selâm, aynı zamanda bir zikirdir. Selâmla birlikte Allah (c.c.)’ın ismi anılmaktadır. Bu da Allah (c.c.)’ın rızasını kazanmaya, büyük mükâfat ve sevaba vesile olmaktadır. Selâm, kültürümüzde, sanat ve edebiyatımızda lâyık olduğu yeri almış, binlerce şiir, öykü, roman, tiyatro ve diğer eserlerde sayısız olayda ifadesini bulmuştur.

Selâm, Allah (c.c.)’ın ve Rasûlü’nün (s.a.v.) bildirdiği şekilde verilip alındığı müddetçe selâmdır. Yoksa bir kısım müslümanların kullandıkları merhaba, günaydın, iyi günler, iyi akşamlar, hayırlı sabahlar, iyi geceler gibi kelime veya deyimler kısa bir zaman dilimi için iyilik dileği bildirdiklerinden dolayı hiçbir zaman İslâm’daki geniş anlamlı Selâm’ın yerini tutamazlar. İslâm, hangi ırk, cins ve renkte olursa olsun herkese ve kıyamete kadar bütün zamanlara hitap eder. Bu sebeple selâm, İslâm’ın da, Allah’a (c.c.), Resul’üne ve O’nun getirdiklerine inanan bütün müminlerin selâmıdır. Uzakdoğu’da, Japonya’da ve Endonezya’daki bir Müslüman, batıda Amerika’daki bir Müslümanla veya Kırım’daki bir Müslüman, Güney Afrika’daki bir Müslümanla karşılaştığı zaman aynı selâmı vermektedir.

Evrensel din olmanın doğal gereği de budur. Gayrimüslimlerden gelen selâma da verilecek karşılık Peygamber efendimiz tarafından şöylece belirlenmiştir: Hz. Enes (r.a.), Rasulullah (s.a.v.)’ın şu sözünü nakletmiştir: “Ehl-i Kitap size selâm verince onlara “Ve aleyküm” diye cevap verin.” [10] Selâma karşılık veremeyecek durumda olanlara selâm vermek mekruhtur. Yemek yiyene, Kur’ân okuyana, hutbe dinleyene selâm verilmemelidir. Ayrıca işlediği günahları açıkça söylemekten çekinmeyen fâsık kimselere de selâm vermek mekruhtur. … Ve selâm hidayet üzerine olanlara olsun.

[1] Nûr sûresi, 24/27. [2] Nisâ sûresi, 4/86. [3] Buharî, İsti’zan; Müslim, Cennet. [4] Tâc Tercümesi, 5/720. [5] Tâc Tercümesi, 5/722. [6] Nisâ Sûresi, 4/86. [7] Ebu Davut,Edeb; Tirmizi, İsti’zan. [8] Tâc Tercümesi, 5/727. [9] Tâc Tercümesi, 5/744. [10] Buharî, Müslim,Tirmizî, Ebu Davud.

SIHHAT

‘Sıhhat’, vücudun maddi ve manevi hastalıklardan uzakta, sağlıklı olması ve dünya hayatının lezzetidir.

‘Afiyet’ kelimesi de bu anlamda kullanılmaktadır. Dünyada insan için sıhhat ve afiyet gibi güzel bir elbise bulunamaz. Çünkü insan isteklerine, ilim yolunda çalışmalara ve diğer beşeri kazançlara ancak sıhhati olduğu sürece ulaşabilir, dünya lezzetlerinin tadını ancak sıhhatla alabilir. İbnu Abbas (r.a.) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “İki (büyük) nimet vardır. İnsanların çoğu onlar hususunda aldanmıştır: Sıhhat ve boş vakit !” [1]

Hadiste geçen “çok”, ayette geçen “az”ın mukabilindedir. Ebu Bekr İbnu’l-Arabî der ki: “Allah’ın kul üzerindeki ilk nimetinin hangisi olduğunda ihtilaf edilmiştir: Bazıları: “İman!”, bazıları: “Hayat!”, bazıları ise “sıhhat” demiştir. Ama doğru olanı öncekidir. Çünkü o, mutlak bir nimettir. Hayat ve sıhhat ise dünyevî nimetlerdir, hakiki nimet değillerdir. Onlar, imanla birlikte olursa nimettirler. İşte bu durumda insanların çoğu onlarda aldanırlar. Yani kârları ya tamamen gider veya azalır. Kim kendini devamlı olarak kötüyü emreden nefsine kaptırarak rahat peşinde koşar ve Allah’ın koyduğu hududa riayet etmez ve ibadete devamı bırakırsa, işte bu aldanmıştır. Boş olan adamın durumu da böyledir. Çünkü meşgul kimsenin, boş kimsenin aksine umumiyetle bir mazereti olur, boştan ise mazeret kalkar ve boşluğu, aleyhine bir delil teşkil eder.”

Allah’tan istenenler arasında Allah’ın en ziyade sıhhati sevmesi, insan için sıhhatin önemini te’yîd eder. Ancak, sıhhat ve âfiyet âbid mü’minde kıymet ve değer kazanır. Çünkü mü’min, sıhhatli geçen örünü faydalı ve hayırlı faaliyetle, ibâdetlerle meyvadâr kılar. Sıhhat kâfirin küfrünü, fâsığın fıskını artırabilir. Bu ise kişi için hayır değil, şerdir. Öyle ise mü’min, sıhhat isteyecek fakat bu ömrü hayırlı işlerde geçirme gayretini eksik etmeyecektir, zira ahirette ömrün her anından hesap var ve sağlıklı ömrün hesabını vermek daha zordur.

İlim ve irfan ile amel etmek ilmin tacıdır. İlim-irfan ile amil olmak ilmin nurudur. Safanın safasıdır. Cevherin cevheridir. Özün özüdür. İlimle amil olmak kalbi sıhhate kavuşturur, düzeltir, temizler. Kalb sıhhatli ve temiz olursa bütün diğer uzuvlar da sıhhatli olur. Kalbe güzel ahlak libasları giydirilirse Cennette de giydirilir. Kalp denen et parçası salih ve doğru olursa bünye de sıhhatli olur. Kalbin sıhhati insanoğlu ile Rabbı arasındaki özün sıhhat’indendir. Öz bir kuştur. Kalp ise onun kafesidir. Kalp bir kuştur. Beden ise onun kafesidir. Beden de bir kuştur. Kabir ise onun kafesidir. Öyle ki insanın behemehal oraya girmesi mukadderdir. [2]

Kur’an-ı Kerim’de buyurulur : “Sonra, andolsun, o gün kesinlikle size (yararlandığınız) nimet(ler) sorulacaktır.” [3]

Hz. Ali (r.a.) bu ayetin tefsirini yaparken ‘Allah (c.c.) hesap gününde ilk önce ihsan buyurduğu sıhhat ve afiyetin nasıl kullanıldığını soracaktır’ demiştir. Hastalığının en şiddetli günlerinde Eyyûb -aleyhisselâm-‘a hanımı Rahîme hatun: “-Sen bir peygambersin! Allâh Teâlâ’dan sıhhat ve âfiyet istesen de bu dertlerden halâs olsan!” deyince Eyyûb -aleyhisselâm-: “Sıhhat ve âfiyetle geçen günlerimiz ne kadardı?” diye sordu. Rahîme hatun: “Seksen yıl idi.” dedi. Bunun üzerine Hazret-i Eyyûb: “-Ey Rahîme! Şiddet ve belâ zamânı en az sıhhat ve safâ süresi kadar olmadan Cenâb-ı Mevlâ’ya şikâyet etmekten hayâ ederim.. Allâh Teâlâ, bizlere nîmetler verirken, biz O’ndan gelen belâlara niçin sabretmeyelim?! Ben Rabbimden râzıyım!” dedi. [4]

Eyyûb -aleyhisselâm-‘ın bu ifâde ve hâli, rızânın en güzel örneğini sergiler. Eyyûb -aleyhisselâm-, hastalandığı sırada, bütün musîbet ve sıkıntılarına rağmen, hâlinden şikâyet eder bir duruma düşmemek ve takdîre rızâda îcâb eden sabrı göstermek için, hastalığını Cenâb-ı Hakk’a arzetmekten, sıhhat ve âfiyet istemekten bile çekinmiştir. Nihâyet zevcesinin ısrârı ile sadece: “Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” diye niyâzda bulunmuştur. Bu duâ üzerine Allâh Teâlâ, kullukta dâim olanlara bir rahmet hâtırâsı olmak üzere onun derdini gidermiş ve hastalığına şifâ vermiştir. Böylece sabır, şükür, teslîmiyyet ve aşkullâhın neticesinde eski zinde hayâtı Eyyûb -aleyhisselâm-‘a iâde edilmiştir. Binaenaleyh sıhhat, göze görünmeyen çok değerli bir cevherdir. Onun değeri ancak elden gittiği zaman bilinir. Sıhhatini kaybeden bir kimsenin ilaçtan yüz çevirmesi akıllıca bir davranış değildir. [5]

Sultan Süleyman’a atfedilen şu beyit sıhhati ne güzel dile getiriyor: ‘Halk içinde muteber bir nesne yok ‘devlet’ gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes ‘sıhhat’ gibi.

[1] Buharî, Rikak, 1; Tirmizî, Zühd, 1. [2] Abdülkadir Geylanînin Sohbetleri. Sohbet 41. [3] Tekasür sûresi, 102/8. [4] Asım Köksal, Peygamberler Tarihi. [5] Ahmet Rıfat, Tasvir-i Ahlâk.

SILA-İ RAHİM (AKRABA VE YAKIN ZİYARETİ)

‘Sıla-i Rahim’, akraba ve yakınları ziyaret etme, hallerini ve hatırlarını sorma, gönüllerini alma anlamındadır.

İslâm’da insanlar arasındaki ilişkilere önem verildiği gibi özellikle yakınlardan başlayarak anne ve babanın ve sırayla diğer akrabaların ziyaret edilip gözetilmesi de istenen amellerdendir.. Halit b. Zeyd (Ebu Eyyub el-Ensarî) hazretlerinden rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelerek: ‘Ya Rasûlallah; Beni cennete sokacak bir ibadet söyler misiniz?’ dedi… Rasûlullah (s.a.v.) şu cevabı verdi: “Allah’a ibadet eder ve O’na ortak hiçbir şeyi koşmazsın, namaz kılar, zekat verir ve sıla-i rahim edersin.” [1]

Peygamber (s.a.v.)’in bu kadar önemle üzerinde durduğu ve yapıldığı zaman Müslümanların Cennete girmelerine sebep olacağını haber verdiği sıla-i rahim; her türlü hayır işlerinde akraba ve yakınların öncelikle görülüp gözetilmesidir. Gerek ayetlerde, gerek hadislerde, bunun, namaz, zekât gibi farz ibadetlerden hemen sonra zikredilmesi, İslâm’daki önemini göstermektedir. İslâm âlimleri sıla-i rahimde bulunmanın vacip olduğu görüşündedirler. Bunun, terk edilmesi, yani akraba ve yakınlarla olan ilgisinin kesilmesi ise, büyük günah sayılmıştır. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: “Allah’tan korkun ve akrabalık bağlarını kesmekten sakının” [2]

“Onlar ki Allah’ın gözetilmesini emrettiği hakları gözetirler (akrabalık bağlarını devam ettirirler ve iyilikle bulunurlar); Rablerine saygı beslerler ve kötü hesaptan korkarlar…”; Fakat Allah’ın tevhit akidesini kabullendikten sonra onu bozanlar ve Allah’ın bağlanmasını emrettiği bağları koparanlar (akrabalık bağlarını kesenler) ve yeryüzünü fesada verenler var ya; işte bunlar, lanet onlara veya yurdun kötüsü Cehennem de onlara” [3]

Ayet ve hadislerde geçen (rahim) yani akraba sözünün hangi derecede akrabaları içine aldığı hususunda farklı görüşler vardır. Bazılarına göre kendileriyle evlenilmesi haram olanlar; bazılarına göre varisler akraba sayılır. Bazı âlimler de, mahrem olsun veya olmasın, kişinin bütün yakınları akraba ‘rahim’dir, demişlerdir. Bu son görüş, toplumsal yardımlaşma bakımından da daha kapsamlıdır. Allah (c.c.), Peygamber (s.a.v.)’e akrabanın görülüp gözetilmesini emrettiğine göre, bunun nasıl yapılacağını iyi bilmek gerekir.

Sıla- i rahim yapmanın birkaç derecesi vardır.

Birinci derecesi akrabalarımıza karşı tatlı sözlü, güler yüzlü olmak, karşılaştığımızda selamlaşmayı, hal hatır sormayı ihmal etmemek; sürekli olarak kendileri hakkında iyi şeyler düşünmek ve hayır dilemektir.

İkinci derecesi, ziyaretlerine gitmek ve çeşitli konularda yardımlarına koşmaktır. Bunlar daha çok bedeni hizmetlerdir. Özellikle yaşlıları zaman zaman yoklayarak, yapılacak işleri varsa onları takip etmek kendilerini sevindirecektir.

Sıla-i rahmin üçüncü ve en önemli derecesi akrabalara mali yardım ve destek sağlamaktır.

Bu yardımlar herkesten beklenemez. Hasta ve yatalak bir kişiden akrabasını ziyaret etmesini istemek anlamsızdır. Fakir birisinden de başkalarına mali yardımda bulunmasını beklemek yanlıştır. Zengin, hali vakti yerinde bir Müslüman’ın, sadece ziyaret ve hal hatır sormakla bu görevi yerine getirebileceği de söylenemez. Zengin bir Müslüman için sıla-i rahim, yoksul akrabalarına elinden geldiğince mali destekte bulunmaktır. Bu destek ödünç para vermekle olabileceği gibi; karşılıksız mali yardımlar şeklinde de olabilir. Şu halde, yakınları görüp gözetmek deyince, yukarıda belirtilen üç derecedeki yardımdan hangisine güç yetiyorsa, onun yapılması anlaşılmalıdır.

Yapabileceği görevi yapmamak Müslümanı bu konuda sorumlu kılar. Yukarıdaki ayet-i kelimede, Allah Teâlâ’nın bu görevi yerine getirmeyenlere yönelttiği şiddetli uyarı unutulmamalıdır. Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Her Cuma gecesi insanoğlunun amelleri Allah’a arz olunur: Yalnız sıla-i rahimde bulunmayanların amelleri kabul olunmaz.” [4] “Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimse akrabasını görüp gözetsin” [5] “Akrabalık, arş’ta aslıdır. Der ki: “-Beni gözeteni Allah gözetsin; beni terk edeni Allah terk etsin.” [6] “Akrabalık bağlarını kesip koparan kimse Cennete giremez.” [7] “Her kim rızkının bol olmasını ve ecelinin gecikmesini istiyorsa akrabasını görüp gözetsin” [8] “Ey insanlar! Birbirinize selam verin, akrabanızı gözetin, yemeği yedirin, geceleyin insanlar uyurken namaz kılın ki selametle Cennete giresiniz.” [9] “Yoksula yapılan sadaka bir sadakadır. Bu sadaka akrabaya yapılmışsa iki sadaka demektir. Bir sadaka, diğeri sıla- i rahimdir ki bu sadaka sayılır.” [10]

Akrabalarımız özellikle hala, teyze, amca, dayı gibi yakınlarımız aileden sayılır. Onları kendi yakınlarımız bilerek davranışlarımızı ayarlamakta büyük faydalar vardır. Rasûlullah (s.a.v.): “Teyze, anne yerindedir” [11] buyuruyor. Amca da baba yerindedir. Bu kadar yakın olan ilişkilere karşı yerine getirilmesi gereken bazı ahlâki görevlerin bulunması doğaldır. Bu görevler arasında olan ziyaretlere özel bir yer ayrılmalıdır. Aşağıda anlatılacak genel ziyaret kurallarına uyarak yakınları, başta bayramlar olmak üzere, zaman zaman ziyaret etmek, mümkünse hediyeler götürmek güzel bir davranıştır. Yapılan ziyareti iade etmek de gerekir.

Müslüman’ı ziyarete gelene gitmemek aradaki bağların daha çok kopmasına sebep olmaktır. Ziyaretler akrabalar arasında sevgi bağlarını güçlendirir, dargınlıkları sona erdirir. Sevinç ve üzüntülerin karşılıklı paylaşılmasına, sıkıntılara birlikte çareler aranmasına yardımcı olur. Özellikle yaşlılar, ziyaret edildikleri ve arandıkları zaman, toplumda yalnız kalmadıkları, çevrelerinde kendilerini seven, arayıp soran insanların bulunduğu inancı ile sevinir ve hayatlarının son yıllarını huzur ve mutluluk içinde geçirirler. Sıla- i rahim konusunda dikkat edilecek hususların birisi de şudur: İyilik, karşılık beleyerek yapılmamalı, sadece görüp gözeten yakınlara karşı sıla- i rahim’de bulunulmamalı, aksine, unutan, akrabalık bağlarını koparanlara karşı da bu görev yerine getirilmelidir.

Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “İyilik benzeri ile karşılık veren kişi, tam anlamıyla akrabasını görüp gözetmiş olamaz. Gerçek sıla, kendisi ile ilgisini kesenleri görüp gözetmesidir.” [12] İyilik insanın her durumunda düşünülmeli ve yapılmalıdır. Yoksul ve güçsüz iken iyilik ve yardımdan söz edip, zengin ve güçlü duruma yükselince başka türlü davranmak, ahlâka uygun bir davranış değildir. Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “Demek idareyi ve hâkimiyeti ele alırsanız hemen yer yüzünde fesat çıkaracak, akrabalık bağlarını bile parçalayıp keseceksiniz öylemi? Onlar öyle kimselerdir ki Allah kendilerini rahmetinden kovmuş daha duygularını almış ve gözlerini kör eylemiştir.” [13] Kötülük Yapan Akrabaya İyilik Yapmak Kötülüğe karşı iyilik yapmak, Müslümanlığın üstün özelliklerindendir. Bunda hem iyilik eden için bir nefis eğitimi vardır, hem de iyilik gören için uyarı, fazilet dersi ve dostluğa yönlendirme etkileri vardır. Onun için müminler hısım ve akrabalarına, diğer müminlere ve insanlara asla kötülük etmezler, kötülük edenlere de, iyilikle karşılık verirler. Hz. Ali (r.a.)’den: Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Dünya ve ahiret ahlâkının en güzelini sana bildireyim mi? Seninle alakasını kesenle ilgilenmen, sana engel olana vermen, sana zulmedeni de affetmendir.” [14]

“Sevdiğinizden vermedikçe ‘Birre’ ulaşamazsınız” [15] ayeti gelince, Ebu Talha (r.a.), bu yüce dereceye ulaşabilmek için çok sevdiği bir bahçesini Allah (c.c.) yolunda olanlara, yoksullara ve yolda kalmışlara sadaka olarak vermeyi düşündüğünde, Peygamber (s.a.v.) : “Allah Teâlâ sana karşılığını verecek, sen onu akrabaların arasında bölüştür.” buyurmuştur. [16]

Ebu Bekir (r.a.), kızı Esma’ya (r.a.) şöyle anlatıyor: Annem beni ziyarete gelmişti. Rasûlullah (s.a.v.)’e sordum: – Ya Rasûlallah, annem bana geldi, fakat kendisi henüz Müslüman olmadı. Ona sıla edeyim mi? Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu: “Evet, sıla et!” [17] [1] Buhari, Zekât, 1. [2] Nisa sûresi, 4/1. [3] Ra’d sûresi, 13/21, 25. [4] Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 484. [5] Buharî, ilim, 37; Müslim, imam, 74/77. [6] Müslim, Birr ve sıla, 17. [7] Buharî, edep, 11. [8] Buharî, Edep, 12. [9] Tirmizi, Et’ime, 45. [10] Tirmizî, Zekât, 26. [11] Tirmizi, Birr, 5. [12] Buhari, Edep, 15. [13] Muhammed sûresi, 47/22/23. [14] Et-Terğib, 3/342. [15] Âl-i İmran sûresi, 3/92. [16] Buharî. [17] Buharî, Müslim.

SIR SAKLAMAK

‘Sır saklamak’, açığa çıkmayıp gizli kalması gereken bilgilerin ilgili kişilerce saklanmasına denilmektedir.

Sır, gizli kalması ve herkese söylenmemesi gereken şeylerdendir. Sırrını saklamasını bilmeyen insan başarılı olamaz. Başarının sebeplerinden birisi de sır sahibi olmaktır. Sırrını açıklayan kimse çok defa söylediğine pişman olur, üzülür, amma iş işten geçmiş olur. İnsan söylemediği sözüne hâkimdir. Mal ve eşya korumasında emin olunan kimselerin çoğu sır saklamada emin olunamazlar. Çünkü sır saklamak mal saklamaktan daha zordur. Büyüklerimizin ‘Zehebini, zihabını ve mezhebini gizli tut!’ sözü meşhurdur. Zeheb altın, zihab itikad, mezheb de işlerde tutulan yol demektir. [1]

Birçok devlet adamları, başarılarının en büyük sebeplerinden birinin sır saklamak olduğunu bildirmişlerdir. Fatih Sultan Mehmed Han’ın: ‘Yapacağım işleri sakalımın bir kılı bile bilse, onu koparırım.’ dediği meşhurdur. Hikmet ehli büyükler sır hakkında şöyle demişlerdir. ‘Sır senin esirindir, açıklayınca sen ona esir olursun.’ ‘Sırrını hiç kimseye söyleme. Akıllıya söylersen seni aşağı görür, itibarını kaybedersin, ahmağa söylersen başkalarına söyleyerek sana hıyanet eder.’ ‘Akıllı kimse sır küpüdür.’ ‘Sırrını öğrenmeği isteyene sırrını söyleme! Böyle kimse seni ifşa eder!…’ Ahmak kimse sır saklayamaz. Akıllı sırrı ifşa etmez. Sır bir kimseye söylenince sır olmaktan çıkabilir. Onun için atalarımız: ‘Açma sırrını dostuna, dostunun da dostu vardır. O da söyler dostuna’ demişlerdir.

Müslümanların sırlarını saklamaları ve düşmanlarına sır vermemeleri konusunda Allah (c.c.) şöyle buyuruyor:

1-“Ey inananlar, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olan kimseleri dost edinmeyin. Onlar size gelen gerçeği kabul etmedikleri, Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı elçiyi ve sizi (yurdunuzdan) sürüp çıkardıkları halde siz onlara sevgi iletiyorsunuz. Benim yolumda cihad etmek ve benim rızamı kazanmak için çıktığınız halde içinizde onlara sevgi (mi) gizliyorsunuz? Oysa ben sizin gizlediğiniz ve açığa vurduğunuz her şeyi bilirim. Sizden kim bunu yaparsa doğru yoldan sapmış olur.

2- Onlar sizi ele geçirseler, size düşman olurlar: size ellerini, dillerini, kötülükle uzatırlar ve inkâr etmenizi isterler.

3- Kıyamet günü akrabanız ve çocuklarınız size fayda vermez. (Allah) aranızı ayırır. Allah yaptıklarınızı görmektedir.

4- İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek vardır: Onlar kavimlerine: “Biz, sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir” demişlerdi. Yalnız İbrahim’in babasına: “Senin için mağfiret dileyeceğim, fakat Allah’tan gelecek bir şeyi senden savamam” demesi(nden başka, inanmayanlarla bir ilişkisi kalmamıştı). “Rabbimiz, sana dayandık, sana yöneldik. Dönüş sanadır.

5- Rabbimiz, bizi inkâr edenler için bir sınav yapma (bizi onların baskı ve işkencesi altına düşürme), bizi bağışla. Rabbimiz yegâne galip, hüküm ve hikmet sahibi, ancak sensin, Sen!” [2]

Bazen başkaları tarafından bilinmesi istenmeyen şeyler olur. Bunlar özel sırlardır. İnsan, kendi sırlarını kimseye söylememelidir. Çünkü bu durumda onlar sır olmaktan çıkar. Hz. Ali (r.a.): “Sır, yani içinde sakladığın şey senin esirindir. Onu ortaya çıkardığın zaman sen ona esir olursun” demiştir. Sır saklamakla ilgili olarak Amr b. As (r.a.) da şu hikmetli sözleri söylemiştir; ‘Kalpler sırların saklandığı yerlerdir. Dudaklar o yerlerin kilidi, diller de anahtarıdır. Şu halde her insan sırrının anahtarlarını saklamalıdır.’

Sır saklamada önemli bir hususta, başkalarını bize emanet ettikleri sırları saklamaktır. Bunlar ya şahıs veya devlet sırları olabilir. Peygamberimiz ve ashabı kendilerine söylenen sırları muhafaza eder ve kimseye açıklamazlardı. Özellikle aile sırlarının korunması çok önemlidir. Sırlarının korunmaması münafıklık alâmetlerindendir. Aile sırlarını yayanların ise, kıyamette en kötü kişiler arasında sayılacağını Peygamber (s.a.v.) haber vermiştir. [3]

Samimi, güvenilir müminler, kendileriyle aran açılsa bile iyiliğini söyler kötülüğünü gizler. Bu ahlakta olanlar zamanımızda zümrüd-ü anka mesabesindedir yani yok denecek kadar azdır. Kötüler ise dostluk sona erince iyiliği gizler, kötülüğü açıklar. Başkalarının bizlere söyledikleri sırları gizlememiz lazımdır. Çünkü sır emanettir. En çok güvendiğimiz kimse bile olsa, dilimize hâkim olup, başkasının sırrını ona bildirmemeliyiz.

Sır saklamak nasıl güzel ve faydalı bir davranış ise, bunu aksini yapmak da o ölçüde kötü ve zararlı bir davranıştır. Başkalarının sırrını araştırıp ortaya çıkarmak, sonra da onları ifşa etmek İslâm ahlâkına sığmayan bir davranıştır. Enes b. Malik’in aşağıdaki sözleri Ashab-ı Kiramın sır saklama konusunda ne kadar titiz davrandıklarını göstermektedir. Enes (r.a.) şöyle söylemiştir: ‘Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) ben çocuklarla oynarken yanıma geldi ve bize selam verdi. Beni bir işe yolladı. Bu yüzden annemin yanına vaktinde gelemedim. Annem, ‘neden geç kaldın ?’ diye sordu. Peygamber (s.a.v.) beni işe yollamıştı, dedim, ‘O iş ne idi ?’ deyince, ‘o sırdır’ dedim. Bunun üzerine annem, ‘Peygamberin sırrını hiç kimseye söyleme’ dedi.” [4]

Dolayısıyla İslâm’ın ve Müslümanların sırlarını başkalarına ve özellikle kâfir ve münafıklara karşı korumak, müminler için önemli bir görevdir. Bir diğer hadis de şöyle: “Birbirine emniyet ederek oturup konuşanlardan hiçbirisine, arkadaşının hoşlanmayacağı bir şeyi fâş etmesi helal olmaz.” Bir diğer hadiste “Bir kimse bir şey konuşur, sonra da etrafına bakınırsa bu emanettir (sır olarak saklanmalıdır).” [5]

Şu halde arkadaşlıkla ilgili mühim adâbtan biri de sır saklayıcılıktır. Ağzı gevşeklik hoş olmadığı gibi, ağzı gevşeklerle samimiyet de hoş değildir. Allah Teâlâ’nın bir ismi de “Settar”dır. ‘Ayıpları, günahları örter’ manasındadır. Rabbimiz Allah, insanların ayıplarını gizleyen kulu sever. Rasûlü Ekrem (s.a.v.) buyurdular: “Allah Teâlâ arkadaşının ayıbını gizleyen kimselerin, dünya ve ahirette ayıplarını örter.” [6]

Başka hadislerinde de şöyle buyurdular: “Bir kimse etrafına bakınarak bir söz söylemiş ise o söz dinleyene emanettir.”, “Allah indinde insanların en kötüsü biri birinin sırrını söyleyen karı-kocadır.”, “Bir kimseye sır tevdi edilmişse yani verilmiş ise, kıymetli bir emanet verilmiş demektir. Mal emaneti nasıl mühim ise, bu ondan da ehemdir. Bu emaneti yani sırrı saklaması, gizli tutup kimseye söylememesi lazımdır. Eğer umursamayıp başkasına ifşa ederse emanete hıyanet etmiş olur. Emanete hıyanet etmek ise hainliktir, haramdır.” [7]

Sır sahibi kimseler, sırlarını mezara kadar götürürler. İfşa etmezler. Salih kimselerin kalpleri sırlarla doludur. Allah Teâlâ’nın gazabından, Cehennem azabından kurtulmak için sırları saklayıp emanete hıyanet etmekten sakınmalıdır. [8] Sır saklamak, başarının sebeplerinin en önemlisi ve iyi hal için en süreklisidir. Hz. Ali (r.a.) buyurdu: Sırrın senin tutsağındır. Sen onu konuşursan (yani açığa vurursan) sen onun esiri olursun. Bazı düşünürler çocuklarına şöyle öğüt verirler: Ey oğul, malını hak yolunda dağıtırken cömert ol. Sırlarını vermekte cimri ol. Çünkü kişinin cömertliğinin en güzeli iyilik yolunda infak etmesidir. Sırrını saklaması ve bunda cimri olması da güzeldir. Sırrını saklayan kimsenin seçme hakkı kendisindedir. Onu açığa vurursa seçme hakkı aleyhine döner.

Enuşirvan demiştir ki, sırrını saklayan bu özelliği ile iki şey kazanır:

Birincisi, ihtiyacına kavuşur.

İkincisi, kendisini tecavüzlerden korur.

Sırrı açığa vuran insan; sabırsızdır. Öyle ki, sırrı tutmaya sabredemez. Aynı zamanda akıllı insanların sakındırmalarından ve zeki insanların uyanıklığından habersizdir. Bu yüzden en az iki türlü sıkıntı başına düçar olmaktadır. Kişinin başkalarına ait sırları açığa vurması, kendisine ait sırları açığa vurmasından daha kötüdür. Çünkü iki kötülükten birini işlemiş olur. Şayet sır kendisine emanet edilmişse buna ihanet etmiş olur. Emaneten bırakılmışsa o zaman da söz taşımış olur. Her iki durumda da zararlıdır ve kınanmıştır. [9] [1] Sadık Dânâ, Altınoluk Dergisi, 1996. [2] Mümtehine sûresi, 60/1-5. [3] Müslim, Nikâh, 123–124. [4] Riyazu’s-Salihin, II/103. [5] Buhârî, İsti’zân, 46; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 145 [6] Kütüb-i Sitte. [7] Kütüb-i Sitte. [8] Sadık Dânâ, Altınoluk Dergisi. [9] Edebü’d-Dünya ve’d-Din, Maverdi, 295.
NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir