Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 13
imanilmihali.com
güzel ahlak

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 13

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 13

(SULH, SÜKÛT (Susmak), ŞAKA (Mizah), ŞEFAAT, ŞEFKAT, ŞÜKÜR, ŞEVK, TAHAMMÜL)

SULH
‘Sulh’, barışmak, barış içinde olmak, ihtilaftan vazgeçmek, anlaşmak demektir.

Sulh, sözlükte; bir anlaşmazlıktan sonra tarafların barış yapması demektir. ‘Husumet’ ve ‘Adavet’ (düşmanlık) kavramlarının zıddıdır.

Kur’an-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde, sulhun daima anlaşmazlık ve düşmanlıklardan daha üstün olduğu belirtilmiş, onun fazîletine dikkat çekilmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulur: “sulh daha hayırlıdır” [1] “İnsanların toplanıp gizli konuşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bir araya gelince; sadaka vermeyi, iyilik yapmayı veya insanlar arasında sulh yapılmasını emreden kimse müstesnadır. Kim, bu üç hayrı Allah rızasını dileyerek yaparsa, ileride biz ona büyük bir ecir vereceğiz.” [2] Hz. Aişe (r.a.): “Eğer bir kadın kocasının geçimsizliğinden veya kendisinden yüz çevirmesinden korkarsa, bazı fedakârlıklarla sulh olup aralarını düzeltmelerinde onlar için bir günah yoktur. Sulh ise daha hayırlıdır.” [3] ayeti hakkında dedi ki: ‘Bu ayet, şöyle bir kadın hakkında inmiştir: ‘Bir erkeğin nikahı altındadır, ancak erkek onunla beraberliği fazla istememektedir, onu boşayıp bir başkasıyla evlenmeyi arzulamaktadır. Ona kadın: “Beni boşama, yanında tut, ama dilersen bir başkasıyla da evlen. Sen bana infak ve gece ayırma hususunda serbestsin’ der. İşte ayette geçen şu meal bu manadadır: “Bazı fedakârlıklarla sulh olup aralarını düzeltmelerinde onlar için bir günah yoktur. Sulh ise daha hayırlıdır.” [4]

Ukbe kızı Ümmi Gülsüm (r.a.)’dan, Nebî (s.a.v.)’in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “İnsanların arasını düzelten ve bunun için hayır amacıyla söz ulaştıran veya hayır kastıyla yalan söyleyen, yalancı değildir.” [5]

İki mümin arasında çıkacak anlaşmazlık, kırgınlık ve dargınlıklarda, diğer mü’minlere arabuluculuk görevi verilmiştir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Müminler ancak kardeştirler. O halde kardeşlerinizin arasını bulup barıştırın. Allah’tan korkun ki, merhamet edilesiniz.” [6] Rasûlullah (s.a.v.) de şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu teslim de etmez.” [7] “Müslümanın Müslümana kanı, malı ve ırzı haramdır.” [8] “Bir kimse, mümin kardeşine yardım ettiği sürece, Allah Teâlâ da ona yardım eder.” [9] “Müminlerden iki zümre vuruşacak olursa, derhal ikisi arasını ıslah edin, düzeltin.” [10] Sulh teşebbüsü yapıldığı, şüphe varsa giderildiği halde, “Bir zümre; sulha yanaşmayıp, behemal haksızlıkla üste çıkmak sevdasına kapılırsa o zaman ona karşı Allah’ın emrine dönünceye kadar savaşın. Eğer Allah’ın emrine dönecek olursa, o zaman da adaletle aralarını sulh edin, barıştırın.” [11] Yani sadece, mütareke ile bırakmayın, Allah’ın emri gereği iki tarafın da haklarını gözetmek suretiyle hükmedip aralarını bulun. “Bütün müminler sırf kardeştir. Onun için kardeşlerinizin arasını düzeltin ve Allah’ın korumasına sığının ki rahmete erdirilesiniz.” [12] Ya nasihat edin, ya arada şüpheli bir durum varsa onu giderin ve yahut ta Allah (c.c.)’ın hükmüne davet ederek aralarında sulhu sağlayın.

Burada dikkat çekici bir husus vardır ki; Ayet-i kerîmede önce “mü’minlerden iki zümre” diye başlanıldığı halde daha sonra “ikisi dövüşecek olursa” denilmeyip, “dövüşecek olurlarsa” buyrulmuştur ki; tercüme de gösterilmeyen bu inceliğin manası; “azdan başlayan bir çarpışmanın bastırılmadığı takdirde genişleyeceğini (ve kitlelere sirayet edeceğini)” hatırlatmaktır. Müminlerin hepsi, ebedî hayata sahip olan iman esasında birleşen din kardeşleridir. Onun için gerek iki fert gerekse iki mü’min cemaat bozuştuklarında hemen aralarını bulup barıştırmak gerektir.

Çünkü dinde kardeşliğin gereği budur. Bu arayı buluş ve kardeşlik takva’dan sayılır. Onun için bozuşmaktan sakınmak gerektir. Müminlerin kendi aralarında bir sulh ve salah bulunmaz, kardeşlik bağları kuvvetlendirilmezse zayıflar ve kâfirlere karşı duramazlar. Allah (c.c.)’ın azabından da iyi korunamazlar. Onun için buyruluyor ki; “Allah’tan korkun, bozuşmayın, bozuşursanız da barışmaktan ve barıştırmaktan kaçınmayın ve her işinizde takva yolunu tutun.” [13]

Mü’minler arasında ıslah ve Allah (c.c.)’tan sakınmak ile emir olunduktan sonra bir taraftan o kardeşlik ve barışı sarsabilecek cahilliklerden sakındırmak diğer taraftan da mü’minler arasındaki “barış” ve “sakınma” hissini en yüksek bir samimiyet ile tatbik ettirerek karşılıklı hürmet hislerini yerleştirmek ve bu şekilde İslam’ın daha bir çok kavimlere yayılıp gelişeceğine işaret ile o geniş İslam kardeşliğini sağlamlaştıracak bir güzelliğe ulaştırmak üzere, aşağıdaki iki ayet-i kerîmede İslam ümmetine bu işin edebi öğretilmekte ve şu ahlakî irşadlarda bulunulmaktadır:

Kur’an-ı Kerim, Müslümanlara düşman olmayan, onlarla savaşmayan, müslümanların dinine saygılı olan, onların haklarına saldırmayan tarafsız kimselerle iyi geçinmeyi öğütlemektedir. Sıkı dost tutulmaları yasaklananlar, müslümanların düşmanı olan kimselerdir. Onlarla sıkı dost olup müslümanların sırlarını onlara açmak, müslümanların stratejik durumlarını zayıflatır. Müslümanlar ilk zamanlar müşriklerle savaş halindeydiler. İslâm’ın karşısında bir tutum alan Yahudiler de İslâm’ı yıkmak ve gelişimini engellemek için fırsat kolluyorlardı.

Bundan dolayı kuvvetli durumda olduklarını hissettikleri an Hz. Peygamber (s.a.v.) ile yaptıkları anlaşmaları bozuyor ve müşriklerle ortak hareket ediyorlardı. İşte böyle Müslümanların aleyhine bir sonuç doğuracak durumlarda, inkârcılar (inançsızlar) toplumu ile dost olmaları yasaklanmıştır. Birliğin ve kardeşliğin korunması için bozucu unsurlardan kaçınmak gerekir. Çünkü ahlâkı bozuk, yüzü dost, özü düşman olan kimselerle sıkı dost olmak, insanın kendi ahlâkını bozacağı gibi kardeşler arasındaki dirlik ve düzeni de çürütmeye başlar.

Bozuk karakterli kişilerle dost olanlar, ahirette yaptıklarına pişman olurlar. “O gün zalim, ellerini ısırıp ‘ne olaydı keşke ben Peygamber ile beraber bir yol edinseydim’ der. Vah bana, ne olurdu, ben falanı dost tutmasaydım. O beni, bana gelen Zikir’den saptırdı. Zaten şeytan, insanı yapayalnız ve yardımcısız bırakır.” [14] Bu ayet, müslümanların, Müslüman olmayan toplumlarla ilişkileri konusunda iki prensip getirmiştir:

1-Müslüman olmayanlarla ilişki kurarken her zaman dikkatli olmak, onlara fazla güvenmemek, yalnızca içtenlikli Müslümanları gerçek dost bilmek.

2-Şartların gerektirdiği durumlarda şerlerinden korunmak için onlarla iyi geçinmek, fakat onları baş tacı etmemek.

Müfessirlere göre bu ayet, müslümanların, kâfirlerle dost olmalarını yasakladığı gibi, onlarla ortak pakt kurmalarını da yasaklamıştır. Müslümanların kâfirlere sır vermeleri de caiz değildir.

[1] Nisa sûresi, 4/128. [2] Nisa sûresi, 4/114. [3] Nisa sûresi, 3/128. [4] Buharî, Sulh, 4, Mezalim 11; Tefsir, Nisa 23, Nikah 95; Müslim, Tefsir 14. [5] Buharî, sulh, 2; Müslim, Birr, 101; Ahmed b. Hanbel, VI, 403, 404. [6] Hucurat sûresi, 49/10. [7] Buharî, Mezalim, 3, İkrah, 7; Müslim, Birr, 58, 32; Ebu Davud, Eyman, 7. [8] Müslim, Birr, 32; Ahmed b. Hanbel, III, 491. [9] Ahmed b. Hanbel, II, 274. [10] Hucurat sûresi, 49/9. [11] Hucurat sûresi, 49/9. [12] Hucurat sûresi, 49/10. [13] Kasas sûresi, 28/83. [14] Furkan sûresi, 25/27-29.

SÜKUT

‘Sükût’, susmak, konuşmamak, başkası konuşurken onu dinlemektir.

Sükût, insanın toplum hayatında sevilmesini ve kendisine saygı duyulmasını sağlayan güzel huylardan biridir. Dilin afetleri çok ve kendini bunlardan korumak zor olduğu için, elden geldiği kadar susmak en iyi davranıştır. O halde insan, gerektiğinden fazla konuşmamalıdır. Dediler ki abdallar, yani yüksek derecedeki veliler, konuşması, yemesi ve uyuması zaruret miktarında olan kimselerdir. Allah Teâlâ (c.c.) buyurmuştur: “Doğru söylemek, hayırla buyurmak ve insanların arasını bulmak hariç konuşmada hayır yoktur.” [1]

Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu: “Karın (mide), ferc ve dilini koruyan kimsenin her şeyi korunmuştur.” [2]

Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) buyurdular: “Fazla sözü sonraya bırakana, fazla malı verene, yani kesenin bağını çözüp, dilinin ucuna bağlayana saadetler olsun.”, “İnsan için uzun dilli olmaktan daha kötü bir şey yoktur.”, “Konuşurken muhalefet etmeyen ve hasımlık yapmayan ve batıl söz söylemeyen kimse için Cennette bir saray yaparlar. Haklı iken susarsa Cennet-i âlâ’da ona bir saray yaparlar.”[3]

Muaz İbnu Cebel (r.a.) anlatıyor: “Bir seferde Rasûlullah (s.a.v.) ile beraberdik. Bir gün yakınına tesadüf ettim ve beraber yürüdük. – Ey Allah’ın Rasûlü, dedim. Beni cehennemden uzaklaştırıp cennete sokacak bir amel söyle! “Mühim bir şey sordun. Bu, Allah’ın kolaylık nasip ettiği kimseye kolaydır; Allah’a ibadet eder, Ona hiçbir şeyi ortak koşmazsın, namaz kılarsın, zekât verirsin, Ramazan orucunu tutarsın, Beytullah’a hacc yaparsın!” buyurdular ve devamla: “Sana hayır kapılarını göstereyim mi?” dediler. – Evet ey Allah’ın Rasûlü! dedim. “Oruç (cehenneme) perdedir; sadaka hataları yok eder, tıpkı suyun ateşi yok etmesi gibi. Kişinin geceleyin kıldığı namaz salihlerin şiârıdır.” buyurdular ve şu ayeti okudular: “Onlar ibadet etmek için gece vakti yataklarından kalkar, Rablerinin azabından korkarak ve rahmetini ümit ederek O’na dua ederler. Kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeyden de bağışta bulunurlar.” [4] Sonra sordu: “Bu (din) işinin başını, direğini ve zirvesini sana haber vereyim mi?” – Evet, ey Allah’ın Rasûlü! dedim. “Dinle öyleyse!” buyurdu ve açıkladı: “Bu dinin başı İslam’dır, direği namazdır, zirvesi cihaddır.” Sonra şöyle devam buyurdu: “Sana bütün bunları (tamamlayan) baş amili haber vereyim mi?” – Evet ey Allah’ın Rasûlü! dedim. “Şuna sahip ol!” dedi ve eliyle diline işaret etti. Ben tekrar sordum: – Ey Allah’ın Rasûlü! Biz konuştuklarımızdan sorumlu mu olacağız? “Anasız kalasıca Muâz! İnsanları yüzlerinin üstüne -veya burunlarının üstüne dedi- ateşe atan, dilleriyle kazandıklarından başka bir şey midir?” buyurdular.’ [5]

Ömer (r.a.) buyurur: “Sükût insanın, en güzel elbisesidir.”, “Çok gülenin heybeti azalır. Çok konuşan çok yanılır hataya düşer, böyle kimsenin hayâsı azalır.” [6]

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Sükûtu

Peygamberimiz (s.a.v.)’in halinde sükût, yani sessizlik hâkimdi. Sükûtu çok sever, ihtiyaç olmadan konuşmazdı. Güzel şeyler konuşmayan veya konuşurken edep ve ahlâka uymayan kişiden yüzünü çevirirdi. Sahabilere, ‘Rasûlullah (s.a.v.) ile sohbet eder miydiniz?’ diye sorduklarında, onlar, ‘Evet, fakat O çok az konuşurdu’ [7] şeklinde cevap verirlerdi.

Peygamberimiz (s.a.v.) konuştuğunda az ve öz konuşur, lüzumsuz lakırdı yapmazdı. Ebu Mâlik, babasından Peygamberimiz (s.a.v.)’in konuşması ve susması ile ilgili gördüklerini şöyle anlatıyor: ‘Biz çocuk iken Rasûlullah (s.a.v.)’ın meclisinde otururduk. Ben O’ndan daha az konuşan hiçbir kimse görmedim. Bazı sahabîler konuşurken sözü uzattıkları zaman tebessüm ederdi.’ [8] Peygamberimiz (s.a.v.)’in üvey evladı Hind (r.a.) ise, Peygamberimiz (s.a.v.)’in sükûtunu şu şekilde anlatıyor: ‘O’nun sükûtu dört şekilde olurdu: Söylenenlere karşı tahammül ve sabrederek, başkalarına sataşmaktan kaçınmak için, başkalarından hoşuna giden bir hareket görürse takdir manasında ve tefekkür için susardı.’

Sükûtu, bedene kolay ve hafif gelen bir ibadet olarak vasıflandıran Peygamberimiz (s.a.v.), bir konunun detaylarını bilmeden peşin fikirle konuşan kimseleri ikaz ederdi. Yine Peygamberimiz (s.a.v.), sahabîlerin sorusu üzerine cihat, oruç ve zekâttan sonra en hayırlı ibadetin sükût olduğunu bildirerek, şöyle buyurdu: “Susmak, konuşunca da hayır konuşmak.” [9]

Muaz b. Cebel’in, ‘Dilimizin söylediklerinden sorumlu olur muyuz?’ sorusu üzerine Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu: “İnsanları Cehenneme yüzüstü düşürecek olan şey, dillerinden başkası değildir. Kim Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsa, ya hayır söylesin, ya da sussun. Hayır konuşun faydalanın, kötü konuşmayın ki kurtuluşa eresiniz.” [10]

Yerinde konuşmanın, boş yere söz söylememenin önemini her fırsatta Peygamberimiz (s.a.v.) bildirmektedir. Kimi zaman da sahabelerin sorusu üzerine bu konuya dikkatimizi çekmektedir. Ubade b. Samit anlatıyor: ‘Bir gün Peygamber Efendimiz bineğine binerek sahabeleri ile birlikte yolculuğa çıktı. Sahabelerden hiçbiri O’nun önüne geçmiyor, hep sağında ve solunda yürüyorlardı. Muaz b. Cebel sordu: – Ya Rasûlallah! Allah’tan bizim günümüzü sizin gününüzden önce getirmesini dilerim. Allah o günü bize göstermesin. Şayet size bir şey olursa sizden sonra hangi amelleri yapmamızı tavsiye edersiniz? Peygamberimiz (s.a.v.): “Allah yolunda cihada devam ediniz.” Muaz bunun üzerine: – Anam babam size feda olsun! dedi. Efendimiz (s.a.v.): “Allah yolunda cihad çok iyi bir şeydir. Fakat bugünkü insanlar için ondan daha önemli bir şey vardır.” buyurdu. Muaz: ‘Öyleyse Ya Resûlullah açıklayın bize. O önemli olan şey nedir?’ Peygamber Efendimiz dilini göstererek: “Bununla, iyilikten başka bir şey söylememektir.” buyurdular.’ [11]

‘Söz gümüş ise sükût altındır’ diyen Lokman (a.s.): ‘Sükûtu ganimet bil! Konuştuğunda boş ve lüzumsuz şeyler konuş, diyerek öğütte bulunmakta ve bizi sükûti bir hayata teşvik etmektedir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) de: “Kişinin kendini alakalandırmayan şeyleri terk etmesi, İslâmî güzelliğindendir” [12] buyurarak, kendini ilgilendirmeyen şeyin lüzumsuzluğuna, boş şeyler olduğuna işaret edip bundan sakınmanın İslâmi güzellik olacağını bildirmiştir.

Zamanımızda dil, konuşmak yerini tutan, işaret ve yazı hususunda da aynı titizliği göstermek gerekir. Kitap, dergi, gazetede; makale, fıkra v.s. her türlü yazılarda da sünnet-i seniyyeye tabi olmak müminlik şiarıdır. Gıybet, dedikodu lüzumsuz, faydasız şeylerden kaçınarak, yazılarda da müminler arası sevgi dokunmalıdır.

[1] Nisa sûresi, 3/114. [2] Tirmizî, Birr, 62. [3] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi.. [4] Secde sûresi, 32/16. [5] Tirmizî, İman, 8. [6] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi. [7] Buharî, Menakıb 23; Müslim, Fezailu’s-Sahabe 19; Zühd 71. [8] Tirmizî, Menakıb 20; Ebu Davud, İlim 7. [9] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi. [10] Tirmizî, İman, 8. [11] Peygamberimizin Örnek Ahlâkı, M. Paksu. [12] Tirmizi, Hulk, 55.

ŞAKA (MİZAH)

‘Şaka’, dostluğu kuvvetlendirmek, eğlenmek ve bazı gerçekleri daha hafif bir tarzda ifade eden sözler söylemek demektir. Mizah kelimesi ile de ifade edilir.

Peygamber Efendimiz, Allah (c.c.)’ın elçisi olması nedeniyle ciddi, vakarlı, ağırbaşlı ve heybetli bir insandı. O’nun bu hali zaten normaldi. Çünkü taşıdığı görev, bunu gerektiriryordu. Ancak her haliyle o da bir insandı. Hem de çok cana yakın bir insandı. İnsanlar O’dan kaçmıyor, aksine O’na koşuyorlardı. O, herkese samimi ve içten davranırdı. Zaman olur, şakalaşır, tatlı ve güzel bir hava oluştururdu. Çünkü başka türlü olsaydı, insanlar Peygamberimiz (s.a.v.)’e yaklaşamazlar, O’na soru bile soramazlardı. Zaten insan her zaman ciddi ve ağır konuları konuşamaz. Bazen ortamın yumuşatılması ve insanların rahatlatılması gerekir. Herkes gibi Peygamberimiz (s.a.v.) de şaka yapar, lâtifeli konuşur, ama hiçbir zaman yalan söylemezdi. Çünkü şaka yollu da olsa, yalan yalandır.

Ebû Hureyre (r.a.)’nin rivayetine göre Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuşlardır: “Kul şaka ile de olsa yalanı, doğru bile olsa gereksiz tartışmayı bırakmadıkça tam inanmış bir mümin olamaz.” [1] Peygamberimiz (s.a.v.) bir yandan yeri geldikçe şaka yaparken, diğer yandan da sahabelerin yersiz ve uygunsuz şaka yapmamaları konusunda onlara uyarıda bulunurlardı: “Arkadaşlarınla ağız kavgası yapma, bir söz verip de tutmamazlık etme.” Etrafındakiler sordular: – Ya Rasûlallah!, siz de şaka yapıyorsunuz. Çelişkili gibi görünen bu durumu Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle cevapladı: “Evet, ben de şaka yaparım, fakat şaka yaparken bile sadece gerçeği söylerim.” [2]

Bunun yanında, Peygamberimiz (s.a.v.) insanlarla alay etmez, hafife almaz, dalga geçmez, küçük düşürmez, mahcup etmez, zor durumda bırakmaz, ‘işletme’ gibi olumsuz tavırları hoş karşılamazdı. Peygamberimiz (s.a.v.)’in yaptığı şakalar yerli yerinde ve mesaj doluydu. Gereksiz ve yersiz şakalar yapmazdı. Daha çok gönül alıcı ve sevindirici şakalar yapardı. O’nun çocuklarla, hanımlarıyla, yaşlı ve kimsesiz kişilerle şakalaşması bu türdendi. Peygamberimiz (s.a.v.) çocukları çok severdi. Onlarla ilgilenir, sevindirirdi. Çocuklar Peygamberimiz (s.a.v.)’den hiç kaçmazlar, O’nerede görseler hemen yanına gelirler, çevresini sararlardı. Enes bin Malik (r.a.) anlatıyor: ‘Peygamber Efendimiz insanların en güzel ahlâklısı idi. Benim Ebû Umeyr adında küçük bir kardeşim vardı. Peygamberimiz (s.a.v.) bizim eve gelerek onu gördüğünde, “Ebû Umeyr’i üzgün görüyorum, sebebi nedir?” diye sordu. Baba: – Ya Rasûlallah, oynadığı Nugayr kuşu öldü, dedi. Bundan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v.), Ebû Umeyr’i ne zaman görse; “Ebû Umeyr ne oldu senin Nugayr ?” [3] diye takılırdı.

Hz Enes (r.a.)’in kendisi de Peygamberimiz (s.a.v.)’in hizmetine on yaşlarında iken girmişti. Bir defasında Efendimiz (s.a.v.) kendisine: “Ey iki kulaklı adam!” [4] diye takılmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) aile içinde mükemmel bir eş, şefkatli ve sevimli bir babaydı. Zaman zaman eşleriyle şaka yapar, onlarla olan samimiyetini geliştirirdi. Hz Aişe (r.a.) genç ve zeki bir hanım olduğu için Peygamberimiz (s.a.v.) ona ayrı bir ilgi gösterdi.

Hazreti Aişe (r.a.) anlatıyor: ‘Ben zayıf, ince belli, genç bir hanımdım. Bir seferde Peygamberimizle birlikte bir yolculuğa çıktım. Peygamberimiz (s.a.v.) bir yerde sahabilere: “Siz ilerleyin!” dedi. Onlar gidince ikimiz arkada yalnız başına kaldık. Bana: “Gel seninle yarışalım!” dedi ve koşmaya başladık. Ben kendisini geçtim. Aradan birkaç yıl geçmişti. Yine onunla birlikte bir yolculukta iken bir yerde sahabilere: “Siz ilerleyin!” dedi ve ikimiz yalnız kaldık. “Gel yarışalım!” dedi. O zamanlar ben kilo almıştım. Önceki yarışmayı da unutmuştum. Koşmaya başladık. Fakat bu sefer de o beni geçti. Gülümseyerek: “Bu sefer ki benim seni geçişim, o gün beni geçişine bedel olsun.” [5] buyurdu.

Peygamber Efendimizin kendi aile içindeki bir lâtifesini de Numan bin Beşir (r.a.) rivayet ediyor: ‘Bir gün Hz. Ebu Bekir (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v)’in huzuruna girmek için izin istedi. Kızı ve Peygamberimizin hanımı Hz. Aişe (r.a.)’nin Efendimiz (s.a.v.)’e yüksek sesle konuştuğunu işitti. ‘Rasûlullah’a sen nasıl bağırırsın?’ diye elini kaldırarak Hz Aişe (r.a.)’ye bir tokat atmaya davrandı. Fakat Peygamberimiz (s.a.v.) bırakmadı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) kızgın olarak evden ayrıldı. Hz. Ebu Bekir (r.a.) çıktıktan sonra Peygamberimiz (s.a.v.) Hz. Aişe’ye “Gördün mü, seni nasıl kurtardım babanın elinden.” buyurdu. Aradan birkaç gün geçtikten sonra Hz. Ebu Bekir (r.a.) tekrar izin isteyerek Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna girdi. Bu sefer Efendimiz (s.a.v.) ile kızı Hz. Aişe (r.a.)’yi barışmış görünce sevindi ve Peygamberimiz (s.a.v.)’e dönerek şöyle dedi: ‘Beni nasıl kavganıza kattıysanız barışınıza da katar mısınız?’ Peygamberimiz: “Kattık, kattık!” buyurdu. [6]

Peygamberimizin aile içinde şöyle bir lâtifesi de olmuştu: Adamın biri Peygamberimiz (s.a.v.)’in amcası oğlu Abdullah bin Abbas’a sordu. – Peygamber Efendimiz şaka yapar mıydı? – Evet, yapardı, cevabını alınca: – Şakalarından bir örnek verir misiniz? Dedi. Bir gün hanımına bol bir elbise giydirdikten sonra: “Güle güle giy, Allah’a şükret ve gelinler gibi yerde sürü!” diye takıldı. Enes (r.a.): “Rasûlullah, hanımlarıyla beraber olduğu zaman insanların en hoşu ve en şakacısıydı.” [7] Demiştir. Peygamberimiz (s.a.v.) kimsesiz, fakir, yoksul, herkesin yüz vermediği, ilgilenmediği insanlarla küçük şakalar yapar, kalplerini kazanırdı. Enes bin Malik (r.a.) anlatıyor: Bir gün adamın biri Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna geldi ve kendisinden bir binek hayvanı istedi. Peygamberimiz (s.a.v.) ona, “Peki, sana bir dişi deve yavrusu vereyim mi?” diye takıldı. Adamcağız: – Ya Rasûlallah ben sizden bir binek istiyorum, dişi deve yavrusunu ne yapayım? Dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gülerek: “Bütün develer dişi deve yavrusu değil midir?” [8] buyurdu.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in dadısı ve Zeyd bin Hârise’nin hanımı Ümmü Eymen, bir gün Peygamber Efendimize gelir ve O’nu evine davet eder: – Ya Rasûlallah, beyim sizi davet ediyor. “O da kim, hani şu gözlerinde beyazlık olan adam mı?” buyurdu. – Beyimin gözlerinde beyazlık yok, Ya Rasûlallah, dedi. “Evet, gözlerinde beyazlık var” Buyurdu. – Vallahi yok, Ya Rasûlallah. Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.): “Hiçbir insan yoktur ki, gözlerinde beyazlık bulunmasın.” buyurdu. Peygamberimiz (s.a.v.)’in buna benzer bir lâtifesini Hasan-ı Basri Hazretleri rivayet ediyor. Bir gün yaşlı bir kadın Peygamberimiz (s.a.v.)’e gelerek: – Ya Rasûlallah! Cennete girmem için bana dua eder misiniz?’ dedi. Peygamber Efendimiz: “Yaşlı kadınlar Cennnete giremez” diye ona takıldı. Bunun üzerine kadın ağlayarak oradan ayrıldı. Peygamberimiz sahabilere: “Gidin ona söyleyin, ‘Sen Cennete yaşlı olarak giremezsin. Cenâb-ı Hak, “Biz onları yepyeni bir yaratılışla yarattık da, eşlerine sevgi ile düşkün hep aynı yaşta genç kızlar yaptık.” [9] buyurmuyor mu?” [10]

Peygamberimiz (c.c.)’in bir başka lâtifesini de Enes bin Malik anlatıyor: ‘Çöl halkından Zahir adında bir adam vardı. Zahir Peygamberimiz (s.a.v.)’e her gelişinde kendi yetiştirdiği ürünlerden hediyeler getirirdi. Şehirden çöle döneceği zaman da, Peygamber Efendimiz ihtiyacı olan şeylerle onun heybesini doldururdu. Gelen hediyelere bu şekilde karşılık verdikten sonra da şöyle buyururdu: “Zahir bizim çölümüz, biz de onun şehriyiz.” Peygamberimiz (s.a.v.) Zahir’i çok severdi. Halbuki Zahir hiç de güzel görünümlü değildi. Fiziki olarak son derece çirkin bir adamdı. Bir gün pazarda çölden getirdiği malları satmaya çalıştığı bir sırada Peygamber Efendimiz (s.a.v.) gitti, sessizce yaklaştı, Zahir’i arkasından kucakladı ve elleriyle gözlerini kapadı. Zahir tutanın kim olduğunu göremiyordu. ‘Tutan kimse bıraksın’ diye çabalamaya başladı. Bu arada göz ucuyla arkasından tutanın Efendimiz (s.a.v.) olduğunu anlayınca sırtını Peygamberimiz (s.a.v.)’in göğsüne iyice dayamaya başladı. Zahir’in bu neşeli hareketinden hoşlanan Peygamber Efendimiz yüksek sesle: “Bu köleyi satıyorum, var mı alan?” diye seslenmeye başladı. Zahir boynu bükük, mahzun bir halde: – Ya Rasûlallah, benim gibi değersiz bir köleye vallahi kuruş veren olmaz, deyince Peygamber (s.a.v.): “Hayır ya Zahir, sen Allah katında hiç de değersiz değilsin!” buyurdu.

Avf bin Malik (r.a.) anlatıyor: ‘Tebük savaşında Peygamberimiz (s.a.v.)’in huzuruna gittim. Deriden yapılmış bir çadırın yanındaydı. Kapıdan selâm verdim. Selâmımı aldı ve bana: “Buyur, gir!” dedi. – Bütün vücudumla mı gireyim? Dedim. “Bütününle gir!” dedi ve ben de çadıra girdim. Çadır küçük olduğu için Avf şakayla, ‘bütün vücudumla mı gireyim’ demişti. Böylece Peygamberimiz (s.a.v.) şakaya şakayla karşılık vermişti.

Bütün sahabelerin şahit olduğu bir şakaya daha yer verelim: Sahabelerin içinde Nuayman adında çok şakacı birisi vardı. Yaptığı şakalar bazen aşırıya kaçardı. Fakat yine de Peygamberimiz (s.a.v.) onu anlayışla karşılardı. Bir gün çölde yaşayan bedevi Araplardan birisi Peygamberimiz (s.a.v.)’i ziyarete gelmişti. Devesini Mescidin avlusuna bağlayıp içeri girmişti. Sahabilerden birisi deveyi görünce Nuayman’a: ‘Şu deveyi kessen de etini yesek, eti çok özledik. Nasıl olsa Peygamberimiz (s.a.v.) devenin parasını ödeyecektir.’ Dedi. Nuayman da itiraz etmedi ve deveyi yere yatırdı, kesti ve başladı yüzmeye. Devenin sahibi Peygamberimiz (s.a.v)’in huzurundan çıkınca bir de ne görsün, devesinin derisi yüzülüyor. – Eyvah! Devemi kesmişler, diye feryat etmeye başladı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) dışarı çıktı. “Bunu kim yaptı?” diye sordu. – Nuayman yaptı, dediler. Nuayman kaçmıştı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Nuayman’ın peşine düştü, aramaya koyuldu. Sonunda Duabaa adında bir kadının evinin bahçesinde buldu. Nuayman evin avlusundaki çukura girmiş, üzerini de hurma ağacı yaprağı ile örtmüştü ve kendisini gizlemişti. Peygamberimiz (s.a.v.) eve girince birisi bir taraftan yüksek sesle: ‘Biz onu görmedik’ diyor, bir taraftan da parmağıyla Nuayman’ın saklandığı çukura işaret ediyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) gitti, onu çukurdan çıkardı. Nuayman’ın yüzü gözü toz toprak içinde kalmıştı. Peygamberimiz (s.a.v.) sordu: “Niçin böyle yaptın?” Nuayman: – Ya Rasûlallah, size burada olduğumu söyleyenler yaptırdılar bana.’ Peygamber Efendimiz bir yandan Nuayman’ın yüzünü gözünü siliyor, diğer yandan da gülüyordu. Peygamberimiz (s.a.v.) daha sonra deve sahibine devesinin parasını ödedi ve işi tatlıya bağladı. [11]

Rasûlullah (s.a.v.) Nuayman’ı hep gülerek karşılar ve ona hiç kızmazdı. Hatta onunla karşılaşınca kendini gülmekten alamadığı olurdu.

Şakanın Zararları

Şakalaşma insanlar arasında sevginin yayılmasını sağladığı gibi aşırıya vardığında olumsuz sonuçlar doğurduğu ve hatta dargınlık ve kavgalara bile neden olduğu görülmektedir. Bunun için şaka yapanlar, şaka yaptıkları kişinin psikolojik durumunu çok iyi düşünerek yeri ve zamanının da seçerek şaka yapmalıdırlar. Maverdî şakanın zararlarını şöyle sıralamaktadır:

1. Şaka, insanı hukuktan uzaklaştırır. Şaka yapılan kişinin kişilik hakları zarar görür.

2. Şaka yapan, şaka yaptığı kişiye eziyet etmiş olur. Bu da ilişkilerin kesilmesine bile neden olabilir.

3. Şakada çoğu zaman abartma vardır. Bu da yalanın bir türüdür. Said b. As, oğluna öğütlerinde şöyle demiştir: ‘Şakalaşmayı sınırlı tut. Çünkü bunda ileri gitmek insanın değerini yitirir. Akılsızların senin üzerine gelmesine neden olur. Burada hata yaparsan dostların ve arkadaşların senden uzaklaşır.’ [12] [1] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, 15/209-210. [2] Tirmizi, Birr. [3] Buhari, Edeb; Müslim, Adab; Tirmizi, Birr. [4] Tirmizi, Birr; Ebu Davud, Edeb. [5] Ebu Davud, Edeb; İbn Mace, Cihad;Ahmed b.Hanbel,II. [6] İbn Hanbel, Fezail I,75. [7] Ebu Davud; İbn Mace; Ahmed b. Hanbel. [8] Tirmizi,Birr; Ebu Davud, Edeb. [9] Vakıa sûresi, 56/35-36. [10] Tirmizi, Şemail. [11] Müslim; İbn Mace. [12] Edebü’d-Dünya ve’d-Din, Maverdi, s.297-299.

ŞEFAAT

‘Şefaat’, bir kimsenin bağışlanmasını istemek; bir kimseden, başka bir kimse için iyilik yapmasını veya ona verilecek zarardan vazgeçmesini rica etmek; yardım etmek; başkası hesabına yalvarmak, rica etmek; öncülük ve rehberlik etmek; birinin işinin görülmesi için dua ve niyazda bulunmak demektir.

Şefaat eden kimseye ‘Şafi’, şefi’, (başkası lehine taleb eden), şefaat edilene ‘meşfû’ denir.

Aşağıdaki ayette şefaat; aracı olmak, yardım etmek ve öncülük etmek anlamlarına gelir: “Kim güzel bir şefaatle (hayır ve iyiliklere aracı, vasıta olmakla) şefaat ederse, bundan kendisine bir sevap (hisse) vardır. Kim de kötü bir şefaatle (kötülüğe delil olmak ve yardım etmekle kötülük çığırını açmakla) şefaat de bulunursa, ondan kendisine bir günah payı vardır. Allah her şeye kadirdir.” [1]

Şefaat-ı hasene, iman edip Allah (c.c.)’ın ve kullarının haklarına riayet etmek, müminlerin iyiliği için uğraşmak, onları kötülükten ve zararlardan korumaya çalışmaktır. Şefaat-ı seyyie, müminlerin ve insanların zarara uğramaları ve kötülüklere düşmeleri için çalışmak ve kötülük çığırları açmaktır. Hangi hususta olursa olsun, bir insan, menfaat sağlayıp zarara uğramasını engelleme yolunda sırf Allah rızası için şefaatte bulunana dünyada ve ahirette bundan nasip ve ecir vardır. Kötülüğe ve zararlara sebep olanın bu şefaat-ı seyyienin vebal ve günahından nasibi vardır.

Ahiretteki şefaate gelince, dünyada işlenen bazı günahların ahirette cezalandırılmasından vazgeçilmesi için talepte bulunmak, aracı olmak ve bunun için dua etmektir. Şu halde şefaat, bir müminin günahlarının bağışlanması için Allah (c.c.)’a dua edip yalvarmaktır.

Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.), “Her Peygamberin bir duası vardır. Ben ise, inşallah duamı kıyamet gününde ümmetime şefaat etmek için saklamak istiyorum.” [2] buyurmuştur Ahirette kendilerine şefaat izni verilen her şefi’nin şefaatinin sınırı, Allah (c.c.) katındaki yakınlığı ve derecesi nispetinde olacağı, izin ve imkânın şamil olduğu günahkâr müminler ile mütenasiptir. Şefaat olunacak müminlerin de şefaat edilmeye lâyık olmaları şarttır.

Allah (c.c.)’ın kullarından faziletli birisinin diğer bir mümin için hayır isteğine icabet ederek bundan bir zararı gidermesi yahut onun günahlarını affetmesi, insanlara sonsuz nimet ve lütuflarının bir kısmıdır. Müminin, mümin kardeşinin günahlarının affı için duası Allah katında ona şefaati türündendir. Allah katında hayırlı bir kulun bu duası ister dünyada iken sağ olan mümin için olsun, ister ölmüş mümin için olsun yahut ahirette meydana gelsin aynıdır. Dünyada iken Hz. Peygamber (s.a.v.)’in müminlere duası, onlara bir çeşit şefaatidir. O daha bu dünyada hayatta iken müminlere dua ederek şefaatte bulunmuştur.

Nitekim Hz. Aişe’nin (r.a.)’nın naklettiğine göre, Rasûlullah (s.a.v.), çok defa geceleri yatağından kalkar, mümin ölülere Allah (c.c.)’tan mağfiret istemek için “Bakîu-l- Ğarkad” mezarlığına giderdi.’ Yüce Allah’ın kendi yanında mukarreb ve derecesi yüksek bir kulunun diğeri hakkında şefaatini –birine kendi katında itibarı olduğunu göstererek ikram için, ötekine zayıf ve muhtaç olduğundan rahmet olarak- kabul etmesine aklen hiçbir engel yoktur. Allah (c.c.)’ın ahirette, peygamberlerine (a.s.) ve razı olduğu bir takım zatlara şefaat etmeleri için müsaade etmesi, kendisini bileceği adalet ve lütuf kanununa dahil olan hikmetindendir. Uhdesinde kul hakları bulunanlar hariç, günahkâr müminleri Allah Teâlâ’nın, lütuf ve fazlıyla affetmesi caiz olunca, peygamberler, veliler ve iyi kimselerden birinin şefaatine mazhariyetleri halinde bunların Allah’ın mağfiretine nail olmaları da mümkündür.

Ahirette şefaatin olacağı Kitap ve sünnetle sabittir: Peygamber, velî, şehit ve bildikleri ile amel eden imanlı âlimler ve kâmil müminler gibi Allah (c.c.)’ın müsaade ettiği, rızasına mazhar olmuş, nezdinde bir değer ve yakınlığa erişmiş kimselere şefaat etme izni verilebilecektir.” [3] “Allah, O’ndan başka tanrı yoktur; O, hayy’dır, kayyûmdur. Kendisine ne uyku gelir ne de uyuklama. Göklerde ve yerdekilerin hepsi O’nundur. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, kullarının yaptıklarını ve yapacaklarını bilir…” [4] “Şüphesiz ki Rabbiniz, gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra da işleri yerli yerince idare ederek arşa istiva eden Allah’tır. Onun izni olmadan hiç kimse şefaatçi olamaz. İşte O Rabbiniz Allah’tır. O halde O’na kulluk edin. Hâla düşünmüyor musunuz?” [5] “O gün Rahmân (olan Allah)’ın nezdinde söz ve izin alandan başkalarının şefaata güçleri yetmeyecektir.” [6] Peygamberler ve diğer şefaatçilerin şefaatleri, Allah’ın razı olacağı ve haklarında şefaat edilmeğe izin verdiği kimseler hakkında olacaktır.” [7] Kâfirler için ise şefaat kapıları tamamen kapatılmıştır. “Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” [8] “Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; ondan başka günahları dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa büsbütün sapıtmıştır.” [9] “(Fakat onlar), Onun tevilinden başka bir şey beklemiyorlar. Tevili geldiği (haber verdiği şeyler ortaya çıktığı) gün, önceden onu unutmuş olanlar derler ki: Doğrusu Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler. Simdi bizim şefaatçılarımız var mı ki bize şefaat etsinler veya (dünyaya) geri döndürülmemiz mümkün mü ki, yapmış olduğumuz amellerden başkasını yapalım? Onlar cidden kendilerine yazık ettiler ve uydurdukları şeyler (putlar) da kendilerinden kaybolup gitti.” [10]

Peygamberler (a.s.) bile kâfirlere şefaat edemeyeceklerdir. Kâfirler layık oldukları cezalarını çekeceklerdir. Hz. İbrahim (a.s.)’in ahirette babası ile karşılaştığında onun hiçbir şefaatte bulunmaması, Allah’tan “Kâfirlere ben cenneti haram kıldım.” cevabı alması da buna delalet eder. [11]

Yalnız Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadisinde, şefaati sebebiyle amcası Ebu Talib’in ateş çukurunun topuğuna kadar gelen yerinde bulunacağını söylemiştir. [12] Bu da sadece Rasûllulah (s.a.v.)’a tanınan bir şefaat hakkı olsa gerektir. Çünkü Ebu Talib, Rasûllulah (s.a.v.)’a pek çok yardım ve iyiliklerde bulunmuştur. Peygamberlerin Şefaati Ahirette peygamberlerin (a.s.) hepsine, müminlere şefaat etme hakkı tanınmıştır. [13] “Her Peygamber kendi ümmetine şefaat edecektir.” [14] İnsanlar muhakeme olunmak için mahşerde toplandıklarında, peygamberler, “Allah’ım, selamet ver, Allah’ım, selamet ver” diye dua edeceklerdir” [15]

Peygamberlerin ve Hz. Peygamber’in şefaati

“Şüphesiz ki Allah, kendisine eş tanınmasının (şirk koşulmasının) günahını yargılamaz. Ondan başka dileyeceği kimsenin günahını mağfiret eder.” [16] ayetinin hükmünce, Allah (c.c.)’ın izniyle müminlere şamil olabilecektir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.) hadislerinde büyük günah işleyenler de dahil müminlerin şefaatine nail olacaklarını söylemiştir: Hz. Cabir (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Şefaatim, ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.” [17]

Peygamberler (a.s.) içinde ilk defa şefaat edecek ve şefaati kabul olunacak peygamber, Hz. Muhammed (s.a.v.)’dir. [18] Ahirette Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bu ilk şefaati, mahşer halkının muhakemeye başlanılması hakkındaki genel ve büyük şefaattir. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in birçok hadis kitaplarında zikredilen bu büyük şefaatinin (Şefaatü’l-uzma) ana hatları şöyledir: ‘Allah (c.c.), insanların hepsini düz geniş bir sahada hüküm ve hesap için toplayacaktır. Orada insanların meşakkat ve gamı dayanılmayacak bir dereceye varacaktır. Bu sırada insanların bir kısmı, diğer bir kısmına, ‘size erişen şu faciayı görmüyor musunuz? Rabbinize size şefaat edecek birisine gidiniz’ derler. Sırasıyla Adem (a.s.), Nuh (a.s.), İbrahim (a.s.), Musa (a.s), ve İsa (a.s) peygamberlere gelirler. Bu peygamberlerden her biri onları diğerine gönderir. Nihayet Hz. İsa, onları Hz. Muhammed (s.a.v.)’e gönderir. O vakit Hz. Peygamber (s.a.v.) Arş’ın altında secdeye kapanır. Allah (c.c.) da O’na secdesinde yapılacak hamdlerin en güzelini ilham eder. O Allah (c.c.)’a hamd ettiği sırada, “Başını kaldır, işte verilir. Şefaat eyle şefaatin kabul olunur.” cevabını alır. Muhakemeye başlanır. Bundan sonra Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şefaatiyle imanlılardan bir miktar cehennemden çıkarılır. Rasûllulah, birkaç defa daha secdeye kapanarak Allah (c.c.)’a hamd eder ve dua eder. En nihayet onun şefaatiyle, Allah (c.c.)’ın izin ve takdiri dâhilinde müminlerden büyük bir çoğunluk cehennemden çıkarılacaktır. İşte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in haiz olduğu bu şefaat ‘Makam-ı Mahmûd’dur.’ [19] Cennette derecelerin artırılması için ilk şefaat edecek peygamber Hz. Peygamber (s.a.v.)’dir. Bundan dolayı Hz. Peygamber (s.a.v.) bir hadisinde, “Cennette insanların ilk önce şefaatte bulunanı benim.” [20] buyurmuştur.

Dünyadaki şefaat Peygamber Efendimiz tarafından övülmüş ve tavsiye de edilmiştir. Bu konuda mezhepler arasında bir farklılık söz konusu değildir. Lakin Uhrevî şefaat ile ilgili görüş farklılıkları olmuştur. Örneğin Mu’tezile, cennette derecelerin artırılması için yapılacak şefaatten başka şefaatleri kabul etmez.

[1] En-Nisa sûresi, 4/85. [2] Buhari, Daavat, I; Tevhid, 31; Müslim. [3] Müslim, Cenaiz, 35. [4] Bakara sûresi, 2/255. [5] Yunus sûresi, 10/3. [6] Meryem sûresi, 19/87; Tâhâ sûresi, 20/109; Zuhruf sûresi, 43/86. [7] Enbiya sûresi , 21/27/28; Duhan sûresi, 44/41; Buhari, Cihad, 189; Müslim, İmare, 6. [8] Bakara sûresi, 2/48. [9] Nisa sûresi, 4/116. [10] A’rafsu 7/53;-Mümin sûresi, 40/18; Secde sûresi, 32/4; Zümer sûresi, 39/44; Müddesir sûresi, 74/48; İnfitar sûresi, 82/19. [11] Buhari, Tefsir, Sûre 26; Bu konuyla ilgili olarak bkz. Buhari, Enbiya,; 8; Tefsir, Sûre 6; Rikak, 45/53; Müslim, Fadail, 9. [12] Buhari, meğazi, 73; Müslim, İman, 90. [13] Buhari, Rikak, 45; Tevhid, 33; Müslim, İman, 81; Ebu Davud, Cihad, 26; Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 94 vd. 325, V, 43; Tirmizi, II, 66. [14] Buhari Tefsi sûre, 18. [15] Buhari, Rikak, 52; Müslim, İman; 81. [16] En-Nisa, 4/116 [17] Tirmizî, Kıyamet 12, (2437); Ebu Davud, Sünnet, 23, (4739); İbnu Mace, Zühd 37, (4310): Buhari, Rikak, 51; Ebu Davud, Es-Sünne, 20; Tirmizi, II, 66. [18] Müslim, Fadâil, 2. [19] El-isra’, 17/79; Buhari, Tevhid, 24; Müslim, İman 84. [20] Müslim, İman, 85.

ŞEFKAT

‘Şefkat’, Allah (c.c.)’ın yarattığı canlılara karşı insanda var olan acıma, esirgeme, merhamet etme duygusuna denir. Şefkat’in zıddı şiddet ve hiddet, rahmet ve acıma duygusundan yoksun olmaktır ki bunlar kötü huylardandır. Şefkatli kimseye ‘Şefik’ denilmektedir.

Müslümanlar bunu isim olarak erkek çocuklarına ve kızlarına da ‘Şefika’ ismini vermektedirler. İnsandaki şefkat duygusunun kaynağı, Allah (c.c.)’ın Rahman, Rahim ve ‘Erhamu’r-Rahimin’ (merhametlilerin en merhametlisi) isimlerinde ifadesini bulan ilâhi rahmettir: “Rahmetim her şeyi kapsamıştır.” [1] Ayet-i Kerimesi bu şefkati açıklamaktadır.

Peygamber (s.a.v.)’in şefkat konusunda buyurdukları: “Yeryüzündeki bütün canlılar Allah’ın rahmet ve şefkatiyle varlıklarını sürdürürler. Allah (c.c.), rahmeti yüz parçaya ayırdı; doksan dokuzunu kendi katında tuttu, birini dünyaya indirdi. Bütün canlılar bu bir parçadan yararlanarak hemcinslerine şefkat gösterirler. At, yavrusu memesini emerken başına değmesin diye işte bu şefkatle ayağını kaldırır.” [2] hadisi, bu duygunun yalnızca insanlara ait olmayıp, hayvanlarda da bulunduğunu açıklamaktadır. Bütün canlıların hissettiği bu duyguyu, onların en üstünü ‘eşref-i mahlûkat’ olan insan Peygamber (s.a.v.)’in daha güzel bir şekilde hissetmesi gerekir.

Zaten İslâm dini, Halik’a (yaratana) hürmet ve mahlûka (yaratılmışlara) şefkat temellerine dayanan bir dindir. Çünkü yaratılmış varlıkların hepsi Allah (c.c.)’ın yarattıklarıdır. İyi bir Müslüman’ın müşfik (şefkatli) olması gerekir. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.); “Büyüklerini saymayan, küçüklerini sevmeyen bizden (Bize layık bir Müslüman) değildir.” [3] buyurmaktadır. “İnsanlara acımayana Allah da acımaz!” [4] ve “Merhamet etmeyene merhamet edilmez!” [5] hadisleri de, şefkat ve merhametin ne kadar yüce bir davranış olduğunu göstermektedir. “Müminler birbirlerini sevmede, acımada ve korumada bir vücut gibidir. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olur, diğerleri de bu yüzden hasta olur; ateşlenir ve uykusuz kalır.” [6] hadisine göre Müslüman’ın şefkati öncelikle müminleri kucaklamalı, fakat diğeri insanları, hatta hayvanları da içine almalıdır.

Çocuklara, yaşlılara, hastalara, dul ve yetimlere, kimsesiz ve güçsüzlere, kölelere, hayvanlara, büyük bir şefkat, sevgi ve merhamet besleyen Hz. Peygamber (s.a.v.), şefkat ahlâkında da bizlere en güzel örnekleri sunmuştur. Peygamberimiz (s.a.v.), kimi zamanlar namazda uzun ayetler okumak ister, fakat duyduğu çocuk sesi sebebiyle, annesi cemaatte olabilir diye namazı kısa keserdi. Yalnızca kendi çocukları ve torunları değil, gördüğü, rastladığı bütün çocukları sever, okşar, öper, onlarla şakalaşırdı. Köle ve cariyelere müşfik davranır, diğer Müslümanların da böyle yapmasını isterdi.

Hz. Aişe (r.a.) anlatıyor: ‘Bir seferde Rasûlullah (s.a.v.) ile birlikte huysuz bir devenin sırtında bulunuyorduk. Deve beni sağa sola götürüyordu. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v.) buyurdu ki: “Ey Aişe! Deveye şefkat göster. Çünkü şefkat, herhangi bir işe girdi mi onu süslendirir. Herhangi bir işten şefkat ve merhamet çıktı mı, mutlaka onu çirkinleştirir.” [7] Yine O Yüce Peygamber ashabına, hayvanlara taşıyamayacağı yükler yüklememelerini, onlara eziyet etmemelerini, yüzlerine vurmamalarını, onları boğazlarken, eziyet çektirmeden, en güzel bir şekilde kesmelerini tavsiye ederdi. Bu yüce duygudan yoksun olanlara sadece acırdı. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in çocukları öptüğünü görünce şaşıran, on çocuğunun hiçbirini öpmediğini öğünerek söyleyen Akrâ’ b. Habis’e cevabı: “Allah kalbinden rahmeti söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim.” [8] olmuştur. Rahmeti gazabına (kızgınlığına) galip gelen, insana ana-babasından daha şefkatli davranan bir Allah (c.c.)’ın kullarına merhametsizlik, katı kalplilik, acımasızlık yakışmaz. O’na yakışan, Allah (c.c.) ve Rasûlünün bu güzel ahlâkıyla ahlâklanmak ve Rabbi’nin kendisine yaptığı gibi başkalarına merhametli davranmaktır.

Hz. Ömer (r.a.) anlatıyor: Medine’nin yakınında yaşlı ve gözleri ama bir kadın vardı. Her gün ona uğrayarak ihtiyacını gidermek isterdim. Fakat ne zaman gitsem benden önce birisinin ona uğrayıp ihtiyaçlarını karşıladığını görürdüm. Merak ettim ve her gün bu sevabı işleyen kimdir? Dedim. Bir gün çok erkenden bu kadına uğradım. Bir de ne göreyim bu sevabı kazanmakta olan kişi Hz. Ebu Bekir (r.a.) idi. Hz. Ebubekir (r.a.) halka hizmetten, onlara her türlü yardımdan son derece zevk duyar, Müslüman köleleri efendilerinin zulmünden kurtarmak için satın alır ve onları hürriyetlerine kavuştururdu. [9] [1] A’raf sûresi, 7/156. [2] Buharî, Edep, 19. [3] Tirmizi, Birr, 15. [4] Müslim, Fedâil, 66. [5] Buharî, Edep, 18. [6] Buharî, Edep, 19. [7] Müslim, Ebu Davud. [8] Buharî, Edep, 18. [9] Asr-ı Saadet, 1/213.

ŞÜKRETMEK

‘Şükür’, sözlükte, hayvanların yedikleri gıdanın etkisinin bedenlerinde açıkça ortaya çıkmasıdır. İslâm ahlâkında şükür, Allah (c.c.)’ın nimetlerinin etkisinin kulun dilinde ‘itiraf ve övgü’ olarak, kalbinde ‘tanıklık ve sevgi’ olarak, organlarında da ‘itaat ve boyun eğme’ olarak ortaya çıkmasıdır. Kur’an-ı Kerim, insana sayısız nimetler verildiğini, insanın bunları veren Allah (c.c.)’ı bilip, hizmetine sunulan bu nimetlerden dolayı nimetleri verene minnet duymasını ve bu duyguyu çeşitli şekillerde ortaya koymasını bildirmektedir. Türkçe’de kullandığımız ‘teşekkür etmek, şükran duymak, şükran sunmak, minnettar olmak, teşekkürü borç bilmek’ kavramları da aynı kökten gelmekte ve yaklaşık aynı anlamı ifade etmektedir.

Şükür ve İman İlişkisi

Şükür, nimet vereni bilip açığa vurmak olduğu gibi, bunun tam zıddı olan ‘küfür’ ise, nimet vereni inkâr edip onu gizlemek, yok saymaktır. Küfür kelimesi, iman etmemeyi, insanlara sonsuz nimetler veren rızık sahibi Allah (c.c.)’ı inkâr etmeyi anlattığı gibi, şükür kelimesi de iman etmeyi, verilen nimetlerin sahibi olan Allah (c.c.)’ı tanımayı ve O’na minnettarlık duymayı ifade eder. Şükür, hamd etmeyi ve tevhid’e inanmayı bir araya toplar. Her şükrün başı kesinlikle Allah (c.c.)’a hamd olmalıdır. Nitekim Fatiha sûresini okurken ‘Allah’a hamd’ ile başlar, tevhid dinine bağlılıkla bitiririz. Fatiha sûresinde, Allah (c.c.) tarafından bize “Bizi nimet verdiklerinin yoluna ilet” dememiz emredildi. Bu ayette ‘kendilerine nimet verilenler’ diye bildirilenler ise, peygamberler (a.s.), sıddıklar, şehitler ve salih (iyi) insanlardır. Kendilerine gazap edilenler ile sapıtmışlar, nimet verilenler arasına sokulmamıştır. Bunun için küfredenler, inkârcılar; şükredenler ise iman edenlerdir, diyebiliriz. Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu organların faaliyetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti bilmenin de ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur. İşte bunun için Allah (c.c.), Kur’an-ı Kerim’de, İslâm ve İman’a ‘şükür’ diye de isim vermektedir. [1]

Şükrün Önemi

Kur’an-ı Kerim, sürekli olarak Allah (c.c.)’ın insanlara verdiği nimetlere, yaptığı bağış ve ihsanlara dikkat çekmekte ve insanın yararlandığı bütün bu nimetler karşısında minnet duymasını, şükran duyguları içerisinde olmasını istemektedir. Çünkü nimete kavuşmanın, iyilik görmenin karşılığı budur. İnsan, Allah (c.c.)’ın insanlara verdiği can ve organlar karşılığında, yağmur vermesinin, gece ile gündüzü var etmesinin, dağ gibi gemileri yüzdürmesinin, eti yenen hayvanları ve daha nice nimetler vermesinin karşılığı olarak şükretmelidir. Bütün bu nimetleri vereni tanımalı ve O’nun huzurunda boyun bükmelidir. Allah (c.c.)’ın insanlara; “Verdiğim nimetlere şükredin” demesi de ayrıca insan için bir nimet ve iyiliktir. Çükü şükrün yararı dünya ve ahirette Allah (c.c.)’a değil kullara dönüktür. Yerine getirdiği şükür ile yarar gören kulun kendisidir. Kul şükrederek Rabbine bir karşılık veya mükâfat vermemektedir. Zaten buna da hiçbir varlığın gücü yetmez. Kim şükrederse kendi nefsi için şükretmiş olur. [2]

Yoksa Allah (c.c.)’ın böyle şeylere zaten ihtiyacı yoktur. Ancak Allah (c.c.) kullarına karşı bu kadar cömert, bu kadar lütuf sahibi olduğu halde, kullarının bir kısmı nankördür, çok şükretmekten uzaktırlar. [3] Şükretmek, müminlerin en önemli özelliklerinden biridir. Allah (c.c.) müminlere verilenleri zaman zaman hatırlatıyor ve bu hatırlatmanın da onları şükretmeye teşvik olduğunu hissettiriyor. Örneğin, ‘Allah müminleri affeder, bundan dolayı Allah (c.c.) onlara nimetlerini tamamlamak ve onları temizlemek istiyor, onlara zafer veriyor ve güzel rızıklarla rızıklandırıyor, dinlenmek için geceyi ve gündüzü var ediyor’ mealindeki ayetler bunun içindir. Bütün nimetlerin sahibi olan Allah (c.c.) insanlara; “Bana şükredin, nankörlük etmeyin.” [4] “Eğer Allah’a tapıyorsanız, O’na şükredin.” [5] diye emretmekte ve “O (Nuh), çok şükreden bir kul idi.”[6] “İbrahim Allah’ı birleyerek O’na itaat eden bir lider idi, (Allah’a) ortak koşanlardan değildi.” [7] peygamberlerin şükredenlerden olduğu övülmektedir.

Aşağıdaki âyet-i kerimeler de dinin özünün şükür olduğunu, bunun için şükretmeyen kimsenin gerçek bir mümin olamayacağını bildirmektedir: “Allah sizi annelerinizin karnından çıkardığı zaman hiçbir şey bilmiyordunuz. Size işitme (duyusu), gözler ve gönüller verdi ki şükredesiniz.” “Siz Allah’tan başka bir takım putlara tapıyorsunuz, yalan uydurup onlara tanrı, şefaatçi diyorsunuz. Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, size rızık vermezler. Siz rızkı Allah’ın yanında arayın, O’na tapın ve O’na şükredin. Hepiniz (sonunda) O’na döndürüleceksiniz.”(3) “Allah (c.c.), şükredenleri mükâfatlandıracaktır.” (4) “Şüphesiz bunda şükreden herkes için âyetler (ibret veren işaretler) vardır.” (5) “Ve Rabbiniz size şöyle bildirmişti: And olsun şükredersiniz, elbette size (nimetimi) artırırım ve nankörlük ederseniz azâbım pek çetindir.” (6) Âyette imanın eş anlamlısı olarak kullanılan şükrün, nimetin artmasına; karşıtı olan küfrün yani nankörlüğün de nimetin elden çıkmasına, kulun cezalandırılmasına sebep olduğu vurgulanmıştır. Şükrün öneminden dolayı bizzat Allah (c.c.) “Şakir” olarak nitelenmiştir. Böylece kendi ismini ve vasfını kullarına da vermiştir. “Şükrederseniz, sizin için ona razı olur.” âyetinde belirtildiği gibi, kulu için ancak şükre razı olacağını fakat “Benim şükreden kullarım azdır.” âyetiyle de şükreden kulların az olduğunu bildirmiştir.

Rabbinin şükreden kulları arasında bulunmak için bazen ayakları şişinceye kadar namaz kılan Peygamber (s.a.v.) : ‘Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamış iken böyle mi yapıyorsun ?’ diyenlere: “Şükreden bir kul olmayayım mı ?” demiştir. Hz. Muaz (r.a.)’a her namazın ardından, “Allah’ım, seni zikretmek, sana şükretmek ve güzel ibadet etmek için bana yardım eyle !” diye dua etmesini emretmiştir. Şükür, Kulu Bir Deneme Aracıdır İnsana sayısız nimetler verilmesinin nedeni, onun şükreden bir kul mu yoksa nankörlük eden bir kul mu olduğunu denemek içindir. Kur’an-ı Kerim bunu Hz. Süleyman (a.s.) ile ilgili bir olayda şöyle haber veriyor: “Yanında kitaptan bir ilim olan biri, dedi ki; ‘Ben (gözünü açıp kapamadan) onu (kraliçenin tahtını) sana getirebilirim. Derken (Süleyman) onu (tahtı) kendi yanında durur halde görünce dedi ki: ‘Bu Rabbimin fazlındandır. O’na şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemektedir…” [8] İnsan, şükretmek veya nankörlük etmek noktasında denenmektedir. Allah (c.c.) müminleri zaman zaman ‘sabır ve şükür’ ile sınava tabi tutar.

Kimi zaman darlıkla, kimi zaman varlıkla, bazen felaketlerle bazen de zaferlerle dener. Kendini yeterince tanımaları için nimet verdiğini hatırlatır. Bazen bolluk verir, bazen de bolluktan sonra darlık verir. Başlarına sıkıntı gelir, bazı şeylerden yoksun kalırlar veya insanlardan çeşitli eziyetler görürler. Mümin insan her türlü zorluğa ve denemeye sabreder, her türlü nimete ise hamd eder veya şükreder. [9] Ayette açıkça bildirildiğine göre şükür, nimetin artmasına, nankörlük de onun elden çıkmasına neden olur. Bir görüşe göre, nimeti gizlemek, söylememek nimete nankörlük; nimeti göstermek ve söylemek de nimete şükürdür. Hz. Peygamber (s.a.v.)’in şu hadisi de bu anlama gelir: “Allah bir kuluna nimet verince kulunun üstünde o nimetin izini görmek ister.” Nitekim yüce Allah (c.c.) da peygamberine: “Hayır, artık (yalnızca) Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol.” [10] buyurmuştur. Müminin yaşamı sabır ile şükür anlayışı arasında geçmelidir. Allah (c.c.)’ın verdiği nimetler sayılamayacak kadar çoktur. Bu nimetlerin sahibine şükür, insanlık borcudur, yaratılışın gereğidir. Şükür borcu iman ettikten sonra, bütün bir ömrü Allah (c.c.)’ın istediği gibi yaşamakla, nimet sahibinin rızası doğrultusunda yaşamakla yerine getirilir. Bir nimete kavuşulduğu veya kişiyi sevindirecek bir hayır ona ulaştığı zaman, ‘şükür secdesi’ yapmak müstehaptır.

Şükür ile Hamd Arasındaki İlişki

Hamd, isteyerek yapılan bir iyiliğe karşı, iyilik yapana bir teşekkür ve bir övgüdür. Hamd etmenin özelliği, bir iyiliğe karşı yapılmasıdır. Hamd ile iyilikte bulunan hem övülür, hem de ona karşı minnettarlık duyulur, teşekkür edilir. ‘Şükür’ de böyledir. Ancak şükür yapılmış olan bir iyiliğe karşı söz veya fiil ile yerine getirilen bir övgü ve şükran duygusudur. Bu bakımdan hamd genel olarak şükürden daha geniş kapsamlıdır. Hamd, nimete kavuşmanın veya gelecek olan bir nimetin sevincini, huzurunu duyup, nimet sahibine övgüde bulunmaktır. Şükür ise insana gelip ulaşmış bir nimete karşı bir teşekkürdür.

Hadis-i şerifte: “Hamd, şükrün başıdır. Allah’a (c.c.) hamd etmeyen, O’na şükretmemiştir.” buyurulmuştur. Şükür, çeşitleri ve sebepleri açısından hamd’den geneldir. Hamd ise ilgili olduğu şeyler bakımından şükürden genel, sebepleri bakımından şükürden özeldir.

Yani şükür saygı olarak kalb ile, övgü olarak dil ile, ibadet ve iteat olarak uzuvlar ile yapılır. Şükrün ilişkili olduğu şeyler nimetlerdir. Şükür sıfatlarla ilişkili değildir. Sıfatlarından dolayı Allah (c.c.)’a şükredilemez. Bu sıfatları övülür. Bunlar şükrün değil, hamdin konusu olur. Bu sıfatlardan dolayı Allah (c.c.)’a hamd edildiği gibi, ihsanından ve adaletinden dolayı da Allah (c.c.)’a hamd edilir. Oysa şükür yalnız ihsanına ve nimetlerine ilişkindir. Şükrün ilişkin olduğu şeye hamd de ilişkindir. Ama hamd’in ilişkin olduğu her şeye şükür ilişkin değildir. Bundan dolayı hamd’in ilişkileri şükürden çoktur. Öte yandan hamd edilen her vasıta ile de şükür yapılır, fakat şükredilen her vasıta ile hamd edilmez. Çünkü hamd kalp ve dil ile olur, uzuvlar ile olmaz. Ama şükür her üçüyle de olur. Bunda dolayı şükrün vasıtaları, hamd’in vasıtalarından çoktur. [11] Burada her nefeste Allah (c.c.)’a hamd ve şükretmenin gereğini belirtmek üzere Şeyh Sa’di’nin, Gülistan isimli eserinin giriş kısmında şöyle denilmektedir: ‘Hamd o Yüce Allah’a mahsustur ki O’na ibadet, yakınlığına sebep olur. O’na şükür de nimetin artmasına vesiledir.’ ‘İnsanın içine giden bir nefes, hayatı uzatır. Dışarı çıkan her nefes, canı ferahlandırır. (Çünkü vücutta biriken zehirli gazı dışarı atar) Öyle ise her nefes içinde bir nimet vardır. Her nimet de bir şükrü gerektirir.’ ‘Hangi kulun elinden ve dilinden gelir ki, O Yüce Mevla’ya gereği gibi teşekkür görevini yerine getirebilsin?’ ‘O kul iyidir ki, Allah’ın nimetlerine karşı şükürde kusurundan ötürü o Yüce Mevla’ya özür getirir. Yoksa hiç kimse Allah’a gerektiği gibi şükür ve kulluk görevini yerine getiremez.’ [12]

Şeyh Sa’di’nin gayet lirik olarak belirttiği gibi, Allah (c.c.)’ın kul üzerindeki nimetleri sayısızdır. “Şayet Allah’ın nimetini saysanız, baş edemezsiniz.” [13] Her nimete bir teşekkür gerekir. Bu kadar nimetin şükrünü kim yapabilir? Onun için ayetin sonunda: “İnsan cidden çok haksız ve nankördür!” buyurulmaktadır. İnsan yoksulluk içinde yaşasa bile yine de Allah (c.c.)’ın sayısız nimetleri içindedir. Eğer sağlık içinde yaşıyor, sağlıkla nefes alıp veriyorsa bu yeryüzünün krallığına bedel bir nimettir. Döneminde cihan padişahı olan Kanûni Sultan Süleyman, bir nefes sağlığı, cihan padişahlığından üstün tutmuştur: ‘Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.’

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Şükrü:

Peygamberimiz (s.a.v.), felaket ve musibetlere karşı sabrederken, bir lütuf ve nimete kavuştuğu zaman da şükrederdi. Zaten onun her hali şükür üzerineydi. Hiçbir problemden dolayı şikâyet ettiği, insanlara dert yandığı görülmemişti. Çok ağır hastalıklara yakalandığı zamanlarda bile şükür içinde bulunurdu. Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) bir gün hastalandı. Yatağının içinde dönmeye başladı. Ben kendisine, ‘Eğer bu hastalık içimizden birisine gelseydi, çok şikâyet ederdik’ dedim. Bunun üzerine Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Şunu unutma ki, müminler bir takım sıkıntılarla karşı karşıya gelirler. Ayağına bir diken batan veya bedenine bir ağrı giren müminin başına gelen bu sıkıntı dolayısıyla Allah bir günahını affeder ve âhiretteki makamını bir derece yükseltir.”

Peygamberimiz (s.a.v.) en dayanılmaz musibetlere uğradığı gibi en büyük ve yüce nimetlere de kavuşmuştu. Cenâb-ı Hak kendisini alemlere rahmet olarak göndermiş, kâinatın Efendisi yapmış, bütün peygamberlere sultan, evliyaya rehber, müminlere eşsiz bir örnek kılmıştır. Kendisine muhatap seçerek yüce kelâmını ona vahy etmiş, kısa zamanda davasında başarılı kılarak düşmanlarına galip getirmiş, yaymaya çalıştığı hak dini dünyaya yayılmış, kıyamete kadar hükmünü geçerli kılmıştır. Bunun gibi daha sayamayacağımız pek çok nimete kavuşturmuştur. Cenâb-ı Hak, Peygamberimiz (s.a.v.)’i bütün günah ve kusurlardan temiz ve uzak olarak yaratmıştır. Geçmiş ve gelecek bütün günahlarını bağışlamıştır. Böyle olduğu halde, Peygamberimiz (s.a.v.) sürekli şükür içinde bulunurdu. Bir gece sabaha kadar namaz kılmış, gözyaşı dökmüştü. Peygamberimiz (s.a.v.)’i bu halde gören sevgili hanımı Hz. Aişe (r.a.): ‘Ya Rasûlallah, niçin kendinizi bu kadar yoruyorsunuz? Geçmiş ve gelecek günahlarınız -yok ya- affedilmedi mi?’ deyince, Peygamberimiz (s.a.v.) şu karşılığı verdi: “Ya Âişe, Allah’a şükredici bir kul olmayayım mı?” [14]

Evet O, Allah (c.c.)’a gerçek anlamda şükreden yüce bir insandı. Sevinçli bir haber duyduğu zaman hemen şükür secdesine varır, Rabbine olan minnetini bildirirdi. Dünyada iken Cennetle müjdelenen Hz. Abdurrahman bin Avf anlatıyor: ‘Bir seferinde Rasûlullah (s.a.v.) odasına doğru gitti ve içeri girer girmez kıbleye karşı dönüp secdeye vardı. Secdeyi o kadar uzattı ki, Allah (c.c.) secdede ruhunu aldı sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı. “Kimsin?” dedi. – Abdurrahman, dedim. “Ne var?” – Ey Allah’ın Rasûlü, öyle bir secde yaptınız ki, Allah’ın secdede ruhunuzu almış olmasından korktum, dedim. Rasûl-i Ekrem şöyle konuştu. “Cebrail bana gelerek Allah’ın şöyle buyurduğunu müjdeledi: “Kim sana salât ve selâm getirirse, ben ona rahmet ederim’, bunun üzerine ben de Allah’a şükür secdesinde bulundum.” Peygamberimiz (s.a.v.) hasta veya sakat birisini görünce Allah (c.c.)’ın kendisine ihsan etmiş olduğu sağlık için şükrünü dile getirmek üzere yine secdeye varırdı. Abdullah bin Ömer (r.a.)’in anlattığına göre, Peygamberimiz (s.a.v.) bir gün yatalak bir hastaya uğradı. Onun halini görünce hemen bineğinden indi, Allah (c.c.) için secde etti. Hz. Ömer (r.a.) de aynı şekilde secdeye kapandı. Peygamberimiz (s.a.v.)’in mübarek dilinden “Elhamdulillah” zikri hiç düşmezdi. Bu kelime tam anlamıyla Allah (c.c.)’ın ihsan ettiği nimetlere şükrün bir ifadesiydi.

Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: ‘Rasûlullah (s.a.v.) yakınlarından birisini orduya katarak savaşa gönderdi ve şöyle dua etti: “Allah’ım eğer onları sağ salim olarak döndürürsen Sana gereği gibi şükretmek bana borç olsun.” buyurdu. Bunun üzerine ben ‘Ya Rasûlallah, siz, eğer onları sağ salim döndürürse Allah (c.c.)’a gerektiği üzere şükretmek bana bir borç olsun, dememiş miydiniz?’ dedim. Buyurdu: “Allah’a hamd olsun” anlamına gelen “Elhamdulillah” kelimesi Allah’a şükrün tam bir ifadesi sayılıyordu.

Şükür Nasıl Yapılır?

Kur’an-ı Kerim’e göre müminler Allah (c.c.)’a üç şekilde şükrederler:

1. Dil İle Şükür

Nimeti vereni anmak, O’nu övmek, O’nun nimet sahibi olduğuna iman etmekle ve bunu tevhid kelimesiyle ilan etmekle olur. Bu bildirim, sıradan bir teşekkür ifadesi değil, dil ile ‘şehadet’ getirmek, dil ile doğru sözlü olmak, dil ile Kur’an’ı tasdik etmek, dil ile İslâm’ı anlatmak, Kur’an okumak, dil ile Allah (c.c.)’ı çokça zikretmek ve buna benzer dil ile ilgili kulluk görevlerini yapmakla yerine getirilir.

2. Kalp İle Şükür

İmanı kalbe yerleştirdikten sonra, nimetlerin sahibinin Allah (c.c.) olduğunu kalp ile tasdik etmek, vahiy ile gelen şeyleri kabul etmek ve kalbe Allah (c.c.)’tan başka hiç kimsenin korkusunu ve sevgisini koymamaktır.

3. Fiil (eylem) ile Şükür

Bedenin organlarıyla, nimet verene itaat etmek ve O’nun yüce emirlerini yerine getirmektir. Kısaca İslâm’ı her bakımdan yaşamaya çalışmaktır. Çünkü nimet vereni bilip O’nu övmek, bir anlamda O’ndan gelen her şeyi kabul etmektir. Kuşkusuz yalnızca dil ile ‘Allah’ım sana şükürler olsun’ demek şükür için yeterli olmaz.

Fiil ile şükür, Allah (c.c.)’a hakkıyla kullukla beraber aynı zamanda Allah (c.c.)’ın verdiği nimetlerden Allah (c.c.)’ın diğer kullarını da yararlandırmaktır. Hayat bir nimettir. Hayatın sürekliliğini sağlayan her şey birer nimettir. Allah (c.c.)’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük nimettir. Allah (c.c.)’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması demektir.

Şükrün başı Allah (c.c.)’ı bilmektir. Allah (c.c.)’ı Rab olarak bilen, O’nun nimet verdiğinin bilincinde olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar. Allah (c.c.)’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayarak O’nun nimet verici olduğunu itiraf eder. Kul bu bilinçle eşi ve benzeri olmayan bir Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle tanıştığının farkında olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah (c.c.)’ı hakkıyla birlemek şükrün doruk noktasıdır. Müminler, yaşamın ve ölümün, insanın emrine verilen her şeyin bir deneme sebebi olduğunun bilincindedirler. Böylece şükrün gereğini yerine getirirler.

Allah’ın Şakir ve Şekûr Olması

Kulun Allah (c.c.)’a şükretmesi, O’nun verdiği nimetleri bilmesi ve bunu bizzat kulluk yaparak, Allah (c.c.)’a iteat ederek yerine getirmesi şeklinde görülür. Ancak Allah (c.c.)’ın Şakir veya Şekûr olması böyle değildir. Allah (c.c.) hakkında kullanılan Şakir ve Şekûr kelimelerinin yalnız değil de ‘Gafur, Halim ve Alim’ sıfatlarıyla birlikte gelmeleri dikkat çekmektedir. Şakir, sözlükte şükreden anlamına gelmekle beraber Allah (c.c.) hakkında kullanıldığı zaman, şükrün karşılığını, şükreden kimseyi bilip ona hak ettiği karşılığı veren demek olur. Bunun için Kur’an-ı Kerim’de iki ayette ve Alim sıfatıyla birlikte geçmektedir. Bunun Alim sıfatıyla birlikte kullanılması, bu ismin yanlış anlaşılmasını önlemekte, kulun yaptığı şükrün Allah (c.c.) tarafından bilinip karşılığının verileceği açıkça bildirilmiş olmaktadır. [15] “Eğer şükreder ve iman ederseniz, Allah size ne diye azap etsin? Allah, Şakir’dir. (şükrün karşılığını verendir), Alim’dir. (bilendir).” [16]

Allah (c.c.) Şekûr’dur. Yani kullarının az amellerine karşı çok karşılık verendir, ecirlerini kat kat artırandır. Kullarından gelen az bir şükre razı olması da Allah (c.c.)’ın Şekûr olmasının bir sonucudur. Allah (c.c.) kullarından gelen az şükre razı olarak onları daha çok şükre teşvik etmekte, az da olsa şükrü küçümsemeyip bu görevi yapmalarını istemektedir. Allah (c.c.) kullarının ecirlerini noksansız öder ve kendi fazlından onların ecirlerini daha da artırır. Çünkü O bağışlayandır ve Şekûr’dur. (şükrü kabul edendir) [17] [1] İslâm’ın Temel Kavramları, H. K.Ece. [2] Neml sûresi, 27/40. [3] Yunus sûresi, 10/60; Mülk sûresi, 67/23. [4] Bakara sûresi, 2/152. [5] Bakara sûresi, 2/172. [6] İsrâ sûresi, 17/3. [7] Nahl sûresi, 16/120. 2 Nahl suresi, 16/78. 3 Ankebut suresi, 29/17. 4 Al-i İmrân suresi, 3/144. 5 İbrahim suresi, 14/5. 6 İbrahim suresi, 14/7. [8] Neml sûresi, 27/40. [9] İslâm’ın Temel Kavramları, H. K. Ece. [10] Zümer sûresi, 39/66. . [11] Duhâ sûresi, 93/11. [12] Gülistân, Şeyh Sa’di Şirazî. [13] İbrahim sûresi, 14/34. [14] Buhari, Teheccüd, 6; Müslim, Sıfatu’l-Munafıkın, 18; Tirmizi, Salat, 304. [15] Bakara sûresi, 2/158. [16] Nisa sûresi, 4/147. [17] Fatır sûresi, 35/30, 34.

ŞEVK

Şiddetli arzu, aşırı istek, marifet kaynaklı neş’e, sevinç ve hasret çekme manalarını ihtiva eden şevk; tasavvufçulara göre, tam idrak ve ihâta edilmeyen veya müşâhede edilip de sonra kaybolan mahbûba (sevgiliye) karşı, kalbin arzu ile coşması şeklinde tarif edilmiştir. Bazıları onu, ma’şûkun cemalini görmek için aşığın kalbinde tütüp duran neşe, sevinç, heyecan ve hasret; bazıları da, mahbûba meyl-ü muhabbetten gayrı, aşığın kalbindeki bütün hâtıraları, bütün meyilleri, bütün iştiyâkları, bütün arzuları ve bütün dilemeleri yakıp kül eden bir kor şeklinde yorumlamışlardır.

Kelimelerin anlamını ifade etmekte yetersiz kaldığı yüksek kavramlardan biri olan şevk, ferde ve topluma göre değişen muhtevalarla ele alınabilir. Ferdî manada şevki, ilâhi bir tabiat tasviriyle karşılaştırarak takdim etmek mümkündür.

Tabiatın bahar dirilişi, toprağın yağmurla uyanışı nasıl, ‘rüzgârların gönderilmesi, bulutların yürütülmesi, bulutların gökte yayılmaları ve yığılmaları, sonuçta yağmurun bunların arasından çıkması ve kullarından dilediğine indirilmesi ve kulların ümit etmedikleri anda yağmurla sevinivermeleri…’ tasviriyle açıklanmışsa, kulun kalbinde doğan sevincin ve coşkunun da böyle ilâhi bir kaynağı vardır. Kulun kalbine doğan bir rahmet esintisi, tefekkür ve tezekkür yoğunlaşmasıyla bu esintinin süreklileşmesi, sonunda gözyaşına ve ötelerden gelen kudsî duygulara dönüşmesi ferdî şevkin kaynağı oluyor. Yunus Emre bu manada:

‘Her sabah yeniden doğarız. Bizden kim usanası…’ der.

Tabiî şevkin bir de dışa yansıması var. Bu yansıma bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle, varlığının bütün zerreleri ile hayatın kula yüklediği rolün ve görevin en mükemmel şekilde ve daha önemlisi zor gelmeden yerine getirilmesi anlamını taşır. Böylesi motive edici bir kavramın topluma nasıl taşınacağı, toplumun yaşama sevinci ve coşkusundan ne anlaşılabileceği ise bu konunun esasıdır.

Şevkin menşei muhabbet, muhabbetin neticesi de şevktir. Hasretle yanan bir kalbin şifâsı vuslattır; şevk de bu yolda nurdan bir kanat.. aşık vuslata erince, şevk de zâil olur; ama iştiyâk daha da artar ve müştâkın vicdanı her mazhariyetten sonra köpürür ve “daha var mı, artırılmaz mı?” der. Onun içindir ki, her an ayrı bir marifet, ayrı bir muhabbet ve ayrı bir zevk-i ruhanî ile aşkı, şevk ufkunda, şevki, iştiyak kutbunda devredip duran Ufuk insan ve kutup Peygamber (s.a.v.), bir vuslat kuşağı sath-ı mâilinde en birinci dilek olarak: “Allah’ım! Senden, Sen’in cemâl-i bâ kemâlini müşâhedeye ve Sana vuslata şevk istiyorum!” sözleriyle O’na yalvarır ve mezîd ister.

Bazı tefsirciler, “İman edenlerin Allah’a olan sevgileri çok daha sağlam ve daha güçlüdür” [1] ayetini tefsir ederken şunları da kaydederler: Şevk, minvechin idrak olunup, minvechin idrak olunmayan şeylerde bahis mevzûdur. Yoksa tam idrak ve ihata edilebilen her şeye karşı şevk olamayacağı gibi, hiçbir zaman bilinip kavranması mümkün olmayan şeylere karşı da şevk tasavvur olunamaz. Evet, insan, görmediği, sesini işitmediği, vasıflarına muttali olmadığı şeylere iştiyak beslemediği gibi, tamamıyla ihata ve idrak edebileceği nesnelere karşı da alâka ve arzu hissetmez.

İbnu Abbas (r.a.) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v.)’e azatlı bir cariyenin geceleri namaz, gündüzleri de oruçla geçirdiği haber verilince şöyle buyurur: “Her çalışanda bir şevk mevcuttur, her şevkin de bir sonu vardır. Kimin şevkinin sonu sünnetimde kalırsa doğru yoldadır. Kim de hata eder (sünnetimin haricinde kalır) ise o da sapıtmıştır.” [2]

Ebu Ümame (r.a.) rivayet ettiğine göre Hz. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Allah katında hiç bir şey, iki damla ve iki izden daha sevimli değildir: İki damla; Allah korkusuyla akıtılan gözyaşı damlası ve Allah yolunda dökülen kan damlası. İki iz ise; Allah yolunda çarpışmaktan kalan cihad izi ve Allah’ın emrettiği farzlardan birini yerine getirmekten kalan ibadet izidir.” [3]

Bu hadis-i şerif, müminlerin dikkatini iki noktaya çekmekte ve makbuliyet için iki noktadan birinde bulunmaya çağırmaktadır: İbadet vecdi, şehadet şevki… Gözyaşı, ibadet (kulluk) vecdinden; kan, şehadet şevkinden akıtılmışsa; iz, ibadet ya da cihad’dan kalmışsa; gözler, kulluk ya da Allah yolunda uyanık kalarak sabahlamışsa aynı derecede mübarek kutlu ve sevimlidirler. Zira şehadet şevkiyle coşan kan, ibadet vecdiyle çarpan yürek tarafından pompalanır. Kulluk coşkusu içindeki kalp, şehadet şevkiyle dolaşan kanla beslenir. Biri diğerinin enerjisi; her ikisi birden kuldaki fedakârlık ve olgunluk seviyesinin belirleyicisidir. Bu seviyede “mal da can da Allah yolunda” demek, malı da canı da feda etmek değil, gerçek anlamıyla değerlendirmektir.

Şevk-u iştiyak iki şekil ve iki surette cereyan eder:

1-Sevgiliyi müşahede ve vuslattan (kavuşma) sonra meydana gelen ayrılık esnasındaki iştiyaktır ki; Mevlânâ’nın “ney”i, Yunus’un “dolap”ı, o ürperten inilti ve gıcırtılarıyla, ezel bezmindeki vuslat ve maiyyete duydukları şevk’ten birer feryattır ve bu feryat “Şeb-i arûs” a kadar da sürüp gidecektir.

2-Müştak olan âşık, sevdiğini perde arkası görür, fakat tam ihâta edemez; hisseder, ama tam duyamaz… parmağını aşkın balına banar; ne var ki bir adım daha atmasına izin verilmez…”yandıkça yandım bir su!” der ama, yanması matluptur, çığlıkları nazara alınmaz…

Ruhun, böyle zaman üstü “elest bezmi”inde onu müşahede edip de sonra beşeriyetin gereği veya teklif sırrı veya gayba imanın ine çıkması sebebiyle, muvakkat bir hasret ve hicrana atılan insanoğlu, bir ömür boyu Onu sayıklar durur ve ona iştiyâkla yanar, tutuşur. Bundan daha önemlisi de nezih ruh, temiz gönül ve selim fıtratlara karşı, istiğna-i zâtisine muvafık şekilde Zât-ı Akdes’in şevkidir… Kim bilir belki de, sinelerde ocak gibi tütüp duran iştiyakın asıl kaynağı da bu şevktir.

Şevk, zahir ve batın duyguları mahbûba tevcih edip ondan başkasına karşı olan iştihâlara bütünüyle kapanma, iştiyâk ise, ona karşı arzu ve isteklerle dolup taşımadır.. ve bunların her ikisi de ruhu besleyen önemli kaynaklardandır. Her ikisi de elemli, fakat inşirah verici, sıkıntılı, fakat ümit va’dedicilerdir. İnsanlar arasında, aşkla yanıp, şevkle inleyenden daha ızdıraplı fakat aynı zamanda daha mes’ud kimse yoktur. O, vuslat mülâhazasıyla neşelenip coştuğu zaman o kadar ruhanîleşîr ki o esnada “cennete gir'” deseler, ihtimal ki girmez. Ayrılık hasretiyle de öyle yanar- yakılır ki, dostla hemhâl oluncaya kadar, ateşini cennet Kevserleri bile söndüremez. Ne var ki, içinde bulunduğu o cehennemden kurtulmayı da hiç mi düşünmez…

Düşünmek bir yana, onun şevk u iştiyâkına cennet sarayları dahi mâni olsa, cehennem ehlinin ateşten kurtulmak için feryatlar kopardığı gibi, o da çığlıklar atar. Dünya insanları şevki, şevk ehlini bilmez, şevk ehli de, kendini dünyaya kaptırmış nadanlara hayret eder ve onların hallerinden ürperir. Nasıl ürpermesin ki, Cenâb-ı Hakk, Hz. Davud (a.s.)’a şöyle ferman eder; ‘Ya Davud! Eğer dünyaya meyl-ü muhabbet gösterenler, onlar nasıl beklediğimi, onlar olan şefkatimi ve günahlara boş kaldırmalarını nasıl istediğimi bilselerdi, Bana olan şevk u iştiyâkla ölürlerdi…’ Şevk, bir alev gibi bütün benliği sarınca, âşık, ızdırap ve huzur karışımı duygularla coşar ve çığlık atar:

‘Şevk başımı döndürüp beni hayrete sürükledi; şevk ciğerimi kebap etti; şevk gözlerimle uykum arasına girdi… şevk beni aştı; şevk beni ızdırapa boğdu; şevk ruhuma dehşetler saldı.’ Bazen, ruhtaki bu infial bedene akseder, onu raks ve semâa zorlar. İnsan iradesinin “hal’e yenik düştüğü bu durumlarda âşık mâzur sayılır;

‘Vecd ehlini hususi hallerinden vazgeçirmek isteyene: ‘Sen bizimle aşk şarabını tatmadın, bırak bizi, de!’ Behey mana bilmez nadan (bilgisiz); ruhlar sevgiliye karşı şevkle köpürünce, cesetler oynamaya başlar. Ey âşıkları coşturup maşûka şevk eden rehber! Ayağa kalk ve onları şahlandır; kalk sevgilini adıyla gönüllerimize hayat üfle.’ [4] [1] Bakara sûresi, 2/165. [2] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, 2/368. [3] Tirmizî, Fedailu’l-Cihad, 26. [4] Kalbin Zümrüt Tepelerinde, M. F. Gülen

TAHAMMÜL

‘Tahammül’, yük taşıyabilme, dayanabilme ve dayanma gücü demektir. Tahammül, sabır ve sebat için gerekli olan kuvvettir. Sabrın fazileti bellidir. Bu yüksek fazileti elde edebilen ve tahammülü olan kişi, vücudunu hayırlı ve faydalı işler uğrunda musibetlere hedef tutar da Allah (c.c.) tarafından kendisine bir bela gelince bundan hiçbir şekilde şikâyette bulunmaz.

Hz Peygamber (s.a.v.): “İnsanların en hayırlısı insan içine karışan ve onlardan gelebilecek eziyetlere sabredendir.” [1] buyuruyor. Hadis-i şerifte geçen ‘eziyet’ kelimesi mutlak olarak söylendiği için her türlü eziyete şamildir. ‘Toplu hayat sabır ister, ‘eziyete katlanma ister. Toplum değişik karakterlerde insanların bir araya gelmesiyle oluşur. Farklı karakterler birbirlerine tahammül etmek zorundadırlar.

İnsan mükemmel bir varlık değildir. Yaratan, onu ‘eğitime muhtaç’ olarak dünyaya getiriyor. Eğitim işini ise Allah (c.c.)’ın tedricilik kanununa uygun olarak sürdürmek gerekiyor. Cemiyette herkesin mükemmel bir eğitimden geçmesi hemen hemen mümkün değildir. O halde herkesten, ‘çok olgun’ davranışlar bekleyemeyiz. Bunun tabii sonucu olarak da insanlara ‘katlanmak’ zorundayız. Tahammülün zıttı, ‘sabırsızlık, acizlik ve aceleciliktir.

Cehennem ehlinin Kıyamet günü tahammül edememeleri dolayısıyla azaba uğrayacakları şöyle açıklanmıştır: “Onlar yeryüzünde (herkesi) yıldıracak değillerdir. Kendilerini koruyacak Allah’tan başka kimseleri de yoktur. Onların azabı kat kat olacaktır. Üstelik onlar hakkı işitmeye tahammül edemiyorlardı ve de görmüyorlardı.” [2] “Ve cehennemi o gün kâfirlere öyle bir göstereceğiz ki! Onlar ki, beni hatırlatan ayetlerimden gözleri bir örtü içindeydi. İşitmeye de tahammül edemiyorlardı.” [3] Dostların yükünü çekmek ve insanlık hali, kendilerinden meydana gelen hataları hoş görmek de tahammül erbabının büyük şan ve şerefinin sembolüdür. Böyle gönlü geniş kişilerin dostu çok, düşmanı az, kalbi rahat, ömrü uzun olur. Tahammülsüz, içi dar insanların hali ise bunun aksinedir. Dostu az, düşmanı çok olur ve gönlü de sıkıntıdan kurtulmaz. Gönül ister ki Müslümanlar, Rabbimizin buyurduğu gibi: “Kendi aralarında merhametli, hoşgörülü, tahammüllü, küfre karşı da o derece çetin, onurlu ve dirençli..” [4] olsun. Bir duygu veya düşünce etrafında buluşan insanlar, fikir ve hareket olarak daha iyiye, daha güzele doğru terakki edemiyorlarsa, bunun mühim bir sebebi de birbirlerine tahammül edememeleridir. İnsan ilişkilerinde ‘hoşgörü’ ne kadar lüzumluysa ‘başkasına tahammül’ de en az o kadar gereklidir.

Hayat bir sabır yumağı, insanoğlu cemiyet içinde yaşamanın nimetlerinden istifade ederken menfaat, duygu, düşünce çatışmaları onu başkasına tahammül etmeye zorlamaktadır. Cemiyet inançlı, dini bütün bir cemiyet olsa menfaat çatışması o kadar olmayacaktır. Duygu ve düşünce çatışması ise hemen hemen kaçınılmazdır. Çünkü herkesin duygu ve düşüncelerini kapsayan gönül âlemi çok farklıdır. Ayrıca insan sayısı kadar akıl var olduğuna göre temel konularda aynı düşünülse bile tali konularda farklı düşünüşler olmaktadır. Bütün bu davranışlarımızın sebebi ise nefis terbiyesinden yoksun oluşumuzdur. ‘Enaniyet-Ben merkezcilik’i yok edemeyişimizdir. Enaniyeti yok etmek ise başlı başına bir ‘terbiye’ yani eğütim işidir.

Hal böyle olunca ‘benlikten sıyrılma’ gibi ulvî bir mertebeye erişmek istiyorsak, bize yabancı gelse bile başkalarının duygularına ve düşüncelerine sabretmek zorundayız. Çünkü nefsi terbiye etmenin yolu evvela başkasına tahammül’den geçiyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kendisine gelip ihtiyaç beyan eden kaba saba bedevilerin sözlerini sonuna kadar dinler, onlara sabrederdi. Onları anlayıp, ihtiyaçlarını gidermeye çalışırdı. Ashab-ı kiram, o kimselerin kabalıklarının eziyet vereceğini düşünerek onları Peygamberimiz (s.a.v.)’in yanından uzaklaştırmak isterlerdi. Peygamberimiz ise onlara mani olarak “Bir ihtiyaç sahibi gördüğünüzde ona yardım edin.” Buyururlardı.

“Allah, din hususundaki ağır teklifleri sizden hafifletmek istiyor. Çünkü insan sabır ve tahammül bakımından zayıf yaratılmıştır.” [5] Cenâb-ı Hak, “veleneblüvenneküm” [6] yani “sizi mutlaka ve mutlaka imtihan edeceğiz” ayet-i celîlesinde, beyan-ı ilahîsini ne kadar da pekiştiriyor. Öyle ya fani hayatımızın hangi saniyesi imtihan değil ki? İnsan içine karıştığımızda onların her durumuna sabretmek, yalnız kaldığımızda da şeytanın vesvese ve iğvalarına sabretmek.

İşin bir başka yönü de her Müslüman diğer kardeşinin duygu ve düşüncelerine tahammül eder, onlara kendisininki kadar değer verir ve onların ulaştığı noktalardan da pratik hayata ilişkin sonuçlara varmak isterse, İslam’ın istediği manada ‘istişare’ ruhu kendiliğinden doğmuş olacaktır. Herkesin kendisinden çok kardeşinin düşüncelerine, yorumlarına değer verdiği bir topluluk, aksiyoner ve dinamik olmayacak da kim olacak?

Ayrıca böyle bir ‘müsamaha’ yani hoşgörü ve ‘tahammül’e ulaşan insan, fikrî ve amelî bakımdan da olgun bir kişidir. Böyle kimselerin arasında ihtilaflar bile bir genişlik, bir çeşni, bir bereket olur. Küçük Selimiye Camii imamı Abdu’l-Hay Efendi adlı bir gönül insanının şu hâdisesi tahammülün, vefakârlığın doruk noktasıdır. Hoca Efendiyi, dırdır, cadalozluk, evlat hayırsızlığı, insan kaprisleri ile dolu karısı ruhen ve kalben yaraladığı yetmiyormuş gibi bir de tutar döver, sövermiş zaman zaman. Yara bere içinde bırakırmış. Bu durumu bilenler: ‘Hocam, bırakın bunu, boşayın. Çekilmez bu çile’ demişler. Abdu’l-Hay Efendi: ‘Olmaz, bırakamam, çekmem lazım bu yükü. Ben bu belayı bırakırsam, ola ki bir başkasına bulaşır da, adamcağızı daha bu dünyada iken cehenneme atar. Buna razı olmuyor gönlüm.’ demiş. [7] [1] Buharî, Marzâ, 7. [2] Hud sûresi, 11/20. [3] Kehf sûresi, 18/100–101. [4] Fetih sûresi, 48/29. [5] Nisa sûresi, 4/28. [6] Bakara sûresi, 2/155. [7] Mustafa Özdamar, Celal Hoca, 113–114.
NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinen tecavüzün cezası ve mahiyeti

Dinen tecavüzün cezası ve mahiyeti

Dinen tecavüzün cezası ve mahiyeti Zina ve eşcinsellik Kur’an’ın en büyük günahlar arasında saydığı rezilliklerdir ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir