Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 15
imanilmihali.com
ahlak

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 15

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 15

(TEŞVİK, TEVÂZU, TEVEKKÜL, TEVFİK, ÜLFET (GEÇİMLİLİK), VADİNDE DURMAK, VATAN SEVGİSİ, ZİKİR, ZİYARET, ZÜHD)

TEŞVİK

‘Teşvik’, sözlükte başkasına şevk ve istek vermek, arzunun gelişmesine yardımcı olmak ve yönlendirmek anlamındadır. Hz. Ebu Hüreyre (r.a.) anlatıyor: Rasûlullah (s.a.v.) buyurdular ki: “Allah Teâlâ diyor ki: ‘Ben, kulumun hakkımdaki zannı gibiyim. O, beni andıkça ben onunla beraberim. O, Beni içinden anarsa ben de onu içimden anarım. O, beni bir cemaat içinde anarsa, ben de onu daha hayırlı bir cemaat içinde anarım. O, şayet bana bir karış yaklaşacak olursa, Ben ona bir zira’ yaklaşırım. Eğer o, bana bir zira yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak giderim. Kim bana şirk koşmaksızın bir arz dolusu günahla gelse, Ben de onu bir o kadar mağfiretle karşılarım.” [1]

Bu Hadis-i şerife göre, Allah (c.c.), kulun Allah hakkındaki zannına göredir. Yani Allah (c.c.), kul ne şekilde tasavvurda bulunursa onu yapabilecek güçtedir. İbnu Hacer, bu ifadede kulu, Allah (c.c.) hakkında hüsn-ü zanda yani ümit içinde olmaya bulur. Kişi Allah (c.c.)’ın kendisini cezalandıracağını düşününceye kadar, affedeceğini düşünmesi daha uygundur. Bir başka ifade ile dinimizde Allah (c.c.)’a karşı takip edilecek edepte ‘beyne’r-reca ve’l-havf’ (ümit ve korku ortasında olmak) Allah (c.c.)’ın af, mağfiret ve rahmetinden ümit ettiğimiz kadar da celalinden, gazabından, azabından korkmak gerekmektedir. Bu, Allah (c.c.) inancımızda mühim bir esastır ve bu dengeyi iki taraftan birinin lehine bozmak caiz değildir. İşte yukarıdaki hadis-i şerif, muvazeneyi ümit lehine bozmaya teşvik etmektedir. Çünkü Allah (c.c.)’ın, hakkındaki zannımıza göre bize davranması esas olunca, her insan iyi zanda bulunmayı tercih eder, buna eğilimlidir. Nevevî, İslâm ulemasının şu görüşte olduğunu kaydeder: ‘Allah hakkında hüsn-ü zannın manası O’nun kendisine merhamet ve afla muamele edeceğine inanmasıdır.’

Kişi sıhhatli halde korku ve ümit içindedir. Her iki duygu eşittir. Bazısı: ‘Korku galiptir’ demiştir. Ancak ölüm emareleri yaklaştıkça ümit galip olur veya sırf ümit hâkim olur. Zira korkudan maksat isyan fiillerinden, çirkinliklerden sakınmak; itaat ve hayırlı amelleri çok yapmada hırstır. Yaşlılık halinde bunların veya çoğunluğunun yapılması zorlaşır. Bu sebeple artık hüsn-ü zanda bulunmak müstehap olur. Yeter ki bu, Allah (c.c.)’a karşı iftikarı tazammun etsin, kişiyi O’ndan istemeye sevketsin.’ Esasen Müslim’in bir rivayetinde, Rasûlullah (s.a.v.), “Sizden kimse Allah hakkında hüsn-ü zanda bulunmadan ölmeyecektir.” buyurmuştur. Bu hadis ölüme yakın Allah (c.c.)’ın rahmetinden ümidin galebe çalacağını ifade eder. Bu hususu, yine Müslim’de kaydedilen bir diğer hadis dahi teyit etmektedir: “Her kul ne üzerine ölürse o şey üzerine diriltilir.” Öyleyse yaşlılıkta ümidin galebe çalması, Allah hakkında hüsn-ü zann, Rabb-ı Rahim’in rahmetine itimad İslamî edebe aykırı olmamakta, bilakis müstehab olan edebi teşkil etmektedir. [2]

İnsanın yakalandığı tembellik ve hiçbir şeyi ciddiye almama hastalıkları gibi hastalıklar ‘teşvik’ ile tedavi edilir. İnsana cesaret ve gayret veren teşvik, kuşkusuz onun zekâsını açar, ufkunu genişletir, çalışma gücünü artırır ve fikrini aydınlatır. Bu dünyada insanı hayır ve güzel işler yoluna çekmek için çalışıp teşvik edenler çok ise de kirli amaçlarının gerçekleşmesi için şer, fesat gibi kötülük yoluna teşvik edenler de az değildir. Bunun için çağrılan her fikre, her davete ve her teşvike hemen aldanıp kapılmak doğru değildir. İnsan, teşvik olunduğu, çağırıldığı yolun sonunun nereye varacağını iyi düşünmeli; bu yolun Allah (c.c.)’ın emir ve yasaklarına ve insanlığın yücelmesi için ortaya konmuş yasa ve fikirlere uyup uymadığını kontrol etmelidir.

[1] Buharî, Tevhid, 15; 35; Müslim, Zikr, 2, (26 75), Tevbe, 1, (2675). [2] Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, İ. Canan, 13/261.

TEVAZU

‘Tevâzu’, alçakgönüllü ve yüzü yerde olmak, hakka boyun eğip kabul etmek demektir.

Tevâzu’nun en geçerli olanı, hiç kimseye yaltaklanmadan ve zillete düşmeden, ölçülü, tutarlı ve itidalli bir şekilde bulunmaktır. Kur’an-ı Kerim’de ve Peygamber efendimizin hadis-i şeriflerinde tevâzu üzerinde önemle durulmaktadır. “Rahman’ın iyi kulları öyle kimselerdir ki, yeryüzünde alçakgönüllü yürürler. Cahiller kendilerine takıldıkları zaman da, onlara “selâm” deyip geçerler. [1] “Onlar mü’minlere karşı şefkatli ve merhametlidirler. Her zaman onları rükûda iki büklüm ve secdede kıvrım kıvrım bulursun.!” [2] Gerçek tevâzu, Hakk’ın büyüklüğü karşısında, sıfır-sonsuz oranlarına göre insanın kendi yerini belirleyip, bu düşünce ve tesbiti benliğine mal etmesidir. Bu olgun anlayışa ulaşmış kimseler, insanlarla ilişkilerinde alçakgönüllü ve olabildiğince dengelidirler. Çünkü Allah’a yer ve konumunu belirlemiş insanlar, dinî hayatlarında da, toplum ilişkilerinde de hep denge içindedirler. [3]

Kibir ve gururun zıddı olan tevazu, ancak bu iki kötü huyun yenilmesi sayesinde kazanılır. Herkesi kendi nefsinden üstün görmek, dış görünüşüne bakarak kimseyi küçümsememek, fazla lükse ve gösterişe varmadan kolay ve basit bir yaşayış benimseyip devam ettirmek, yaptığı çalışmadan, gördüğü hizmetten dolayı insanların iltifatını beklememek, tevazunun belli başlı kurallarından birkaçıdır.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) tevazunun her çeşidini ve en idealini hayatında göstermiştir. Kimsenin yapamadığı ve istese de ulaşamayacağı bir şekilde, tevazu ve alçakgönüllülüğün en kabul görenini yaşamıştır. Yaratılmışların en üstünü, makam ve mertebece en yücesi olduğu, Kur’ân-ı Kerim’de Rabbi tarafından çeşitli defalar bildirildiği halde, hiçbir şekilde insanlar arasında Peygamberlik imtiyazını kullanmamış ve kendisini onlardan üstün görmeye çalışmamıştır. Bu üstün ahlâkî özelliğini kendi aile bireyleri arasında gösterdiği gibi, Sahabîleri içinde ve henüz İslâmiyeti kabul etmemiş kimselere karşı da belli etmekten asla çekinmemiştir. Böylece pek çok insanın hidayetine (İslâmiyeti seçmesine) vesile olmuştur. Cenâb-ı Hak kendisini kral bir Peygamber olmakla, kul bir Peygamber olmak arasında serbest bıraktığında O, “kul bir Peygamber” olmayı tercih edip kabul etmiştir. Bunun üzerine İsrâfil (a.s.) Peygamberimize, “Şüphesiz, Allah, tevazu gösterdiğin için o hasleti de sana vermiştir. Kıyamet gününde insanların efendisisin. Yeryüzü yarılıp insanlar kabrinden çıkacak ve ilk şefaat edecek olan da sensin” demiştir.

Bundan sonra Peygamberimiz (s.a.v.) uzanarak yemek yemedi. Ve “Bir köle nasıl yemek yerse ben de öyle yemek yerim. Köle nasıl oturuyorsa ben de o biçimde otururum.” diyordu. Bir defasında asasına dayanarak Sahabîlerin yanına geldi. Rasûlullah’ın geldiğini gören Sahabîler hemen ayağa kalktılar. Bu hareketlerini tasvip etmeyen Peygamber Efendimiz onları ikaz etti: “Acemlerin (diğer milletlerin) birbirlerini ta’zim ederek ayağa kalktıkları gibi, siz de benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” [4] Peygamberimiz çok defa elini öpmek isteyenleri ve kendisini aşırı derecede hürmette bulunanları da hoş karşılamazdı. Bir alışverişi esnasında Hz. Ebû Hüreyre (r.a.) de yanındaydı.

Ebû Hüreyre’nin (r.a) anlattığına göre, Peygamberimiz mal sahibine aldığı elbisenin değerinden fazla bir fiyat öder. Daha sonra satıcı hemen Peygamberimizin eline sarılarak öpmek ister. Peygamberimiz elini çekerek şu ihtarda bulunur: “Bu senin yaptığını Acemler krallarına yaparlar. Ben kral değilim. Ben sadece içinizden biriyim.” Ebû Hüreyre anlatmaya devam ediyor. “Sonra elbiseleri aldı. Ben taşımak istedim. Fakat bana şöyle hitapta bulundu: ‘Kişi, kendi eşyasını taşımaya daha layıktır. Ancak taşıyamazsa Müslüman kardeşi ona yardım eder.”

Giyinme konusunda da tevazuya her zaman dikkat çeken Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın yanında dünyayı zikretmişlerdi. Buyurdular ki: “Duymuyor musunuz, işitmiyor musunuz? Mütevâzi giyinmek îmandandır, mütevâzi giyinmek imandandır!” [5] Peygamberimiz kendi işini kendisi yapardı. İnsanların kendisine hizmet etmelerini istemezdi. Âmir b. Rebia anlatıyor: “Peygamber Efendimiz ile birlikte camiye gidiyordum. Yolda Peygamberimizin ayakkabısının bağı çözüldü. Ben hemen eğilip bağlamak istedim. Fakat Peygamberimiz ayağını önümden çekti ve şöyle buyurdu: “Bu hareketin, başkasına hizmet gördürmek demektir. Ben başkasına hizmet gördürmeyi sevmem.” Peygamberimizin bu konudaki bir başka örnek davranışını Abdullah bin Abbas anlatıyor: “Peygamber Efendimiz, ne suyunun hazırlanmasını, ne de herhangi bir fakire sadaka vermeyi başkasına bırakmazdı. Abdest suyunu kendisi bizzat hazırlar ve bir fakire sadaka vermek istediği zaman bizzat kendi elleriyle verirlerdi.”

Abdullah bin Cübeyr’in anlattığına göre, bir gün Peygamberimiz ashabıyla birlikte yürüyerek bir yere gidiyorlardı. Hava çok sıcak olduğundan, Ashab’tan birisi, elbisesini Peygamberimizin başının üzerine kaldırarak gölgelemek istedi. Bunu gören Peygamberimiz, “Bundan vazgeç. Ben ancak bir insanım” buyurdu ve elbiseyi alıp indirdi. Peygamberimiz kendisini görenlerin bir kral zannıyla çekinip titremelerini uygun bulmaz, onları teskin ederek rahatlatırdı. Bir gün bir zat Peygamberimizin huzuruna gelince, peygamberlik heybetinden titremeye başladı. Bu sahabisinin halini gören Peygamberimiz, “Kendine gel, ben bir hükümdar değilim. Ben ancak Kureyş kabilesinden kurumuş tuzlu ekmek yiyen bir kadının oğluyum.” buyurdu. [6] Gerçekten de Peygamberimizi ilk defa gören, heyecanlanırdı. Fakat daha sonra ondaki şefkati, yüzündeki tebessümü görünce rahatlar, görüşüp konuşunca içindeki korku sevgiye dönüşürdü. Sosyal durumu ne olursa olsun; ister zengin ister fakir, ister dul bir kadın veya hizmetçi olsun Peygamberimiz herkese eşit davranır, basit yaşayışından, fakir ve hizmetçi oluşundan dolayı kimseyi aşağı görmezdi. Onları da diğerleri gibi ihtiyaçlarını görür, hiç gurura kapılmazdı.

Peygamberimizdeki üstün tevazuu gördükten sonra Müslüman olan Adiy bin Hatim, Peygamberimizle olan ilk anlarını şöyle anlatmaktadır: “Peygamber aleyhisselâmın yanında akraba, kadın ve çocuklarının bulunduğunu gördüğüm zaman anladım ki, O’nda ne Kisra’nın (İran hükümdarı), ne de Kayser’in (Bizans Kralı) saltanatı var. Resûlullah benimle birlikte evine giderken yolda zayıf ve yaşlı bir kadına rastladı. Kadının yanında da küçük bir çocuk bulunuyordu. Kadın onu karşıladı ve durdurdu. O da durup bekledi. Kadın: “Bizim sizden bir isteğimiz var’ dedi. Resûlullah onların ihtiyaçlarını uzun uzun konuştu. Kendileriyle birlikte gidip, işlerini gördükten sonra geldi. İçimden kendi kendime, ‘vallahi, bu zat hükümdar değildir’ dedim. Sonra beni evine götürdü. İçi hurma lifi dolu deriden bir minder alarak bana uzattı ve: ‘Buyur, buna otur’ dedi. Ben, ‘hayır, siz oturun’ dedim. O, ‘hayır, siz’ diye tekrar ettiler. Oturdum. Kendisi de kuru yere oturdu.”

Peygamber Efendimiz herkesle ilgilenirdi. Hiç kimseye üstten bakmazdı. Öyle ki çoğu insanların dönüp bakmadığı, yüz vermediği kişilerin dahi isteklerini yerine getirirdi. Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.)’in gayesi insanlara faydalı yolları göstermekti. Medine’de ağzı bozuk, şuna buna çatarak sövüp sayan, ağır ve kaba laflar söyleyen bir kadın vardı. Bu kadın bir gün Peygamber Efendimizin yanından geçerken Resûlullah bir seki üzerinde oturmuş haşlanmış et yiyordu. Kadın: — Şu adama bakın. Bir köle gibi yere oturmuş ve kölelerin yemek yiyişi gibi yemek yiyor, dedi. Peygamber Efendimiz: — Benden daha köle olan bir köle var mı? dedi. Kadın: — Kendisi yiyor da bana vermiyor, dedi. Peygamber Efendimiz: — Gel, sen de ye, buyurdu. Kadın: — Kendi elinle bana vermezsen yemem, dedi. Bunun üzerine Peygamber efendimiz kendi eliyle kadına verdiyse de kadın bu sefer: — Ağzındaki lokmayı çıkarıp bana vermezsen yemem, diyerek diretti. Peygamber Efendimiz de ağzındaki lokmayı kadına uzattı. Kadın da hemen alıp ağzına attı. Kadın bu lokmayı yedikten sonra çok hayâlı ve utangaç biri oldu. Hiç kimseye kötü söz söylemedi. Medine’nin en namuslu ve iyi kadınlarından birisi oldu. Adiy bin Hatim, cömertlikle meşhur Hatim-i Tai’nin oğludur. Yakınlarının bir kısmı İslam ordusu tarafından esir edilmiş, kendisi de mağlup bir şekilde Peygamberimizin huzuruna gelmişti. Peygamberimiz onu mindere oturtuyor, kendisi de yere oturuyordu. Ayrıca mağlup da olsa bir düşman kumandanıyla bulunduğu bir zamanda zavallı bir kadının isteğini ihmal etmiyor, onun ihtiyacını gideriyordu.

Hak namına, seviyece en basit insanlara görüştüğü gibi, dostlarıyla, düşmanlarıyla ve herkesle, gösteriş ve merasime ihtiyaç duymadan görüşüyor, konuşuyordu. Böylece insanların eskiden beri görüp alışageldikleri adet ve görenekleri fiilen değiştiriyor, yerlerine doğrusunu ve uygun olanını koyuyordu. Arapların, insandan saymayıp hor gördükleri bir grup da kölelerdi. Onlarla oturmaz, birlikte yürümez, beraber yemek yemezlerdi. Bu kötü alışkanlığı da Peygamberimiz (s.a.v.) bizzat yıktı. Sahabelerin anlattığına göre, köleler arpa ekmeğine bile davet etseler, Peygamberimiz davetlerine icabet eder, yemeklerini yerdi. Çünkü onların köle olmaları basit görülmelerini, horlanmalarını gerektiren bir durum değildi. Peygamberimiz, Sahabileriyle birlikte bulunduğu zamanlarda kendisini onlardan ayırmaz, farklı görmezdi. Onlarla beraber hareket eder, kendisi için ayrı yer seçmez, aralarına oturur, yapacakları işe iştirak eder, onlara yardımcı olur, katkıda bulunurdu.

Peygamberimizin amcası Hz. Abbas, Sahabîleri arasında sıkışık bir vaziyette bulunduğunu, oturduğu zamanlar gelip geçenlerin kendisini rahatsız ettiğini söyleyip, ayrı bir yerde oturmasını teklif ederek şöyle demişti: “Ya Resûlallah, sizin için gölgesinde oturacağınız bir çardak yaptım.” Böyle bir imtiyazı asla uygun bulmayan Peygamberimiz, “Allah’ın ruhumu teslim alacağı vakte kadar ben Sahabelerimin ökçeme basmalarına da, hırkamı çekiştirmelerine de katlanacağım.” buyurarak reddetti. Bir sefer sırasında Peygamberimiz (s.a.v.), Sahabelerinden bir koyun kesip pişirmelerini istedi. Ashabdan birisi öne çıktı. — Ya Resûlallah, onu kesmek benim üzerime olsun, dedi. Bir başkası ileri atladı: — Ya Resûlallah, pişirmesi de benim üzerime olsun. Başka bir Sahabî hizmete talip oldu: — Onu yüzmesi de benim üzerime olsun, diyerek kendi aralarında iş taksimi yaptılar. Peygamberimiz de, “Odun toplamak da benim üzerime olsun.” diyerek katılmak istedi. Sahabîler buna razı olmak istemediler. — Ya Resûlallah, biz sizin yapacağınız işi de görmeyi isteriz. Sizin çalışmanıza ihtiyaç yoktur, dediler.

Bunun üzerine Peygamberimiz eşsiz tevazuunu göstererek şöyle buyurdu: “Sizin benim işimi de göreceğinizi ve yeterli geleceğinizi biliyorum, fakat ben size karşı imtiyazlı bir durumda bulunmaktan hoşlanmam. Çünkü Allah, kulunu Sahabîleri arasında imtiyazlı durumda görmekten hoşlanmaz.” Hendek savaşından önce Medine’nin çevresinde hendek hazırlanırken Sahabîler çalışıyor, bir an önce bitirmeye gayret ediyorlardı. Yiyecek bir şey bulamadıklarından, açlıklarını bastırmak için karınlarına taş bağlıyor, o şekilde kazma sallıyorlardı. En büyük örnek olan Peygamber (s.a.v.) de kendisini onlardan farklı görmeden eline kazmayı alıyor, çalışıyor, O da açlığından karnına taş bağlıyordu. Kuba Mescidinin ve Medine’deki Mescid-i Nebevî’nin inşaatında da Peygamberimiz bir işçi gibi çalışmış, Sahabîlerle birlikte kerpiç taşımıştı. Peygamberimiz İslâm’ın bütün dünyaya duyurulmasına çalışırken, fetih ve zafer gibi pek çok nimete de kavuşmuştu. Fakat bu fetihlerden sonra fethedilen şehirlere ve topraklara girerken asla gurura kapılmıyor ve büyük bir tevâzu içinde yol alıyordu. Hiçbir törene ihtiyaç duymadan sade bir şekilde şehre giriyordu.

Yahudilerin en büyük kalesi ve yerleşim bölgesi olan Hayber’i fethettiğinde Peygamberimiz (s.a.v.), yuları ipten olan bir merkebin üzerinde olduğu halde şehre girmişti. Peygamberimiz kendi ailesi arasında ve evi içinde de son derece tevazulu idi. Zaten çok sade bir hayat yaşardı. Zaman zaman ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu. Elbisesini yamar, ayakkabıları yırtıldığı zaman söküklerini diker ve kendi hizmetini kendisi görürdü. Ev süpürür, deveyi bağlar, yemler, koyunları sağar, alış-verişi kendisi yapar ve aldıklarını kendisi taşırdı. Hizmetçisi ile birlikte yemek yer ve onunla beraber hamur yoğururdu. [7]

Peygamber Efendimizden ahlâk eğitimlerini alan sahabiler de her konuda olduğu gibi tevazuda da O’nun yolunda yürüdüler. Halife Hz. Ömer’i (r.a.) omzunda kırba ile su taşırken gören bir sahabî sorar : “Bu ne hal, ey Allah Resûlü’nün halifesi?’ Hz. Ömer (r.a.): ‘Yabancı ülkelerden bir kısım elçiler gelmişti. İçimde şöyle böyle bir şeyler hissettim. O hissi kırmak istedim.” der. Şeyh Sadî diyor ki: “Ey insan! Allah seni topraktan yarattığı için alçak gönüllü ol. Ateş gibi hırslı, inatçı olma ve dünyayı yakma. Korkunç ateş yükseldi, sivrildi. Toprak ise tevâzu gösterdi. Ateş böyle yükseldiği, yani kibirlendiği için ondan lanetlenmiş şeytan yaratıldı. Toprak alçakgönüllülük gösterdiği için ondan da Adem (a.s.) yaratıldı.” [8] [1] Fetih sûresi, 48/29. [2] Furkân sûresi, 25/63. [3] M. F. Gülen, Kalbin Zümrüt Tepelerinde. [4] Ebu Davud 5230; İbn Mace, 3836. [5] Ebû Dâvud, Tereccül; İbnu Mâce, Zühd [6] İbn Mace. [7] M. Paksu, Peygamberimizin Örnek Ahlakı. [8] Ş. Sadî Şirazî, Bostan ve Gülistan.

TEVEKKÜL

‘Tevekkül’, ‘vekâlet’ kökünden türemiş bir kelimedir. Tevekkül sözlükte, kendi işini gördürmek üzere birini tayin etme, birine güvenip-dayanma demektir. Aynı kökten gelen ‘vekil’, kişinin kendi işini gördürmek üzere tayin ettiği, güvenip-dayandığı kimse demektir. ‘Tevkil’ ise, vekil kılma ve tayin etme işidir ki, birine güvenip-dayanma ve onu kendi yerine ‘nâib-temsilci’ olarak tayin etmektir.

‘Tevekkül’, tevkil etme, vekil kılma işidir. ‘Mütevekkil’ tevekkül eden kimseye denir. ‘Müvekkil’, hukuk dilinde, davalının kendi yerine işini görmesi veya davasını savunması için vekil olarak avukat tayin eden, avukatı görevlendiren kimsedir. Müvekkilinin davasını savunan veya onun işini gören avukat da ‘vekil’dir. Allah’ın Vekil Olması Kur’an, Allah’ın kulları için ‘vekil’ olarak yeteceğini açıklıyor: “Allah, her şeyin yaratıcısıdır. O, her şeyin üzerinde vekildir.” [1] “Göklerde ve yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. Vekil olarak Allah yeter.” [2]

Allah’ın güzel isimlerinden biri olarak el-Vekil (yarattığı her şey üzerine gözetici) ve el-Hafız (koruyucu), yarattıklarının hepsinin iradesinin ve rızkının kendisine ait olduğu, onlardan zararları giderici, faydalı olanları onlara verici anlamına gelir. O, her şeyi düzenleyen olduğu gibi yönetendir de. Yarattıklarını gözetir, onların rızklarını yaratır. Hiçbir şeyin bilgisi kendine gizli değildir, her şeyi korur, sevk ve idare eder.

Müslümanların “Allah bize yeter, o ne güzel bir vekildir” [3] demeleri, bütün bu sıfatların Allah’a ait olduğunu söylemeleri, O’nun bütün yapıp-etmelerinde güç sahibi ve bağımsız oluşunu ifade etmek içindir. Allah (c.c.) vekil olarak, müminlerin güvenip dayandığı, onların yapamayacağı işlerin en güzel yöneticisidir. Vekil ismi bazı ayetlerde ‘şahit’ anlamına da gelmektedir. Allah (c.c.) her an ve her yerde insanların yaptıklarına tanık olmaktadır, onların yaptıklarını bilir. [4] İnsanlar Hakkında ‘Vekil’ Denilmesi Kur’an-ı Kerim’de vekil sıfatı insanlar hakkında da kullanılmaktadır. Bu kullanımlarda vekil daha çok bekçi, gözetleyici, işlerin sorumlusu gibi anlamlar ağır basmaktadır. Dikkat çekici bir nokta ise insanlar hakkında kullanılan ‘vekil’ sıfatının genellikle olumsuz olarak gelmesidir. “Deki: Ey insanlar! Şüphesiz size Rabbinizden hakk gelmiştir. Kim hidayete ulaşırsa, o, ancak kendi nefsi için hidayete ulaşmıştır. Kimde saparsa, o da, kendi aleyhine sapmıştır. Ben sizin üzerinize bir vekil değilim” [5] ‘Vekil’ kelimesinin insanlar hakkında sözlük anlamıyla kullanılmasında bir sakınca yoktur. Ancak kavram anlamıyla kullanılması pek doğru değildir. Kur’an’ın ‘Allah vekil olarak yeter’ vurgusu bunu bir yönden haber veriyor. Kıyamet günü insanlara sorulacak olan şu soru da oldukça anlamlıdır :”İşte siz, dünya hayatında onlardan yana mücadele ettiniz. Peki, kıyamet günü onlardan yana Allah ile kim mücadele edecek? Ya da onlara vekil olacak kimdir?” [6]

Tevekkülün, vekâlet kökünden türeyen bir kelime olup, işini birine havale etmek, işini gördürmek için birini vekil kılmak veya kalbin vekile güvenip bağlanması demek olduğunu yukarıda ifade ettik. İçinde Allah’tan başka yapıcı olmadığı inancı yerleşen, O’nun, kullarının her hallerine vakıf olduğunu bilen kul, gönlüyle Allah’a tevekkül eder, O’ndan başkasına güvenmez. Kuran-ı Kerim’de kırk ayette tevekkülle ilgili fiil ve isimler geçmektedir. Bu ayetlerde Allah’a sığınmak, O’na güvenip dayanmak, bağlanmak gerektiği; bunun İslam Akaidinin bir gereği ve Allah’a samimi iman ve teslimiyetin zorunlu sonucu olduğu vurgulanmaktadır. Söz konusu ayetlerin birinde “Musa dedi ki: “Ey kavmim! Siz gerçekten Allah’a iman ettinizse, O’na samimiyetle teslim olan Müslümanlardan oldunuzsa artık O’na güvenin!” [7] buyrulmaktadır.

Yüce Allah: “İnanıyorsanız, yalnız Allah’a tevekkül edin” [8] “İnananlar Allah’a tevekkül etsinler.” [9] “Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona yeter” [10] buyurmuş; dostlarının kendisine “Rabbimiz, yalnız sana tevekkül ettik, sana yöneldik, dönüşümüz sanadır” [11] şeklinde dua ettiklerini bildirmiştir. Elçisine de : “O Rahmân’dır. Ona inandık, yalnız ona tevekkül ettik” [12] demesini emretmiştir. Yine elçisine: “Allah’a tevekkül et, muhakkak ki sen apaçık bir gerçek üzerindesin.” [13] “Allah’a tevekkül et, vekil olarak O yeter.” [14] “Ölmeden Diri olan (Allah)’a tevekkül et!” [15] “Bir şeye karar verince Allah’a tevekkül et, çünkü Allah, tevekkül edenleri sever” [16] buyurmuş; dostlarının “Niçin biz, bizi yollarımıza ileten Allah’a tevekkül etmeyelim” [17] dediklerini; Peygamber sahabelerinin de: “Allah bize kâfidir. O ne güzel vekildir!” [18] dediklerini nakletmiş ve onların: “Allah’ın ayetleri okununca imanlarının arttığını, Rablerine tevekkül ettiklerini” [19] bildirmiştir. Kur’an-ı Kerim’in birçok âyetinde tevekküle teşvik edilmiştir. Buhârî ve Müslim, Allah Resûlünün şöyle dua ettiğini tespit etmişlerdir: “Allah’ım, sana teslim oldum, sana inandım, sana yöneldim, senin uğrunda dövüştüm. Allah’ım, izzetine sığınırım, senden başka ilah yoktur. İzzetin hakkı için beni sapıklıkta bırakma; sen ölmeyen dirisin, cinler ve insanlar ölürler!” [20] Hz. Ömer(r.a) de Peygamber(s.a.v.)’in şöyle dediğini rivayet etmiştir: “Siz hakkıyla Allah’a tevekkül ettiyseniz O, kuşları beslediği gibi sizi de beslerdi. Sabahleyin kursağı boş çıkan kuşlar, akşamleyin tok dönerler.” [21] Dinin yarısı tevekkül, öteki yarısı da ‘inabe’dir. Çünkü din, istiâne(Allah’tan yardım dileme) ve ibadet (Allah’a kulluk) etmektir. Tevekkül istianedir, İnabe de ibadettir. Allah’ın elçisi (s.a.v)’in, kendisine “İnsanlardan bir şey isteme” dediği Sevban, ondan sonra elinden kamçısı düşse birinden onu alıp kendisine uzatmasını istemez (hayvanından inip kamçısını alır)di. [22] Hasan Basri: “Kim tevekkül ve kanaat edip razı olursa kendisi istemeden eşya onun ayağına gelir” demiştir.

Tasavvufçulara Göre Tevekkülün Anlamı Ve Dereceleri

İmam Ahmed ibn Hanbel’e göre tevekkül, bir kalp eylemidir. Kimine göre tevekkül, kalbin, Allah’ın yeter olduğunu bilmesidir. Kimine göre tevekkül, ölünün yıkayana teslim olması gibi kalbin de Allah’a teslim olması, kulun kendi kaderinin seyrini tam teslimiyet ile Allah’a bırakmasıdır. Sehl’e göre tevekkül, kendini Allah’ın dilediğine bırakmaktır. Bunun diğer anlamı da kadere rızasıdır. Tevekkül, Peygamber (s.a.v.)’in halini önek alarak çalışmaktır ti bu O’nun sünnetidir. Onun haline göre davranan, sünneti ihmal etmez. İşte Ebû Saîd: “Tevekkül, sükûnsüz ızdırap (durmadan hareket) ve ızdırapsız sükûn (Allah’ın takdirine kılı kıpırdamadan bağlanıp durmak)tır” sözüyle bunu anlatmak istemiştir. Bu konuda Sehl’in sözü daha açıktır. Sehl: “Tevekkül, kalbin, Allah’tan başkasıyla ilgilerini kesmesidir.”, “Allah ile ilgisiz (başka bir şey ile ilgisi kalmadan, hiçbir şeye bağlanmadan) yaşamaktır.” demiştir. [23]

Hadis-İ Şeriflerde Tevekkülün Ehemmiyeti

Halid’in oğulları Habbe ve Sev (radıyallahu anhüm) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir şey tamir etmekte iken yanına girdik. O işte kendisine yardım ettik. “Başlarınız kımıldadığı müddetçe rızık hususunda yeise düşmeyin. Zira insanı annesi kıpkızıl, üzerinde hiçbir şey olmadığı halde doğurur, sonra aziz ve celil olan Allah onu her çeşit rızıkla rızıklandırır” buyurdular.” [24] Amr İbnu’l-As (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resülullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Şüphesiz, her derede, âdemoğlunun kalbinden bir parça bulunur (yani kalp her şeye karşı bir ilgi duyar). Öyleyse kimin kalbi bütün parçalara ilgi duyarsa, Allah onun hangi vadide helak olacağına hiç aldırmaz. Kim de Allah’a tevekkül ederse, kalbinin her şeye (ilgi kurarak dağılmasını önlemek için) Allah ona yeter.” [25]

Tevekkülün Dereceleri

Kalb ve yakîn kuvveti ile( inanç ve bilgi gücü ile) tamam olan tevekkül üç dereceye ayrılır:

Birinci derece, kulun Allah’ın kefaletine ve yardımına güveni, vekîle güven duyduğu bir hal üzere olmasıdır.

İkinci derece, kulun Allah ile durumu, çocuğun annesi ile olan durumu gibi olmalıdır. Çocuk, annesinden başkasını bilmez ve ondan başkasına güvenmez. Onu görür görmez eteğine yapışır, bırakmaz. Annesi olmadığı zaman başına bir şey gelse, söyleyeceği ilk söz: “Vay Anam” demektir. Çünkü annenin kefaletine, korumasına ve şefkatine her şeyden çok güvenmektedir. İşte Allah’a bağlılığı da bu dereceye gelen, çocuğun annesine güvenmesi gibi Allah’a güvenen kimse O’na tevekkül eder. Bu derece ile birinci derece arasındaki fark şudur: Bu derecede olan, tevekkülü ile tevekkülünden geçer. Kalbi tevekkülünü görmez. Yalnız tevekkül ettiğini görür, başka bir şeye iltifatı olmaz. Fakat birinci derecedeki tevekkülde zorlama, kesb vardır. Mütevekkil (tevekkül eden kişi) henüz tevekkülünden geçmemiştir, eylemini görmekte ve bilmektedir. Bu da bir parça da olsa kalbi, yalnız tevekkül ettiğini düşünmekten alıkoyar. Tevekkülün en aşağı derecesinden, ortasından ve en yükseğinden sorulan Sehl: “Birincisi arzuları terk etmektir; ikincisi tercihleri terk etmektir” demiş ve üçüncüsü için de: “Ortasına varmayan onu bilemez” demiştir.

Üçüncü derece, tevekkülün en yüksek derecesidir. Kulun oturuşunda, kalkışında, bütün davranışlarında, ölünün yıkayıcıya teslim olması gibi Allah’a teslim olmasıdır. Bu kul, nefsini ezeli kudretin hareket ettirdiği ölü sanır. Ölü nasıl yıkayıcıya teslim olursa, bu mütevekkil de Allah’ın dilemesine ve yapmasına öyle teslim olmuştur. Çünkü kendisinin, Allah’ın kudretinin, ilminin, iradesinin ve diğer sıfatlarının aktığı bir kanal olduğunu bilir. Bu mütevekkil, annesinin ardından ağlayan, onun eteğine yapışan, ardından koşan çocuk gibi değil; ağlamasa da annesinin kendisine bakacağını, eteğine yapışmasa da annesinin kendisini kucağına alacağını, süt istemese de annesinin kendisini emzireceğini bilen çocuk gibidir. Bu makamda Allah’ın keremine ve inayetine, O’nun istemeden vereceğine tam güven hâsıl olduğundan, bu makamdaki tevekkül, duayı bırakma sonucunu verir. Artık kul Allah’tan bir şey istemez olur. Oysa ikinci makam duayı bırakmayı değil, Allah’tan başkasından istememeyi gerektirirdi. Bu makam ise (Hakk’ın uygun olanı yapacağına tam güven ile) Hakk’tan da istememeyi gerektirir. [26] Tevekkülün Boyutları ‘Vekil kılma’ anlamında ‘tevkil’ sürekli Allah’ı ‘Vekil’ kılma olarak geçmektedir. Yani kendisine ‘tevekkül’ edilen Allah (c.c.); Allah’ı vekil tutan da, O’na tevekkül eden de insandır. Tevekkül’ün hedefi hep Allah’tır. ‘Tevekkül’ fiil ve türevleriyle birlikte kırktan fazla ayette geçmektedir ki, hepsinde de ‘Allah’a tevekkül, O’nu vekil bilme, ona güvenip dayanma söz konusu edilmektedir.

‘Tevekkül’, kavram olarak, Allah’ı vekil bilme, ona dayanmadır. Bunu iki şekilde anlamak mümkündür: Birincisi; birisini “veli” bilmek, dost, yardımcı ve işine bakabilen bir kimse olarak güvenme, ikincisi ise; birisini kendi işi için vekil bilme ve ona güvenip dayanmadır. Kavram olarak tevekkül’ ü şöyle tanımlamak mümkündür: İnsanın, kendine yüklenilen veya kendine düşen bütün görevleri yaptıktan, bütün çalışmalarını yerine getirdikten ve bütün tedbirleri aldıktan sonra, işin sonucunu Allah’a bırakmasıdır. Allah’a güvenip sonuçtan kuşku duymamasıdır. Şüphesiz ki ‘tevekkül’ bazılarının anladığı gibi, havadan ekmek beklemek, gayret etmeden bir başarıya ulaşmak, yerinde oturarak Allah’tan bir şey beklemek, pasif bir bekleyiş değildir. Bu anlamda Allah (c.c.) kimsenin vekili değildir. Bazı kimseler, insan olarak üzerlerine düşeni yapmazlar, gerekli çabayı göstermezler, emek sarf etmezler sonra da işlerini Allah’ a havale ederler. Tayin ettikleri vekilin bütün işlerini görmesini isterler.

İslâm’da böyle bir tevekkül inancı yoktur. İslam inançlarına göre, ilke olarak, âlemdeki her şey gibi insan ve onun kaderi, işleri, yaşayışı da mutlak Allah’ın iradesine bağlıdır. Allah bu mutlak iradesinin bir sonucu olarak insanı da irade sahibi ve bir ölçüde güçlü bir varlık olarak yaratmıştır. Bu irade ve hükümlerini Allah’ın emrince kullanması, bu suretle O’nun iradesine teslim olması insanın sorumlulukları arasında yer alır. Kuranı Kerim’in ayetleri, Hz. Peygamberin sözleri ve uygulamaları ile İslam’ın bu iki temel kaynağını en iyi anlayıp uygulayan sahabelerin hayatları bir bütünlük içinde değerlendirilecek olursa, tevekkülün, “hareket ve faaliyeti bırakmak” manasında yorumlanmasının İslam dini ile bir ilgisinin bulunmadığı kolayca anlaşılır.

Tevekkül, uyuşukluk ve hareketsizliğin bir mazereti değil, bütün güçlüklerine rağmen işlerimize başarmamıza yardım edeceğine inandığımız Kadir-i Mutlak’a olan samimi güven ve bunun verdiği tükenmez ümidin iman halini alışıdır. Tevekkülün bir irade ve iman gücü olduğunu vurgulayan ayetlerden ikisini meali şöyledir: (Ey Muhammed) etrafındakiler sana sırt çevirilerse, de ki: Allah bana yeter. Ben yalnız O’na tevekkül ettim. O, ulu arşın Rabbidir.” [27] “Bir kısım insanlar onlara (Ashab-ı Kiram’a): Düşmanlarınız size karşı toplanıp birleştiler; aman sakının onlardan! Dediklerinde, bu, onların inancını daha da artırmış ve: Allah bize yeter. O, ne güzel vekildir! demişlerdi.” [28] Kur’an-ı Kerim’de Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan bir rahmet olarak, onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın onlar çevrenden dağılır giderlerdi öyle ise onları bağışla onlar için mağfiret dile ve iş konusunda onlarla danış (müşavere et). Bir kere azmettin mi (kesin karar verdin mi) de Allah’a tevekkül et. Çünkü Allah, tevekkül edenleri sever.” [29]

Görüldüğü gibi tevekkülün oluşum suresi açıktır. Yukarıdaki ayet belli bir konuda yapılması gerekenleri söyledikten sonra tevekkülün gereğine işaret ediyor. ‘Bir kere azmettin mi’ ifadesi, gerekli kararlılığı ve yapılması gerekli çalışmaları haber veriyor. İman edenler, Rablerinin kendilerini ne ile sorumlu tuttuğunu bilirler. Bunun bilincindedirler. Bütün kulluk görevlerinin yerine getirilmesi, bu işin şartıdır. Zaten insan bunun için yaratılmıştır. Görevler yerine gelmeden, sonucu büyük mükâfat ve kazanç olarak beklemek mümkün değildir. Mümin, gerekeni yapar, sonuç konusunda Allah’a güvenip-dayanır, O’nun vereceği karşılığa razı olur. İslâm müminlere, ilim öğrenmelerini, emirlere uymalarını, rızıklarını aramalarını, Allah yolunda çalışma yapmalarını, düşmana karşı hazırlıklı olmalarını, din ve dünya işlerinde şûraya (istişare-danışma) başvurmalarını, işleri kolaylaştıracak metotları bulmalarını, adaletle davranmalarını, haksızlıktan kaçınmalarını ve bunlara benzer birçok şeyi yapmalarını emrediyor. Elbette bütün bu çalışmalar yapılırsa sonuçları da güzel olacaktır. Tevekkül bu anlamda, bütün çalışmaları yaptıktan, bütün görevleri yerine getirdikten sonra duyulan bir iç ve huzur doyumluluk, bir yönden de Allah’ın vereceğine razı olma ahlâkıdır.

‘Tevekkül’ güçlü bir iman ve Allah’ın emrine uymada sürekli bir kararlılıktır.

Tevekkül eden (mütevekkil), yaptığı tevekkülle bir faydayı elde eder, bir zarardan kurtulur. Onun hakkıyla yapacağı tevekkül ona öyle bir sonuç kazandırır ki, bu sonucu başka bir şeyle elde etmek mümkün değildir. Allah’a tevekkül, O’nun yardım ve desteğine güvenmedir, en uygun çalışmayı yapan, kulluk görevleri yerine getirenlere iyi sonuç vereceğinden emin olmaktır. Kulun tevekkülü, Allah’ın o kuluna yeterli oluşunun bir sebebidir. Kur’an müminleri tıpkı takvada olduğu gibi böyle bir tevekküle teşvik ediyor. [30] Tevekkül, hakka tam bağlılık, azimli ve kararlılık sahibi olma unsurları ile güçlenir, yerine getirilir. Müminler sadece Allah’a tevekkül ederler. [31] Onlar sürekli olarak ‘Hasbunallahu ve ni’me’l-vekil- Allah bize yeter, o ne güzel vekildir’ derler. [32]

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Siz Allah’a hakkı ile tevekkül edebilseydiniz, sizleri de kuşları rızıklandırdığı gibi rızıklandırırdı, sabahleyin aç çıkar, akşama tok dönerdiniz.” [33] Bu demektir ki hangi varlık olursa olsun çaba sarf edenler, bu gayretlerinin sonuçlarını en güzel şekilde görürler. Her şey bir sebebe bağlıdır. İnsanın kaderi; hedefini, amacını ve bu amacı gerçekleştirecek olan sebebi de içerisine alır. Bu, toprağın mahsul verebilmesi için, onun sürülmesi, ekilmesi, gübrelenmesi ve sulanması gerektiği gibi bir sebeple sonucun ilişkisidir. ‘Dua ve tevekkül’ün işlerin sonucuna etki etmez’ diyen, amel işlemekle emredilmeyi, sebeplere yapışmayı görmezlikten geliyor demektir. Bir amel işlemeden, bir amaca ulaşmak için bir çaba sarf etmeden, emredilen şeyleri yerine getirmeden bir başarıya veya Allah’ın insana va’d ettiklerine kavuşmak mümkün değildir. Allah (c.c.), mümin kullarının yalnızca kendisine tevekkül etmelerini emrediyor. [34] [1] Zümer Sûresi, 39/62. [2] Nisa Sûresi, 4/132. [3] Ali İmran Sûresi, 3/173. [4] Yusuf Sûresi, 12/66. [5] Yunus Sûresi, 10/108. [6] Nisa Sûresi, 4/109. [7] Yunus Suresi, 10/84. [8] Mâide Sûresi, 5/18 [9] İbrahim Sûresi, 14/12. [10] Talak Sûresi, 65/3. [11] Mümtehine Sûresi, 60/4. [12] Mülk Sûresi, 67/29. [13] Neml Sûresi, 27/79. [14]Ahzâb Sûresi, 33/3. [15] Furkan Sûresi, 25/58. [16] Âl-i İmrân Sûresi, 3/159. [17] İbrahim Sûresi, 14/12. [18] Âl-i İmrân Sûresi, 3/173. [19] Enfâl Sûresi, 8/2. [20] Müslim, Salatu’l-Müsafirin, 300. [21] Tirmizi, Zühd, 33. [22] Müslim, Hacc, 56. [23] Kuşeyri Risâlesi, s.28. [24] Nesaî, Zinet, 96. [25] İbnu Mâce, Fiten, 33. [26] İmam Gazali, İhya-u Ulumi’d-Din, 86. [27] Tevbe Suresi, 9/129. [28] Al-i İmran Suresi, 3/173. [29] Al-i İmran Suresi, 3/159. [30] Müzzemmil Sûresi 73/8–9. [31] Ali İmran Sûresi 3/122–160. [32] Ali İmran Sûresi 3/173. [33] Tirmizi, Zühd, 33. [34] Maide Sûresi, 5/11.

TEVFİK

Allah’ın kulun yararına olan şeyi yapmayı dilemesi ve kulu, kendisinin beğeneceği, razı olacağı şeyleri sevmeye dilemeye ve yapmaya muktedir kılması; kendisinin beğenmeyeceği gazab edeceği fiillerden ikrah etmesidir. Bu sevdirme ve nefret ettirme eylemi Allah’ın işidir. Kul, sadece bu eylemin ortaya çıktığı mahalden ibarettir. “Nitekim Yüce Allah size imanı sevdirdi, küfrü, fıskı ve isyanı size kötü gösterdi. İşte doğru yolda olanlar, öyle kimselerdir. Allah lutuf ve nimetiyle onlara güzel şeyleri sevdirmiş, kötü şeyleri çirkin göstermiştir. Allah bilendir, halimdir.” [1]

Mamafih Tevfik, Allah’ın kullara, rızasına uygun işleri yapma kudreti vermesi ve bu konuda onu başarılı kılması demek olduğu için ‘Hızlan’ın tersi bir anlam içermektedir. Hızlan ise, Allah’ın günah işlemesi için kula kudret ve imkân vermesi kulun da gücünü günaha ve şerre yöneltmesi sebebiyle onu ilahi rızaya uygun işler yapmakta başarısız kılması manalarına gelir. Bir ayette “Eğer O (Allah) sizi yardımsız bırakırsa, kim size yardım edebilir?” [2] buyrulmuştur. Ayetin yorumunda küfrün, Allah’ın ‘hızlan’ının, yani kulu terk etmesinin; imanın ise O’nun tevfikinin, yani imana muvaffak kılmasının neticesi olduğu belirtilir. Allah insanı esirgerse O’nun yardım ve kudretiyle kendisinde iyiyi kötüden ayırma kabiliyeti üstün gelir. Fakat kendi haline bırakırsa bu da onun hevasını artırır ve sapıklığına yol açar.

Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir gün): “Allah Teâla hazretleri bir kulun hayrını diledi mi onu isti’mal eder!” buyurmuştu. Kendisine: “Onu nasıl istimal eder?” diye soruldu. “Ölümden önce salih amel işlemede muvaffak kılar!” buyurdu.” [3]

Bir başka rivayette hadis şöyle devam eder: “…Sonra kişiyi bu hayır amel üzerine kabzeder.” Kişi niyeti, iyi bir davranışı gibi Rıza-ı İlahi’yi çekebilecek bir fiille, hakkında Allah’ın hayır murat etmesine istihkak kazandı mı “kişiyle kalbi arasına giren” [4] Hak Teala onu hayra yönlendirmekte, hayırlı ameller yapmaya muvaffak kılmakta, o bu hal üzere iken ruhunu kabzetmektedir. İyaz merhumun “Sizden hiçbirini ameli cennete sokmayacaktır. Cennete Allah’ın rahmetiyle gireceksiniz” hadisini açıklarken kaydettiği şu mülahazalar, sadedinde olduğumuz hadisi aydınlatır: “Allah’ın taate, hidayeti, (imkân, sağlık, şuur vs. vererek) amelde bulunmasına yardımı Allah’ın rahmetindendir. Hayır işleyen kimse, bunlara kendi ameliyle müstahak olmaz. Bunlar hep Allah’ın fazlı ve rahmetiyledir.”

İbnu’l-Cevzî der ki: Bu durumdan dört sonuç ortaya çıkar:

1) Amel için tevfik(yardım), Allah’ın rahmetindendir. Eğer Allah’ın sebkat eden rahmeti olmazsa, kurtuluşa sebep olan iman ve taat hâsıl olmaz:

2) Kölenin hâsıl ettiği menfaatler efendisine aittir. Öyleyse, onun ameline efendisi hak sahibi olur, kendisi değil. Öyleyse efendi ona, ameline ücret olarak her ne verirse, bu onun fazlındandır.

3) Bazı hadislerde, cennete girişin kendisi Allah’ın rahmetiyledir, derecelerin elde edilmesi amellerledir.

4) Taatle ilgili ameller kısa bir zaman (mesela 50–100 yıllık dünya hayatını) işgal eder. Hâlbuki sevap (ebedî olarak) tükenmeyecektir. Öyleyse mahdud bir amel için verilen tükenmez ücret amelin karşılığı değil, fazl-ı ilâhîdir. [5] [1Hucûrat Sûresi, 49/78. [2] Tirmizî, Kader, 8 [3] Enfal Sûresi,8/24. [4] İbrahim Canan, Kutub-i Sitte Tercüme ve Şerhi: 14/19.

ÜLFET (GEÇİMLİLİK)

Ülfet’, uygun kimselerle görüşmek, konuşmak, güzel geçinmek demektir. İnsanlar, dünyanın her yerinde toplu olarak yaşarlar. Dünyada herkes birbirine muhtaçtır. Toplum bireyleri birbirleriyle güzel geçinirlerse Allah (c.c.) da o toplumu sever ve başarıya ulaştırır. İslâm, güler yüzlü olmayı, gönül yıkmamayı ve insanlarla güzel ilişkiler kurmayı ve bunları sürdürmeyi emreder. İslâmî kaynaklarda toplumsal barış, uzlaşma ve kaynaşmayı ifade eden kavramlar arasında en yaygın kullanılanı ‘Ülfet’ kelimesidir. Özellikle Cahiliye kabileciliği ve asabiyet duygusunun yıkımlarıyla büyük bir parçalanma ve nefret döneminden sonra, İslâm toplumu için barış, uzlaşma ve kaynaşma özel bir önem kazanmış; âyet ve hadislerde gerek ülfet kelimesi ve türevleriyle ve gerekse ‘ünsiyet, sulh, ıslah’ gibi başka kelimelerle Müslümanlar arasında barış ve kardeşliğe dayalı güçlü bağlar kurulması amaçlanmıştır.

Allah (c.c.) buyurur: “Ve onların kalplerinin arasını uzlaştırdık. Sen yeryüzünde bulunan her şeyi verseydin, yine onların kalplerinin arasını uzlaştıramazdın. Fakat Allah onların arasını uzlaştırdı. Çünkü O, daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.” [1] Yüce Allah bu âyette, kendi eğitim sisteminin amacını belirlemektedir. Allah, Kur’an-ı Kerim’i insanların kalplerini kaynaştırmak için göndermiştir. Düşmanlıkları ortadan kaldırmak, insanları birbirine yaklaştırıp kaynaştırmak ve sonunda onları kardeş yapmak insanlık görevinin bir gereğidir. İslam âlimleri ülfet ve dostluğun gerekliliğini ilke olarak benimsemekle birlikte bunun bazı şartlara bağlı olduğunu, ancak bu şartları taşıyan kimselerle ülfet ve dostluk kurulmasının uygun olacağını belirtmişler; ayrıca birbiriyle ülfet kurup dost olanların karşılıklı olarak bazı haklara riayet etmek zorunda olduklarını ifade ederek bu hakları ayrıntılarıyla incelemişlerdir.

Mesela Maverdi, ülfetin oluşmasının sebeplerini şöyle sıralamıştır:

1. Din, yardımlaşma, dayanışma ve zıtlıkların önlenmesini ister. Bu şekilde insanlar arasında ülfet artar.

2. Akrabalıktan gelen yakınlık duygusunun ülfet ve dayanışmayı oluşturup, ayrılık ve çatışmayı engellediğini ifade eder.

3. İnsanların karşılıklı olarak birbirine iyilik etmeleri, aralarında gönül bağının kurulup güçlenmesine, sevginin artmasına ve sonuçta ülfetin gerçekleşmesine yol açar. [2]

Ülfetin ve kardeşliğin oturduğu temel değer madde değil, sevgidir. Maddi değerler belki kalplerin ısınması için yardımcı olabilir ama para ile kardeşliği satın almak mümkün değildir. Onun için sevgiyi büyütüp beslemek, geliştirmek ve zenginleştirmek her müslümanın görevidir. Temelinde sevginin bulunmadığı kardeşlik, geçici ve yüzeyseldir. Sevginin olduğu yerde kabalık, düşmanlık, kin ve nefret yoktur. Ülfetin karşıtı ‘Uzlet’, yani bir köşeye çekilip kendi başına yaşamaktır. Meşru bir sebep olmadan insanlardan kaçmak doğru bir davranış değildir. Selemetu’bnu’l-Ekva (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kişi kendisini (halktan büyük görüp) uzak tuta tuta cebbarlar arasına kaydedilir de onların başına gelen musibete duçar olur.” [3]

Hadis, bir kimsenin, insanlardan, onları küçük görerek mesafeli dura dura, cebbarlar yani zalimler sınıfına geçeceğini haber vermektedir. Bu husus, eşyanın tabiatına uygundur. Çünkü mesafeli durmak bir alışkanlık haline gelir. Hâlbuki dinimiz, cemaati, sıla-i rahmi, selamlaşmayı, büyükleri ziyaret ve karşılıklı hediyeleşmeyi vs. emrederek, kişinin insanlarla kaynaşmasını emretmektedir. Uzlet, normalde tavsiye edilmez. İnzivayı çok sıkı şartlarla dinimiz tecviz eder. Şu halde, insanlara karşı uzak duran kimseler, Firavun, Nemrut, Şeddad gibi zalim cebbarlar defterine ismiyle, resmiyle geçme ve onların maruz kaldığı dünyevî musibetlerle ve uhrevî cezalarla karşılaşma tehlikesiyle başbaşadırlar. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Mü’min ülfet eder ve kendisi ile ülfet edilir. Ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet edilmeyen kimsede hayır yoktur. İnsanların en hayırlısı insanlara yararlı olandır.” [4] Başka bir hadisinde de “Allahım, gönüllerimizi kaynaştır” [5] şeklinde dua etmişlerdir. Toplumsal barış ve uzlaşma için çok önemli bir ahlâkî görev olan ülfet’in gerçekleşmesi için en önemli yol, din duygusunun güçlendirilmesidir. Çünkü din duygusu, düşmanlıkları ve zıtlıkları önleyerek yardımlaşma ve dayanışmayı sağlar.

Nitekim Hicretten önce Medine’deki Evs ve Hazrec kabileleri arasında uzun yıllar süregelen kin ve düşmanlıklar, bu kabilelerin Müslüman olmasıyla ortadan kalkmış ve kardeş olmuşlardır. Aynı durum, İslâm tarihi boyunca dünyanın birçok yerinde gözlenmiştir. Toplumda ‘ülfet’in gerçekleşmesi için, tanıdık olsun veya olmasın sünnete göre selâmlaşmanın yaygınlaştırılması, birbiriyle karşılaşan Müslümanların müsafaha yapmaları, iyilik ve ikramda bulunmak gibi güzel ahlâk davranışlarının yanında, küskünlerin barışması ve barıştırılması da önemli görevdir. Ebû’d-Derda (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Size oruç, namaz ve sadakanın derecesinden daha üstün olan şeyi haber vermeyeyim mi?” “Evet (Ey Allah’ın resulü, söyleyin!)” dediler. “İnsanların arasını düzeltmektir. Çünkü insanların arasındaki bozukluk (dini) kazır.” [6]

Kur’an-ı Kerim’de genellikle bir ülke veya kentteki huzursuzluk veya kargaşa ortamı “ifsad”, barış ve güvenlik ortamı da “ıslah” kökeninden türemiş kelimelerle ifade edilerek ifsadın kötülüğü ve ıslahın da yararları ve gerekliliği vurgulanır. Pek çok âyette iyi işler için yaygın olarak, barış anlamındaki sulh ile aynı kökten olan “salih” ve “salihat”; iyi Müslümanlar için “salihin” ve “salihun” kelimelerinin kullanılması da iyilikle barış, iyi Müslüman olmakla barışçı olmak arasındaki ilişkiye işaret etmesi bakımından önemlidir. Yine Kur’an’da ilke olarak “Barış daha hayırlıdır” [7] buyurulur ve aralarında çatışma çıkan Müslümanların barıştırılması emredilir. [8] Hz. Peygamber (s.a.v.) de, Müslümanların uzun süre dargın durmalarını yasaklamış, dargınları barıştırmayı “sadaka” diye değerlendirmiştir. [9] Ülfet, insanlar arasındaki bütün işlerde gerçekleşmesi beklenen bir özelliktir. Özellikle aile kurumu öncesinde tarafların birbirine ülfet ederek birbirini tanımaları dinimizin tavsiye ettiği bir durumdur. Bu hususta varid olan hadis-i şerif şu şekildedir: Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: Mugire İbnu Şu’be bir kadınla evlenmek istemişti.

Resulullah (aleyhissalatu vesselam) kendisine: “Git önce onu bir gör! Zira böyle yapman, aranızdaki ülfet ve sevginin devamı için daha uygundur” buyurdular. O da öyle yaptı ve evlendiler. Bilahare Mugire (radıyallahu anh) aralarındaki uyumdan bahsettiler.” [10] İbnu Ömer (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Kızları hakkında kadınlarla istişare edin!” [11] Hadis, kızların evlendirilmelerinde anneleriyle istişare etmeyi emretmektedir. Âlimler bu emri vücuba değil, istihbaba hamletmişlerdir. Âlimler, bu davranışın kadınların gönüllerini almaya yönelik olduğunu, kadınlarla ülfet ve samimiyetin artmasını sağlayacağını, annenin rızası olmadığı takdirde karı-koca arasına soğukluk gireceğini, zira kızların, annelerine babalarından çok meylettiklerini, annelerinin sözünü dinlemeye daha çok arzulu olduklarını, ayrıca kızda, annenin bilip babanın bilemeyeceği nikahın gerektirdiği hakkı yerine getirmeye mani bir sebep veya nikahı münasip kılmayacak bir illet olabileceğini, dolayısıyla bütün bu sayılan maslahatlar için babanın anneyle konuşmasının faydalı olacağını belirtirler. Aksi takdirde, kızın evlendirilmesinde meşru veli babadır, anne değil.

Peygamber Efendimiz bütün bu durumlar sebebiyle Allah-u Teâla’ya şöyle dua etmektedir: İbnu Abbas (radıyallâhu anhümâ) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm)’ın geceleyin namazdan çıkınca şu duayı okuduğunu işittim: “Allahım! Senden, katından vereceğin öyle bir rahmet istiyorum ki, onunla kalbime hidayet, işlerime nizam, dağınıklığıma tertip, içime kâmil iman, dışıma amel-i sâlih, amellerime temizlik ve ihlâs verir, rızana uygun istikameti ilham eder, ülfet edeceğim dostumu lutfeder, beni her çeşit kötülüklerden korursun” [12] Toplumda ülfet gerçekleştirilmeden saadet olamamaktadır. Dinimiz bu hususun tesis edilmesini her bireyin omuzlarına yüklemiştir. Toplumda bu ülfeti tesis ederken ise bireylerin tavır ve davranışlara çok dikkat etmesi gerektiğini tavsiye buyurmuştur. Ebû Mûsa (radıyallâhu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtü vesselâm) herhangi bir işi için bir adam gönderse şu tembihte bulunurdu: “Sevindirin, nefret ettirmeyin, kolaylaştırın, zorlaştırmayın.”

Münâvî der ki: “İnsanların ülfet edip ısınacağı şeyleri söylemek sûretiyle onlara karşı kolaylık gösterin, çünkü insanlar öyle olan mev’izeleri kabul ederler. Aksi takdirde nefislerine ağır gelen şeyden nefret ederler. Şurası bilinmeli ki ta’limde yani öğretme işlerinde kolaylaştırmak, taati kabul etmeye sebep olur ve ibadeti merğub (arzu edilen) kılar, neticede öğrenmeyi de, amel etmeyi de kolaylaştırmış olur.” [13] [1] Enfâl sûresi, 8/63. [2] Maverdi, Edebü’d-Dünya ve’d-Din, 148–186. [3] Tirmizî, Birr, 61. [4] İbn Hanbel, Müsned, II, 400. [5] Ebu Davud, ‘Salat’, 178. [6] Ebû Dâvud, Edeb: 58; Tirmizî, Kıyamet: 57, [7] Nisâ sûresi, 4/128. [8] Enfâl sûresi, 8/1. [9] Müslim, Zekât 53; Tirmizî, Birr, 36. [10] Nesaî, Nikah, 36; İbnu Mace, Nikah, 12. [11] Ebu Davud, Nikah, 24. [12] Tirmizî, Daavât, 30. [13]Ebû Dâvud, Edep 20; Müslim, Cihâd 6.

VAADİNDE DURMAK

‘Vadinde durmak’, verilen sözde durmak ve onu yerine getirmektir. Vaad, dilimizde vaad etmek veya söz vermek diye de ifade edilir. Dinimiz, mensuplarına vaadinde durmayı emreder. Kişinin İslam’ını tamamlayan hususlardan biri de budur. Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde vaad ve ahitlerin yerine getirilmesi, Müslümanlara emir olarak bildirilmiştir. Bunun için her müminin, gerek Allah (c.c.)’a verdiği sözleri yerine getirmekte ve gerekse diğer müminlerle ve hatta mümin olmayanlarla yapmış olduğu sözleşmelerinde, anlaşmalarında dürüst davranması, onun dini ve ahlâki kişiliği açısından gereklidir.

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsmail bu vasfıyla tanıtılır. “Kitapta İsmail’i de an. Muhakkak ki o, vaadinde sadıktı ve Allah tarafından gönderilmiş bir peygamberdi” [1] Bir kısım âlimlerimiz, vaadini yerine getirmemeyi şu mealde ayette zikredilen duruma benzetmiştir: “Yapamayacağınız şeyi söylemeniz Allah katında pek büyük bir gazab sebebidir” [2] Kur’an’da ahitlerin yerine getirilmesiyle ilgili birçok ayet vardır. Bir tanesini mealen kaydediyoruz: “Ahdi de yerine getirin. Muhakkak ki ahidden dolayı mesuliyet vardır.” [3] Bazı âlimler, kişinin vaadini, kendisi üzerine bir şehadeti olarak değerlendirmiştir. Vaadin yerine getirilmesini bütün ulema dinî bir emir olarak değerlendirmiş, fakat farz olmadığını söylemiştir. Ancak, şunu da belirtelim ki, bazı âlimlere göre, mevzu üzerine varid olan ayet ve hadislerin delaleti, onun vacib olmasınadır. Böylesi şiddetli vaidlerle vaade riayet emredilirken, vaade uymamanın kerahet-i tenzihiyeye hamli, bazılarınca çelişki olarak değerlendirilmiş: “Hele bir bakılsın. Vaadden dönmeye haram derken vaade uymak vacib değildir denebilir mi veya uyulması vacib olmayan bir vaadi tutmamakla günaha girilir denebilir mi?” denmiştir.

Şu halde vaadi yerine getirmenin vacib olduğunu söyleyen de olmuştur. Bazı Malikî âlimler: “Vaad bir sebebe bağlı ise, o vaade uymak vacibtir, değilse değildir” demiştir. Sözgelimi kim: “Benimle evlenirsen sana şunu alacağım” dese, o da kabul etse bu vaadin yerine getirilmesi vacibtir.” Vadinde durmak, kişinin, doğru, dürüst ve güvenilir bir kişi olduğunu gösterir. Vadinde durmanın karşıtı, vadini bozmak, sözünde durmamaktır. Dinimiz vaadini bozup sözünde durmayanı münafığa benzetmektedir. Bu özelliğin münafıkların temel özellikleri arasında yer aldığını ifade etmektedir. “Onlar ki, söz verip antlaştıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar. Allah’ın birleştirmesini emrettiği şeyi (iman ve akrabalık bağlarını) keserler ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar. İşte zarara uğrayanlar onlardır.” [4] Hadiste de sözünü tutmamak, münafıklık alâmetlerinden biri olarak zikredilmiştir. İbnu Amr İbni’l-As (radıyallahu anhümâ) anlatıyor: “Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: “Dört haslet vardır; kimde bu hasletler bulunursa o kimse halis münafıktır. Kimde de bunlardan biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendinde nifaktan bir haslet var demektir: Emanet edilince hıyanet eder, konuşunca yalan söyler, söz verince sözünde durmaz, husumet edince haddi aşar.” [5]

Sözünde durmama vasfının özellikle İsrailoğulları’na ait olduğunu pek çok ayette görmekteyiz. “Hani bir vakitler İsrailoğulları’ndan şöylece mîsak (kesin bir söz) almıştık: Allah’tan başkasına tapmayacaksınız, ana-babaya iyilik, yakınlığı olanlara, öksüzlere, çaresizlere de iyilik yapacaksınız, insanlara güzellikle söz söyleyecek, namazı kılacak, zekatı vereceksiniz. Sonra çok azınız müstesna olmak üzere sözünüzden döndünüz, hâlâ da dönüyorsunuz.” [6]

Bir şair diyor ki: “Bir şeye ‘Evet’ dediğin, yani söz verdiğin zaman onu tut, yerine getir. Çünkü o verilen söz, özgür ve kişilik sahibi bir insan üzerine borçtur. Yok, eğer vadini yerine getiremeyeceksen ‘evet’ yerine ‘hayır’ yani ‘yapamam’ de ki rahat edesin. Böylece de insanlar sana yalancı demesin.” Bir şeyi vaad ederken “İnşallah” yani “Allah dilerse” sözünü söylemeyi unutmamak gerekir. Zira bu istisna (yani hükümden çıkarış) söze eklenirse, söz zamanı geldiği halde aksi olursa insanı yalandan kurtarır. Ama bu kutsal terimleri de istismar ve sömürü aleti yapmamak gerekir. [7] [1] Meryem Sûresi, 19/54. [2] Saf Sûresi, 61/3. [3] İsra Sûresi, 17/34. [4] Bakara Suresi, 2/27. [5] Buharî, İman 24; Müslim, İman, 106; Tirmizî, İman, 14. [6] Bakara Sûresi, 2/83. [7] A. Rıfat, Tasvîr-i Ahlâk, 124.

VATAN SEVGİSİ

‘Vatan sevgisi’, insanın doğup büyüdüğü köy, şehir ve ülkesi için kalbinde duyduğu yakınlık ve sevgiye denir.

Bu sevgi, vatanın yalnız hava, su ve toprağının güzelliğinden, dost ve akrabalarının orada bulunmasından olmadığı gibi yalnızca geçimin kazanıldığı yere de indirgenemez. Vatan, içinde yaşayan toplumun huzur ve güvenini içine alan ve düşünülebilen bütün milli faktörlerle gelişen bir histir.

Herkesin doğup büyüdüğü vatanın kendine has bir güzelliği ve ayrı bir yeri vardır. Peygamber Efendimiz hicret için Mekke’den ayrılırken Ka’be’ye doğru bakarak; “Vallahi biliyorum ki, sen hiç şüphesiz Allah’ın yarattığı yerlerin hayırlısı ve Allah’a en sevgili olansın” [1] dediği nakledilir. Yine vatanından kendi isteği dışında çıktığını şöyle ifade eder: “Eğer senin halkın, beni senden çıkarmamış olsaydılar çıkmazdım. Beni, beldelerin sana en sevgili olanında yerleştir.” [2]

Peygamber efendimizle ilgili rivayet edilen şu hadiste vatan sevgisini ortaya koymaktadır: Hz. Enes (radıyallahu anh) anlatıyor: “Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) bir seferden dönünce, Medine’nin duvarlarına bakar, develerini hızlandırırdı. Eğer bir bineğin üzerinde ise, onu tahrik ederdi. Bu davranışı Medine’ye sevgisinden ileri gelirdi.” [3]

Seyredilmesi insana huzur veren güzel çiçekler bile doğduğu topraktan ayrıldığı ve kendisini yetiştiren fidandan koparılıp yabancılar eline düştüğü zaman isterse altın vazolara konulsun solar ve ölürler. İnsan vatanından ayrıldığı zaman yaşlı gözleri ardında, akıl ve fikri çocuklarında, ailesinde, tarlasında ve bahçesinde kalır da gittiği yerlerde gördüğü büyük saraylar, köşkler, bağlar ve bahçeler gözünde sıradan şeyler görünür. İşte bunlar hep ‘vatan sevgisi’nin ürünüdür. [4]

Bu hususa en güzel örneklerden pek çoğu Çanakkale Savaşlarında yaşanılan olaylardır. Ey bülbül! Git de aşkı pervaneden öğren. Kendini alevin içine attı, yandı. Sevgilisi uğruna can verdi, sesi çıkmadı” diye tarif ettiği insanlar pervaneden daha fedakâr idiler.

Zîra gönüllerinde canlarından daha aziz bir vatan sevgisi vardı. İşte bu sevgiyi aksettiren eşsiz bir tablo: 18 Mart 1915 Deniz Harekâtı’nda üstün başarılar gösteren Hasan-Mevkuf Batarya Kumandanı Yüzbaşı Hasan Bey’in kızı dünyaya gelmişti. İstanbul’dan Çanakkale Müstahkem Mevkii Komutanlığına telgraf çekildi. Bu telgrafı alan Cevat Paşa atı ile bataryaya geldi ve Yüzbaşı Hasan Bey’e: “-Evlâdım Hasan, bir kızın dünyaya geldi; Allah bağışlasın, izinlisin.” dedi. Hasan Bey’in verdiği cevap erinden kumandanına kadar Çanakkale muhariplerinin gönül dünyalarını aksettirmeye kâfi bir fedakârlık ve feragat ile doluydu: “-Kumandanım! Vatan daha mukaddes, gidemem. Bildirebilirseniz, ismini Dîdar koysunlar!..” O gece bütün batarya ile birlikte Yüzbaşı Hasan Bey de şehid olanlar arasındaydı. Gözlerini, yeni doğan kızını bir kere bile göremeden bu dünyaya yummuş, elini ona sallayamadan elveda demişti…

Zîrâ sevginin en tabiî neticesi fedâkârlıktır. Seven, sevdiğine karşı, sevgisi ölçüsünde fedakârlık yapmayı zevk ve vazîfe olarak telâkkî eder. Bu, âşığın mâşûkuna can vermesine kadar dayanır. Can ve malın Allâh yolunda, vatan ve millet uğrunda fedâ edilebilmesi de, kulun Rabb’ine karşı muhabbetinin en güzel bir tezâhürüdür. Bunun içindir ki Allah Rasûlü (sallâllâhü aleyhi ve selem): ” Vatan sevgisi îmândandır…” buyurmuşlardır.

Bir şeyin ne kadar sevildiği ise, gerektiğinde onun için yapılabilen fedakârlık ve göze alınabilen risk ile ölçülür. Bu bakımdan Çanakkale’de yaşananlar, her yönüyle müstesna bir vatan sevgisinin en canlı tezahürlerini sergilemiştir. Her yiğit: Toprak, alın teriyle gülistan olur, civan, Candır sonunda bağrına en makbul armağan! Yurdumuzu, coğrafyamızı sevelim. Çünkü üzerinde yaşadığımız coğrafya, üstünde yaşayanları, kültürel dokusu ve yapısı, tarihi, üzerinde taşıdığı tarihi eserleri, tabii görünümü, iklimi ve birçok zenginliği bakımından sevmeyi hak etmektedir. Sevgili Peygamberimiz, ” Vatan sevgisi imandandır” buyurmuştur. Bu yurt, dedelerimizin kanlarıyla, terleriyle, elleriyle, emekleriyle, ilmek ilmek ördükleri desenleriyle ve motifleriyle yurt olmuştur. Şair ne güzel demektedir; Toprakları toprak yapan üstündeki kandır, Toprak, eğer uğrunda ölen varsa, vatandır.

[1] Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, [2] Buharî, Fezailu’l-Medine, 5; Müslim, Hacc, 497. [3] Buhari, Fezailu’l-Medine,Tirmizi, Da’avat. [4] A. Rıfat, Tasvir-i Ahlâk, 55.

ZİKİR

‘Zikir’ sözlükte; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi dile getirme, hatırlatma anlamlarına gelir. Bir başka deyişle zikir, kişinin marifet (bilgi) olarak elde ettiği şeyi korumasını sağlayan bir faaliyettir ki bu zihne aittir.

Kavram olarak ise Allah (c.c.)’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi tavsiye edilen, hamd, dua, ibadet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir. Zikir, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin nedeni, kalpteki zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir.

Bazılarına göre zikir, insana sevap kazandıran her türlü dinî amelin genel adıdır. Zikir, Allah (c.c.)’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya Tevhid kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmamış olur.

Zikir ve türevleri, fiil ve isim olarak Kur’an’da çok sık geçen kelimelerden biridir. Kur’an bu kavramı Allah (c.c.)’ın insanlara Hakkı, görevlerini ve hesabı hatırlatması, Kur’an ile hatırlatma, kulların Allah (c.c.)’ı her türlü ibadetle hatırlamaları, uyarı, şeref ve üstünlük gibi anlamlarda kullanmaktadır. Bu kullanılışların bir kısmına işaret ettikten sonra, genel olarak zikir kavramından anlaşılanları kısaca açıklamaya çalışacağız. Zikir Kavramı ve Türevleri Tekrar hatırlatalım ki zikir; bir şeyin dilde veya kalpte hazır olması, o şeyin söz ile veya kalpte hatırlanmasıdır. Bu hatırlama iki şekilde olabilir:

1. Unuttuktan sonra olan bir hatırlamadır ki, bu her insanda her zaman olan bir şeydir.

2. Akılda unutulan öğrenilen ve zaten kalbe yerleşen şeyin hatırlanmasıdır ki, kişi hiç unutmadığı bu gibi şeyleri dil ile söylediği zaman onu zikretmiş, dile getirmiş olur.

Kur’an, kendisine zikir demektedir ki, O baştanbaşa bir öğüttür, hatırlatmadır, insanlarla ilgili her şeyi açıklayan bir ilâhi bildiridir. O, aynı zamanda sürekli Allah’ı hatırlatan ayetlerden meydana gelmektedir. ayetinde bu anlamları bulmak mümkündür. “Bu, bizim O’na indirdiğimiz mübarek bir ‘Zikir’dir. Şu halde onu inkâr edecek olanlar siz misiniz?” [1] “Hiç şüphesiz Zikri (Kur’anı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz.” [2] Sâd sûresinin ikinci ayetinde geçen zikr’in birkaç anlamda kullanılma ihtimali bulunmaktadır: ” Sâd, Zikir dolu Kur’an’a andolsun.” [3] Zikir dolu, zikir sahibi Kur’an; şeref ve şan sahibidir. En yüce şeref ona aittir. Nitekim bir başka ayette buna işaret edilmektedir: “Gerçekten O Kur’an, hem senin için, hem de halkın için bir zikirdir. (şereftir)” [4]

Buradaki zikir ikinci olarak; anmak, hatırlatmak, din ve hükümleri, va’ad (Allah’ın verdiği söz) ve tehditler, geçmiş ümmetlerin kıssalarından alınacak ders ve ibretler anlamında kullanılmaktadır.

Üçüncü olarak, dinde ihtiyaç olan şeyleri hatırlatma, yani şerefli ve değerli yüce dini öğreten, ibret dersi veren Kur’an manasında gelmiş olabilir. (Doğruyu ancak Allah (c.c.) bilir.) Zikir, bir ayette Peygamberimiz (s.a.v.)’in bir özeliği olarak kullanılmaktadır. Tıpkı Hz. İsa (a.s.)’a ‘Allah (c.c.)’ın Kelimesi’ denilmesi gibi. Hz. Muhammed (s.a.v.), Allah (c.c.)’ın elçisidir, ama hatırlatan, uyaran ve şerefli yüce bir elçidir. “Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır; öyleyse ey iman etmekte olan temiz akıl sahipleri! Allah’tan korkun-sakının. Doğrusu Allah sizin için bir (zikir) hatırlatan indirmiştir.” [5]

Bazı müfessirler bu ayetteki zikrin Kur’an olduğunu, bazıları ise kelimenin burada uyarı anlamına geldiğini söylemişlerdir. Kur’an’ın ‘Zikir ehl-i’ (ehlu’z-zikr) dediği insanların kim olduğu konusunda da farklı görüşler bulunmaktadır. Bu kavramın geçtiği ayette şöyle buyrulmaktadır: “Senden önce de, kendilerine vahyettiğimiz kişilerden başkasını peygamber olarak göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” [6]

Bazılarına göre zikir ehl-i, Allah (c.c.)’ın daha önceden gönderdiği kitaplardır. Çünkü onlar da peygamberlerden ve onlarla beraber gelen vahiy’den söz ediyorlar, onları hatırlatıyorlardı. Kimilerine göre, kitap ehli kimselerdir. Çünkü onlar da peygamberleri ve görevlerini biliyorlar. Kimilerine göre de, kendilerine tebliğ edildiği zaman daha önceden iman etmiş müminlerdir. Eğer müşrikler, Kuran’dan ve peygamberin davetinden şüphe diyorlarsa, daha önce bu daveti anlamış ve iman etmiş kimselere sorsunlar. Çünkü onlar zikri anlayan, ne olduğunu bilen kimselerdir. [7] Bir ayette zikrin, unutmadan sonra hatırlama anlamına geldiğini görüyoruz. Daha önce bilinen bir şey unutulduktan sonra, hatırlanıyor ve bu hatırlama dil ile ifade ediliyor.

Kalp ve dil zikrin beraber ifade edildiği ayetler de bulunmaktadır. Şu örnekte olduğu gibi: “Hac ibadetlerinizi bitirince, babalarınızı andığınız(zikrettiğiniz) gibi, hatta ondan daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı anın( zikredin). İnsanlardan öyleleri var ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada ver, derler. Böyle kimselerin ahiretten hiç nasibi yoktur.” [8] Aynı kökten gelen ‘mezkûr’ ise, zikredilen, anılan şey demektir. “İnsanın üzerinden, henüz kendisinin anılan bir şey olmadığı uzun bir süre geçmedi mi?” [9] Yani insan, Allah (c.c.)’ın ilminde var iken, bizzat kendisi henüz mevcut değildi, henüz ortalıkta yoktu. Yine aynı kökten gelen zikra, çok zikir, yoğun zikir demektir ki bu, zikir kavramından daha geniş manayı kapsamaktadır. “Takvâ sahiplerine, inanmayanların hesabından herhangi bir sorumluluk yoktur. Fakat belki korunurlar diye hatırlatmak (zikra) gerekir” [10] “Gündüzün iki ucunda, gecenin de ilk saatlerinde namaz kıl. Çünkü iyilikler kötülükleri (günahları) giderir. Bu, öğüt almak isteyenlere bir hatırlatmadır.(zikradır)” [11]

Zikir kökünden gelen bir başka kelime de tezkire kelimesidir ki, hatırlatma, öğüt, hatırlatan şey demektir. Tezkire; belli bir meslek mensuplarının biyografilerinin anlatıldığı kitaplara da denilmektedir. Türkçe’de ‘tezkere’ şeklindeki söyleyiş; rapor, izin belgesi, askerlik görevinin bittiğini gösteren belge anlamında kullanılmaktadır. Kur’an, ‘tezkira’ kelimesini bir hatırlatma, bir uyarma olarak kullanmaktadır. “Hayır, O (Kur’an) bir tezkira’dır. (bir hatırlatma, bir öğüttür). Artık dileyen, ondan düşünüp öğüt alsın.” [12] Kur’an’da zikir kelimesi daha pek çok anlamda kullanılmaktadır. Kur’an Peygamberimiz (s.a.v.)’e, müminlere, ehl-i kitaba, İsrailoğullarına, sahabelere, kendilerine elçi (Peygamber) gönderilmiş topluluklara; hatırlat, hatırlayın, aklınıza getirin, an, anın, şeklinde hitap etmektedir. Bu kullanımlara ait örneklerden birkaçı şöyledir: “Andolsun ki, Resûlullah, sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler için güzel bir örnektir.”

Bazı hayvanların, insanın emrine verilmesinin sebebi, insanların Allah (c.c.)’ı nimet veren olarak hatırlamalarıdır. (zikretmeleridir) “Ta ki onların üstüne binerken Rabbinizin nimetini hatırlayasınız ve şöyle diyesiniz..” [13] Müşrikler boğazladıkları hayvanların üzerine Allah’ın adını anmazlar. (zikretmezler) “Onlar saçma düşüncelerine göre dediler ki: “Bu (tanrılar için ayrılan) hayvanlarla ekinler haramdır. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da binilmesi yasaklanmış hayvanlardır.” Birtakım hayvanlar da vardır ki, (Allah böyle emrediyor diye) O’na iftira ederek üzerlerine Allah’ın adını anmazlar. Yapmakta oldukları iftiraları yüzünden Allah onları cezalandıracaktır.” [14]

Hâlbuki müminler avladıkları ve boğazladıkları hayvanların üzerine Allah (c.c.)’ın adını anarlar: “Kendileri için nelerin helâl kılındığını sana soruyorlar; de ki: Bütün iyi ve temiz şeyler size helâl kılınmıştır. Allah’ın size öğrettiğinden öğretip avcı hale getirdiğiniz hayvanların sizin için yakaladıklarından da yiyin ve üzerine Allah’ın adını anın (besmele çekin). Allah’tan korkun. Allah’ın hesabı pek çabuktur.” [15] Rabbimiz (c.c.) Peygamberimiz (s.a.v.)’e, Hz. Meryem’i, İbrahim’i, Musa’yı, İsmail’i, İdris’i (a.s.) anmasını veya onları müminlere hatırlatmasını söylüyor. [16] Kur’an, müminlere de sürekli bir şekilde Allah (c.c.)’ın nimetlerini hatırlamalarını söylüyor. [17] Kur’an, ayrıca bütün insanlara Allah (c.c.)’ın kendilerine verdiği nimetleri hatırlamaları gerektiğini haber veriyor.

Zikrin Müminlere Emredilmesi

Rabbimiz (c.c.) müminlere kendisini sürekli olarak zikretmelerini emrediyor. Zikretme emri bazen şükürle, bazen verilen nimetleri hatırlatma ile bazen namazla, bazen diğer ibadetlerle, bazen verilen zaferle birlikte gelmektedir. Kuran’da, zikredenler övülürken, zikirden yüz çevirenler kınanmaktadır. Şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” [18] Bu ayetten bir önceki ayette, ilk insanın Cennetten çıkarılışı hatırlatılıp, Allah’ın gönderdiği hidayete uyanların dünya hayatında şaşırmayacakları haber veriliyor. Bu ayette geçen Zikr, insanı hidayete götüren vahiy, vahiyle gelen ilâhi kitaplar ve peygamberlere bildirilen şeyler veya son vahiy olan Kur’an ya da bizzat Allah (c.c.)’ı anmak anlamlarına gelir. Allah (c.c.)’ın zikrinden kim yüz çevirirse onun hakkı dar bir geçimdir, sıkıntılı bir hayattır, mutsuz bir yaşantıdır.

Müminler, inandıkları, her an tespih ettikleri ve önünde kulluk yaptıkları Rabb’i hiçbir zaman unutmazlar. O Rabb’e karşı duydukları sevgi ve takva duygusu sürekli onların içindedir. Onlar devamlı bir şekilde Allah (c.c.)’ı zikrederler. Bu zikir (anma) hiçbir zaman unutulan bir şeyin tekrar akla getirilmesi değil, aksine; sürekli kalpte ve benlikte olan Allah (c.c.)’ın varlığını tekrar hatırlamak, O’nun nimet verici olduğunu itiraf etmek, O’nun büyüklüğünü ve yüceliğini dile getirmek ve ibadeti yalnızca O’na yaptığını ortaya koymaktır.

Mümin, evrenin her köşesine yerleşmiş olan sayısız âyetleri gördükçe, onlardan haberdar oldukça, Kur’an’daki ayetleri okudukça, Rabbini tekrar hatırlar. Onun kalbi ve organları Allah (c.c.)’ı anmaktan hiç uzak kalmaz. Ancak onu Allah (c.c.)’a götürecek bir sebep gördüğü zaman, imanı artar, Allah (c.c.)’ın ve O’nun uluhiyyetini (ilâhlığını) tekrar aklına getirir. Fakat bu hatırlayış, yalnızca zihinde bir beliriş veya dilde bir söz halinde olmaz. Bu hatırlayış, bu anma (zikir), bedeni kaplar, organlarda amel olarak ortaya çıkar. “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah’ın âyetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” [19] Bir başka ayette ise, Allah (c.c.)’ın adı anıldığı zaman müminlerin secdeye kapandıkları haber veriliyor: “Bizim âyetlerimize ancak o kimseler inanırlar ki, bunlarla kendilerine öğüt verildiğinde, büyüklük taslamadan secdeye kapanırlar ve Rablerini hamd ile tesbih ederler.” [20]

Müminlere Allah (c.c.)’ın ayetleri hatırlatıldığı (zikredildiği) zaman, onların kalpleri bu ayete karşı kör ve sağır olmaz. [21] Hâlbuki inkârcılar, kendilerine ayetler hatırlatıldığı zaman, hatırlatılan şeyden (zikirden) öğüt almazlar, zikri hatırlamak istemezler. Onlar, kelimeleri konuldukları yerden saptırırlar ve kendilerine verilen ‘zikir’den pay almayı unuturlar. [22] Mescitler, hatta kiliseler ve havralar bile içlerinde Allah’ın adı anıldığı için değerlidirler. [23] Mescitlerde Allah (c.c.)’ın adının anılmasını (zikredilmesini) engellemek zulmün ta kendisidir, bunu yapanlar da zalimlerdir. [24]

Ne zaman, içerisinde savaştan söz eden (zikreden) bir âyet nazil olsa veya cihat’tan bahseden bir âyet okunsa, kalplerinde maraz olanlar yani münafıklar, ölüm baygınlığı gibi bakmaya başlarlar. [25] Kendilerine Allah (c.c.)’ın âyetleri zikredildiği zaman sırtlarını dönenler zalimlerdir. Onların kalpleri üzerinde Hakk’ı anlamalarına engel bir perde vardır. [26] Kendilerine peygamberlerle ve vahiyle zikredilenleri (hatırlatılan ilâhi hükümleri) unutanlar, varlıklarıyla şımarırken ansızın cezaya uğratıldılar. [27] Kur’an-ı Kerim, müminlerin Allah (c.c.)’ı zikretmelerini emrediyor: “Öyle ise siz beni (ibadetle) anın ki ben de sizi anayım. Bana şükredin; sakın bana nankörlük etmeyin!” [28] Sayılı günlerde (eyyam-ı teşrikte telbiye ve tekbir getirerek) Allah’ı anın. [29] “Ey iman edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı çok anın ki başarıya erişesiniz.” [30]

Bu ayet-i kerimenin işaretine göre savaş anlarında daima Allah (c.c.)’a dua etmek gerekir. Kulları, Allah (c.c.)’ı anmaktan alıkoyacak hiçbir şey yoktur. Özellikle sıkıntılı anlarda doğrudan doğruya ona sığınmak gerekir. Müminlerin bir özelliği de Allah’ı zikretmeleridir. Hâlbuki münafıklar her konuda olduğu gibi bu konuda da Allah (c.c.)’ı aldatmaya çalışırlar. Namaza üşene üşene kalkarlar, Allah’ı az zikrederler. Bazı insanlar kendi heveslerine uyar, kendi arzusundan başka kural tanımaz, Allah (c.c.)’ın ne emrettiği onu ilgilendirmez. Bunlar, Allah’ı zikretmeyi unutan kimselerdir: “Onun için sen bizi anmaktan yüz çeviren ve dünya hayatından başka bir şey istemeyen kimselere yüz verme.” [31] İbadet yerlerinde Allah (c.c.)’ı tesbih eden müminleri, ne alış-veriş ne de ticaret Allah (c.c.)’ı zikretmekten, namaz kılmaktan alıkoymaz. Onlar gözlerin ve gönüllerin döneceği günden korkarlar. [32] Allah (c.c.) müminleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız sizi Allah’ı anmaktan alıkoymasın. Kim bunu yaparsa işte onlar ziyana uğrayanlardır.” [33] Bu uyarıyı anlayan ve Rabbine hakkıyla kulluk yapma gayretinde olan müminlerin özellikleri şöyledir: “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit) Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından koru!” [34]

Zikir ibadetinin faziletine ve önemine dair çok sayıda hadis-i şerif bulunmaktadır. Onlardan birkaç tanesini şöyle sıralayabiliriz: “Allah (c.c.)’ı zikredenle zikretmeyen, diri ve ölü gibidirler.” [35] Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur: Ben kulumun Beni sandığı gibiyim ve bana dua ettiği zaman onunlayım. Kim beni kendi nefsinde zikrederse (anarsa), ben de onu kendi nefsimde anarım. Kim beni kalabalıkta zikrederse, ben de onu, ondan daha hayırlı bir kalabalıkta zikrederim… [36] Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa, melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur, feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere anar… [37] Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere bir araya gelirse melekler onların etrafını sarar; Allah’ın rahmeti onları kaplar; üzerlerine sekînet iner ve Allah Teâlâ onları yanında bulunanlara över.” [38] Zikrin Kısımları 1) Zikr-i celî veya zikr-i cehrî (açık zikir), 2) Zikr-i hafî veya zikr-i sırrî (gizli zikir), 3) Zikr-i kalbî (gönülden zikir).

Allah (c.c.) adını veya kelime-i tevhîd vs. den birini dil ile zikretmek, açık zikirdir. Nefesle yapılan zikir hafi, yani gizli zikirdir. Allah (c.c.)’ı kalben düşünmek suretiyle yapılan zikir, kalbî zikirdir. Zikrin en üstünü, Allah (c.c.)’tan başka her şeyi unutarak sadece Allah (c.c.)’ı düşünmektir ki bunun için sürekli bir çaba ve temrin gerekir. İnsan nefsini ıslâh edip kemale ulaştıran, zikirdir. Çünkü insan Allah (c.c.)’ı hatırladıkça kötü düşünceler onun kalbinde yer bulamaz. Pey­gamberimiz buyurmuşlardır ki; Şeytân, insan oğlunun kalbi üzerine ağzını ve burnunu koyar, insan Allah (c.c.)’ı zikredince şeytân geri çekilir, Allah (c.c.)’ı unutunca şeytân onun kalbini yutar. [39]

Zikrin tasavvufta aldığı derin mânâyı Erzurumlu İbrâhîm Hakkı Haz­retleri, Marifetnâme’sinde şöyle anlatır:

Zikrullah üç dereceye ayrılır; Kelimelerle yapılan dilin zikri. Bunda huzur yoktur. Ama buna devam ede ede zikir kalbe işler. Dil durur, kalp kendiliğinden Allah (c.c.)’ı anar. Nefesiyle gizlice Allah, Allah veya ‘lâilâhe illallah’ diyen kimse, lisânî ve kalbî zikri beraber yapmış olur. Bir an gelir ki zikir, kalpten bütün vücuda yayılır, ruhu sarar. Bu da ruhun zikridir.

Zikrullah ile gece gündüz uğraşan kimsenin kalbinden hikmet nurları parlar. Evvelâ şimşek gibi çakar geçer. Sonra yine çakar, fakat daha uzun kalır. Ve nihayet her tarafını kaplayan nurlar, ledünnî ilim sırları basiret gözünü açar. Bu nurlar, zikir nurlarıdır, sâflaşan ruhun akisleridir. Nurlar, camlar içerisinde parlayan inci gibi saftır. Vücut, saflığın son noktasına ulaşmıştır. Artık vücudu bu derece zikir kaplayıp ruh güneşi doğduktan sonra aşk ve muhabbet ateşi, zikreden insanın varlığını tamamen yakarak zikredilenden başka bir şey bırakmaz.

İşte fenafillâh (Allah’ta yok olma) denen mertebe budur. Bu şekilde zikreden zâkirin uzuvlarında ve mafsallarında bir çeşit ağrı hasıl olur. Bu ağrı, birazcık yanma ile kalbinde de belirir. Fakat bunlar çok zevkli ağrılardır. Sırrî zikre ulaşan kimsenin, haline güvenerek zikri azaltması tehlikelidir. Zira kalp penceresi tedrîcen (yavaş yavaş) açıldığı gibi tedrîcen de kapanarak büsbütün karanlıkta kalır: ‘ Benim zikrimden yüz çeviren kimseye dar bir geçim vardır ve biz onu, kıyamet gününde kör olarak hasrederiz.’ [40]

Zikirle basireti açılan kimse, ledünnî bilgilere vakıf olur. Eğer cezbe gelmezse o bilgilerle uğraşır, durur. Ama Allah’ın lütfuyla cezbeye kapılanlar, vahdet denizinin dalgalarından ibaret olan ledünnî bilgileri de bırakarak deryada kaybolup giderler. Zikir, dilden kalbe, oradan sırra geçer, bütün ruhu istilâ eder. Bunun alâmeti zâkir sustuğu zaman zikrullah’ın, iğne ucu gibi zâkirin diline batırıl-masıdır ve yüzünün tamamen dil kesilmesidir. Zikir ruhu sardıktan sonra artık Allah adını dil ile söylemeğe lüzum yoktur. Çünkü onun bütün ruhu, bütün varlığı O’nu anmakla dolmuştur zaten. İrfan yolunda yürüyen kimse, üç konaktan geçer: Fena âlemi, cezbe âlemi, kabza âlemi. Fena âleminde lâilâheillallah kelimesine devam eder. Cezbe âleminde Allah Allah diye zikreder. Kabza âleminde Hû, Hû der. Çünkü lâilâhe illallah kalpleri açıcı, Allah ismi celîli ruhları açıcı, Hû ise sırları açıcıdır. [41] [1] Enbiya sûresi, 21 / 50. [2] Hicr sûresi, 15 / 9. [3] Sâd sûresi, 38 / 1. [4] Zuhruf sures, 43 / 44. [5] Talak sûresi, 65 / 10. [6] Nahl sûresi, 16 / 43 [7] Seyyid Kutup, Fî Zılali’l-Kur’an. [8] Bakara sûresi, 2 / 200 [9] İnsan sûresi, 76 / 1 [10] En’am sûresi, 6 / 15 [11] Hûd sûresi, 11 / 114 [12] Abese sûresi, 80 / 11-12 [13]Zuhruf sûresi, 43 / 13 [14] En’am sûresi, 6 / 138 [15] Maide sûresi, 5 / 4 [16] Meryem sûresi, 19 / 41,51,54,56 [17] Bakara sûresi, 2 / 231 [18] Taha sûresi, 20 / 124 [19] Enfal sûresi, 8 / 2 [20] Secde sûresi, 32 / 15 [21] Furkan sûresi, 25 / 73 [22] Maide sûresi, 5 / 3 [23] Hac sûresi, 22 / 40 [24] Bakara sûresi, 2 / 114 [25] Muhammed sûresi, 47 / 20 [26] Kehf sûresi, 18 / 57 [27] En’am sûresi, 6 / 44 [28] Bakara sûresi, 2 / 152 [29] Bakara sûresi, 2 / 203 [30] Enfal sûresi, 8 / 45 [31] Necm sûresi, 53 / 29 [32] Nur sûresi, 24/36. [33] Münafikun sûresi, 63 / 9. [34] Al-i İmran sûresi, 3 /191. [35] Buhari, Daavât 67.

ZİYARET

‘Ziyaret’, bir kimseyi veya bir yeri ona karşı duyulan ilgi veya sevgiden dolayı gözle görmek, sesini duymak ve sevindirmek üzere onun yanına gitmektir. İslâm dini müslümanları, birbirlerinin din kardeşleri olarak ilan etmiş ve onların birbirlerini sevip saymalarını ve yardımcı olmalarını emretmiştir.

İnsanlar arasında sevginin yerleşmesine ve kırgınlıkların yok olmasına yardımcı olan en önemli sebeplerden birisi ziyaretlerdir. Bu bakımdan İslâm, ziyaretlere büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.); “Allah için bir hastayı veya bir müslümanı ziyaret eden kişinin Cennetteki yerini hazırladığını haber vermiştir.” [1] Ziyaretin; Ana-baba ziyareti, hasta ziyareti, komşu ziyareti, nezaket ziyareti, üstad ziyareti, bayram ziyaretleri gibi çeşitleri vardır. Kabirlere (mezarlık) gidip oraya defnedilen müslümanların ruhuna Fatiha ve Kur’an okumaya kabir ziyareti, umre ve hacc için Mekke’ye gidip Kâbe’yi ziyaret etmeye de Kâbe ziyareti denilmektedir. Kişilerin akrabalarını ziyaret etmesine “sıla-i rahim” denilir. Bu ziyaretlerin her birinin kendilerine has adabı vardır. Ziyaretin Sosyal Dayanışma Açısından Önemi Bir hadis-i şerifte Resûlullah (s.a.v.), müslümanlara yedi şey yapmalarını emretmiş, yedi şeyden kaçınmalarını istemiştir. Yapılmasını istediği şeyler şunlardır: “Cenazenin arkasından gitmek (teşyi), hastaları ziyaret etmek, davete icabet etmek, mazluma yardım etmek, verilen sözü, yapılan yemini yerine getirmek, verilen selamı almak, aksırana dua etmek (teşmit).” [2] Tamamen sosyal ilişkileri düzenleyecek özellikte olan bu emirler içinde hasta ziyaretlerinin de bulunmasına dikkat edilmelidir. Hz. Peygamber (s.a.v.) başka bir hadis-i şerifinde de hasta ziyaretinin önemine işaret buyurmuştur: “Esiri kurtarınız, aç olanı doyurunuz, hastayı ziyaret ediniz.” [3]

Ziyaretlerle birbirlerine karşı sevgi ve güven duyguları gelişen bireyler, birlik ve beraberlik içinde yaşayan toplumların doğmasına neden olurlar. Müslümanlar, ziyaret yolu ile birbirlerini daha yakından tanıma fırsatını bulurlar. Sıkıntılarını, tasalarını, ihtiyaçlarını ve problemlerini öğrenirler. Pek çok konuyu aralarında görüşüp, birlikte karar verme ve çözüm bulma yollarını ararlar. Toplum içinde yalnız olmadıkları duygusunu kazanır ve geleceğe ümit ve güvenle bakarlar. Sevinçli ve üzüntülü anlarında çevrelerinde gördükleri kardeşleri, onlar için bir güven ve huzur kaynağı olur. Ziyaret eden, ziyaret ettiği kimsede gördüğü ayıp ve kusurları kim­seye söylemeyip, onda gördüklerini saklayabilecekse, ziyarete gitmesi edeptendir. Eğer gördükleri ayıp ve kusurları muhafaza edemeyip baş­kalarına söyleyecekse, ziyareti terk etmesi daha iyidir. Ziyaretçinin, ziyaret ettiği kimseyi ziyareti, Allah Teâlâ ile meşguliyetine engel olacaksa, gitmemesi, Allah (c.c.)’a karşı olan edeptendir. Ziyaretler, dünyalık kazançlarla birlikte uhrevi faydayı (sevap kazanmayı) da sağlar ki, bu da Allah (c.c.) rızasına ulaşmaktır. Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Aziz ve Celil olan Allah kıyamette; Ey Ademoğlu! Ben hasta oldum da sen beni ziyaret etmedin! buyurur. Kul: Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbi olduğun halde ben sana nasıl hasta ziyareti yapabilirim? diye sorar. Allah (c.c.): Sen bilmez misin ki, benim falan kulum hasta olmuştu da sen onu ziyaret etmemiştin. Yine bilmez misin ki, eğer sen onu ziyaret etseydin, kesinlikle beni onun yanında bulacaktın. (yani, benim sevabımı ve ikramımı onun yanında bulacaktın)” buyurdu. [4]

Başka bir hadis-i şerifte de, Hz. Peygamber (s.a.v.); “Hasta ziyareti yapan kişi, (hastanın yanından) dönünceye kadar, kendisini cennete ulaştıracak bir yol üstündedir.” [5] buyurmuştur. Şu halde ziyaretler, özellikle hasta ziyareti, müslümanı Allah (c.c.) rızasına kavuşturacak güzel ahlâk davranışlarından biridir. Bu nedenle hasta ziyareti, kaçınılmaz bir görevdir. Müslüman toplumun bütün bireyleri bu sosyal görevi yerine getirmeli ve başkalarına da tavsiye etmelidir. Bir müslüman, anne ve babasından başlamak üzere, bütün yakınlarını, komşularını, tanıdıklarını, arkadaşlarını ve dostlarını uygun aralıklarla ziyaret etmelidir. Özellikle bayramlar, herkesin hem manevi olarak ve hem de maddi olarak ziyaretçi kabulüne hazırlıklı olduğu çok uygun günlerdir. Düğün, sünnet, ölüm gibi olaylardan sonra tebrik ve taziyede (baş sağlığı dileği) bulunmak için de yine ziyaretler yapılır.

Toplumumuzda eskiden anne, baba ve çocuklar tek bir çatı altında bulunuyorlardı. Günümüzde artık gençler evlenince hemen kendilerine yeni yuva kurmakta ve baba evinden ayrılmaktadırlar. Anne ve babalarından ayrı yaşayan, iş, görev ve başka sebeplerle onlardan uzakta bulunan kimselerin, hemen her fırsatta onları ziyaret etmeleri, ellerini öpüp dualarını almaları gereklidir. Yakın akrabalar da böyledir. Onların ziyareti de ihmal edilmemelidir. Bu tür ziyaretler, sıla-i rahim sayılan ve İslâm’ın ısrarla üzerinde durduğu ahlâkî görevlerdendir. Aşağıdaki hadisler, hasta olsun veya olmasın, komşu veya tanıdıkların ziyaret edilmesi gerektiğini göstermektedir. Ashabı Kiram’dan, Kays b. Sad’ın anlattığına göre, Rasûlüllah (s.a.v.) bir gün kendilerini ziyaret etmiş, evlerinde bir müddet oturmuş, kendileri için dua etmiş ve evden ayrılmıştır. Abdullah b. Kays (r.a.); ‘Rasûlüllah (s.a.v.) Ensar’ı da tek tek veya topluca ziyaret ederdi. Tek tek ziyaret ettiği zaman evlerine giderdi. Topluca ziyaret etmek istediği zaman mescid’e gelirdi.’ [6] demiştir. Yine Resûlallah (s.a.v.)’ın Ensar’dan bir aileyi ziyaret ettiği, evlerinde yemek yediği, namaz kıldığı ve kendilerine dua ettiği haber verilmiştir. [7] Ashab’ın büyüklerinden Hz. Selman (r.a.) Medâin’den Şam’a kadar gidip Ebû’d-Derdâ’yı ziyaret etmişti. [8]

Kûfe’den Medine’ye kendisini ziyaret etmek için gelen arkadaşları ile Abdullah b. Mes’ud (r.a.) arasında şu konuşma geçmiştir: — Oturup dertleşmiyor musunuz? — Bunu hiç terk etmiyoruz. — Birbirinizi ziyaret ediyor musunuz? — Evet, Ey Ebu Abdurrahman, hatta bazılarımız, müslüman kardeşlerini bir müddet görmezse ta Küfe’nin öte başına yürüyerek gidip onun halini hatırını soruyor. —Siz böyle devam ettiğiniz müddetçe huzur içinde yaşarsınız. [9] Yukarıdaki hadisler, Peygamber (s.a.v.)’in müslümanları sık sık ziyaret ettiğini, onların hal ve hatırını sorduğunu anlatır. Ayrıca O’nun bu davranışını gören müslümanların da birbirlerini ziyaretten geri durmadıklarını, o devrin kısıtlı ulaşım araçlarına rağmen uzak şehirlerdeki dostlarını ziyaret için gittiklerini ve bunu toplum huzurunun vazgeçilmez bir unsuru olarak gördüklerini göstermektedir. Peygamber (s.a.v.) hastaları ziyaret etmiş ve bunu müslümanlara da ısrarla tavsiye buyurmuştur. Hatta Rasûlülülah (s.a.v.) yalnız müslüman hastaları değil gayr-i müslim (müslüman olmayan) hastaları da ziyaret etmiştir. Enes b. Malik (r.a.) şöyle demiştir; Bir yahudi genci, Nebi (s.a.v.)’e hizmet ederdi. Bir ara bu genç hastalandı. Resûl-i Ekrem (s.a.v.) onu hastalığında ziyaret etti. Başucunda oturdu. O gence müslüman olmasını teklif etti. O da babasına baktı. Babası; “Oğlum, Ebu’l- Kasım’a itaat et!” deyince müslüman oldu. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) hastanın yanından çıkınca: “Şu genci cehennem azabından kurtaran Cenab-ı Hakk’a hamd ü senâlar olsun.” buyurdu.

Sağlık gibi hastalık da insan yaşamının bir parçasıdır. Hemen her yaşta, insanların yakasına yapışan hastalıklar vardır. Hastalık, üzüntü, karamsarlık ve sıkıntı kaynağıdır. Bu durumda insan, eşini, dostunu ve yakınlarını çevresinde görmek, onların tatlı ve ümit veren sözleri ve yardımları ile teselli bulmak ister. Üzüntüler paylaşıldıkça azalır ve sevinçler paylaşıldıkça artar, atasözümüz bunu ne güzel ifade etmektedir. Ziyaretlerde Uyulması Gereken Kurallar Gerek hastaları ve gerekse başkalarını ziyaret ederken bazı hususlara dikkat etmek, ziyaret kurallarına titizlikle uymak gerekir. Bunlara uyulmaması durumunda çoğu zaman ziyaretten beklenilen yararlar elde edilemediği gibi aksine sevindirilmek istenilen insanların üzüntü ve sıkıntıya sokulmasına sebep olunur. Bunun için aşağıdaki ziyaret kurallarına titizlikle uyulmalıdır:

1- Ziyaret için uygun zaman seçilmelidir. Uyku, yemek ve iş saatlerinde ziyaret yapılmamalıdır.

2- Temiz ve derli toplu kıyafetle gitmeli, kir-pas içinde, dağınık elbiselerle ziyarete gidip insanlar rahatsız edilmemelidir.

3- Mümkünse önceden ziyarete gidileceği haber verilmeli ve bildirilen saatte mutlaka gidilmeli, erken veya geç gidilmemelidir.

4- Ziyarete gidilen evin kapısı, zili çalınmalı ve selâm verilerek girilmelidir. Ev sahibinin hatırı sorulmalı, sevinç ve kederi paylaşılmalıdır.

5- Ziyaret fazla uzatılmamalıdır. Ziyaret edilen yaşlıların konuşmaları sessiz ve sabırla dinlenmeli ve onları sıkacak ve üzecek söz ve davranışlardan sakınılmalı, onları sevindirecek haberler verilmeli, güler yüz ve tatlı sözlerle gönülleri alınmalı ve duaları istenmelidir.

Bu genel ziyaret kuralları dışında, hasta ziyareti sırasında uyulması gereken hususlar da vardır ki, bunlar kısaca şöyle özetlenebilir:

1. Peygamber (s.a.v.); Sizden biriniz hasta ziyaretine gittiğinizde elini onun eli veya alnı üzerine koysun ve ‘nasılsınız?’ diye hatırını sorsun. [10] buyurmuştur. Bundan anlaşılacağı gibi Rasûlüllah (s.a.v.) ziyaretçilerden hasta ile yakından ilgilenilmesini istemiştir.

2. Hastayı yorucu, moralini bozucu söz ve davranışlardan sakınmalıdır. Ziyaret kısa tutulmalı ve doktorunun ziyaretle ilgili tavsiye ve yasaklarına uyulmalı ve bunlar zorlanmamalıdır.

3. Hastaya bir isteği olup olmadığı sorulmalı, gerekirse malî yardımda bulunmalı, kendisine zarar vermeyecekse yiyecek ve diğer hediyeler götürülmeli ve çiçek takdim edilmelidir.

4. Bazı hastalar, özellikle yaşlılar hastalıkları sırasında hep ölümü düşünür, rahatsız olurlar. Böyle kimseleri uygun sözlerle teselli etmek, kendisnin iyi göründüğünü ifade etmek, onunla daha iyi şeyler yapacağını söylemek, ölümün insan için kaçınılmaz bir şey ve Allah (c.c.)’ın emri olduğunu anlatmak, ancak her hastalığın insanın ölüme götürmediğini hatırlatmak faydalı olur.

5. Hastaya dua etmek, sağlık ve şifa dileğinde bulunmak temel ziyaret kuralıdır. Bu konuda Rasûlüllah (s.a.v.)’den pek çok hadis rivayet edilmiştir. Abdullah b. Ömer (r.a.)’in rivayetine göre Rasûlullah; Sizden biri hasta ziyaretine gittiği zaman, ‘Allah’ım, bu kuluna şifa ver’ diye dua etsin buyurmuştur. Hz. Aişe (r.a.) de “Rasûlüllah (s.a.v.) bir hastayı ziyaret etmeye gittiği zaman, “bismillah” diyerek, elini hastanın ağrıyan yerine koyar ve ‘Geçmiş olsun’ buyururdu.” demiştir. Hz. Selman (r.a.); Peygamber (s.a.v.) ben hasta iken ziyaretime gelmişti. Çıkarken şöyle buyurdu: “Selman! Allah şifalar versin. Günahını affetsin. Ölünceye kadar bedenine sıhhat, dinine kuvvet versin” demiştir.

6. Uzaklık ve başka nedenlerle yanına bizzat gidilip hasta ziyaret edilemiyorsa, bir başkası aracılığı ile veya mektup, telefon, faks, internet, gazete ilanı gibi haberleşme araçları ile selam, sağlık ve şifa dileklerinin iletilmesi de güzel bir davranıştır. Sonucu itibariyle bu da ziyaret gibidir.

İslâm dini, kardeşlik bağlarını kuvvetlendirmek için hayatta olan kardeşlerimizi ziyaret etmeyi emrettiği gibi, gönüllerimizin yumuşaması, ahiret hayatını düşünmemiz ve bir gün aynı noktaya bizim de geleceğimizi unutmamamız ve ebedi âleme göç etmiş kardeşlerimizi, rahmetle anmamız, onlara hayır duasında bulunmamız için kabir ziyaretlerine de büyük önem verir. Çünkü kabir ziyareti, insana ebedi hayatı hatırlatır. Böylece dünya hayatında daha ölçülü olmamızı sağlar. Allah (c.c.) ve Peygamberi (s.a.v.)’nin emir ve yasaklarına uymaya zorlar. Bunun için kabir ziyareti, çok güzel bir ‘otokontrol’ uygulamasıdır. Dinimiz mescid (cami) ziyaretlerine de büyük önem vermiştir. Allah (c.c.) “Mescidler şüphesiz Allah’ındır” [11]ayetiyle camilerin ne kadar önemli olduğunu bildirmiştir. Camilerimiz, dünyanın bütün coğrafyalarında onbeş asırlık İslâm Medeniyetinin önemli kültür, ahlâk ve sanat ocaklarıdır. Karanlıklar buralardan aydınlanmış, müslümanlar buralarda olgunlaşmışlardır. Onun için mescidler müslümanların hayat kaynağı olmuştur. Müslümanlar mescid eğitiminden alınlarında izler taşırlar. Müslümanla mescid arasında koparılmayacak bir bağ vardır. Bunun içindir ki, bir İslâm beldesine varıldığı ve sefer dönüşü mescidleri ziyaret etmek ve iki rekât namaz kılmak İslâm geleneklerindendir.

Selçuklu ve Osmanlı padişahlarının emrinde o günün en güzel teknolojileri kullanılarak ve insan yeteneklerinin son sınırları zorlanarak yapılan ve bugün bile dünyanın en güzel yapıları durumunda olan üç kıtadaki mescidleri her fırsatta ziyaret etmelidir. Yapanlara dua etmeli ve bu eserlerin kıyamete kadar yenileri de eklenerek ayakta kalması için hem dua ve niyazda bulunmalı ve hemde gerekli tedbirlerini almalıyız.

[1] Tirmizi, Birr 64. [2] Buhari, Cenaiz 2 / Müslim, Selam 4–6. [3] Tecrid, VIII / 404. [4] Müslim, Birr 43. [5] Müslim, Birr 39. [6] Y.Kandehlevî, Hadislerle Müslümanlık, 3 / 1038 [7] Buhari, Edeb 65. [8] Buhari, Edeb 65. [9] Y.Kandehlevî, a.g.e. 3 / 1038. [10] Tecrid, 4 / 351 [11] Cin suresi, 72 / 18.

ZÜHD

Bir nesneye rağbetsiz olmak, az bir şeye razı olmak demek olan zühd, İslam ahlakının en temel kavramlarından biridir. Birçok anlamı vardır. Bunlardan bazısını şöyle sıralayabiliriz; dünyaya, maddi şeylere ve çıkarlara rağbet etmemek, ihtiraslı ve bencil olmamak, kanaatkâr olmak, nefsin arzu ve isteklerini denetim altına almak, manevi değerleri maddi değerlerden üstün tutmak, fırsat olduğu halde başkasını kendine tercih ve nefsi terbiye etmek amacıyla helal olan şeylerden bile vazgeçmektir.

Zühd içinde olan bir kimseye veya dünyadan el-etek çekerek Allah (c.c.)’a yönelen, kendini O’na ibadete veren kişiye de ‘zâhid’ denir. Hz. Peygamber (s.a.v.), zühdün; helâlleri haram kılmak veya malı telef etmek değil, elde olana güvenmemek olduğunu bildirmiştir. [1]

Allah (c.c), kullarının yararlanması için çeşit çeşit nimetler yaratmış, dünyayı güzellik ve lezzetlerle donatmıştır. Bunlardan yararlanmak herkes için olduğu gibi müslüman için de tabiî bir haktır. Ancak, müslümanın dikkat etmesi gereken husus, dünya nimetleri ve zevklerinden yararlanmak için, meşru olmayan yollara sapmamak, israf etmemek ve haramlara dalmamaktır. Müslüman meşru sınırlar içerisinde dünya nimetlerinden yararlanırken âhireti hiç bir zaman unutmamalı, asıl zevk ve nimetlerin orada olduğunu bilmelidir. Kısaca, âhireti unutup, dünyaya gönül vermemelidir.

Zühd üç kısma ayrılır:

A-Haramları terk etmek; zühdün bu türünün bütün müslümanlarda bulunması gerekir. Herkes için farzdır.

B-Helallerden gerekli olmayanları terk etmek; bu kullukta ileri derecelere ulaşanlarda bulunur.

C-Allah (c.c.) ile meşgul olmayı engelleyen her şeyi terk etmek; bu da ârif denilen Allah’ı tam bilip ona itaat eden kullara ait olan zühddür. [2]

Kur’an-ı Kerim’de zühd ahlâkından bahseden birçok âyeti kerime vardır: “Nefsanî arzulara, (özellikle) kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara, sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının geçici menfaatleridir. Hâlbuki varılacak güzel yer, Allah’ın katındadır.” [3]

“Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz. İşte iyi düşünecek kavimler için âyetlerimizi böyle açıklıyoruz.” [4]

“Her kim bu çarçabuk geçen dünyayı dilerse ona, yani dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadarını dünyada hemen verir, sonra da onu, kınanmış ve kovulmuş olarak gireceği cehenneme sokarız.” [5]

“Onlara şunu da misal göster: Dünya hayatı, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, bu su sayesinde yeryüzünün bitkisi (önce gelişip) birbirine karışmış; arkasından rüzgârın savurduğu çerçöp haline gelmiştir. Allah, her şey üzerinde iktidar sahibidir.” [6]

“Servet ve oğullar, dünya hayatının süsüdür; ölümsüz olan iyi işler ise Rabbinin nezdinde hem sevapça daha hayırlı, hem de ümit bağlamaya daha lâyıktır.” [7]

“Derken, Karun, ihtişamı içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Karun’a verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı! dediler. Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” [8] “Bu dünya hayatı sadece bir eğlenceden, bir oyundan ibarettir. Ahiret yurduna (oradaki hayata) gelince, işte asıl yaşama odur. Keşke bilmiş olsalardı!” [9] “Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibarettir. Tıpkı bir yağmur gibidir ki, bitirdiği tarımcıların hoşuna gider. Sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çer çöp olur. Ahirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızası vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir geçimlikten başka bir şey değildir.” [10] Tekasür sûresi ise tamamen bu konuyla ilgili bir suredir. Çünkü bu sûrede cahiliye Araplarının, mal, evlât ve akrabalarının çokluğunu bir gurur ve şeref sebebi saymaları, hatta bu hususta yaşayanlarla yetinmeyip kabilelerinin üstünlüğünü geçmişleriyle de ispat etmek için kabirlere gitmeleri, ölmüş akrabalarının çokluğuyla övünmeleri anlatılmaktadır. Sûrede onların bu tutumu eleştirilmekte ve gerçek üstünlüğün ahirette ortaya çıkacağı belirtilmektedir:

“Çokluk kuruntusu sizi o derece oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz. Hayır! Yakında bileceksiniz! Elbette yakında bileceksiniz! Gerçek öyle değil! Kesin bilgi ile bilmiş olsaydınız, mutlaka cehennem ateşini görürdünüz. Sonra ahirette onu çıplak gözle göreceksiniz. Nihayet o gün (dünyada yararlandığınız) nimetlerden elbette ve elbette hesaba çekileceksiniz.” [11] Zühd, bir yönüyle dünyaya ve geçim araçlarına fazla meyletmeyip ibadetle meşgul olmaktır. O, aynı zamanda elde olan dünyalığa fazla sevinmemek ve elden çıkana üzülmemektir. Zühd sahibi kimseler, ellerinde olan veya olmayan dünyalıkların sevgisini gönüllerine yerleştirmemeye çalışırlar. Zühd, dünyaya, dünya zenginliğine rağbet etmemek, önem vermemek, buna karşı ibadete ve takvaya değer vermektir. Bu tutum hiçbir zaman çalışmaktan yüz çevirmek, bir köşeye çekilerek başkalarının eline bakmak demek değildir. Böyle bir anlayış İslâm’ın hayat anlayışına ve ilkelerine uymaz.

Zühd bir açıdan da takva’ya benzer. Takva anlayışı mümini dikkatli ve şuurlu olmaya sevk eder. Takva, dünya varlıklarına, eğlencelere, zenginliklere ve nefsin isteklerine aldanıp da Allah (c.c.)’a karşı gelmekten, ibadetleri ihmal etmekten korur. Zühd, takva yolunu açan, kişinin nefsinin isteklerini kontrol altına alınmasını sağlayan güzel bir ahlâktır. İnsanı hataya ve kulluk görevlerini ihmal etmeye iki önemli sebep ihtiras, yani maddeyi, dünyalıkları elde etmedeki aşırı istek, onlar için deli divane olmak ile şehevî arzular, yani sınır tanımayan istekler ve emellerdir. Zühd ahlâkı, bu ihtiras ve şehevî arzuları sınırlayan, mümini ibadete yönlendiren ve onu takvaya hazırlayan bir anlayıştır. Zahidler, Allah (c.c.)’ın koyduğu bütün yasak ve kötü fiillerden nefislerini uzak tutmaya çalışan kimselerdir. Onlar, dünyalıkları, maddî çıkarları elde etmek için haram yollara girmekten ve Allah (c.c.)’a karşı görevlerini aksatmaktan korkarlar. İşte zühd, bu titizliktir, bu dikkattir.

Zühd, maddî bir darlık nedeniyle dünya nimetlerinden zorunlu bir uzaklaşma değildir. Zühd, hele hele dünya geçimliklerinden yüz çevirerek ruhbanlık yapmak, bir köşeye (uzlete) çekilmek, fakir bir halde, bir hırka birkaç lokma ekmeğe razı olmak demek değildir. Böyle bir düşünce kesinlikle İslâmî olamaz. Bu düşünce müslümanların arasına başka dinlerden geçmiştir. Dinimiz, insana faydalı olmayan bir ruhbanlığı ve tek başına köşeye çekilmeye hoş bakmamaktadır.

Müminler için zühd ahlâkına sahip olmak; haram olan işlere karşı, yani harama gitmemek, haram kazançlardan yüz çevirmek açısından farzdır. Helâl olan şeylere fazla düşkün olmamak, hırslı ve bencil davranmamak da fazilettir. Zühd ahlâkı, mümine madde karşısında bir bağımsızlık ve bir üstünlük kazandırır. Maddenin peşinde bir ömür boyu koşturanın, gözünde ve gönlünde maddeden başka bir şey olmayanın, mal ve servet uğruna her türlü kötülüğü yapanın; özgürlüğü ve bağımsız kişiliği söz konusu edilebilir mi? Böyle bir kimse bağımsız kişiliğini yitirmiş, özgürlüğünü çıkarının eline vermiş kişidir. Mümin, kendini dünyadan, maldan ve servetten, bunları kazanmak ve harcamaktan soyutlayamaz. Bütün bunlar dünya hayatının geçimliği ve süsüdür. Gerçek kazanç ise, iman edip sâlih (iyi) amel işleyenler için Allah (c.c.) katındadır.

Allah (c.c.), dünya nimetlerini insanlar için yaratmıştır. Yaratılan nimetlere karşı da insanların içerisinde bir meyil var etmiştir. İnsanın dünyalıklara eğilimli olması, onlara sahip olmak, onlardan çokça yararlanma istemesi kötü değildir. Önemli olan bu dünyalıkların peşine düşüp, Allah (c.c.)’ı unutmanın, kulluğu ihmalin olmamasıdır.

İşte zühd ahlâkı, bu dengeyi kurmanın adıdır. Bazılarının anladığı zühd, nimetlerden yüz çevirmek, kuru ekmekle yetinmek ya da bedene eziyet etmek değildir. Peygamberimiz (s.a.v.)’in hayatı baştanbaşa takva ve zühd hayatıdır. O, bir peygamber ve devlet başkanı olduğu, çok mala sahip olma imkanı olduğu halde bunlara itibar etmemiş, geçimini kendi sağlamış, kimseye el açmamış, başkasına yük olmamıştır. Geçimini sağlayacak kadar çalışmış, yetecek kadar dünya eşyasına sahip olmuş, hiçbir şekilde dünyalıklar peşinde koşturmamış, maddeye sahip olmayı hayatının öncelikli hedefi yapmamıştır. O’nun sade bir hayatı vardı. Gerektiği zaman elbisesinin söküğünü dikmiş, ayakkabısını kendi eliyle tamir etmiş, merkebe binmekten çekinmemiş, kıldan yapılmış elbiseyi giyerek alçak gönüllü olduğunu göstermiştir. Toplumun en alt kesimi sayılan insanların arasına girmiş, kendisi sıkıntıda olsa bile yardım etmekten asla geri durmamıştır. Nefsi için kimseye kızmamış, insanlara hiçbir zaman kötü davranmamıştır.

O’nun hayatı (ihsan anlayışı), yani Allah (c.c.)’ı görüyormuş gibi ibadet şuuru içerisinde geçmişti. İşte O’nun zühdü bu idi. Şunları buyuruyor Efendimiz (s.a.v.); “Dünya ve dünyalıklardan yüz çevir, Allah seni sevsin; halkın elinde olandan yüz çevir, insanlar seni sevsin.” [12] “Dünyada zahitlik, helal oranı haram etmek veya malı telef etmekle olmaz. Gerçek zahitlik, Allah’ın elinde olana, kendi elinde olandan daha çok güvenmen ve bir musibete düştüğün zaman getireceği sevap sebebiyle, onun devam etmesine rağbet etmendir.” [13] “Dünya tatlıdır ve manzarası hoştur. Şüphesiz ki Allah dünyanın idaresini size verecek ve nasıl davranacağınıza, ne gibi işler yapacağınıza bakacaktır. O halde dünyadan sakının ve kadınlardan korunun.” [14] “Hayat şartları sizinkinden daha aşağı olanlara bakınız; sizden daha iyi olanlara bakmayınız. Bu, Allah’ın üzerinizdeki nimetini hor görmemenize daha uygun bir davranıştır.” [15] Abdullah İbn Mes’ud (r.a.) şöyle dedi: Resûlullah (s.a.v.) bir hasır üzerinde yatıp uyumuştu. Uykudan uyandığında, hasır vücudunun yan tarafında iz bırakmıştı. Biz: —Yâ Resûlallah! Sizin için bir döşek edinsek, dedik. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: “Benim dünya ile ilgim ne kadar ki? Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen, sonra da oradan kalkıp giden binitli bir yolcu gibiyim.” buyurdular. [16]

İslâm, bir taraftan dünyalıklara aldanıp Allah (c.c.)’a ibadetten uzaklaşmayı yasaklarken ve dünyalıklara ait sevginin kalpten uzak tutulmasını isterken, diğer taraftan müminlere zekâtı, malın çok sevilmesine rağmen ondan Allah (c.c.) yolunda sadaka vermeyi, maddi ve manevi olarak kuvvetli olmayı, sürekli çalışmayı, hatta Kıyametin kopacağı bilinse bile eldeki fidanın toprağa dikilmesini emrediyor. Demek ki hakkını vermek şartıyla zengin olmak, yani dünyalık elde etmeye çalışmak kötü bir şey değildir. Şüpheli olmak korkusu ile mübâh şeylerin çoğundan sakınmak, dünyadan ve dünyalık olan şeylerden uzak durmak mânâsına gelen zühd hakkında, Hâris el-Muhâsibî (r.a.) şunları söylemektedir; Zühd, insanın kalbini dünya sıkıntılarından uzak tutar. Allah Teâlâ’nın yüceliğini ve büyüklüğünü tanımayı, tövbe etmeyi temin eder.

Büyük velilerden Süfyân-ı Sevrî (r.a.) buyur­dular ki; Zühd, yamalı elbise giymek, arpa ekmeği yemek değil, dünyanın faydasız şeylerine gönül bağlamamak ve uzun emel sahibi olma­maktır. Para, mal ve mülk, kişinin zâhid olmasına mâni değildir. Dünyalığı bulunmayan da zâhid sayılmaz. Dünyanın faydasız şeylerine aşırı düş­künlük olup olmadığı araştırılıp, ona göre hüküm verilir. Bir kimsenin elinde dünyalığı vardır. Fakat zâhiddir. Bir kimsenin de dünyalığı yoktur. Fakat zâhid değildir. Mal, insanın silâhı gibidir. Yani, insan canını, sıhha­tini, dinini ve şerefini mal ile korur. Endülüs’te ve Mısır’da yetişmiş olan büyük velîlerden, Mâlikî mez­hebi fıkıh âlimi Ebü’l-Abbâs-ı Mürsî (r.a.) sohbetle­rinin birinde buyurdular ki; Zâhid dünyâda gurbettedir. Çünkü onun asıl vatanı âhirettir. Yani o âhirete yönelmiştir. Zâhidin dünyada gurbette ol­ması, kendisi gibi âhirete yönelmiş olanların yok denecek kadar az olup, insanların çoğunun dünyaya dalmış olması sebebiyledir. Kendisi gibi olanlar bulunmadığı için, dünyada gurbette sayılmıştır.

Osmanlı velî ve alimlerinden Muhammed Zâhidü’l-Kevserî (r.a.) İslâmiyetin emirlerine uymakta, yasaklarından sakınmakta, zühd, dünyadan uzaklaşmakta ve takvâda âdetâ isminin canlı bir misâliydi. Dünya malına ve makamlarına değer vermez, dünyâ ehlinden uzak olmaya çalışırdı. Bu yönüyle seçkin bir kişiliğe sahipti. Hiç kimseye şahsî kin beslemezdi. Bir kimsenin kendisini aldattığını anlarsa, onu tahkik ederek araştırır, o kimseyle bir daha münasebet kurmazdı. Darlık ve sıkıntılara sabreder, kendisinde bulunan ilmî ve ahlâkî üstünlük sebebiyle diğer insanlardan kendini üstün görmezdi. İlmini istismar vasıtası yapmaktan şiddetle sakınırdı. Bu sebeple çevresi oldukça geniş­lemişti. Hiçbir ücret almadan ders verirdi. Yaptığı kitap tashihlerinden bile herhangi bir para veya karşılık almazdı. Hayatının son günlerinde hastalığı iyice artınca, tedâvî masraflarını karşılayabilmek için kitaplarını satmaya karar vermişti. O halde iken dahi talebelerinin maddî yardımla­rını kabul etmemişti. Sıkıntılı günlerinde Fuâd Üniversitesinden iki profe­sör, kendisini ziyaret ederek üniversitede ders vermesini istediler. Zâhidü’l-Kevserî özür dileyerek bunu yapamayacağını belirtti. Onlar git­tikten sonra; ‘Niçin kabul etmediniz?’ diye sorulunca; ‘İçinde bulundu­ğum durumdan dolayı kesinlikle ücretli olarak ders vermemi istiyorlardı. Bunun için kabul etmedim. Böyle bir işi asla kabul edemem.’ diye cevap verdi.

Dünya varlıkları, mal ve servetler bir denize benzer. İnsan da bu denizde yol alan bir gemi gibidir. Denizin suyu geminin altında, yani dışında olursa gemi yüzer, ama aynı su geminin içinde olursa gemiyi batırır. İşte müminin dünyalıklar karşısındaki tutumu böyledir. Mala, servete sahip olmak caizdir; fakat mal ile şımarmamak, aldanmamak ve aşkını kalbe koymamak, onlar için deli divane olmamak, onların peşine koşmayı hayatın en kutsal hedefi yapmamak ve mal emanetiyle Allah’ın rızasını aramak şartıyla. Zühd, Peygamberimiz (s.a.v.)’in ve sahabelerinin genel ahlâkıydı. Müminler böyle bir ahlâka sahip olmaya çalışmakla ancak imanlarını güçlendirebilirler ve peygamberlerine layık bir ümmet olabilirler.

[1] Tirmizî, Zühd 29; İbn Mâce Zühd 1 [2] Süleyman Uludağ, Kuşeyri Risalesi, s.256 [3] Âl-i İmrân, 3 / 14 [4] Yunus sûresi, 10 / 24. [5] İsrâ sûresi, 17 / 18. [6] Kehf sûresi, 18 / 45. [7] Kehf sûresi, 18 / 46. [8] Kasas sûresi, 28 / 79–80 [9] Ankebut sûresi, 29 / 34 [10] Hadid sûresi, 57 / 20. [11] Tekasür sûresi, 102 / 1–8 [12] İbn Mace, Zühd 1 [13] Tirmizi, Zühd 29 [14] Müslim, Zikr 99 [15] Müslim, Zühd 9 [16] Tirmizi, Zühd 44

NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir