Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 2
imanilmihali.com
Allah (cc)

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 2

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 2
(BARIŞ, BASİRET, BEY’AT (BİAT), BİRR, BORÇ VERME)

BARIŞ
‘Barış’, uzlaşma, sulh, savaştan sonra silah bırakma, savaşsızlık hali demektir. ‘Sulh’ kelimesiyle aynı anlamdadır. Zıddı ide ‘Savaş, harp’tir.

İslâm’ın hedefi, önce Müslümanlar arasında ve sonra da bütün insanlar arasında geçimsizlikleri, çekişmeleri, küskünlükleri ve bütün dünyanın sıkıntılarını yok etmek, aralarında barış, birlik ve dayanışmayı sağlamaktır. Zaten İslamiyet’in kelime anlamlarından birisi esenlik ve barıştır.

Yüce Allah (c.c.) “Kuşkusuz müminler kardeştir. Kardeşlerinizin arasını bulunuz ve Allah’tan korkunuz ki felah bulasınız.” (Hucûrat, 49/10) ayeti ile Müslümanları birbirine kardeş yaparak bağlamıştır.

Müslümanlar arasındaki anlaşmazlıkları barışçıl olarak adil ölçülerde çözmek mü’mine düşendir. Yoksa bu kırgınlıklar zamanla büyür ve toplumu sarar dev kan davalarına veya savaşlara varır. Bir anlamda yılanın başını küçükken ezmek gerekir.

Peygamber (s.a.v.)’in en güzel ahlâkından biri de, hiç kimseye darılmaması, kimseyle çekişmemesi, hiç kimseye küsmemesi ve uzun süre küs duranları da sevmemesidir. İnsan hataları sonucu olarak müslümanların birbirlerinden huzursuzluk ve küskünlüklerini haber alır almaz hemen işlerini bırakır ve onların aralarına girerek bu problemi çözer ve onları birbirine yaklaştırarak barıştırırdı.

Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Birbirinize buğz etmeyiniz, bir diğerinizi kıskanmayınız, birbirinize arka çevirip alakanızı kesmeyiniz. Ey Allah’ın kulları, hepiniz kardeş olun. Bir müslümanın diğer bir Müslüman kardeşiyle üç günden fazla küs kalması ve selam vermemesi helal olmaz.” (Buhari ve Müslim.)

Kur’an-ı Kerim, müslümanlara düşman olmayan, onlarla savaşmayan, müslümanların dinine saygılı olan, onların haklarına saldırmayan tarafsız kimselerle iyi geçinmeyi öğütlemektedir. Sıkı dost tutulmaları yasaklananlar, müslümanların düşmanı olan kimselerdir. Müslümanlar yeryüzünde barışın, huzurun hakim olması için gayret etmelerine rağmen, düşmanlarının kendilerine saldırmaları ve haklarını gasbetmeleri ve yeryüzünde zulüm yapmaları halinde artık Müslümanlara durmak ve zillet yoktur.

O andan itibaren düşmanla savaşın ve ardından barışın yeniden kurulması için gerekli bütün eğitim ve hazırlıklar yapılacak ve barış zorla da olsa yine Müslümanların eliyle sağlanacaktır. İslam’da savaş cahillikle, akılsızlıkla, haksızlıkla, saldırganla, zalimle ve hayasız bağnazlarla yapılır. İslam’ın gerekleri kabul olunmadan bunlarla barış yapmak mümkün değildir.

Savaş sadece top ve tüfekle yapılan bir katliam değildir. Savaşın zaruri olduğu haller mutlaka vardır ama asıl savaş kalemle, akıl ve teknoloji ile yapılan savaştır ki aralıksız devam eder.

Bugün gerçek İslam’ı (İslam ülkelerini değil) hedef alan her türlü batıl, şer odaklı, tecavüzkâr, sınır tanımaz, zalim saldırılara karşı barış çubuğu tütürmek o zalimlere ortak olmak demektir. Barış denk ortamda yapılır ve Allah’ın emri olan hak ve adalete uygun olmayan ortamlarda barış yapmak cihaddan kaçınmaktır. Cihaddan kaçmak ise büyük günahlardandır.

Terör bu savaşın en çirkin boyutu, kandırılmış ve yozlaştırılmış İslam’ın göstergesidir. Bir Müslüman ülkede terör örgütlerince dershane kapısına veya pazar yerine konulan bombanın patlatılması cihad değil cinayettir. Çünkü ölen hangi mezhep veya tarikatten olursa olsun Müslümandır ve Müslümanı öldüren tüm insanlığı öldürmüş gibi olur. Bu nedenle terörle barış yapmak dine ihanettir.

Barış tarafların anlaşmaya varılan statüye rıza göstermesi halinde olur ve saldırmazlık devam ettiği sürece geçerlidir. Müslüman için rıza gösterilecek statü İslam hukuk ve ahlakının esas alındığı, özgürlük, hak ve eşitliğin ön planda tutulduğu, şirk ve batılın yere çalındığı statüdür. Bu statü dışındaki gaflet, delalet ve hıyanetler ortamında barıştan bahsetmek mümkün değildir. Aksine bu kalemle, akılla, sğduyu ile yapılacak topyekun cihad sebebidir.

Cihadın barış gibi esenlik getirebilmesi için sukunet, cesaret ve kararlılıkla icra edilmesi, haklı olması, haddin aşılmaması ve iftira, kötülük ve zulüm içermemesi gerekir. Barışın da kalıcı olabilmesi için sağlam temellere oturması ve haklı gerekçelere dayanması gerekir.

Barış ortamı arzu edilen sulh halidir ama gerektiğinde barışı bozmak ve içteki ve dıştaki kafirlerle mücadele etmek Allah’ın emridir.

BASİRET

‘Basiret’, görme, görüş, idrak etme, bir şeyin iç yüzünü bilme, doğru ve ölçülü bakış, uzağı görebilme ve önceden sezgi anlamlarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de genel olarak ‘görme’ anlamının yanında özellikle ‘hakikati keşfetme, doğru yolu tanıma, hidayete erme, gerçeği yanlıştan, hakkı batıldan ayırma yeteneği’ anlamlarında kullanılmış ve bu bakımdan manevi körlük ve sapıklığın zıddı olarak gösterilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Bu iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların durumları hiç birbirlerine denk olur mu? Hâlâ düşünmez misiniz?” (Hûd, 11/24)

Aslında basiret, Allah’ın (c.c.) sıfatlarından biri olan ‘Basar’ın kullarındaki görüntüsüdür. Bu tecelliden nasibi olmayanların gözlerinde perde vardır. Allah (c.c.) buyuruyor: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir. Gözlerine de bir perde inmiştir. Onlar için büyük bir azap vardır.”

Kur’an, küfür, nifak (münafıklık), hırs, kin gibi olumsuz inanç ve duygular yüzünden kalp gözü körleşmiş ve basireti bağlanmış kimseler hakkında körler, kalpleri olup da bununla idrak edemeyenler ve bakar körler gibi tabirler kullanır. İnananları basiretli, inkârcıları ise kör sayar. Buradan hareketle diyebiliriz ki ‘basiret’, kavram olarak, duyular üstü bir görme anlamındadır. Bir anlamda kalbin görmesi ya da kalbin bir şeyi idrak edip anlamasıdır.

Baştaki göz, fizik şartları mevcut olduğu zaman (ışık, görme duyusu, boyut, mesafe gibi) cisimleri ve eşyayı görür. Fiziki gözün bu görmesine ‘Basar’ denir. Kalp ise, bu fiziki şartlara bağlı görmenin ötesini anlayabilme, sonsuza uzanabilme yeteneğine sahiptir.

İdrak, bir şeyi anlamadır. ‘Basiret’ idrakin bu yüceliğe ulaşmasıdır. İnsan, evrendeki duyular ötesi özellikleri, insanın derinliklerindeki sırları, eşyadaki ilâhî yönleri bu basiret duygusuyla anlar, idrak eder. Basiret, bir anlamda hakkı görebilme ve onu doğru olarak tanıma yeteneğidir. Basireti bağlanmış kimse, kalbi kör kimsedir. O, haktan habersizdir, Hakk’tan gelen çağrıyı görecek yeteneğini yitirmiştir. Kalbinin bu özelliği ve gücü kaybolmuştur.

Allah (c.c.)’tan gelen vahiy, yani Kur’an âyetleri birer gerçekleri gösteren delil yani birer ‘basiret’tir.

Allah (c.c.)’ın âyetleri, insanın gerçeği görmesini, kalp gözünün açılmasını sağlayan nurlardır. Bunları görmemek ve bunlarla kalbi aydınlatmamak, tek kelime ile körlüktür.

“Rabbinizden size gerçekleri gösteren deliller geldi. Artık kim gözünü açar hakkı idrak ederse kendi yararına, kim de (hakkın karşısında) körlük ederse kendi zararınadır. Ben başınızda bekçi değilim.” (En’âm, 6/104)

Şu âyette ise İman gerçeğini bulamayan kâfirler, diğer canlılara benzetilmektedir:

“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’raf, 7/179)

Basiret, aynı zamanda Allah (c.c.)’ın hükümlerine uygun yaşama bilincidir. Bu bilinçle yaşama ise insanın yapabileceği en akıllıca iştir. Bunu başardığı taktirde kısa dünya hayatının sonunda sonsuz bir cennet hayatını kazanacaktır. Basiret’siz olanlar ise, Allah (c.c.)’ın hükümlerine arkalarını dönerler ve başkalarının hüküm ve kuralları ile hayatlarına yön verirler. Peygamber (s.a.v.)’in davet ettiği ilâhi mesaj, mantıklı, ispatlı, anlaşılan ve basiretle idrak edilebilen gerçeklerdir. O’nun kuruntularla ve aslı esası olmayan şeylerle ilgisi yoktur. Bu davet, körü körüne, batıl ve bozuk amaçlara, nefsin isteklerine bir davet değildir. Bu davet, ne dediğini bilen, hikmete çağıran bir peygamberin davetidir.

Kur’an-ı Kerim, basiret sahiplerini ifade ederken ‘ulü’l-elbab’, (akıl sahipleri), ulü’l-ebsâr'(basiret sahipleri) ve ulü’n-nühâ’ (sağduyu sahipleri) deyimlerini kullanmaktadır. Bu gibi basiret sahipleri, nefislerinin isteklerine kapılarak günaha dalmazlar, kalplerini günahlarla kirletmezler ve karartmazlar, böylece onlar ilâhi bir bağış olarak bir nur’a kavuşurlar. Basiret sahibi olarak manevî gerçekleri olduğu gibi idrak ederler.

Bu şekilde basiret sahibi olmayan bakarkörler, kalp gözü kapalı olanlar; Allah (c.c.)’ın âyetleri karşısında sağır ve kör kesilirler. Ne o âyetleri anlarlar, ne de o âyetlerin arkasındaki gerçekleri idrak ederler. Sürekli günah ve isyanda oldukları için kalpleri bu basiret nurunu kaybetmiştir. Bu nedenle Hakk’ı anlamakta, kabul etmekte ve gereğini yapmakta güçlük çekerler.

Basiret yani göz, kulak ve kalp ile idrak etmek Allah’ın bahşettiği aklın, vicdan ve kalp ile birlikte hareket etmesi sonucu gelinen noktadır. Basiretin ilk adımı Allah’ı tanımak ve okuduğunu anlamaktır. Bu nedenle Kur’an’ı en az bir kere anladığı dille okumak her Müslümana fazdır.

BEY’AT (Bİ’AT)

‘Bey’at’, sözlükte kabul etmek, razı olmak ve tasdik etmek, demektir. ‘Bîat’, mükellef bir müslümanın, ehil olan bir topluluk tarafından seçilen, hakkı tavsiye ve şûra esasına göre Allah (c.c.)’a çağıran Peygamber’e, İmam’a itâat edeceğine, ona sadık kalacağına söz vermesidir.

Bîat, Allah (c.c.) sözünün üstün gelmesi için yapılır. Yüce Allah (c.c.) şöyle buyurmuştur:

“Sana bîat edenler ancak Allah’a bîat etmiş olurlar. Allah’ın eli onların ellerinin üzerindedir. Verdiği sözden dönen kendi aleyhine dönmüş olur. Allah’a verdiği sözü yerine getirene, Allah büyük bir mükâfat verecektir.” (Fetih, 48/10)

“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek, hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Mümtehine, 60/12)

Allah (c.c.) için yapılan bîatin alıcısı (kabul eden) Allah’ın Resûlü, sonra O’nun yerine geçen halifesidir. Allah (c.c.)’ın kitabına sarılan mümin, Allah Elçisinin bayrağı altında toplanmış bir asker gibidir. Bu ümmetin ilk komutanı Allah’ın Resûlüdür. Kıyamete kadar sevk ve idare, Allah ve Resûlünün çizdiği doğru yolda yürümelidir.

Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, bey’at, Müslüman kadın ve erkeğin, Müslüman lidere karşı hem hukuki ve hem de ahlâki görev ve sorumluluğu, Kur’an’da belirtilip sünnet ile açıklanarak uygulandığı şekilde, kabul etmek için yaptıkları sözleşmedir. Burada lidere düşen Allah emirlerinden sapmamak, mü’mine düşen Allah emirleri istikametinde lidere itaat etmektir.

İşin bağnazlık kısmı Kur’an ve sahih sünnetler dışına çıkıldığı zamanda bile bey’at ısrarındadır. Oysa Allah yolundan ayrılan lidere bey’at etmek şirke bulaşmaktır. İmam’a itaat edilmesi için; onun Allah ve Peygamber yolunda, mümin kardeşlerinin hak ve hukukunu savunan, zulmetmeyen, zulme savaş açan, kendisine itaat edilecek derecede doğru ve bilgi sahibi, cesur, dürüst, hakkaniyetli, hoşgörülü ve dirayetli olması, kendisine bey’at edenler arasında bir ayırım yapmadan onlardan herhangi birine bir zarar geldiği zaman bunun bütün topluma geldiği ve toplum için bir tehdit oluşturduğu görüşünde bulunması, düşmanın her türlü hile ve yöntemlerini anlayacak kapasitede olması ve işlerini şura ile yapması gerekmektedir.

Kendisine bey’at edilen, müminlerden bey’at alırken bu göreve ehil olup olmadığını düşünmeli, Kur’an ve Sünnete bağlı kalıp kalamayacağını, Allah yollarını takip edip edemeyeceğini düşünmelidir.

Eğer İslâmi hükümleri (hakkaniyet, adalet, dürüstlük, şefkat, hoşgörü, merhamet vb..) izleyebileceğini düşünebiliyorsa bey’at almalıdır. Çünkü bey’at alması, inananların düşmandan kaçmayacaklarına, kendisini destekleyeceklerine, hakkın ikamesine çalışacaklarına, yalan söylemeyeceklerine, zalimlerden intikam alacaklarına kısaca Allah (c.c.)’ın hükümlerini koruyacaklarına dair söz ve and vermeleriyle yapılmaktadır.

Yani lider ehliyetli değilse; işe talip olması kendi adına haram, onu seçen ve destekleyenlerin de işi ehliyetsiz ve uygunsuz olan o lidere vermesi de haramdır.

BİRR

‘Birr’ kelimesinin aslı ‘berr’dir. ‘Berr’, sözlükte kıta, denizin karşıtı olarak kara demektir. Buradan hareketle ‘birr’, hayır işinde genişlik anlamında kullanılmaktadır. Geniş anlamıyla ‘birr’, hayır işinde genişlik, ihsan, itaat, doğruluk, bol bol iyilik demektir. ‘Birr’, her türlü iyiliği, ihsanı ve hayırlı işleri kapsar. ‘Berr’, sıfatı hem Allah (c.c.) için hem de itaatkâr kullar için kullanılır. Allah (c.c.) için kullanıldığı zaman anlamı; kullarına karşı şefkatli, onlara ihsan eden, iyilikleri bütün yaratıklara yaygın olan demektir.

‘El-Berr’, Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden (Esmaü’l-Hüsna) biridir. Allah (c.c.) el-Berr’dir.

O, kullarına merhametli olduğu için, onların hakkında kolaylık diler, zorluk dilemez. Onların günahlarına (eğer tevbe etmezlerse ) bir karşılık verir. Buna karşın onların iyiliklerine, hayırlı amellerine kat kat karşılık verir.

“Gerçekten biz bundan önce O’na yalvarıyorduk. Şüphesiz O, iyilik edendir (el-Berr), çok merhametlidir.” (Tûr, 52/28)

Hadis ve fıkıh kitaplarında ‘birrü’l-valideyn’ başlığı bulunmaktadır. Bu başlık altında, ana- babaya itaat etme, onlara bol bol iyilikte bulunma görevleri anlatılır. Aynı kökten gelen ‘teberru’; fiil olarak iyi olma, iyilik yapma anlamındadır. Türkçe’de, her hangi bir vakıf, dernek, cemiyet, hayır ve yardım kurumu ve kişiye yapılan yardımlara verilen addır.

İyilik ve takvada ileri geçen, bol bol ihsanda bulunan, akrabalarına ve diğer insanlara bol bol iyilik eden, iyi davranan kimselere Kur’an-ı Kerim ‘ebrâr’ demektedir. Kur’an ‘birr’i şöyle tanıtıyor:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara, 2/177)

Burada emredilen; infak, namaz, zekat, ahde vefa, sabır hususlarıdır. Bunlar aynı zamanda imanın göstergeleri olduğundan birr iyilik ve hayırlar bütünü yada hayırlara vesile olan her türlü ahlaki ve iyi maksatlı şey olarak ta tanımlanabilir.

‘Birr’, bütün iman, ibadet ve ahlâka ait iyi huyları kapsayacak genişlikte bir kavramdır. Birr, bütün taat sayılan, yani Allah’a (c.c.) saygı ifade eden davranışlar ve insanı Allah’a yaklaştıran hayırlı işleri içerisine alan bir kelimedir. Birr, sosyal hayatın kurulması ve işlemesi konusunda son derece önemli bir ahlâk kuralıdır. İnsanlar arasındaki kaynaşmanın (ülfetin) yollarından biridir. Kişiler başkalarına yardım ettikçe, onlara güzel davrandıkça; aralarında kavga, anlaşmazlık ve düşmanlık yerine, dostluk, barış ve ülfet olur.

Birr ahlâkı, toplumda ekonomik ve sosyal düzeni zorlama olmaksızın sağlayıcı, insanlar arasındaki dostluğu ve barışı koruyacak, insanı en erdemli yapacak çok önemli bir ahlâktır. Rabbimiz buyuruyor ki:

“…İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah’a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.” (Maide, 5/2)

Birr için bahsolunan bu anlaşma maksatları bey’at için de aynen geçerlidir. Yani birr ve bey’at sadece Allah’a karşı gelmekten sakınmada olur, günah ve düşmanlıkta olmaz.

Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Sıdk (doğruluk) insanı birr’e ( Allah’ı razı edecek iyiliğe) götürür, birr de mümini Cennete götürür. Kişi, doğruyu söyler ve doğruyu arar da Allah (c.c.) katında doğru sözlü diye kaydedilir. Yalan da kişiyi sınırı aşmaya götürür. Haddi aşmak da (kişiyi) ateşe götürür. Kişi yalan söyler ve yalanı araştırır da sonunda Allah katında yalancı diye kaydedilir.” (Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî, Muvatta.)

BORÇ VERMEK

Kur’an’da buyurulur: “Allah’a güzel bir borç veriniz. Nefisleriniz için önceden gönderdiğiniz her iyiliği Allah katında daha hayırlı ve karşılığını daha büyük bulacaksınız…” (Müzzemmil, 73/20)

Bu ayette müminlere, Allah (c.c.) yolunda ‘ikraz’ etmeleri yani ‘Allah’a borç vermeleri’ emredilmektedir. ‘Allah için borç verme’ deyimi, ilk önce Medine döneminde müminlerle müşrikler arasında çıkmış olan savaşlarda müslümanların savaş ve ordu giderlerine katkıda bulunmalarını teşvik için kullanılmıştır. Bu yardımlar, fakirlere yapılan sadaka yardımından çok, Allah (c.c.)’ın dininin yayılması için yapılan savaşlarda İslâm askerlerinin donanımı için yapılan maddi katkılardır. Bu yardımlar, Allah (c.c.)’a verilen borç kabul edilmiştir.

Borç verilen kimse güvenilir ise borcun iade edileceğinden kuşku duyulmaz. Burada borcu olan Allah (c.c.)’tır. Artık O’na verilen borcun ödeneceği konusunda hiç kaygı duyulur mu?

Yüce Allah (c.c.), kendi rızası için yoksul kullarına veya kamu yararına (sadece doğru maksatlarla) yapılan yardımları kendisine verilmiş ‘ödünç’ kabul eder ve onların karşılığını da fazlasıyla verir. Bu yardımı alan ve kullananların da riayet etmesi gereken kural; onun hayırlarda ve namus – ahlak – hakkaniyet çizgisinde kullanılmasıdır.

Verilen sadaka malı eksiltmez, bereketlendirir.

Peygamber (s.a.v.), “Allah için sadaka verdiğiniz mal, sizin kendi malınızdır, geriye bıraktığınız mal sizin değil varisinizin malıdır.” (Buhari, Rikak, 12; Müslim, Zühd, 3.) buyurmuştur.

Aslında mal, mülk ve herşey Allah’ındır. İnsan, Allah (c.c.)’ın halifesi olarak mala sahip olur, fakat mal gerçekte ona verilmiş emanettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah (c.c.)’a aittir. Asıl mülkün sahibi Allah (c.c.)’tır. İşte insanın mala halife yapılması, Allah (c.c.) adına malın üzerine vekil kılınmasındandır. Yahut mal başkasının idi. Başkasından kendisine geçti, kendisi başkasının yerine geçip mala sahip oldu. İşte mal denilen şey böylelikle insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirlerinden devraldıkları bir şey olduğu için ‘sizin üzerine halife yapıldığınız, hâkim kılındığınız şey’ diye nitelendirilmiştir.

Bir kimse borç verdiği malın bir kısmını veya tamamını bağışlayabilir. Borçlusu güç durumda ise ona kolaylık gösterilmesine, hatta mümkün ise alacağını bağışlaması Kur’an-ı Kerim’de teşvik edilmiştir:

“Eğer borçlu darlık içindeyse, ona eli genişleyinceye kadar mühlet verin. Eğer bilirseniz, (borcu) sadaka olarak bağışlamanız, sizin için daha hayırlıdır.” (Bakara, 2/280)

Verenin o parası ihtiyacından fazladır ki vermiştir. Borç isteyen ihtiyacı vardır ki istemiştir. O halde mü’min borcunu faizsiz olarak geri alan, mümkünse hiç almayandır. Borç alan ise borcunu ödeyecek kadar paraya kavuşunca borç aldığı paraya artık ihtiyacı kalmadığından borcunu hemen gerçek sahibine iade etmelidir. Ama o paraya hala ihtiyacı varsa verenin bunu görüp vadeyi geciktirmesi ve daha güzeli o parayı sadaka olarak ihtiyaç sahibine hediye etmesidir.

Verilen borcun alenen konuşulması ve borç alanın küçük düşürülmesi, borcun başa kakılması ise en kötü huylardandır.

Kur’an insanların dürüst ve sadık olmasını emretmekle birlikte kırgınlık, haksızlık, inkar, aşırı faizcilik, gecikme olmasın diye borçların şahitli olarak hakkaniyetle yazıya dökülmesini buyurmuştur.

NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir