Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 3
imanilmihali.com
imanın acı gerçekleri

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 3

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 3

(CESARET, DİLİ TUTMAK, DOĞRULUK, DOSTLUK, DİRAYET, DUA)

CESARET

‘Cesaret’, ruhun büyük bir kuvvetidir ki, her zaman karşılaşılan tehlikelerin harekete getireceği duygulara üstün gelir ve bunları bastırır. Diğer bir adı da ‘Cür’et’tir. Şecaat kelimesiyle birlikte de kullanılmaktadır. ‘Cesaret’ sahibi kimseye ‘Cesur’ denilir.

Cesaret öyle güzel bir huydur ki, diğer iyi huyları da arkasından çekip getirir. Ancak cesaret itidal üzere olmazsa, zulüm ve haksızlığa yol açar. Bununla beraber bir de gurur ve kibir gibi bazı hastalıklar gelebilir ki, bunlar kötü huylardır. Peygamber (s.a.v.) de, birçok hadislerinde, korkaklık demek olan ‘Cübün’den Cenab-ı Hakk’a sığınmışlardır.

İman ve İslâm’ın bekası kuşkusuz Cenab-ı Hakk’ın takdiri ve mücadele ve savaşlardaki Müslüman mücahidlerin akıllara durgunluk veren başarılarıyla gerçekleşmiştir. Korkak, sabırsız ve sebatsız insanların hiçbir konuda başarılı olmaları mümkün değildir. Her zaman görülmektedir ki, bir çok batıl işlerde bile, başarmak için insanlar kendi çıkarları gereği, pek çık mücadele vermekte, savaşlarına azim ve metanetle devam etmektedirler.

Hâlbuki bu hususta ne bir sevap ve mükâfatları vardır ve ne de ‘şehadet’ gibi bir yüce dereceye ulaşmak kültür ve inanışlarında vardır. Belki zulüm ve haksızlıklarının cezasını çekmek üzere, büyük azap ve felaketlere de uğratılabilirler. Hâlbuki bir Müslüman, gerek savaş, gerek cihad ve gerekse herhangi bir haksızlığa karşı direnişi karşısında ölecek olursa ‘şehid’ rütbesi verilir. Makamı Cennet olur. Günahları da daha kanının ilk damlasıyla birlikte silinir, sorgu ve sual de olunmazlar. Bu güzel özelliğe sahip bireyler ve toplumlar her zaman mutludurlar.

Mümin şuna inanır ki, ecel gelmeden önce hiç kimse ölmez. Bu da Cenab-ı Hakk’ın ezeldeki takdiri ile verilmiştir. Değiştirmek kimsenin elinden gelmez. Dolayısıyla korkaklık insana hiçbir yarar sağlamadığı gibi bir çok hak ve özgürlüğün de el çıkmasına göz yummasına neden olur. Yine ölüm hiç kimsenin yakasını bırakacak değildir. Şan ve şerefle ölmek, elbette zayıf, çaresiz ve kadınlar gibi evlerinde ölmekten binlerce kat daha iyidir. İslâm’ın bütün yeryüzüne yayılması için, rahat ve huzurlarını, iş ve güçlerini bırakıp ta, kâfirler ile savaşarak İslâm sancağını dünyanın her tarafına ulaştıran ve İslâm’ı yaşayan, o büyük atalarımızın saymakla bitmeyen fetihleri, hep bu yüksek sevginin sonuçları değil midir?

Kuşkusuz bu da imanın kuvvetine ve Hakk’ın rızasını kazanma emelini taşıyan kimselere mahsustur. Düşmanlara, zalimlere, şirke batmışlara, haksızlık yapanlara, sahte dincilere karşı kuzu gibi olup da, birbirlerine, masumlara ve aile bireylerine karşı gereksiz sertlikler hiçbir zaman şecaat veya cesaret olarak kabul edilemez. Ve her işte gerek sevgi gereği yumuşaklık ve gerekse, isyan ve günahların işlenmesi halinde buğz, şiddet ve adavet, gerekirse de şecaat ve cesaretini, Allah (c.c.) için göstermek, birey ve toplumun kurtuluşu için pek yerinde olacaktır.

Peygamber (s.a.v.), bütün Arabistan şirk ve küfür içinde yüzerken, yalnız başına tevhid sancağını kaldırmış, büyük bir düşman dünya ile yalnız başına savaşmıştı. Bütün Arabistan halkı küçüğünden büyüğüne, erkeğinden kadınına kadar hepsi karşısına bir dağ gibi dikilmiş, fakat bütün bular O’nun sarsılmaz azmi, cesareti, peygamberlik vakar ve şecaati karşısında darmadağın olmuştur.

Önlerine gelen her şeye atılan ‘Mütehevvirler’ (bilinçsiz heyecanlı kimse) ise bir takım kuruntulara dayalı hayalî namuslar ve çıkarlar uğruna çırpınır. Dünyada en büyük yiğitlik; sadece Allah’a kulluk etmek, bu yolda hiçbir engelden korkmamak ve batıldan, dinci’lerden, münafık ve zalimlerden uzak durmak, gerektiğinde bunlarla kıyasıya savaşmaktır.

DİLİ TUTMAK

‘Dili tutmak’, kendisini ilgilendirmedikçe ve gerekmedikçe konuşmamaktır.

Zira dilin, gereksiz, ilgisiz şeyleri konuşmasına engel olmak, insanı birçok tehlikeden korur. ‘İnsanın selâmeti, dilini tutmaktadır’ denilmiştir.

Dili tutmanın iki çeşidi vardır.

Birincisi, büyüklerin huzurunda susmak ki bu, huzurun edebidir. Arş’da melekler, mahşerde izin verilenler dışında hiç kimse Yüce Allah huzurunda konuşamaz. Yüce Allah’ın kelamı olan Kur’an okunurken de o ortamda olup konuşmak olmaz.

İkincisi, dili yalan, gıybet, dedikodu ve çirkin sözlerden korumak için susmaktır. İnsan birçok belaya dili yüzünden uğrar. Dil, gönülde onarılmayacak yaralar açar. Nitekim Hz. Ali (r.a.)’nin şu sözü çok konuşulur: ‘Kılıçların yarası iyileşir ama, dil yarası iyileşmez.’

Ancak susmanın bir ölçüsü vardır ki o da İslâm prensipleridir. Yerinde ve zamanında susmak, güzel bir şey olduğu gibi, yerinde ve zamanında konuşmak da önemli ve değerli meziyetlerden biridir. Gerektiği zaman konuşmayan kimse, bu büyük meziyetten yoksun demektir.

Ebu Ali ed-Dakkâk: ‘Hakkı söylemeyip susan kimse, dilsiz şeytandır.’ demiştir.

DOĞRULUK

‘Doğruluk’, bütün ahlâki özelliklerin kendisinde toplandığı ve yüksek derecelerin kaynağı olan yüce bir ahlâktır. Arapça’daki karşılığı, ‘Sıdk’ ve ‘Sadakat’ kelimeleridir.

‘Sıdk’, peygamberlerin (a.s.) sıfatlarından biridir. Allah (c.c.), müslümanların doğru, hakkaniyetli ve adil olmalarını emrederek onların, taşkınlıklardan ve aşırılıklardan uzak durmalarını istemiştir:

“Öyle ise emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tövbe edenler de dosdoğru olsunlar. Hak ve adalet ölçülerini aşmayın. Şüphesiz O, yaptıklarınızı hakkıyla görür.” (Hud, 11/112)

Mümin veya münafık, cennetlik veya cehennemlik olan insanlar, bununla birbirinden ayırt edilir. Din binasının temeli olan sıdk, insanlar arasında peygamberlik derecesinden sonra ikinci derecedir. Çünkü Yüce Allah: “Kim Allah’a ve elçisine itaat ederse, onlar Allah’ın nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehid (gerçeği söyleyen alim)ler ve salihlerle beraberdir. Onlar ne güzel arkadaştır” buyurmuş ve iman, İslâm ve sabır sahiplerinin sıdk ehli olduğunu duyurmuştur:

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara 2/177)

Doğruluk sadece sözde değildir. Doğruluk; namaz, ibadet, iman ve ahlakta yalan, riya ve gösterişten uzak olmak, özü sözü bir olmaktır.

Peygamber (s.a.v.) buyurdu: “Doğru sözlülük iyiliğe götürür, iyilik de cennete götürür. Adam doğru söylerse Allah katında Sıddıklar derecesine çıkar. Yalan söylemek kötülüğe, kötülük de cehenneme götürür. İnsan yalan söyler (durur da), sonunda Allah (c.c.) katında yalancı diye yazılır.”

Hz. İbrahim’in: ‘Sonra gelen milletler içerisinde benim için bir sıdk dili (doğrulukla anılma) koy. (insanlar beni doğrulukla ansınlar ‘ diye dua ederek sonra gelen kuşaklar içinde kendisinin sıdk (doğruluk) ile anılmasını dilediğini bildirmiştir.

Yüce Allah son elçisi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e de girdiği her yere doğrulukla girmeyi; çıktığı her yerden doğrulukla çıkmayı dilemesini emrederek:

“De ki: Rabbim beni (girdireceğin yere) doğruluk girdirişiyle girdir, beni (çıkaracağın yerden) doğruluk çıkarışıyla çıkar (beni nereye göndereceksen hoş bir şekilde oraya girdir ve çıkacağım yerden de hoş bir şekilde çıkar), bana katından yardım eden bir delil var.” buyurmuştur.

Doğruluk, bütün dinî amellerin direğidir. Doğru olmayan ve ibadetlerinde ihlas bulunmayanların amelleri kendilerine bir yarar sağlamaz. Müslümanın ahlâki görevlerinden biri sıdk ve sadakattir. Nerede olursa olsun daima doğru sözlü olmak, asla yalan söylememek, doğruluktan ve adaletten ayrılmamaktır.

Kur’ân-ı Kerim’in birçok yerinde takva sahiplerinin özellikleri sayılır. Bunların başında doğruluk ve verilen sözde durmak gelir. Sözde sıdk, başağın kökü üzerinde dimdik ve dosdoğru durması gibi dilin de söylediği sözde öyle doğru olmasıdır.

Amellerde (eylemlerde) sıdk: işlerin Allah’ın (c.c.) buyrukları üzerinde olması ve buyruklara uymasıdır. Hallerde doğruluk, kalp ve beden işlerinin, ihlas bakımından bir olmasıdır.

Peygamber (s.a.v.)’in Sıdkı;

Peygamber (s.a.v.)’in ahlakının en güzellerinden birisi de sıdk, sadakat (doğru sözlü) olmasıdır. O gerek peygamber olmadan önce ve gerekse Peygamberlik geldikten sonra, hiçbir zaman sıdk ve sadakatten ayrılmamış, peygamberliğini ilan ettiği zaman kendisini tanıyanlardan hiçbir kimse O’na ‘yalancı’ dememiştir.

Müslümanın görevlerinin ve ahlâkının başında doğru olmak gelir. İnancında, ibadetlerinde, her türlü işinde doğru olmak onun en büyük özelliğidir. Müslüman, doğru olmakla hem Allah’ın (c.c.) hoşnutluğunu kazanmış olur, hem de toplumda güven, itibar ve sevgi tohumlarının yeşermesini sağlamış olur. Doğru olmanın ve doğruluktan ayrılmamanın gerekliliğini büyük İslâm ahlâkçısı Maverdî şöyle açıklamaktadır:

İnsan şu dört gerekçeden dolayı sürekli doğru olmalı ve doğru kalmalıdır:

1. Akıl: Her şeyden önce sağlam akıl, insanı güzel olan eylemlere çağırır ve kötü olan eylemlerden de uzaklaştırmak ister. Sıdk da güzel bir ahlâk olduğu için akıl sıdkın gereğine inanır ve insanı ona götürmek ister.

2. Din: İlâhi din de sıdkın gerekli olduğunu ve yalancılığın tehlike ve zararlarını bildirir. Çünkü din, sağlam aklın sakıncalı gördüğü eylemlere izin vermez. Hatta din, yalancılığın sakıncaları konusunda, aklın gerekli gördüğünü de, daha ilerisini öngörür. Çünkü din herhangi bir yarar sağlasa veya bir zararı ortadan kaldırsa bile yalanı sakıncalı görür. Akıl da yarar sağlamayan veya zararı engellemeyen şeyi sakıncalı görür.

3. Kişilik: Sağlam karakterli kişilik de insanı doğruluğu yönlendirici ve yalancılığa engeldir. Bu da insanın kötü görülen eylemleri yapmasını engeller.

4. Doğru tanınma isteği: İnsanlar, bulundukları toplumda ‘doğru kişi’ olarak tanınmak ve bilinmek isterler. Bununla kişi öyle bir konuma gelir ki, hiçbir sözü yadırganmaz ve kendisine asla pişmanlık gelmez.

DOSTLUK

‘Dostluk’, bir şeyi sevmek, ona yakınlık duymak, onun olmasını istemektir. ‘Dostluk’ kelimesinin Arapça’daki tam karşılığı ‘Meveddet’tir. Konuşma esnasındaki telaffuz farklılığından dolayı ‘Müveddet’ olarak da söylenir. ‘Vedûd’ kelimesi de, mümin kullarını ve kendisini tesbih eden diğer yarattıklarını ‘çok seven’ anlamında Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden biridir.

Aile, anne, baba ve çocuk sevgisi her ne kadar bozulması mümkün olmayan bir derecede ise de, zamanla kazanılan vefalı yar ve samimi olarak bağlanan dostluklarda da başka bir güzellik vardır. Dünyada dostluk olmasaydı herkesin tek başına bir kenara çekilmesi, kimsenin kimseyi tanımaması ve kimse ile konuşmaması gerekirdi. Bu ise insan yaratılışına ters bir durumdur. Çünkü insan konuşup, sohbet edip, birlikte yaşamaya, paylaşmaya ve yardımlaşmaya uygun olarak yaratılmıştır.

Dünyanın lezzetlerinden biri de dostlarla sohbet ve muhabbet etmek, sevinç ve kederleri paylaşmaktır. ‘Sevinçler paylaşıldıkça artar, kederler paylaşıldıkça azalır’ sözü son derece yerinde bir sözdür. İşte bunun gerçekleşmesi için de dostluklara ihtiyaç vardır. Hayatta yaşadığımız üzüntü ve kederlerimiz sırasında bize güç ve teselli verecek ve acılarımızı paylaşacak dostlarla muhabbetin yararını ve lezzetini kim inkâr edebilir?

Ancak yapacakları sohbetlerinden manevi bir lezzet ve yarar göremeyeceğimiz kişilerin sohbetinde bulunmak ise, boşa vakit geçirmekten ve ömür sermayesini zarar olarak tüketmekten başka bir şey değildir. Sadık bir dostun bulunması gereğini hisseden ve böyle birisini aramakta olan kişi seçeceği insanı şu ölçülere göre incelemelidir.

Kişinin küçüklüğünden beri anne ve babasına nasıl davrandığına bakmak gerekir. Onun çocukluk ve gençlik çağı bilinmiyorsa içinde bulunduğu durum dikkatle incelenmelidir. Eğer o kimse nefsanî arzular peşinde koşuyor, akıl ve ilâhi kanunlara aykırı ne yaptığını bilmeyen bir şekilde dalıp gitmişse böyle bir kişiyi özverili dost bilip bundan sadakat ve bağlılık beklememelidir.

Bu yolla kişinin gerçek yüzünü öğrenmek mümkün olmazsa: “Kişi dostunun dini üzeredir. (Bir kişi hakkında hükme varmak için) sizden biriniz (o halde) o kişinin dost (arkadaş) olduğu insan (lar)a baksın.” Hadis-i şerifinin tavsiyesine uymak gerekir.

Yani o kişinin dost ve arkadaşlarına bakılır. Onların hal ve hareketleri kontrol edilir, onlarla olan ilişkilerine bakılır. Eğer onlarla olan sözlerini ve ahitlerini yerine getiren, haklarını gözeten bir kişi olduğu ortaya çıkarsa dostluk yapmaya uygun birisi olduğu anlaşılır. Bu dünyada dostluk ve sadakat elbisesine bürünmüş nice kurtlar ve dost görünümünde nice düşmanlar vardır. Böyle yılan huylu ve şeytan ruhlu kimselerden olabildiğince korunmak gerekir. Çünkü bu tür insanlar, yalnızca insanın dünya varlıklarını değil din ve ahiretini bile yağma ederler.

Ahlâk bilginlerine göre dostluk iki türlüdür:

1. Tam bir sadakatle, hiçbir şahsi çıkar gözetmeksizin yapılan dostluk.

2. Çıkar kazanmak veya bir zarardan kurtulmak için yapılan dostluk.

Birinciler her halde güvene layık olurlar. Ama sadakat özelliğini yarar elde etmeye veya bir zarardan kurtulmaya araş yapan ikinciler, güvene layık olamazlar. Bazen de dostluk, hem hal ve davranış ve hem de fikir ilişkileri ile ortaya çıkar. Bu tür dostluklar bazen ciddi dostluklara geçerse de çoğunlukla var olması o hal ve fikirlerin devamına tabidir. Bir fayda veya zevkin son bulması ile bozulur. Ama görüş birliği ve taraftarlıktan doğacak dostluklar ise meclis kapısının iç tarafında kalır.

“Dostunun uğradığı musibet ve bela karşısında feryat etmek sabretmekten; kendine isabet eden bir musibete karşı ise sabretmek feryat etmekten daha güzeldir.” sözü sadık olan dostun her yönden kendi nefsine tercih olunmak, dostluğun ve mürüvvetin şartı olduğunu anlatmak üzere söylenmiş düşünen insan sözlerindendir.

Samimiyet ve kalp temizliğine sahip olan dost kalpten tepki göstermez ve düşmanlık beslemez. Bazen gücenip, alınganlık gösterse de bunun etkisi saf su üzerine yazılmış yazı gibi çok uzun sürmez. Şurası da unutulmamalıdır ki, her görüşülen insanla dostluk bağı kurmaya çalışmak, doğru değildir. Çünkü bunun yönetimi ve gerçekleşmesi oldukça zordur. Çok sayıda dost ile görüşeceğim diye koşan kimse yorulur, bunu tam olarak başaramaz. Zaman içinde eski dostlarını ihmal edeceği için onların bir kısmını kaybettiğini görür. Bunun için çok iyi seçim yapmak gerekir.

Dost Edinilecek Kimsede Aranacak Özellikler

1. Akıllı olmak Dostun akıllı, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmasını bilen deneyimli kimse olması gerekir. Zira akılsız kimsenin dostluk ve arkadaşlığından hayır gelmez. Onunla geçen zaman boşuna kaybedilmiş demektir.

2. Güzel Ahlâklı Olmak Kötü ahlâklı kimseden zarardan başka bir şey beklenemez. Çünkü Peygamber (s.a.v.) : ” İyi ahlâklı kimselerin yanına varmak güzel kokular satan bir kimsenin yanına varmak gibidir. Ya koku alırsın yahut o sana koku sürer veya güzel kokulardan gönlün ruhun açılır, ferahlık duyarsın. Kötü kimselerin yanına varmak da, körük çeken kimsenin yanına varmak gibidir ki, ya kıvılcım sıçrar üstünü yakar veya oranın isi pası seni rahatsız eder.” buyurarak, iyi ahlâklı insanlardan her zaman iyilik; kötü ahlaklı insanlardan da mutlaka kötülük geleceğini beyan buyurmuşlardır.

3. Fasık ve Facir Olmamak Günahları işlemekte direnen kimsede Allah (c.c.) korkusu kalmaz. Böyle kimseler, nefis ve şeytanın esiri olduklarından şekilden şekle girer, kişiliklerini kaybederler. Arkadaşı ve dostu fasık veya facir olan kimse de onun işlediği günahlarda yanında olacağından, artık işlenen o kötülüklere kendisi de alışmaya başlar ve onları normal görür ve böylece kendi ayağı da kaymış olur. Onun için böyle kimselerden hayır gelmeyeceğinden onlarla dostluk kurmak doğru değildir.

4. İtikadı Sağlam Olmak Sapık inançlara ve düşüncelere sahip kimsenin dostluğundan hayır gelmez. Olabildiğince bu kimselerden de uzak durmak gerekir.

5. Tamah ve Hırs Sahibi Olmamak Dünyaya hırs ve aç gözlülükle bağlanan kimse, kendi çıkarları için her türlü kötülüğü yapabilir, dostunu yarı yolda bırakabilir. Böyle kimseler, dostları için asla özveride bulunmayı ve onlara yardımcı olmayı düşünmezler. (İslâm Ahlâkı ve Seleften Örnekler, O. Karabulut.)

Müslümanların kâfirleri dost edinmesi yasaktır

Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor:

“Ey İman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin. Siz onlara sevgi gösteriyorsunuz. Hâlbuki onlar size gelen hakkı inkâr ettiler. Rabbiniz olan Allah’a inandınız diye Resûlü ve sizi yurdunuzdan çıkarıyorlar. Eğer rızamı kazanmak üzere benim yolumda cihad etmek için çıktıysanız (böyle yapmayın). Onlara gizlice sevgi besliyorsunuz. Oysa ben sizin gizlediğinizi de, açığa vurduğunuzu da bilirim. Sizden kim bunu yaparsa, mutlaka doğru yoldan sapmıştır.” (Mümtehine 60/1)

Bu ayette açıkça görüldüğü gibi, Allah (c.c.), müslümanların kendilerinin ve Allah (c.c.)’ın düşmanlarını dost edinmeleri ve onlara karşı sevgi beslemelerini yasaklamış ve böyle bir yanlışa düşenlerin doğru yoldan saptığını bildirmiştir. Bu uluslarası ilişkilerde önemli bir konudur.

Dostluk ve sevgi ile ticari ve ekonomik işbirliği veya alış-verişi birbirine karıştırmamak gerekir. Müslümanlar ehl-i kitap (Hristiyan ve Yahudiler) ile alış-veriş yapabileceği gibi başka dinlere mensup insanlarla da alış-veriş yapabilirler. Ancak bütün bunlar, onların dost edinilemezler.

DİRAYET

‘Dirayet’, bilmek, tanımak, akıl, zekâ, yetenek, derin görüş sahibi olmak, derinliğine vakıf olmak demektir. Ahlâk biliminde ‘Dirayet’, akıllı ve zeki olma, akılsız ve aptal olmama, derinliğine konulara hakim olma anlamında kullanılmaktadır.

Dirayetli kişilerden başkalarına zarar gelmeyeceği gibi, genelde kendileri de zarar görmezler. Çünkü onlar zarar gelecek yerlere gitmezler, gitseler bile zarar görecekleri noktaya vardırmadan uzaklaşırlar.

Dirayet, iyi düşünmekte, iyi ve doğru söylemekte ve özellikle güzel davranışlarda bulunmakta görülür. Sermayesi ise sabır ve fikri çalışma ile beraber fiili çalışmadır. Dirayet sahibi kişiler çok aranır, fakat az bulunurlar.

Dirayet, düşmanlara karşı savunmada bazen silahtan daha çok iş görür. Dirayetli arkadaşa sahip olmak, dirayetli eşi ve çocuğu olmak insan için büyük bir kazançtır. Çünkü dirayetli kişiler, kendilerine bir işi uzun uzun anlatmaya gerek olmadan anlar ve onun gereğini yaparlar. Belki de yapılması gerekli olan bir şey kendilerine söylenmeden önce bile onu düşünüp, tasarlayarak sonucunu ortaya koyarlar.

Bu nedenle yukarıda özelliklerini saydığımız kimselerin değerleri bilinmeli, yetenekleri doğrultusunda bunlar yetiştirilmelidir. Dirayetten kurnazlık ve hile ile önlem alma yeteneği anlamı da çıkarılabileceğinden bu özellik Cenâb-ı Hak için kullanılmaz.

DUA

‘Dua’ kelimesi, ‘davet ve dava’ gibi aynı kökten gelmektedir. ‘Davet’ veya ‘dava’, sözlükte, çağırmak, istemek, seslenmek, yakarmak, yardım isteğinde bulunmak, isimlendirmek, sığınmak ve ilgi kurmak gibi anlamlara gelir.

‘Dua’, sözlükte, küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, aciz olandan güçlü olana doğru ortaya çıkan bir istek ve niyazda bulunmadır. Küçüğün büyükten olan ricası, söz, fiil ve davranış olarak yalvarmak, samimi istek ve içtenlikle olur. İslâm literatüründe kavram olarak ‘dua’, kulun Allah’a (c.c.) sığınma ve yakarışını, Allah (c.c.)’ın yüceliği karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme) duyguları içerisine lutfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder.

‘Dua’da asıl hedef kulun kendi durumunu Allah (c.c.)’a arz etmesi (sunması) olduğuna göre bu, kul ile Allah (c.c.) arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini yaratan ve rızık veren Rabbine halini arz eder, acizliğini, güçsüzlüğünü dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce Makam’dan yardım, bağış, af, merhamet, güç ve destek ister. Bu durum, kulun Allah (c.c.)’a bir bağlılığı, bir teslimiyetidir.

‘Davet’ ve ‘dua’ kelimeleri Kur’an-ı Kerim’de yer yer farklı anlamlarda, bazen de birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Kimi âyetlerde ‘davet’, bir çağrı, bir nida, bir seslenme anlamında geçtiği gibi, aynı kelime fiil ve isim olarak ‘dua, yakarış ve yardım isteği’ anlamında da kullanılmaktadır.

‘Davet’; aynı zamanda isimlendirme diyebileceğimiz bir şekilde de geçmektedir. Müşrikler, kendi elleriyle yaptıkları putlarına ilâh demektedirler, onları ilâhımız diye çağırmaktadırlar. Sonra da bu şekilde adlandırdıkları putlarından yardım istemektedirler.

“Allah’tan başka taptıklarınızın ise size yardım etmeğe güçleri yetmez. Onlar kendilerine de yardım edemezler.” (A’raf 7/197)

Dikkat edilirse burada ilâh diye çağrılan putlardan bir şey isteme aynı kelime ile ifade edilmektedir. Bu çağrının arkasında bir dua, yani yalvarıp yakarma ve yardım isteme anlayışı yatmaktadır. Biz ‘davet’ kelimesini sözlük anlamıyla, ‘dua’yı ise bir ibadet, bir kulluk eylemi, bir sığınma ve yardım isteği olarak almak istiyoruz. Buna göre çağrı Allah (c.c.)’tan insana doğru olursa ‘davet’, kuldan Allah (c.c.)’a doğru olursa ‘dua’ dememiz uygun olacaktır.

Şöyle de düşünebiliriz: Sonsuz güç ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz kendi yarattığı kulundan bir şey istemez, ona muhtaç değildir. Allah (c.c.)’ın insandan bir yardım istemesi, akıl ve din dışıdır. Böyle bir şey düşünülemez bile. Öyleyse Kur’an’da geçen ‘davet’ (Allah’ın duası) kullarını hidayete bir çağrıdır, bir uyarıdır ve kulluk yapmaları için onları bir teşviktir. Yaratılmış, çok sınırlı gücü bulunan ve her zaman başkasına ve başka şeye muhtaç olan, aciz ve zayıf bir kulun Allah’tan (c.c.) bir şey istemesi de elbette diğer insanlardan istemesi gibi olamaz. Onun Allah’tan bir şey istemesi aşağıdan yukarıya doğru, aciz olandan güçlü olana doğru bir yakarıştır.

Tazim (yüce sayma) anlayışı, samimiyet ve boynu bükük bir halde olmalıdır. Hatta Rabbin çağrısına uyup da mümin olanlar, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e bile kendi aralarında seslendikleri gibi seslenemezler, O’nu sıradan bir insan gibi çağıramazlar. Duanın Önemi Her konuda Rabbine muhtaç, aciz ve güçsüz olan kula düşen görev, güçsüzlüğünü bilerek Rabbine dua etmesi, Rabb’e yakışan da kulunun içten yaptığı duayı dilerse kabul etmesidir. Bazı insanlar Allah (c.c.)’a muhtaç olmadıklarını düşünürler. Onlar kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir (müstekbirlerdir). Böyle kimseler Allah (c.c.)’a dua etmeyi gereksiz sayarlar, O’na ihtiyaçları olmadığını sanarlar.

Elbette bu anlayış çok büyük bir bilgisizliğin sonucudur. Allah (c.c.)’ın Rabbi olduğu evrenin (alemlerin) içinde dünyanın ne kadar bir yeri vardır? Dünyanın içinde ilk insandan son insana kadar geçmiş veya gelecek insanlar arasında bir insanın varlığı nedir? Âyette, dua ile ibadet kavramlarının beraber anılması da önemlidir. Buna göre dua ibadetin bir parçasıdır ve birbirlerini bütünlerler. Dua zamanı, Allah (c.c.) ile kul arasında hiçbir aracı yoktur. Tıpkı ibadette olduğu gibi. Her ikisi de aracısız ve kişinin kendi lisanındadır. Allah (c.c.) kendisine ibadet ve dua eden kullarına yakındır. Bu yakınlık elbette mecazi olup, Allah (c.c.)’ın kulun ibadet ve duasına önem verdiğini, bunları boşa çıkarmayacağını, dua ve ibadette bulunan kulun derecesinin yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c), dua eden, kendisinden isteyen, kendisine başvuran, acizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu sevmektedir. Çünkü dua etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir. O’nun yüceliğine iman etmektir, O’nun her şeye gücünün yettiğini itiraf etmektir.

Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir. Dua etmeyen kullarına karşı Allah (c.c.) şöyle sitem etmektedir:

“(Ey Muhammed!) De ki: “Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin! Siz yalanladınız. Öyle ise azap yakanızı bırakmayacak.” (Furkan 25/77)

Hak dini yalanlayan kimseler dua etmekten kaçınırlar. Çünkü öyleleri yakaracak, çağıracak başka ilahlar bulurlar. Hallerini onlara arz ederler, yalancı ilahların onların imdadına koşmalarını beklerler. İman edip de Allah (c.c.)’a yakaran kulların dereceleri ise Allah’ın dilediği yere kadar yükselir. Dua eden kulun kalbi Allah (c.c.)’tan başka bir şeyle meşgul olursa, duası amacına ulaşmaz.

Nefsin istekleri, Allah (c.c.)’ın dışındaki sevgiler ve amaçlar, duayı hedefinden uzaklaştırır. Dua’nın ihlas, samimiyet, alçak gönüllü bir halde olması gerekir. Kişi, kendi arzularına esir olduğu müddetçe Allah (c.c.)’a bu anlamda yaklaşamaz, arzular sürekli engel olurlar.

Kur’an şöyle emrediyor: “Rabbinize alçak gönüllüce ve için için dua edin. Çünkü O, haddi aşanları sevmez.Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın. Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua edin. Şüphesiz, Allah’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.” (A’raf 7/55,56)

Bu şekilde yapılan bir dua Allah (c.c.)’a yakınlık aracıdır ve ibadetlerin en üstünüdür. Peygamberimiz (s.a.v.): “Dua ibadetin iliğidir (özüdür)” buyurmuştur. Dua’ müminler için ibadettir. Allah’ı (c.c.) Rabb bilip O’nun önünde secdeye kapananlar, ihtiyaçlarını Allah (c.c.)’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. Nitekim Fatiha Sûresi’nde sürekli, ‘(Mü’minler)Yalnız sana sığınırız ve yalnız senden yardım dileriz.’ ifadesini tekrar ederler.

Gerçekte insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı zaman birilerinden yardım ister. Ancak, insanın öyle ihtiyaçları olur ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada Allah (c.c.)’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları tanrılarını bir tarafa atar ve âlemlerin Rabbi Allah (c.c.)’tan yardım isterler.

Dua bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah (c.c.)’ı ve O’na ait hakimiyeti, ilâhlığı tanımak, kulluğu, acizliği itiraf etmektir. Dua, Allah (c.c.)’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mümin için itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mümin kimse özlediği İslâmî hayata dua ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah (c.c.)’ın bitmez-tükenmez hazinelerini, iyi bir mümin olma uğruna ister, onların yeryüzüne inmesini niyaz eder.

Dua mümin için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’, ileriye gitmek değildir. İnsan için tekâmül bunun da ötesinde yüce hedeflerdir. Dua, mümini ayrılığın yalnızlığından kurtarır. Dua, müminin, aşkının, sevgisinin ve saygısının eyleme dönüşmüş şeklidir.

Mümin, dua etmeden önce duaya hazırlanır. Yani önce o fiilî duada bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar önlem alır. Emredileni yapar, yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için dua eder, gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksiklerini tamamlaması, hatasının affı için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini dua ile ortaya koyar. Duaya hazır olma noktasında Peygamberimiz (s.a.v.)’in uygulamaları en güzel örnektir.

O, her konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için gerekli olan şartları yerine getirdi. Hatta ayakları şişinceye kadar ibadete gece gündüz devam etti. Rabbinin rızası dışında hiçbir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş defa Rabbine dua etti. Dua ile Rabbine halini arz etti.

Mümin, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duaya da başvuracaktır. Kısaca ‘dua etmeye yüzü olacaktır’. Hiçbir şey yapmadan, çalışmadan, tehlikelere karşı önlem almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu ver, istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’ demek dua değildir. Bu şekilde isteklerde bulunma duanın ihlasıyla bağdaşmaz. Müslümanın duasında kısaca üç önemli amaç olabilir:

1. Günahlarının affını isteme. Mümin, elinden geldiği kadar günahlardan kaçınır. Ancak yine de hatalı olduğunu düşünerek sürekli affını ister, çaresizliğinden dolayı Allah (c.c.)’tan merhamet talebinde bulunur.

2. Ümit ve arzu. Mümin, hakkıyla ibadet edebilme, hidayette olabilme ve Allah (c.c.)’ın yardımına ulaşabilme arzusu içindedir.

3. Allah (c.c.)’tan yardım, izzet, lütuf, rahmet, başarı isteklerinde bulunma.

Bütün bu istekleri de gerekli çabayı gösterdikten sonra ortaya koyar. Mümin, emirleri yerine getirir, yasaklardan kaçar, kulluğunu en samimi bir şekilde yapmaya çalışır. Sonra da yukarıda sayılan şeyleri Rabbinden ister. Mağfirete ulaşmayı, cezadan ve gazaptan kurtulmayı, Allah (c.c.)’ın rızasını hak etmeyi arzu eder.

Duanın belli bir zamanı yoktur. Ancak hadislerde geçtiği gibi, gecenin son içte birinde, farz namazların sonunda, savaş esnasında, ezan ile kaamet arasında, yağmur yağarken, secdede iken, seher vakitlerinde, cuma saatinde, oruçlunun orucunu açtığı zamanda, Kurban bayramı arefesinde, Kadir gecesinde yapılacak dualar daha değerlidir ve kabul edilme ihtimalleri daha yüksektir.

Kur’an-ı Kerim’deki dua âyetleriyle, Peygamberimizin dualarıyla, ya da İslâm büyüklerinden bize ulaşan (me’sur) dualarla dua etmek mümkün olduğu gibi, kendi dilimizle, içimizden geldiği gibi dua etmemiz de mümkündür. Kendi halimizi ve isteklerimizi en iyi yine kendimiz dile getirebiliriz.

Allah’ın (c.c.) güzel isimleriyle (esmaü’l-hüsna) ile dua etmek Kur’an’ın emridir. “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o güzel isimleriyle dua edin ve O’nun isimleri hakkında gerçeği çarpıtanları bırakın. Onlar yaptıklarının cezasına çarptırılacaklardır.”(A’raf 7/180)

Müminlerin ihlasla yapacakları bütün dualar kabul edilir. Mümin böyle duaların karşılığının nasıl ve ne zaman verildiğini bilemez ama Kur’an dua edenlere Allah (c.c.)’ın karşılık vereceğini müjdeliyor. Ama bunun için samimi ve sabırlı olmak gerekir. Şunu da hiç unutmamak gerekir ki; şer için dua edilmez.

Duanın Adabı

1. Dua etmek için Ramazan, arefe, bayram, Cuma ve özellikle seher vakitleri seçilmelidir. Ezan okunduğu, kamet edildiği, secde aralarında, namazların ardında, cihad ve savaş için saflar oluşturulduğu sıralarda yapılan dualar son derece makbuldür.

2. Kıbleye yönelerek dua etmek, dua ederken elleri omuz hizasına kadar kaldırmak.

3. Sesi fazla yükseltmeden, açık ile gizli arasında bir sesle dua etmek.

4. Dua ederken cümlelerde vezin ve kafiye aramamak, yapmacığa kaçmamak.

5. Huzur ve huşu içinde, umarak ve korkarak dua etmek.

6. Kabul olacağına inanarak içtenlikle dua etmek.

7. Israr ile dua etmek ve duayı üçer kere tekrarlamak.

8. Önce Allah (c.c.)’ın adını anarak Allah’a hamd ettikten (hamdele) sonra duaya başlamak. Hz Peygamber (s.a.v.): “Sübhane Rabbiye’l-Aliyyi’l-e’lal-Vehhab” diyerek duaya başlardı.

9. Duadan önce, hakkını çiğnemiş, kötülük etmiş olduğu kimselerden helallık almak, herkesin hakkını vermek, günahlara tevbe etmek, ibadet ve güzel işlere yönelmek suretiyle kalbi temizlemeye çalışmak.

10. Müslümanlardan intikam alma, onlara zarar verme gibi günah olan şeyleri istememek.

11. Allah (c.c)’a dua etmekten bıkmamak, umutsuzluğa düşmemek, dualarım kabul olmadı, dememek ve bir gün kabul edileceğine inanmak.

12- Eşine, malına beddua etmekten sakınmak.

NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir