Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 4
imanilmihali.com
güzel ahlak

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 4

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 4

(EDEB, EHLİYET, EMANET, FAZİLET, FAKR)

EDEB (EDEP)

‘Edeb’, güzel terbiye, nezaket kuralları, iyi huy ve insanı utanılacak şeylerden koruyan bir yetenektir ki, her konuda haddini bilip onu aşmamaya denir. Çoğulu ‘adâb’tır. En güzel ve hiçbir zaman eskimeyecek olan edep ve ahlâk, Kur’an’da öğretilen ve Hz. Peygamber (s.a.v.)’in sünneti ile uygulanan adab’tır.

İslâm tasavvufçuları ‘edeb’i şöyle tanımlamışlardır: ‘Edeb, konuştuğu zaman dilini korumak, yalnız kaldığı zaman kalbini korumaktır.’ ‘Edeb senden büyük olana saygı göstermek, senden küçük olana şefkat etmek ve akranlarınla güzel geçinmektir.’ Edeb’in karşıtı ‘İsâet’tir ki, edepsizlik, kötülük yapmak, eğitimliliğe ve fazilete aykırı davranmak demektir. Yüce Allah (c.c.) insanı, her olgunluğu benimseyecek yetenekte yaratmıştır. Bu yetenek insanda, ateşin kibritte, çakmakta potansiyel güç olarak bulunması gibi vardır.

Allah Teâlâ: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır. (Şems 91/7-10) buyurmuştur.

Hz. Muhammed (s.a.v.) üstün ahlâkı tamamlamak için gönderilmiştir: “Ben , ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” demiştir. O’nun terbiyesi yani eğitimi, insanlık için örnek bir terbiyedir. Allah (c.c.) O’na, âlemlere rahmet olmayı, affı, hoşgörüyü, iyiliği, yumuşak huyluluğu, güler yüzlülüğü, doğru sözlü ve doğru özlü olmayı öğretmiştir. İslâm tasavvufçularına göre edeb, güzel huyların süsüdür.

Beden ve mal ile yapılan farz ibadetlerin tam anlamıyla gerçekleşmesi, vacib, sünnet, müstehab ve âdâba (edebler) riâyet edilmesine bağlıdır. Onun içindir ki, müslüman adâba ne kadar özen gösterirse bütün ibadet ve davranışları o ölçüde mükemmel ve Peygamber (s.a.v.)’in sünnetine uygun olur. Mevlâna diyor ki: ‘Efendi, bilmiş ol ki, edeb insanın bedeninde ruhtur. Efendi, edeb Allah dostlarının gözünün ve gönlünün nurudur. Lokman Hekim’e, edebi kimden öğrendin? Diye sorarlar. Edebsiz olanlardan öğrendim. Onlarda gördüğüm bütün kötülükleri terk ettim, böylece bu edebi elde ettim.’ der. Edebin Kısımları Edeb iki kısımdır:

Birincisi, adâb-ı muaşeret dediğimiz, aileden başlayarak toplumun her yerinde kendine özgü ve hemen herkesin bildiği edep ve disiplin kurallarıdır. Örneğin, askerlerin üstlerine karşı, memurların amirlerine, öğrencilerin hocalarına, çırakların ustalarına, çocukların anne-babalarına, eşlerin birbirlerine karşı davranışlarında birçok edep kuralı vardır. Bu kurallar, toplumlar arasında küçük ayrılıklar gösterse de genelde uyulan sosyal disiplinlerdir.

İkincisi ise, Allah (c.c.)’a karşı gösterilmesi gereken edep’tir. Bu ise insanın gönlüne Hakk’tan başka hiçbir şeyi koymaması, O’nun rızasının dışında hiçbir şeyle uğraşmaması, zamanın ve ömrünün kıymetini iyi bilerek değerlendirmesi, her an için O’nun huzurunda olduğunu düşünerek hareket etmesi ve temiz ve güzelce namazını kılmasıdır.

Edep kurallarına uymak insana nasıl huzur ve sükûnet verirse, edebe uymamak da, insanın manevi ve yüksek erdem derecelerine ulaşmasına engel olur. Onun için tasavvufçular, edebe uymak konusunda aşırı derecede titizlikle durmuşlar, yalnız başına kaldıkları zaman bile edebe aykırı davranışlardan sakınmışlardır.

Dindar insanların edebi, nefislerini kötülüklerden uzak tutma, arzu ve şehvetlerini kontrol altında tutmak şeklindedir. Edep ve güzel ahlâk hakkındaki Peygamber (s.a.v.)’in emir, yasak ve uygulamaları bütün Müslümanları ilgilendirdiği için edep verme ve eğitim konumunda olan kimselerin bu kuralları önce şahıslarında uygulamaları, daha sonra eğitim ve kontrolü kendi sorumluluğunda olan kişileri bu güzel ahlâk ile ahlâklandırmaya çalışması gerekir.

EHLİYET

‘Ehliyet’, bir işi yapıp sonucunu almak konusunda alışkanlık meydana getirip, ustalık ve deneyim kazanmak ve güçlük olmaksızın o işi görebilmektir. Arapça ‘ehl’ kelimesinden türemiş bir isimdir.

Allah (c.c.) insanların her birine farklı bir özellik, farklı bir yetenek vermiştir. Kimi insanlar bilgi ve zekâ isteyen işlerde, kimileri de el veya bütün vücut ile yapılan işlerde üstün yeteneklidir. Yani her işin, iyi anlayıp, iyi yapan bir ehli vardır. Yeteneklerine uygun olmayan bir çocuk veya genç ne kadar çalışırsa çalışsın, zorla olduğu için o işte tam bir başarıya ulaşamaz. Fakat yeteneklerine uygun bir işe verilen ve ona devam eden çocuk; bünyesine uygun olduğu ve yeteneklerine ters düşmediği için bu işte kolayca ilerler ve en yüksek derecelerde başarıya ulaşır.

Bir insan teknik ve sanat dallarından hangisinde daha çok ehliyet ve yetenek sahibi olmuş ise, o insan o dalda değerlendirilmeli, o yönde kendisini daha da geliştirmesine fırsat verilmeli ve o yönde bir hizmete alınmalıdır. Bir müzik sanatçısını güzel ve düzenli şarkı okuyor diye vaaz kürsüsüne çıkarmak mantıklı olmadığı gibi hiçbir yararı da yoktur.

Bir işte ehliyet sahibi olduğunu ve o işin üstesinden gelebileceğini iddia edenlere hemen o işi teslim etmek de ehliyetsizlik örneğidir. Çünkü ehil kimselerin gözetiminde bir kısım test ve denemelerden geçirdikten sonra o işi ona teslim gerekir. Özellikle bir mahallenin, köyün, ilçenin, şehrin veya devletin yönetimi teslim edilecek insanlar çok dikkatli bir incelemeden geçirildikten sonra bu göreve seçilmelidir. İşe ehliyetsiz olanın talip olması kendi adına haram, o işi ona vermek te veren adına yine haramdır. (Yusuf Peygamber kıssası)

Akıl ve anlayıştan yoksun olan kimse mihenk taşı, altın veya gümüşün ayarını, bu işin uzmanı olan kuyumcuya öğretmeye kalkışır. Acaba insanların değer ve ehliyetlerini anlamakta akıl ve idrak sahibi olanlar o kara taştan daha değersiz midirler? Asla! Onlar aklın mihengini, ölçme ve değerlendirme gücünü gereği gibi kullanarak hareket ederlerse mihenk taşının, altın ve gümüşün ayarını ölçme gücünden daha büyük bir güce kavuşurlar. (Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.)

EMANET

‘Emanet’ kelimesi, ’emn’ kökündendir. ‘Emn’, sözlükte, güvenmek, korku ve endişeden uzak ve emin olmak, ruhun sükûnet bulması anlamına gelir. Aynı kökten gelen ‘iman’; inanma, Allah (c.c.)’ın gönderdiği inanç ve ilkelerinin doğru olduğundan emin olma, ‘mümin’ ise, iman eden demektir. ‘Emanet’ insanın güvenilir olması, kendisine bir şeyin korkusuzca teslim edilebilir olması demektir.

Bunun anlamı şudur: Emanet, maddi olsun manevi olsun, bir şeyi veya bir değeri gönül huzuru ve güvenle başkasına teslim etmek ve aynı gönül huzuru ve eminlikle onu geri almaktır. ‘Emanet’ ayrıca, güvenilen bir kimseye koruması için geçici olarak bırakılan şeydir. Hukukta ve halk arasında bu son anlam daha çok yaygındır.

Kur’an-ı Kerim’de geçen ’emanet’ kavramının açıklanması konusunda İslâm bilginlerinin çeşitli görüşleri olmuştur. Bakara sûresi, 283. ayetinde geçen ‘kendisine güvenilen kişi, emaneti sahibine versin’ ifadesi dar anlamdaki, yani ‘bir kimseye koruması için bırakılan şey’ manasına geldiği gibi, insanın sahip olduğu ve kendisine geçici olarak verilmiş malı, ruhi ve diğer imkanlar anlamını da kapsamaktadır.

Emanet, kişinin bulunduğu yere, imkanlara, yetkilere göre bir anlamda sorumluluktur. Üzerine aldığı görevdir, yapmakla yükümlü olduğu işteki sorumluluğudur. Bir başkasının kendisine koruması için bıraktığı bir şeydir. Başkasına verilmesi, ulaştırılması istenmeyen eşyadır, sözdür veya sırdır. Kur’an şöyle buyuruyor:

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 4/58)

Bu âyette hukuk ve ahlâkın en geniş kapsamlı iki kavramı olan ’emanet’ ve ‘adalet’ birlikte geçmektedir. Bu ilkeler, insanların günlük davranışlarında söz konusu olduğu gibi, toplumların yönetimi işinde de geçerlidir. Yöneticilik; halkın ihtiyaçlarını görme, haklarını koruma, güvenliklerini sağlama, aralarında adaletle karar verme ve din ve vicdan hürriyetlerini sağlama açısından bir emanettir.

Devlet yöneticileri bu gibi emanetleri korudukları gibi, iş başına getirecekleri yetkililerde de bu özelliklerin olması, bu ahlâkı taşımaları gerekir. Yönetimin, hak etmeyene ya da görevini kişisel çıkarlarına alet edene, veya emaneti nasıl yerine getireceğini bilmeyene verilmesi, zulme, adaletsizliğe ve huzursuzluğa sebep olur. İşin ehli olmayanın o işe talip olması da, insanların işi ehil olmayan o kimseye de vermesi haramdır. Yani haram hem talep edene, hem işi verenedir.

İnsanın Yüklendiği Emanet

“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.” (Ahzab 33/72)

‘Emanet’in kelime anlamında görüldüğü gibi ’emanet’ olayında iki taraf söz konudur. Birisi, kendisine güvenilen, itimat edilen, emin olan taraf; diğeri de ona herhangi bir şeyi gönül huzuruyla, güvenerek veren taraf. Emaneti veren de, kendisine emanet edilen de bu işin bilincindedir. Böylece bilinçle, birbirine güvenen iki taraftan birinin diğerine ‘koruması için bıraktığı şey’ bir ’emanet’ olarak karşımıza çıkmaktadır.

Kimilerine göre buradaki ’emanet’ ; Tevhid kelimesi gereği, akıl, kulluk veya Allah’a (c.c.) itaattir. ‘Emaneti’ eğer böyle anlarsak, o zaman şöyle dememiz mümkündür. Emanet olayının farkında olan ve onu dünya hayatında gereği gibi koruyan müminler, emanete hiyanet etmedikleri ve onun değerini, ne olduğunu unutmadıkları için ‘zalim ve cahil değildirler’.

Puta tapanlar, taptıkları nesneleri ilah edinirler. Halbuki onlar şuursuz, güçsüz, aciz varlıklardır. Kur’an bu yüzden şuursuz varlıklara tapanları, ‘cahil’, bilgisiz ve olgun hareketten yoksun kimseler diye tanımlıyor. Onların taptıkları bu şuursuz ve güçsüz varlıklar insana bir fayda vermedikleri gibi, ona bir görev de yükleyemezler. Puta tapanların, ‘kulluk’ emanetini bu gibi ilahlara yapmaları olacak şey değildir.

‘Emanet’ kelimesindeki ’eminlik’ özelliğinden hareketle diyebiliriz ki, ’emaneti’ ancak şuurlu ve akıllı insan taşıyabilir. Akılsız, şuursuz, iradesiz varlıkların bu emaneti yüklenmeleri mümkün değildir. İnsanın yüklendiği bu ’emanet’, onun dünya hayatının sırrıdır, var oluş sebebidir. Varlık, insanın emaneti taşıyıp taşımadığına göre bir anlam kazanmaktadır. İnsan, ’emanet’in gereğini yapıp yapmamakla denenmektedir. İlim adamları buradaki ’emanet’i, İslâm’ın insanlara teklifleri, kulluk, ruhî ve bedeni kabiliyetler, marifetullah (Allah’ı hakkıyla tanıma), Allah (c.c.)’ın insanlara gönderdiği hak din ve onun yüklediği görevler, akıl, insanın yeryüzündeki halifeliği, emir ve yasaklar, adaleti yerine getirme, doğruluk, Allah’a (c.c.) itaat şeklinde açıklanmıştır.

Bilginlerin ve çoğunun görüşüne göre ’emanet’, insana yüklenen kulluk görevi ve O’nun hükümleriyle amel etmektir. Allah (c.c) gerek kendi hakları, gerekse kullarıyla ilgili haklar konusundaki hükümlerini ve bunların yerine getirilmesini, emin güvenilir olma sıfatını kazanan, yeryüzünde Halife olan insanlara, baskı ve zorlama değil, gönül rızası ile veriyor. Zaten ’emanet’ vermek konusunda zorlama değil gönül rızası vardır. Böylece ’emanet’in gereğini yapan mükafât alır, yapmayan ise büyük kayıplara uğrar.

Nitekim, müslüman olmak ve İslâmî ilkeleri yerine getirmek konusu da gönül rızasıyla, hür irade ile olmaktadır. İnsan önce Rabbine karşı, sonra kendine karşı, sonra da diğer insanlara karşı ’emin- güvenilir ‘ olmak görevindedir. Yani her türlü emaneti taşıyabilecek bir özellikte olması gerekir. İnsana düşen görev, öncelikli olarak Rabbinden gelen ’emanet’i korumak, gereğini yapmak, ona ihanet etmemektir. İnsana verilen ömür, nimetler, ilim, beden ve imkanlar birer emanettir. Bütün bunların korunması gerekir. Zaten insan bu emanetlerin hesabını vermeden Ahirette kurtuluşa eremez. Emânetin karşıtı hıyânettir. Yanına konulan bir emâneti inkâr etmek, uhdesine verilen bir şeyi korumamak, sırrı saklamamak ve görevini kötüye kullanmak hep emânete hıyânettir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) emânete hıyânet etmeyi münafıklık saymış: “Emânet kalmadığı zaman kıyameti gözleyin” buyurmuştur. Peygamberlerin (a.s.), peygamber olmaları sebebiyle taşıdıkları özelliklerden biri de ’emanet’ sıfatıdır. Onlar her bakımdan güvenilir insanlardır. Onlar, Allah’a (c.c.) ait emanetleri hakkıyla yerine getirdikleri gibi, insanlar arasında da güven ve emin olmanın temsilcileriydi. Bir toplum içerisinde emanete riayet edilmez, güvenlik kalmaz ve kimse kimseye güvenemezse o toplum çökmeye yüz tutmuş demektir. Bulundukları devlet görevi ve makam sebebiyle toplumun malı üzerinde tasarruf yetkisi olanların emânet sorumlulukları ise daha büyüktür.

Millet malı, devlet malı, kısaca kamu malı da işte onun için en büyük sorumluluğu olan bir emânettir. En yüksekte ‘Devlet ve Hükümet Başkanlığı’ olmak üzere, Belediye Başkanlığı, hakimlik ve valilik gibi her türlü kamu görevini yüklenen kısaca ‘devlet memuru’ olan kimselere Hz. Peygamber (s.a.v.), irşad edici öğretilerini şöyle sunmuştur:

“O, bir emânettir; o, kıyamet gününde ah vah’a sebep olacak bir pişmanlıktır; sadece onun hakkını verenler ve üstüne düşeni yapanlar pişman olmazlar.” (Nesâi)

Allah (c.c.)’tan gelen emaneti yüklenerek ‘mümin’ ünvanı kazanan insanlar, iman ettikleri İslâm’dan aldıkları şuur ve ahlâkla bu emaneti taşıma görevini hakkıyla yerine getirmek, her yerde bu aziz ve hassas emaneti korumak, insanlar arasında güvenilir kimseler olarak herkese güzel örnek olmak zorundadırlar.

Bunu sağlayacak yöntem de, Peygamberimiz (s.a.v.)’in insanlığa ’emanet’ bıraktığı Kur’an ve O’nun sünnetine sarılmak ve onları hayata uygulamaktır.

FAZİLET

‘Fazilet’, insanın iyilik yapmasını ve kötülükten uzak durmasını sağlayan ruhsal yeteneklere denir. Fazilet kelimesinin türetildiği ‘fazl’ kelimesi, artmak, fazlalaşmak, üstün olmak, üstünlük, ihsan anlamlarına gelmektedir. Fazilet kelimesi yeni Türkçemizde ‘erdem’ kelimesi ile karşılanmaktadır.

Fazilet’in zıddı, rezilettir. Fazilet kavramının bir terim olarak ahlâk literatüründe sonradan kazandığı kapsamlı anlamlar ayet ve hadislerde geçmemekle birlikte, birçok ayet ve hadislerde çeşitli ahlâkî faziletlere geniş şekilde yer verilmiştir. Kur’an-ı Kerim’in genelinde iyi ahlâk ilkeleri, farklı anlatımlarla işlendiği ve bunların teşvik edildiği görülmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de 104 yerde geçen fazl ve bu kökten türeyen diğer kelimelerin büyük bir kısmı Allah (c.c.)’ın genel olarak varlıklar âlemine, bütün insanlara, inananlara ve özel olarak da Muhammed (s.a.v.) ümmetine, ayrıca belli kişi ve zümrelere karşı maddi ve manevi lütuf ve cömertliğini ifade eder.

Dinimiz, Müslümanların her türlü görevlerini yerine getirerek olgun ve yüksek bir ahlâka sahip olmalarını, iyi huylarla ruhlarını güzelleştirmelerini istemiş, reziletten, kötü huy ve alışkanlıklardan da uzaklaşmaları emredilmiştir. Bilindiği gibi bedenimiz çeşitli hastalıklara yakalanabilmekte ve bunlar uygun ilaçlarla tedavi edilmektedir. İnsan ruhu da hastalıklara bazı yakalanabilmektedir. Ruhsal hastalıkların en etkili ilacı, doğru ve sağlam bilgilere sahip olmak, zihni evham ve hürafelerden temizlemektir. Fakat bu yeterli değildir.

İnsan ruhunun eğitilmesi, öldürücü manevi hastalıklardan korunabilmesinin bir başka yolu, onun, güzel ahlâk ve faziletlerle süslenmesidir. Olgun insan, imkânların elverdiği ölçüde faziletleri nefsinde toplayan insandır. Manevi ve ruhi hastalıklar demek olan reziletleri ve kötülükleri alışkanlık haline getirenler, ebedi hayatı kaybederler, hüsrana ve zarara uğrarlar.

Nitekim Cenab-ı Hak buyurur: “Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 91/7-10)

Fazilet sahibi insanlar arasında sürekli olarak anlaşma, ülfet ve uyum görülür. Rezilet sahibi insanlar arsında ise hep fitne ve fesat çıkar. Bütün faziletler güzel iş ve davranışlardan ibarettir. Bu sebeple İslâm, getirdiği ilkelerle Müslümanları faziletli insanlar yapmaya çalışmış, böylece onlardan insanlığa örnek ve önder bir topluluk meydana getirmek istemiştir.

İslâm nizamı, insanın hiçbir duygu ve eğilimini yok etmek istememekte; ancak hayatın bütünüyle ölçülü olmasını, aşırılıklardan kaçınılması gerektiğini bildirmektedir. Bu nedenle de ‘itidal’ (ölçü, denge) sahibi olmak çok önemlidir. İslâm dini cömertliği büyük bir fazilet olarak görür. Fakat cömertliğin, daha doğrusu infak ve sadakanın fazilet olabilmesi için harcamalarda itidale uymak şarttır. Aksi halde bu bir fazilet olmaktan çıkar. Hatta sorumluluk gerektiren bir rezilet olur. Bunun için harcamalarda orta yol tutulur. İsraf ve cimriliğe sapmadan orta yol tutulur.

Tevazu da bir fazilettir. Ancak alçakgönüllülükte aşırıya gitmek insanı zillete, aşağılığa sürükler. Tevazudan uzaklaşmak ise insanı kibirliliğe götürür.

Şu halde Müslüman kişi davranışlarında itidal fazilet ve güzel huyların, ifrat ve tefrit ise rezilet ve kötü huyların çıkmasına neden olmaktadır.

İslâm ahlâkçıları, insan ruhunun bazı temel kuvvetlere sahip olduğunu, bu kuvvetlerin akıl, gazap ve şehvetten meydana geldiğini kabul etmişler ve bu üç temel kuvvetin fazilet ve reziletlerin ana kaynağı olduğunu söylemişlerdir.

Bu kuvvetlerin ifrat, tefrit ve itidal noktaları ayrı ayrı ele alınmış ve ifrat ve tefritin reziletin; itidalin ise faziletin esası olduğunu ifade etmişlerdir.

FAKR (FAKİRLİK)

‘Fakr’, fakirlik, insanın ihtiyaç olduğu şeye sahip olmaması, yani yoksulluk demektir.

Sözlük anlamı olarak ‘fakir’ omurga kemiği kırık kimse demektir. İhtiyaç duyulmayan şeyin bulunmaması fakirlik sayılmaz. İhtiyaç duyulan şey var ve kişi de onu elde edebilecek güçte ise ona fakir denmez. Böyle olunca, Allah (c.c.)’tan başka bütün varlıkların ‘fakir’ olduğu ortaya çıkar. Çünkü her şeyin varlığı, başkasının varlığına bağlıdır, var olan her şey de varlığını Allah (c.c.)’tan almıştır.

Evrendeki herşey, var olmak için Allah (c.c.)’a muhtaçtır. Ama varlığı kendinden olan Allah (c.c.), hiçbir şeye muhtaç değildir. Fakir kelimesi, Kur’an-ı Kerim’in birçok yerinde tekil ve çoğul olarak kullanılmıştır.

“Şeytan sizi fakirlikle korkutur ve size, çirkinliği ve hayâsızlığı emreder. Allah ise size kendi katından mağfiret ve bol nimet va’dediyor. Şüphesiz Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.” (Bakara 2/268)

“Sadakalar (zekâtlar), Allah’tan bir farz olarak ancak fakirler, düşkünler, zekât toplayan memurlar, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlarla (özgürlüğüne kavuşturulacak) köleler, borçlular, Allah yolunda cihad edenler ve yolda kalmış yolcular içindir. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe 9/60)

Tasavvufçulara göre fakirlik, basit yoksulluktan çok daha derin bir anlam taşır. Gerçi mutasavvıflarca fakr, üçüncü bir tür fukara olan Ashâb-ı Suffe’ye bağlanmak ise de gerçek fakirlik, Allah (c.c.)’tan başka herhangi bir şeye ihtiyaç duyma halinden uzaklaşmak, yalnız Allah (c.c.)’a muhtaç olmaktır ki, fakr’ın esası, hatta kulluğun özü budur.

Yahya İbn Muaz: ‘Fakrın hakikati yalnız Allah (c.c.) ile zengin olmak, şekli de sebeplerin (dünya malının) bulunmamasıdır.’ demiştir. Demek ki gerçek fakr, kişinin nefsi için değil, Allah (c.c.) için olmasıdır. Bunun için de bütün nefis arzularını, hırsını, tamahını atmak, içinde Allah (c.c.) düşüncesinden başka hiçbir şey kalmamak gerekir. Bütün ruhunu Allah sevgisi kapladığı ve Allah (c.c.)’tan başka hiçbir şeye eğilimi kalmadığı zaman insan, gerçek fakirlik derecesine ulaşmış olur.

Gerçek fakirlik, daima Allah’a muhtaç olduğunu, varlığı dahil her şeyinin gerçekte kendisinin değil, Allah’ın olduğunu bilmektir. Kulun gerçek sıfatı fakr’dır. Fakr’ın özü, dünya sevgisini içinden çıkarmak, malı kendisine mal etmemek; herşeyi laf ile değil, fakat gerçek anlamda Allah (c.c.)’ın; verenin ve alanın Allah (c.c.) olduğunu bilmek; O’nun lütfundan da kahrından da memnun olmak; dünyanın gitmesine üzülmemek, gelmesine de sevinmemek; kalbi dünya ile meşgul edip Allah (c.c.)’ı anmaktan alıkoymamak; Allah (c.c.)’tan başka hiçbir şeye; ne mala, ne mevkiye, ne dünya adamlarının desteğine ve ne de bir dünya varlığına ihtiyaç duymamaktır.

Zengine zengin olduğu için saygı gösteren müslümanın imanından çok şey kaybedeceğini söyleyen, zenginleri ölü, meclislerini de ölüler meclisi sayan tasavvufçular, zenginliği öven hadisleri de gönül zenginliği olarak anlamışlardır. İhtiyacı karşılayacak ölçüde mal olması, hiç olmamasından iyidir. Çünkü aç insan, marifet yoluna değil ölüm yoluna gider. Ancak tehlikenin büyüklüğü açısından fakir, zengine göre tehlikeden daha uzaktır. Çünkü bolluktaki fitne, darlıktakinden fazladır. Bundan dolayı sahabe, ‘darlık fitnesiyle sınandık, sabrettik. Bolluk fitnesiyle sınandık, sabredemedik.’ demişlerdir.

Burada esas olan varlığın (yani zenginin malının) helal yollardan kazanılmış olması, ihtiyaçtan fazlasının infak edilmesidir ki zenginin parasında, malında, ağaçtaki meyvede, tarladaki ekinde fakirin de hakkı vardır. Bu yüzden infak etmek hakkı sahibine vermektir. Bu nedenle veren el malca fakirleşecek ama Allah nezdinde zenginleşecektir.

Zenginlik sadece dünyevi değerlerle ölçüldüğü zaman görülecektir ki iman zayıflar, fakirlik arttıkça iman güçlenir. Çok lafın yalansız, çok paranın haramsız olamayacağı sözü bu anlamdadır.

Fakirin de hakkı gerçekten fakir olduğu müddetçedir. Yoksa tembellik edip dilenmeyi alışkanlık haline getiren kişi çalışabilecekken fakirlik gösterisi ile dilencilik ruhuna sahipse aldığı sadakalar kendisine ahirette ateşten halkalar olacaktır.

Aynı şekilde mahiyettekileri (halkı, işçileri vb.) fakirleştirip dilenci karakterli yapmak ta ateşten birer halkaya sahip olmak demektir.

NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

 

GÜZEL AHLAK ESASLARI

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir