Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 7
imanilmihali.com
yalan

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 7

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 7

(HÜRMET, HÜRRİYET, HÜSNÜ ZAN (GÜZEL SANI), HÜZÜN, İBADET, İBRET ALMAK, İFFET)

HÜRMET

‘Hürmet’, başkalarına (hakedene) saygı ve tazim göstermek demektir. Hürmet, müslümanın kendisinden bilgili, yaşlı ve ehliyetli diğer bir müslümana saygı, itaat ve alçak gönüllülük göstermesidir.

Kur’an-ı Kerim’de buyuruldu: “Ey inananlar, size; ‘Meclislerde yer açın’ denildiği zaman yer açın ki Allah da size genişlik versin. Size; ‘kalkın’ denildiği zaman da, kalkın ki Allah da sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” (Mücadele sûresi, 58/11)

Bu ayette müminlere, meclislerde yeni gelenlere yer açmaları, ‘kalkın’ denildiği zaman kalkmaları emredilmektedir. Ashab-ı Kiram, Allah (c.c.)’ın elçisi çevresinde O’nun konuşmalarını dinlemek için halka olur, geç gelenler yer bulamayıp ayakta kalırlardı. Resûlullah (s.a.v.), büyük sahabilerine veya Bedir savaşına katılanlara ikram etmek istediği için, bazılarına yerinden kalkmasını emreder, bu da kalkanların zoruna giderdi.

İşte Allah (c.c.) bu ayetleri indirdi ki kimse gücenmesin, kalkması istenenler gönül hoşluğuyla kalksınlar. Özellikle ayetin son fıkrasında ilim ehlinin derecesinin yüksek olduğu belirtilmekle, ilim sahiplerine saygı gösterilmesi, onlara yer verilmesi öğütlenmektedir.

İlim ehli genellik ifade eder. Her türlü yararlı bilgi sahibi bunun içine girmekle beraber özellikle burada ilim ehliyle anlatılmak istenen, İslâm’ın ilk yıllarından beri Hz. Peygamber (s.a.v.) ile birlikte olup, O’ndan İslam’ın ruhunu, detayını öğrenmiş, manen de yükselmiş olan ilk Mühacirler ve Ensardır ki, bunlar Bedir savaşına da katıldıkları için bunlara ‘Bedir Ehli’ denir.

Peygamber (s.a.v.) bir meclise gittiğinde nerede yer bulursa oraya otururdu. Fakat oturduğu yer o meclisin başı olurdu. Sahabiler, konumlarına göre Allah’ın Elçisine yakın otururlardı. Genellikle Hz. Ebu Bekir (r.a.) sağında, Hz. Ömer (r.a.) solunda, Hz. Osman (r.a.) ile Hz. Ali (r.a.) de önünde otururlardı. Çünkü Hz. Osman (r.a.) ile Hz. Ali (r.a.) vahiy yazarlardı. Peygamber (s.a.v.), ashabına, namazda düzgün durmalarını, akıl ve ilim bakımından ileri olanların derece derece kendisine yakın bulunmalarını emrederdi. (Müslim, Salat, 122, 123.)

Peygamber (s.a.v.) otururken üç kişi geldi, biri halkada bir yer bulup oraya girdi. Diğeri cemaatin arkasında oturdu. Üçüncüsü dönüp gitti. Peygamberimiz (s.a.v.) buyurdu ki: “Üçünün de en hayırlısını size söyleyeyim mi? Birincisi Allah’a sığındı, Allah onu barındırdı. İkincisi utandı, Allah da ondan utandı. Üçüncüsü yüz çevirdi, Allah da ondan yüz çevirdi.” [Buhari, İlim, 8; Tirmizi, İsti’zan, 29.]

Diğer bir hadis de şöyledir: “Bir kimsenin, izin almadan iki kişiyi yarıp geçmesi helal değildir.” [Ebu Davud, Edeb]

Bir toplum ve onun en küçük birimi olan aile bireyleri arasından hürmet, saygı kalktığı zaman yerine kargaşa, disiplinsizlik, ihtilaf, çekişme, zıtlaşma ve bunların sonucu olarak da kin ve düşmanlık girer. Çünkü hürmetle düşmanlık bir araya gelmez. Toplum hayatında yaşlılar gençlere, bilginler cahillere, işverenler işçilere ve genel olarak yüksek derecede olanlar kendilerinden aşağıdakilere tam bir örnek olduğu ve diğerleri de bunlara zaman zaman başvurdukları için, insan kendisinden üstün durumda olanın desteğini elde ederek yükselmesi, deneyim kazanması ve başarılı olması bakımından onlara hürmette kusur etmemelidir.

İnsanlara karşı saygısız olmak insana ne kazandırır? Saygı göstermediğin insan senden büyük ve makam ve mevki sahibi ise, sana ilgisinin yok olduğunu ve seninle yaşıt ise onun da sana saygısızlığını, yok eğer küçük ve zayıf bir kişi ise azminin kırılıp, ümitsizliğe düşmesini gerektirir ki, bunların hepsi zararlı ve çirkin şeylerdir.

Hürmeti alışkanlık haline getirenlerden hiçbir kimsenin bundan dolayı zarar gördüğü veya şeref ve itibardan düştüğü görülmemiştir. Tam aksine büyük-küçük demeyip, ahlâk kurallarını çiğneyen kibirli kişilerden çoğunun, kendi büyüklenme duygularının kötü sonuçlarıyla karşılaşarak kimsenin yanında değer taşımadıkları da bilinmektedir. [Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat]

İslâm tarihini incelediğimiz zaman, İslâm büyüklerinin hemen tamamının kendilerinden öncekilere, üstadlarına, adaletli devlet yöneticilerine, ilim ve tasavvuf erbabına hürmet gösterdiklerine, buna karşılık aynı saygıyı kendilerinin de gördüğüne tanık olmaktayız. İşte bu özelliği ile de İslâm toplumu, sivil ya da üniformalı farkı gözetmeksizin disiplinli, düzenli ve de mutlu bir toplumdur.
Burada not edilmesi gereken hürmete layık insanlara gösterilecek hürmet kavramıdır. Yaşlı, ilimli ve ehliyetli ise zaten aksi düşünülemez ancak o kişi anne baba bile olsa din dışına çıkıp haşa Allah’ı inkara yanaşırsa ona hürmet gerekmez. Buna rağmen ona hürmet edenler aynı şirke ortak demektir. Yani hürmete layık olmayan din düşmanları sahte dincilere hürmet etmek te kişiyi ateşlere götürür.

Öte yandan hürmet edilenin sevgi ve saygıya kalyıkıyla karşılık vermesi edeb gereğidir. O kişi kim olursa olsun saygı gösterenlerin diğer maneviyatına (haksız yere ilesine, kişiliğine vb.) haksızlık ve tecavüz edemez.

Yani hürmet edenin de hürmet edilenin de saygıya layık olması gerekir ki temel kıstas Kur’an ahlakına uygun davranıp davranmadığıdır.

HÜRRİYET

‘Hürriyet’ sözlükte, insanın bağlardan, tutsaklıktan kurtulması ve bağımsızlığa kavuşmasıdır. Zıttı ise tutsaklık ve köleliktir. Tasavvufçulara göre hürriyet, kulun, yaratıklara kölelikten özgür olması, kimsenin ona hakim olmamasıdır.

Kur’an-ı Kerim’deki “Kendilerinin ihtiyaçları bile olsa, kardeşlerini kendilerine tercih ederler.” ayetinde mümin kimsenin mal tutsaklığından kurtulması ve kardeşlerini kendinden daha çok düşünmesi, üstün bir ahlâki özellik olarak tanımlanmaktadır.

Kuşeyri der ki: ‘O Müslümanlar, içinden çıktıkları dünya malından, gönüllerini tamamen soyutladıkları için başkalarını kendilerine yeğlemişlerdir.’ Bu âyette belirtilen ‘isâr’ kelimesi, insanın başkalarını kendi nefsine tercih etmesi için kullanılır. Bu da ancak kardeşliği ve âhiret sevabını dünya malından üstün tutmakla olur. Bu ise hırs, tamah ve gözü doymazlıktan özgür olmakla mümkündür. Hürriyetin başı budur.

İnsan, dünyanın altını ile değersiz taşı gözünde bir olacak şekilde dünya sevgisinden uzak durursa tam özgürlüğe kavuşmuş olur. O halde tam hürriyetin belirtisi, eşya arasında değer farkı gözetiminin kalpten çıkması, dünya varlıkları arasında bir fark görmemektir. Harise’nin ‘Kendimi dünyadan çektim, gözümde dünyanın taşı ile altını bir oldu.’ sözü bunu ifade etmektedir.

Hürriyet, Allah (c.c.)’a tam kulluk ile tamamlanır. Allah (c.c.)’a sâdık kul olursan, başkalarının buyruğundan kurtulursun. Fakat kim şu dünyada aklı başında iken kendisinden teklifin kalkacağını sanar ve bir an için dahi emir ve yasak sınırı dışına çıkarsa o, dinden çıkmış olur.

İslâm tasavvufçularının anlatmak istediği hürriyet, kalbin herhangi bir yaratığın tutsağı olmaması; ibadeti ne dünya ve ne de âhiret menfaati için değil, sırf Allah (c.c.)’a kulluk için yapmaktır. Böylece insan, yalnız Allah (c.c.)’ın kulu olur. Onu ne dünya sevgisi, ne nefsin arzuları, ne âhiret kaygısı, ne bir dileğin olması ve ne de bir niyetin yerine gelmemesi gibi arzular boyunduruk altına alamaz. O ne dünyaya ait ve ne de ahirete ait hiçbir arzunun kulu değil, yalnız Allah (c.c.)’ın kuludur.

İşte bütün arzuların tutsaklığından kurtulmak demek olan ‘Hürriyet’ yalnız Allah (c.c.)’a kulluk ile gerçekleşir.

Hüseyin İbn Mansur (Hallac): ‘Kim hürriyete kavuşmak isterse, kulluğa sıkı bir şekilde devam etsin.’ demiştir.

İbrahim bin Ethem, ‘hür ve kerem sahibi olan bir kişi, dünyadan ölümle çıkarılmadan önce kendisi dünyadan çıkar.’ Yani ölümünden önce nefsinin arzularından, sevgisinden uzak durarak dünyanın tutsağı olmaktan kurtulur. Allah (c.c.)’a kulluğun doruğunda Allah (c.c.)’tan başka her şeyden hür olmak gerekir. Allah (c.c.)’a tam kulluk, insanı Allah (c.c.) dışında her şeyden bağımsızlığa götürür.

Onun için tasavvufta ‘Ubudiyet’ (yani kulluk), ‘Hürriyet’ ile birlikte düşünülür. Allah (c.c.)’a gerçek anlamda kul olan, O’ndan başka her şeyden özgür olur. O halde Allah (c.c.)’a kulluk makamına ermek, gerçek özgürlüğe kavuşmak demektir.

Dolayısıyla mükafat da ceza da insanın sorumluluğunun, seçme ve eylem özgürlüğünün bir sonucudur.

İslâm hukuku, insanın toplumsal hayata ilişkin bütün hürriyetlerini tanımış ve garanti altına almıştır. İnsanın temel hakları olarak değerlendirilen bu hürriyetler siyasi haklar ve genel haklar olmak üzere iki başlık altında toplanır. Genel haklar da eşitlik ve hürriyetler başlıkları altında toplanır. Bu haklarla, bu haklardan doğan hürriyetler, insanın tüm kamusal hürriyetleri ile ferdi hürriyetleri içine alır.

Hürriyet aynı zamanda İslam’ı hür olarak yaşamak serbestisine sahip olmaktır ki bu da vatan, millet, bayrak ve hür devlet kavramlarına uzanır. Dinin işgal altında, hele ki Müslüman olmayan hakimiyetler altında hür ve layıkıyla yaşanması mümkün değildir. Tarih bu kasıtlı, hain, katliam ve gözyaşı dolu, alçak haçlı seferlerinin kanlı izleri ile doludur. Bu kanlı intikam feryatlarına göğüs geren başta Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları olmak üzere hürriyet mücadelesinde emeği, teri, kanı, sözü ve desteği geçen herkese minnet ve şükran duymak Müslümanım diyen herkesin Allah’a borcudur.

Bunu kandırılarak inkar etmek ise malesef batının halen devam eden haçlı seferlerinde karşı tarafta yer almaktır ve İslam’a ihanettir!

HÜSNÜ ZAN (OLUMLU VE İYİ SANIDA BULUNMAK)

‘Hüsnü zan’, başkaları hakkında iyi ve olumlu düşünmek demektedir. Hüsnü zan’nın zıddı ‘Sûi zan’ (kötü düşünme)’dır. Sûi zan, yani gereksiz yere başkaları hakkında kuşkuya düşmek, Allah (c.c.)’ın kullarını kötü sanmak doğru değildir. Kötü zan insanı kendini beğenmeye götürür ki, bu da çok çirkin bir huydur.

Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: ” Ey iman edenler! Zannın çoğundan sakınınız. Zira zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını da araştırmayın..” (Hucurat sûresi, 49/12) Bu ayette geçen zan, sebepsiz yere başkasını suçlamak, kanıt olmadığı halde birisinin herhangi bir kötü iş yaptığını sanmaktır. Yasaklanan zan, insanlar hakkında kötü düşünce beslemek şeklindeki zandır.

Kur’an-ı Kerim, Allah (c.c.)’ın yaratıkları hakkında iyi zan beslemeyi emreder. Çünkü insanların gönüllerinde olanı yalnızca Allah (c.c.) bilir. Kişi iyi düşünürse iyilik bulur, mutlu olur. İyi düşüncesi kendisine iyilik getirir. Ama kötü düşünürse, o düşüncesi, içinde kendisini mutsuz edeceği gibi, dış dünyada da sevilmez, dolayısıyla kötülük bulur.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) buyurmuştur: “Zandan sıkınınız. Zira zan, sözün en yalanıdır.” (Buhâri, Müslim) Sahabeden İbn-i Mes’ûd (r.a.)’a birini getirdiler. Adamın sakalı ıslaktı. – Baksana, adamın sakalından şarap damlıyor, dediler. Bunun üzerine İbn Mes’ûd şöyle dedi: – Ne biliyorsunuz, su olamaz mı? Hz. Peygamber (s.a.v.), insanların kusurlarını araştırmak demek olan ‘tecessüsü’ yasaklamıştır. Yukarıdaki örnekte olduğu gibi sakalı ıslak kişi hakkında, ‘sakalından şarap damlıyor’ diyerek olumsuz düşünmek de, ‘damlayan sudur’ diyerek olumlu düşünmek de mümkün iken, bunlardan olumsuzunu seçmek dinen günah ve ahlâken kötü; olumlusunu seçmek ise dinen sevap ve ahlâken iyidir.

Atalarımız İslâm ahlâkının bu güzel prensibini, ‘hüsnü zan velâyettir; sûi zan cinayettir.’ ve ‘her geçeni hızır, her geceyi kadir bil’ özdeyişleri ile hayata geçirmişlerdir. Abdullah ibn Ömer bir gün Kâbe’ye bakarak şöyle dedi: ‘Yücesin, dokunulmazlığın da yücedir. Allah (c.c.) katında müminin dokunulmazlığı, senin dokunulmazlığından da büyüktür.’ Şunu da unutmamak gerekir ki; hüsnü zan sahibi olmak, adına firâset denilen, ileri görüşlü ve uyanık insan olmaya engel değildir; olmamalıdır.

Özellikle müslümanlara açıkça zararı dokunan, fitne ve fesat unsuru olan, haramları açıkça işleyen kimse hakkında hüsnü zaman beslemek ise kendi kendimizi aldatmak olur. Bunun hiçbir mantığı da yoktur. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.): “Mümin, aynı yılan deliğinden iki kere sokulmaz (yani aynı konuda iki kere yanılmaz).” (Buhâri, Müslim) “Müminin firasetinden (ileri görüşlülük) sakının. Çünkü o Allah’ın nuru ile bakar.” [Tırmizi] buyurmuştur.

Mümin, akıllı, ileri görüşlü ve uyanık insandır. Kârını-zararını; faydalıyı, zararlıyı birbirinden ayırır. Zaten imanı seçmiş olması, küfür karanlığında kalmamış olması da bir uyanıklık değil midir? İmanın seçilmesi en büyük sınavın kazanılması ve en büyük kar-zarar hesabının başarılı bir şekilde yapılması demektir. İnsanın, başkası hakkında hüsnü zan sahibi olması ve iyi duygularla dolu olması demek, onun her konuda yanılması ve kendisine zarar verilecek işlerle aldatılmaya katlanması, göz yumması demek değildir.

İnsanlar hakkında olumlu düşünmek, fert huzuruna olduğu kadar toplum huzuruna da yardımcı olur. Aksine, herkes hakkında kötü duygular ve olumsuz kanaat beslemek demek olan sûi zan, insanın kendi iç dünyasını da dış dünyasını da karartır ve hayatı çekilmez hale getirir. Üstelik âhirette de zararlı kılar. [İslâm Ahlâkı, F. Demir.] Bu sebeple şuurlu Müslüman konuştuğu her kelimede ve verdiği her hükümde şu ayeti asla aklından çıkarmamalıdır: “Bilmediğin şeyin ardına düşme. Doğrusu kulak, göz, kalp bunların hepsi o şeyden sorumlu olur.” [İsra, 17/36]

Müslüman başkalarının aleyhinde konuşmaz. Zira kalbiyle inanır ki, konuştuğu her kelime bir melek tarafından kaydedilmektedir. “Sağında ve solunda onunla beraber oturan iki yazıcı melek, yanında hazır birer gözcü olarak söylediği her sözü kaydederler.” [Kaf, 50/17-18]

Bu emirlerin şuuruna ermiş bir Müslüman ağzından çıkan her sözün ve yaptığı her davranışın sorumluluğundan korkar. Bu yüzden konuştuğu her kelimede onu, dikkatli ve sözlerini tartan bir durumda görürüz. Çünkü o, konuştuğu kelimenin kendisini Rabbının rıza makamına çıkaracağı gibi, cehennemin alt tabakalarına indirebileceğini de bilir.

Bu hususta Resûlullah (s.a.v.) şöyle buyurur: “Kişi, Allah’ın rızasına uygun bir kelime konuşur da bu kelimenin kendisini Allah katında ulaştıracağı yüksek mertebeyi hiç ummaz. Halbuki Allah kendine kavuşacağı güne kadar ona rızasını yazar. Bir kişi de Allah’ın azabını celbeden bir kelime konuşur da bu kelimenin onu ne dereceye düşüreceğini tahmin edemez. Halbuki Allah bu kelimeye karşılık ona kıyamet gününe kadar gazabını yazar.” [Buhari, Rikak, 23]

Müslüman, insanlar hakkında zahirde (görünürde) görecekleri ile hükmetmeli; zann, şüphe, dedikodu ve evham ile başkalarına iftiradan uzak durmalıdır. İnsanların gizli şeylerini ortaya çıkarmak, özel işlerine burnunu sokmak ve namusları hakkında gereksiz konuşmalar yapmak müslümanın ahlâki özelliklerinden değildir. Ancak Müslüman zahirde gördüğü ile amel eder. Ne gördüyse onu söyler. Şüphe ve zan ile hükmetmez.

Hz. Ömer (r.a.) şöyle buyurmuştur: ‘İnsanlar Resûlullah (s.a.v.) zamanında vahiy ile hükmediyorlardı. Şimdi vahiy kesilmiştir. Biz artık sizin amellerinizden gördüğümüze hükmederiz. Bize iyilik izhar edeni korur ve kendimize yaklaştırırız. Onun gizledikleri bizi ilgilendirmez. Gizlediklerinden dolayı Allah (c.c.) onu hesaba çeker. Bize şer izhar edene güvenmez ve tasdik etmeyiz. İsterse kalbinin temiz olduğunu söylesin.’ [Hayatü’s-Sahabe, M.Y. Kandehlevi, Trc. A. Meylani]

HÜZÜN

‘Hüzün’, tasa, keder, üzüntü anlamlarına gelen Arapça’daki ‘hazen’ kelimesinden alınmıştır. Kur’an-ı Kerim’de buyurulur: “Bizden hüznü gideren Allah’a hamd olsun, dediler.” [1]

Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Mümine isabet eden ve onu üzen hastalık, sıkıntı, hüzün ve elem gibi şeylere karşılık Allah (c.c.) kulunun günahlarını siler, bu nevi musibetler günaha kefaret olur.” [2]

Resûlullah (s.a.v.)’ın her an düşünceli ve devamlı surette hüzünlü olduğu rivayet edilir. [3]

Tasavvufçular bu kelimeyi, sevinç, neşe ve sürûrun karşılığı olarak kullanmıştır ki, buna görev sorumluluğu ve dava düşüncesi ve mefküre derinlikli tasa da diyebiliriz. Çünkü hüzün; kalbi sıkarak onun gaflet vadilerine dalmasına ve dağılmasına engel olan bir haldir ve tasavvuf yolcularının vasıflarındandır. [4]

Derecesine göre her olgun mümin, dört bir yanda Hz. Muhammed (s.a.v.)’in güllerinin açacağı, yeryüzünde müslümanların ağlamalarının dineceği, Kur’an’ın hayata can olacağı ve birey olarak herkesin kabir çukurunu güvenle geçeceği, birer birer berzah engellerini atlatacağı, hesaba mizana takılmadan ruhların uçacağı ‘an’a kadar onunla oturup kalkacak, onunla zaman atkıları üzerinde hayatını bir gergef gibi işleyecek, ona neşe ve sevinçle köpüren dakikaları arasında dahi yer verecek, hâsılı onu, yemeklerin tuzu gibi hayatın bütün sâniye, sâlise ve anlarında duyacak, hissedecek ve bu mukaddes burukluğu ta; “Bizden tasayı, kederi gideren Allah (c.c.)’a hamd olsun; doğrusu Rabbimiz (c.c.) çok bağışlayıcı ve lütufkârdır” müjdesi hakikatinin tülleneceği ufka kadar devam ettirecektir.

Hüzün, insanın insanlığı tam olarak kavramasından kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basiretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir dinamizmi, ferdin sürekli Cenab-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek şeyleri duyup, hissedip O’na sığınması ve nâçâr kaldığı yerde ‘çare, çare !’ çığlıklarıyla O’na dalması bakımından daha çok lüzumlu ve çok gereklidir. Ayrıca, ömrü kısa, iktidârı az, tâlip olduğu şeyler çok pahalı ve birleri bin etme mecburiyetinde olan bir mümin, maruz kaldığı hastalıklar, yolunu kesen sıkıntılar, tatmış olduğu acılar ve elemler gidip hüzünle derinleşince onlar, günahları silip süpüren öyle bir iksire dönüşürler ki, insan bu sayede başarıyı sonsuzlaştırır, damlayı deryalaştırır ve zerreyi güneş haline getirebilir. Evet böyle bir hüzün ağında geçirilen ömrün peygamberâne bir ömür olduğu söylenebilir. Ve bu açıdan da en güzel örnek olan hayatını hüznün değişik çeşitleri içinde geçiren insanlığın iftihar tablosuna ‘hüzün peygamberi’ denmesi ne kadar mânidardır.

Hüzün, insanın kalp mekanizmasının, duygular âleminin gaflet vadilerinde dağınıklığa düşmekten koruyan bir serâ, bir atmosfer ve zorunlu bir çeper, dolayısıyla da cebri bir konsantrasyon yoludur. Öyle ki, hüzünlü tasavvuf yolcusu, bu zorunlu yönlenme sayesinde başkalarının mükerrer ‘erbâin’ lerle elde edemeyecekleri kalbi ve ruhi hayat mertebelerini bu yolla en kısa zamanda elde edilebilir.

Cenâb-ı Hakk insanın kılığına, kıyafetine ve şekline değil; kalplere, kalpler içinde de mahzun (hüzünlü), kederli ve kırık kalplere bakar, onları kendisine yakınlıkla şereflendirir ki; “ben kalbi kırıklarla beraberim” sözü de bu gerçeği ifade etmektedir. Süfyan b. Uyeyne: ‘Allah kimi zaman, hüzünlü bir kalbin ağlaması ile bütün bir ümmete merhamet buyurur.’ der. Zira hüzün, her zaman kalbin samimiyet yanlarında yeşerir ve insanı Allah (c.c.)’a yaklaştıran davranışlar arasında, hüzün kadar övünmeye, riyaya ve desinler için yapılanlara kapalı bir başka davranış yok gibidir. Her şeyin bir zekâtı vardır ve zekât, zekâtı verilen şeyin yabancı nesnelerden arındırılmasıdır.

Hüzün de insan vicdanı ve beyninin zekâtıdır ve bu iki duygunun saflaşmasında, saflaştıktan sonra da dupduru kalmasında hüznün etkisi büyüktür. Tevrat’ta: ‘Allah (c.c.) bir kulunu sevince, onun gönlünü ağlama hissiyle doldurur; ona buğz edince de çalgı neşvesiyle.’ buyurulur. Bişr-i Hafi de, ‘Hüzün bir hükümdar gibidir; otağını bir yere kurunca, başkalarının orada ikametine izin vermez’. Sultan ve hükümdarın olmadığı bir ülke karmaşa ve keşmekeşlik içinde olacağı gibi, hüznün olmadığı bir kalp de darmadağınık ve harabedir. Zaten, o kalbi en iyi yapılmış olanın hali de kesintisiz hüzün ve sürekli tefekkür değil miydi?

Yakup (a.s.), Yusuf (a.s.)’la arasındaki dağları hüzünden kanatlarla aştı ve gidip bir tatlı rüyanın yorumlanması iklimine ulaştı. Hüzünle sızlayan bir yüreğin iniltileri, âbidlerin (Allah’a çokça ibadet edenler) sürekli olarak yaptıkları zikirlerine, zâhidlerin (kendisini dünyadan koparan) takvasına denk tutulmuştur. Tasavvufçular, ahiretle ilgili hüznün iyi ve güzel; dünya ile ilgili hüznün kötü ve çirkin olduğunda ittifak etmişlerdir. [5]

Hüzün vardır, ibadet ve itaatlardaki yetersizlik düşüncesinden ve kulluk görevlerindeki eksiklik endişesinden kaynaklanır. Bu hüzün avamın hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin Allah (c.c.)’tan başka her şeye meylinden ve bunlara olan sevgisinden kaynaklanır. Bu hüzün de havasın (iyi kullar) hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nasut âleminde ve diğer ayağı da lahut âleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki âleme karşı, muvazene ve temkine riayet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvazeneyi bozdum veya bozacağım endişesi ile ürperir ve sürekli inler ki bu da asfiyanın (en seçkin insanlar) hüznüdür.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.), hem insanlığın babası, hem peygamberliğin babası, hem de hüznün babasıydı. O hayata uyanırken aynı zamanda hüzne de gözlerini açıyordu. Yitirilmiş cennetin hüznüne, kaybedilmiş kavuşma ve karşılaşılmış ayrılık hüznüne. O, bütün bir ömür boyu bu hüzünler ağında inleyip durdu. Hz Nuh (a.s.), peygamberliğiyle kendini hüzün kıskacında buldu. O’nun sinesinde köpüren hüzün dalgaları, okyanuslarınkine denkti ve bir gün geldi ki, O’nun hüzün kaynağı, okyanusları dağların zirvelerine kadar köpürttü ve yeryüzünü kapkaranlık bir tasa sardı. Böylece O da ‘tufan peygamberi’ oldu. Hz. İbrahim (a.s.) da hüzne göre programlanmıştı. Nemrutlarla yaka-paça olma hüznü, ateş koridorlarında dolaşma hüznü, eşini ve çocuğunu ıssız bir vadiye memur edilme hüznü ve daha bir çok yüce anlamlı ve akılların alamayacağı hüzün zinciri O’nu hayatı boyunca izledi.

[1] Fatır sûresi, 35/34.

[2] Buhari, Merza, 1.

[3] Buhari, Cenaiz, s. 45.

[4] Kuşeyri Risalesi, S. Uludağ.

[5] Kuşeyri Risalesi, S.Uludağ.

İBADET

‘İbadet’ sözlükte, tapmak, kulluk yapmak, itaat etmek veya boyun eğmek demektir. [1]

İbadet, niyete bağlı olarak yapılması sevap olan, özel bir şekilde yapılan itaat ve fiillerden meydana gelir. İnsanı yaratan ve ona her türlü nimeti veren Allah’a (c.c.) karşı bir ta’zim (O’nu büyük görme)’dir. İbadet, kendini kul olarak kabul eden insanın Rabbine karşı teslim oluşu ve Rabbine itaat edişidir. Kul ibadetle, Allah (c.c.)’a karşı en büyük ahlâki görevini yerine getirmiş olur.

İbadet, Yüce Yaratıcı karşısında kişinin benliğinin derinliğinden gelen bir saygı ile boyun eğmesidir. İbadet, Allah (c.c.)’a karşı duyulan saygı ve azamet duygularının en yücesidir. Kul bu duyguyu, Allah (c.c.)’ın emirlerine uyarak ve yasaklarından kaçınarak yerine getirir. Allah (c.c.)’ın razı olduğu bütün ameller ibadet kapsamına girer. Bir diğer tanımla salih (doğru ve güzel) kabul edilen bütün amellerin (filler) yapılması ibadettir. Çünkü Allah (c.c.), insanlardan güzel davranışlar ve onların kendi hükümlerine uymalarını istemektedir. Yani Allah (c.c.)’a itaat anlamı taşıyan her hareket ibadettir.

İbadet, ‘abd’ kelimesinden türetilmiştir. Bu da; en yüce bilinen varlığa itiraz etmeksizin, karşı gelmeksizin itaat etmek ve boyun eğmek, demektir. Eskiden kölelere de ‘abd’ denirdi. Onlar, sahiplerine karşı gelmeksizin itaat ederlerdi. Çünkü onlar, efendilerinin malı sayılırlardı. İnsanın Allah (c.c.) karşısındaki durumu, kölenin efendisi karşısındaki durumu gibi değildir. İnsanlar Allah (c.c.)’ın köleleri değildirler. Ancak insanlar mutlak itaati, boyun eğmeyi ve en yüksek tazimi Allah (c.c.)’a yapmak zorundadırlar. Bunun adı kulluktur, yani ibadettir.

İslâm inancında, Allah (c.c.)’tan başkasına tapma, tevhid inancı ile çelişir ve kişiyi niyetine göre dinden çıkarabilir. [2]

İbadetin Kur’an’daki Anlamları

Kur’an-ı Kerim’de ibadet birkaç anlamda kullanılmaktadır:

1. Kulluk ve itaat anlamında “Ey iman edenler, size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından yiyin, Allah’a şükredin, eğer hakikaten O’na kulluk (ibadet) ediyorsanız” [3] Kulluğu yalnızca Allah (c.c.)’a yapan insan, helâl ve haram konusunda da yalnızca O’na itaat eder.

2. İtaat anlamında “Ey Ademoğulları, şeytana itaat (ibadet) etmeyin. Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.” [4] İnsanlar şeytana ilâh diye inanmazlar ama onun sözünü dinlerler. Yani ona itaat ederler. Halbuki Allah (c.c.), şeytana itaat etmeyi yasaklıyor.

3. Kulluk anlamında “Allah’ı bırakıp da kendisine kıyamete kadar sevap veremeyecek kişiye (şeye) tapmakta (ibadet etmekte) olan kimseden daha sapık kimdir? Halbuki, (o taptıkları şeyler) bunların duasından habersizdirler.” [5] “Onlar Allah’ı bırakıp kendilerine ne bir zarar, ne bir fayda vermeyecek olan şeylere ibadet ederler. Bir de: ‘Biz bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ derler.” [6] “De ki: ‘Bana dini yalnız Allah’a halis kılarak, O’na kulluk etmem emredildi.” [7]

Bunun gibi bir çok âyette ibadet, Allah (c.c.)’a ve O’nun dışında ilâh (tanrı) zannedilen şeylere yapılan itaat, kulluk ve tazim gibi şeyler anlamında kullanılmaktadır. Asıl üzerinde durulması gereken anlam da budur. İbadet, kişinin benliğini inkâr etmesi, kendini bir hiç yerine koyması değil, Allah(c.c.)’ın yüceliği yani büyüklüğü karşısında duyulan saygıdan dolayı bir ürperiş, bir teslimiyet, bir sığınma ve bir söz dinlemedir.

Bu yönüyle ibadet, insanın Allah (c.c.)’a karşı yerine getirmesi gereken dînî ve ahlâkî bir görevdir. Yaratanla yaratılan arasındaki diyalog, karşılıklı ilişki; Allah (c.c.)’tan insana vahiy şeklinde, insandan Allah (c.c.)’a doğru ‘dua ve ibadet’ şeklinde olur. İbadet, aynı zamanda dünyadaki sayısız nimetleri insana veren Yüce Makam’a karşı bir şükür işaretidir. İnsana verilen en büyük nimet hayat nimetidir.

Öyleyse ibadet, hayatı var eden, bütün yaratılmışların hayatını elinde tutan Allah (c.c.)’a yapılır. İslâm’daki ibadet anlayışı, bir takım batıl dinlerde olduğu gibi yalnızca bir tapınma eylemi değil, Allah (c.c.)’a karşı olan sevginin, saygının, büyüklüğüne teslim oluşun, O’nun Rab oluşunu tasdik edişin dua, itaat, maldan verme ve belli hareketlerle ortaya konmasıdır. İbadetin amacı, Allah (c.c.)’ın rızasına ulaşmak, bir anlamda takva sahibi olmak, bununla dünya hayatını düzene koymak, iyi bir insan olabilmek ve öldükten sonra da Cenneti kazanmaktır.

Yeryüzünde ibadetsiz insan yoktur. Ancak niyet ve şekilleri farklıdır. İbadet, yaratılıştan gelen bir ihtiyaçtır. İnsanlar Yüce Allah’a ibadet için yaratılmışlardır. [8]

Allah (c.c.)’ı unutanlar ise tarihte ve günümüzde ibadet edecek başka ilâhlar bulmuşlardır. Günümüzde hala bir kısım totemlere, güneşe ve ineğe tapan bir milyar hindu ve komünizme inanan bir milyar Çin’li insanın varlığı insanlık için gerçekten ibret ve dehşet vericidir. Bu durum, ayrıca İslâm davetçileri için de son derece önemli ve acil bir görevin kendilerini beklediğini göstermektedir. İbadetin ilk basamağı inanmak ve imanın gereklerini yapmaktır.

Bu anlamda ibadet gizli olmaz. İnsan hayatı gizli değildir ki, hayatı Allah (c.c.) rızası için yaşamak, yani ibadet de gizli olsun. Bütün peygamberler, insanları Allah (c.c.)’a ibadete çağırmışlardır. Bütün peygamberlerin (a.s.) davetlerinin temeli bir çok sûrede yinelenen şu ayette açıkça belirtilmiştir. “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, sizin O’ndan başka tanrınız yoktur.” [9] [1] Büyük Türkçe Sözlük, D. M. Doğan.

[2] Şamil İslâm Ansiklopedisi.

[3] Bakara sûresi, 2/172.

[4] Yasin sûresi, 36/60.

[5] Ahkaf sûresi, 46/5.

[6] Yunus sûresi, 10/8.

[7] Zümer sûresi, 39/11.

[8] Zariyat sûresi, 51/56.

[9] A’raf sûresi, 7/59, 65, 73; Nuh sûresi, 71/3.

Tüm imani ve ahlaki hususlarda olduğu gibi ibadet konusunda da Maun suresi Müslümanlığına karşı mü’minlerin dikkatli yaklaşması gerekir. Münafıkların en kıymetli hazinesi malesef müminlerdir. Onların kanıyla ve parasıyla beslenirler. İbadeti tam anlamıyla yerine getirmeye gayret eden temiz yürekli, Allah’a yönelmiş kulları kendi çıkarları için sömüren ve şirke batıran bu şer odaklarına karşı uyanık olmak hem cennetimizi kurtaracak hem o lanetlenmişlerin helakına sebep verecektir. Tam aksi onlara güç, destek ve ümit verenlerin kendiside onlarla birlikte denizin dibine batacak karanlıklarda kaybolacaktır.

Allah bu yüzden ibadetten önce imanı emretmiştir. Çünkü iman edilmedikçe ibadetin manası olmayacak, gösterişten öteye gidemeyecektir. Sarılınan ip Allah ipi değilse ibadette, ahlak ta boşadır. İbdette gizli veya saklılık burdadır. İbadeti hür ve açıkça yapmak herkesin hakkıdır ve utanılacak değil gurur duyulacak birşeydir. Ama bunu ticari kaygı, makam basamağı veya kişilere yardkçılık gördüğünüz anda yani kısaca ibadeti Allah rızası dışında başka birşey için yaptığınız anda dinden çıkar şirke batarsınız.

Bu gösterişten kaçmak, samimiyetten uzaklaşmamak ve huşu ile mümkündür.

Tehlikelerden uzak durmak içinse tehlikeyi tanımak, aklı ve vicdanı rehber edinmek, Kur’an ayetlerini en az bir kere Türkçe okuyarak Allah’ın emir ve yasaklarını çok iyi anlamakla gerekir.

Kur’an’ı Arabileştirir ve duvara asarsanız ondaki hikmete asla temas edemez başkalarının güdümüne girer ve münafıkı tanıma şansını kaybedersiniz. Sonuç ise hüsran olur!

İBRET ALMAK

‘İbret’ sözlükte, bir halden öbür hale geçmek, yüzerek veya bir araç ile suyu geçmek, eşya ve olayların derinliğine dalmak demektir. ‘İbret’, ruhun yücelmesi ve ahlâkın güzelleştirilmesi yolunda önceden yaşanmış örnekler ve ders alınabilecek olaylara denir. İbret kelimesin zıttı ‘gaflet’tir.

Kur’an-ı Kerim’in bir çok ayetinde, sağduyu sahiplerinin, evrendeki olayları düşünüp bunlardan ‘ibret’ alınması istenmekte ve bu dersleri almayanlar sürekli kınanmaktadır: “Andolsun, onların öykülerinde, akıl sahipleri için ibret vardır.” [1] “Kuşkusuz, hayvanlarda da sizin için ibret vardır.” [2] “Allah, geceyi ve gündüzü birbirinin ardında getirir. Kuşkusuz gözleri olanlar için bunda bir ibret vardır.” [3] “Göklerde ve yerde nice ayet vardır ki, onların yanından yüzlerini çevirerek geçerler.” [4] Ayet, bir şeyin varlığını gösteren işaret, belirtidir.

Göklerde ve yerde Allah (c.c.)’ın pek çok ayeti, yani varlığının ve birliğinin işareti bulunmaktadır. Bütün doğa olayları, Allah (c.c.)’ın varlığının ve birliğinin açık kanıtlarıdır. Yalın gözle görülmeyen spermlerden canlıların ve şu mükemmel insanın yaratılması, ırmak, göl ve denizlerdeki suyu buharlaştırıp bulutlarda taşıyan ve sonra onu toprağa bereket yağmuru olarak indiren doğa yasaları (sünnetullah), akıl ve hayale gelmeyecek kadar çeşitli renk ve özelliklerde hayvanlar ve bitkiler hep Allah (c.c.)’ın birliğinin, evrenin O tek Yaratıcı tarafından düzenlenip yönetildiğinin belirtileridir.

Akıllı insan, bütün bunların yanından körü körüne geçmez. Bunların nasıl ve kimin tarafından yaratıldığını, hangi yasalara göre yönetildiğini, yağmurun nasıl yağdığını, bitkinin nasıl filizlendiğini, insanın nasıl yaratıldığını, kuşun nasıl uçtuğunu, denizlerin içindeki dünyayı düşünür, tabiat olaylarındaki incelikleri, kainata egemen olan yasaları keşfetmeye çalışır. “Bakmıyorlar mı develere, nasıl yaratıldı? Göğe, nasıl yükseltildi? Dağlara, nasıl dikildi? Yere nasıl yayılıp döşendi?” [5]

Bu sayılanları ve benzeri yaratıkları düşünen, inceleyen insanlar, bunların kendiliğinden var olamayacağını; ilim, hikmet ve kudret sahibi bir yaratıcı tarafından yaratıldığını; evreni böyle ince bir denge üzerinde yaratan o Yaratıcı’nın da bunları boş yere değil, bir amaç için yarattığını; öyle ise herşeyin kısa bir ömürle bitmeyeceğini; bu dünya hayatından sonra bir hayat bulunması gerektiğini; zira yaratma amacının ancak o ikinci hayatta gerçekleşeceğini; evreni böyle büyük bir düzende yaratıp yöneten Allah (c.c.)’ın bu varlıkların benzerini ve dolayısıyla insanları yeniden yaratmaya kadir olduğunu anlar; ahiret hayatına ve sorumluluğuna inanarak Allah (c.c.)’ın gösterdiği iman ve güzel ahlâk yoluna girer. Ayetteki bu inceleme emri, yerler, gökler ve bütün evreni incelemeyi kapsar.

Yeryüzü, insanların bir süre yaşayacakları, ölüp gömülecekleri, tekrar oradan diriltilip çıkarılacakları ve Yüce Divan’da hesap vermeye gidecekleri yerdir. Onun için insanın yaşadığı dünyayı çok iyi tanıyıp hayatını boş şeylerle değil, ilim ve irfan kazanarak, güzel işler yaparak geçirmesi gerekir. Evreni yaratan Yüce Allah’ın kudret eserleri olan varlıklara, sanatlara ve geçmiş insan topluluklarının başından geçen olaylara fikir yorup ibretle bakanlar, bilgi ve düşünce ufuklarını genişleten ışıklar edinirler. Kişisel değerlerini artırırlar.

Göklerin ve yerin servetlerinden yararlanabilmek için tabiat kanunlarını (sünnetullah) bilmek, dağlardaki madenleri işletebilecek; akıp giden ırmakların önüne barajlar yapıp bir yandan suyun enerjisini elektrik enerjisine dönüştürerek kentleri aydınlığa kavuşturmayı, fabrikalar çalıştırmayı; bir yandan da tarım arazilerini sulayıp ürünlerin verimini artırmayı; güneşin dünyamıza gönderdiği enerjiden yararlanmayı; rüzgar ve deniz dalgalarının yaydığı enerjiyi de insanlık yararına kullanabilecek teknik bilgi ve beceriye sahip olmayı gerektirir. Bilgili olan güçlü olur. Bilgi de ancak inceleme, araştırma ve deney ile elde edilir.

Onun için Kur’an, bir çok ayette insanın gözünü doğa olaylarına çevirmekte, onlara dikkatle bakmasını emretmektedir. İnsan, bunları dikkatle incelemekle, Allah (c.c.)’ın kudretini ve büyüklüğünü, kendisini yaratılış amacını daha iyi anlar. [6]

Tarihi Olaylardan İbret Almak

İnsanların evrendeki tabiat olayları kadar daha önceki çağlarda yaşanmış tarihi olaylardan da ibret almaları, düşünmeleri, akıl yürütmeleri Allah (c.c.) tarafından emir buyurulmaktadır. Geçmiş milletlerin, ümmetlerin, başlarından geçen bazı olayların özet olarak Kur’an-ı Kerim’de anılması, ibret alınması içindir. Yoksa hikaye olsun diye değildir. Fakat gafil insan, bunları ve hatta kendi yaşadığı ömür sürecinde gözü önünde cereyan eden olayları, belaları bile kısa zamanda unutup alışkanlık edindiği kötü davranışları yenilemektedir.

Kur’an şöyle buyuruyor: “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler? Onlar, bunlardan daha çok, daha kuvvetli ve yeryüzündek eserleri bakımından daha sağlam idiler. (Yine de) kazandıkları, kendilerine hiçbir yarar sağlamadı. Peygamberleri onlara açık kanıtlar getirince, yanlarında bulunan bilgi ile sevindiler. (Peygamberlerin getirdiği bilgiye değer vermediler, onlarla alay ettiler.) Sonunda alay edegeldikleri şey, kendilerini kuşatıverdi. Ne zaman ki azabımızı gördüler: ‘Tek Allah’a inandık ve O’na ortak koştuğumuz şeyleri inkâr ettik’ dediler. Fakat hışmımızı gördükleri zaman inanmaları, kendilerine bir fayda sağlamadı. Allah’ın kulları hakkında eskiden beri yürürlükte olan yasası budur. İşte o zaman kafirler zarara uğramışlardır.” [7]

İşte bunun için, yeryüzünde ve evrendeki büyük nizamı sürekli olarak düşünmek, bu düşünme başlangıcından onun Yaratıcısına doğru ufuk yolculuğu yapmak, sonunda aczini anlayarak huşuya dalmak, tefekkür etmek, Müslüman kişinin güzel ahlâkındandır. Bu güzel ahlâkı kazanmanın yolu, Allah (c.c.)’ın sanatını ve eserlerini gözle ve ilimle okumak suretiyle olur.

[1] Yusuf sûresi, 12/111.

[2] Nahl sûresi, 16/21.

[3] Nur sûresi, 24/44.

[4] Yusuf sûresi, 12/105.

[5] Ğaşiye sûresi, 88/17-20.

[6] Kur’an Ansiklopedisi, S.Ateş.

[7] Mümin sûresi, 40/82-85.

İFFET

‘İffet’ sözlükte, insanda şehvetini dizginleme durumunun oluşması demektir. ‘Müteaffif’ eğitim ve alıştırma ile şehvetini engelleyen, bastıran kimseye denir. Şehvette aşırılık, ‘fücur’; durgunluk, ‘humud’ (güçsüzlük)tür. İffet, şehvette ölçülülüktür. ‘Afif’ (iffetli) olan, her şeyi ölçülü, dine ve ahlâka uygun biçimde yapan kimsedir. İffet, insanın arzularını, tutkularını aklının ve inancının kontrolünde tutarak, Allah (c.c.) ve insanlar yanında kendisini küçük düşürecek davranışlardan sakınmasını sağlayan bir erdem anlamındadır.

‘İffet’ kavramının Kur’ân-ı Kerîm’de, ‘hayâ, vakar, kişinin kendi şahsiyet ve onurunu koruması’ şeklinde yorumlanabilecek bir konumda kullanıldığı görülmektedir: “(Sadakalar) Hayatlarını Allah yoluna adayan fakirlere verilir ki şuraya buraya dolaşamazlar, istemekten çekindikleri için bilmeyen, onları zengin zanneder. Onları simalarından tanırsın; halkı rahatsız etmezler. Hem işe yarar ne verirseniz, hiç şüphesiz Allah onu bilir.” [1]

Diğer bazı âyetlerde ise insanın kendisine ait olmayan bir mala el uzatmaması, edepli ve hayalı olması [2] anlamında kullanılmıştır. Hz. Peygamber (s.a.v.) de iffetli müslümanlardan övgüyle söz etmiştir. Müminler namus ve iffetlerine düşkündürler. Bunlara gölge düşürecek, onların iffetsiz ve namussuz tanınmasına sebep olacak her türlü aşırı davranışlardan kaçınırlar.

İffetlerini korumanın tedbirlerini alırlar. Hatta onlar namuslu kimselere yalan ve iftira atmaktan bile Kuran’ın emriyle uzak dururlar. [3] Namuslarının koruma yollarını öğrenirler ve bunu pratik hayatlarında uygularlar. [4] Müminin şerefini artıran, onu faziletlerle donatan, onun değerini yücelten elbette iffet anlayışı, namus duygusudur. Mümin aşağı ve bayağı davranışlardan uzak durur. O, insanlar arasında ahlak ve fazilet yönünden seçilmiş insandır. Kimsenin iffetine ve namusuna kötü gözle bakmaz. Kendi namus ve iffetini değerli bildiği gibi, diğer mümin kardeşlerinin namusunu da öylece değerli bilir ve korur.

Şehvet duygusu, yemek, içmek ve cinsel ilişkide bulunmak gibi doğal bir ihtiyaçtır, tamamen körlenemez. Zaten körlenmesi insan yaratılışına aykırı olduğu gibi, insanın hastalanmasına, bunalımlara düşmesine de yol açabilir. İnsan şehvet duygusunun üstünü ne kadar örtmeye kalksa, bunu tam olarak başarması mümkün değildir. Çünkü bu duygu insanlık soyunun devamı için şarttır. Eğer bu duygu helal yoldan doyurulmazsa insan sonunda haram yollara sapabilir. O halde toplumda iffetin korunması, toplumun sağlıklı ve mutlu kalabilmesi için insanların bu gereksinimlerinin karşılanması gerekir. Bunun helal yolla karşılanması ise evlenmektir.

Onun için inananlara, bekarları evlendirmeleri emredilmiştir. Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de, müminlere geçim korkusuyla evlenmekten geri durmamaları da öğütlenmiştir. Çünkü yoksul da olsalar, nimeti bol olan ve herkesin durumunu en iyi bilen Allah (c.c.)’ın, evlenenleri zengin edeceği buyurulmuştur. Bu, fakirliği evlenmeye engel ve gerekçe yapmama öğüdüdür. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Üç kişiye yardım etmek, Allah’ın üzerine borçtur: Namuslu kalmak için evlenen insan, üstlendiği parayı ödemek isteyen anlaşmalı köle, Allah yolunda çarpışan gazi.” [5]

Namuslu, iffetli, mümin insanın evlenmesine güçlük çıkarmamak, ona yardım etmek gerekir. Aksi taktirde çok yüksek rakamlara ulaşan evlenme ve düğün masrafları çıkarılırsa bu zenginlere özgü bir fırsat olur. Birçok genç evlenemez. Evlenemeyince de zina yollarına düşebilir. Bunun günahı da onu işleyenle birlikte Allah (c.c.)’ın emrini uygulamayan velilere de yüklenir. [6] Her türlü kötü ahlak, çirkin davranışlar müminin kalitesini düşürür. Harama bakmak, zina etmek, zinaya sürükleyen yollara girmek, İslâm’ın getirdiği giyme ölçüsünü korumamak, şüphesiz iffete zarar verir. İffet ve namusu koruyan en güzel duygulardan biri de utanma ‘ar’ duygusudur. Peygamberimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “İnsanlar Peygamberlerin sözünden şunu da öğrendiler: utanmazsan dilediğini yap.” [7]

Müminlerdeki utanma ‘ar’ ve namus ‘iffet’ duygusu imanın bir gereğidir. Müminler, Allah (c.c.)’ın kendilerini her yerde gördüğünün inanç ve bilincindedirler. Peygamber (s.a.v.), herhangi bir nedenle evlenemeyen kimselere, şehvetlerine hakim olabilmek için ibadeti, oruç tutmayı öğütlemiştir: “Ey gençler topluluğu, sizden evlenmeye gücü yeten evlensin. Çünkü evlenmek, gözü harama karşı yumar, namusu korur. Buna gücü yetmeyen de oruç tutsun. Çünkü oruç onun şehvet duygularını kırar.” [8]

Ahlâk bilginlerine göre, ister mide istekleri isterse cinsel istekler olsun, her türlü nefsanî arzulara aşırı düşkünlük, insanı basitleştirir ve bir bakıma insanlık seviyesinden uzaklaştırarak hayvanlaştırır. Çünkü böyle bir insan hayvanlar gibi içgüdülerini dizginleme erdemini gösterememekte ve akıllı davranamamaktadır. İslâm ahlâk kültüründe nefsani arzularına esir olma zaafına ‘heva’ denmiş, bu zaaftan korunmanın da ancak aklın buyruğuna uymakla mümkün olacağı ifade edilmiştir.

Nitekim Ebu Bekir er-Razi’nin ‘Tıbbü’r-Ruhani’ isimli kitabı, imam Mâverdi’nin ‘Edebü’d-Dünya ve’d-Din’ isimli kitabı gibi birçok ahlâk kitabının ilk konuları akıl-heva çatışmasına ayrılmıştır. Özellikle Gazzali, İhya ve Mizanül’l-Amel gibi eserlerinde bu konuya büyük önem vermiştir.

Başta Kur’an-ı Kerîm ve hadisler olmak üzere İslâmi kaynaklarda ‘heva’, “insanın iyi ve kötü konusunda doğru seçim yapmasını ve akla uygun davranmasını önleyen nefsani arzular” anlamında kullanılır. Kur’an-ı Kerîm’de nefsani arzularına aşırı düşkün olan, bu yüzden de inanç ve yaşayışında haktan ayrılan, isyana ve günahlara saplanan insan ‘hevasını tanrısı yapan’ [9] şeklinde anlatılmaktadır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de, “En kötü kul hevasına kul olup da atalete düşen kimsedir.” [10] buyurmuştur. İşte iffet erdemi, insanı böylesine tehlikeli olan tutkulardan koruyup kollayan ve onu hayvansal eğilimleri, tutkuları karşısında bağımsızlık kazandıran ahlakî bir donanımdır.

Nitekim, başta Gazzalî olmak üzere müslüman ahlâk bilginleri ve tasavvufçular, bu tutkulardan kurtulmayı gerçek özgürlük saymışlar; insanın kendisini manevi yönden geliştirme işlevine bu noktadan başlamasını gerekli görmüşlerdir. İffet erdemini kazanmanın yolu, nefsin doyumsuz arzularına karşı direnmek ve hakkı olmayan şeylere yaklaşmamakla olur. Kadınların erkeklere karşı çok rahat davranmaları, cinsel yakınlık ve ilgi konusunda dikkatli davranmamaları, erkekleri tahrik eder ve onlara cesaret verir. Müslüman erkek ve kadınlar karşı karşıya geldiklerinde ciddiyet ve vakarlarını korumalı, bu noktadan birbirlerini çok yakından izlememelidirler. Kadınlar vücutlarının özelliklerini mahrem olan kimselere göstermemeli, süslerini teşhir etmemelidirler. Sokakta yürürken de vakarını takınmalı, dikkat çekici kokular kullanmamalıdır. “Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini harama bakmaktan sakındırsınlar; namus ve iffetlerini korusunlar. Kendiliğinden görünen kısmı hariç, süslerini teşhir etmesinler. Başörtülerini yakalarının üzerlerine kadar örtsünler….” [11]

Aşağıdaki ayette İslâmi edep kurallarının bir kaçı Allah (c.c.) tarafından Peygamberimiz (s.a.v.)’in hanımlarına ve dolayısıyla Müslüman kadınlara bildirilmiştir. Müslüman kadınlar da bunun muhatabı oldukları için elbette Peygamber (s.a.v.)’in hanımları gibi davranmalıdırlar: “Ey peygamber hanımları, sizler herhangi bir kadın gibi değilsiniz. Allah’tan sakınıyorsanız edalı konuşmayın, yoksa kalbi bozuk olan kimse kötü şeyler ümit eder; her zaman ciddi ve ağırbaşlı söz söyleyin. Evlerinizde vakarla oturun, eski cahiliyede olduğu gibi açılıp saçılmayın. Namazı kılın, zekatı verin; Allah’a ve peygamberine itaat edin. Ey peygamberin ev halkı! Kuşkusuz Allah sizden kusuru giderip sizi tertemiz yapmak istiyor.” [12]

Bu nasihat ve emirlerin tümü, Müslüman erkek ve kadınların evlerinde ve başkalarıyla olan ilişkilerinde iffet ve ismeti gözetmeleri içindir. Bu kurallar, yalnız ahlâki birer nasihat olarak kalmaz, toplumun izzet ve şerefini de tehlikeye düşmekten korur. Bundan başka, İslâm’a göre, dünyada ceza verilmesi gereken dini ve ahlâki suçlar işlendiğinde, İslâm ceza hukuku kurallarına göre verilecek cezalar da vardır. Ancak bu cezaları İslâm devlet otoritesi ve usulüne ve kurallarına göre uygular. Bireylerin başkalarını cezalandırma gibi bir hak ve yetkileri yoktur.

Peygamber (s.a.v.) duasında şöyle buyurmuştur: “Allahım, senden hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği dilerim.” [13] [1] Bakara sûresi, 2/273.

[2] Nûr sûresi, 24/33.

[3] Nûr sûresi, 24/4.

[4] Nur sûresi, 24/26.

[5] Tirmizi, Fedailü’l-Cihad, 20.

[6] Kur’an Ansiklopedisi, S.Ateş.

[7] Ebu Davud, Edeb, 6.

[8] Buhari, Savm, 10.

[9] Furkan sûresi, 25/43; Casiye sûresi, 45/23.

[10] Tirmizi, Kıyamet, 17.

[11] Nur sûresi, 24/31.

[12] Ahzab sûresi, 33/32-33.

[13] Müslim, Zikir, 72.

NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinen cimrilik nedir

Dinen cimrilik nedir

Dinen cimrilik nedir Cimrilik; ihtiyaçtan fazlasına sahip olduğu halde paylaşmayan, eli sıkı olan, ihtiyacı olmadığı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir