Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM AHLAKI / GÜZEL AHLAK ESASLARI – 9
imanilmihali.com
güzel ahlak

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 9

GÜZEL AHLAK ESASLARI

GÜZEL AHLAK ESASLARI – 9

(İNTİZAM, İNSAF, İRADE, İSMET, İSTİĞFAR, İSTİKAMET, İSTİŞARE, İSTİ’ZAN, İTAAT, İTİDAL)

İNTİZAM

‘İntizam’, her yerde ve her zaman derli, toplu ve düzenli olmak demektir. İntizam, ilk önce toplumun düzenli kalmasını sağlayan dine ve din kurallarına bağlı kalmak, ikinci olarak da bir hata işlendiği zaman derhal o hatadan dönmek veya döndürülmek demektir.

Toplumun düzenini normal bir ölçüde tutmak, Allah (c.c.)’ın insanların selameti için ortaya koyduğu emir ve yasaklara, kanunlara ve yöneticilere aittir. Bunun üzerine çıkıp Allah (c.c.)’ı, kanunları ve toplumun mutluluğu için çalışanları dinlemeyenler derhal insanların gözünde değer kaybederler. Ahlâk ilmine göre intizam, işleri layık olduğu şekilde takdir ve tasvip ile toplum yararına uygun olarak tertip ve düzene sokmaktan ibarettir. Dünya işleri nizam ve intizam içinde olan müslümanın ahiret işleri de nizamında olur.

Bugünkü işini yarına bırakmaz, vaktinde ve usulünde yapar. Dünya ve ahiret işleri nizam ve intizamda olmayan kimseler ise yararlı işler göremedikleri için zararlı olurlar. Onun için İslâm dini güzel bir nizam ve intizam üzere gelmiş, bütün Müslümanların da bu nizama uyarak toplum hayatında saadet ve selametle, birlik ve dirlik içerisinde hayat sürmelerini emretmiştir. [1]

Evrene, dünyaya ve kendimize ibretle bakacak olursak, Cenab-ı Hakk’ın her şeyi ne kadar büyük bir nizam ve intizam içinde yarattığını ve onları devam ettirdiğini görürüz. Kur’an-ı Kerim’de buyurulur: “Birbirinin üzerine yedi kat olan gökleri yaratan O’dur. O Rahman’ın yaratmasında hiçbir düzensizlik bulamazsın. Gözünü bir çevir bak, onda bir çatlaklık görebilir misin? Sonra gözünü semaya tekrar çevir. Fakat göz sonunda umduğunu bulamadığı için zelil ve hakir olarak sana döner.” [2] İş bilen insanların düzenli oluşları ev idare tarzından belli olur.

Ev yönetimi düzenli olmayan kişilerden düzenli iş beklemek, çorak topraktan ürün beklemeye benzer. Söz ile dünyaya düzen vermeye kalkan kimi insanların evlerindeki düzeni bile sağlayamadıklarını şair, ‘Laf ile verirler dünyaya nizamat, Bin türlü teseyyüp bulunur hanelerinde’ mısralarıyla çok güzel dile getirmektedir. [3] [1] İslâm ahlâkı ve Seleften Örnekler, O. Karabulut. [2] Mülk sûresi, 67/3-4. [3] Tasvir-i Ahlâk, A. Rıfat.

İNSAF

‘İnsaf’, sözlükte, bir şeyi iki yarım parçaya bölmek, adaleti ve eşitliği sağlamak demektir. ‘Nısf’ yani ‘yarım’ kelimesi de aynı kökten türemiştir. İnsaf, kavram olarak, hakları doğru bir ölçü ile yerine vermektir.

İnsaf, bir anlamda adaleti de içermektedir. Adalet, bununla doğar. Adalet ve insaf ahlâkının her ikisi de yüksek himmet sahibi olmaktan ve doğruluktan meydana çıkar. İnsaf’ın zıttı, Adalet’in de olduğu gibi ‘Zulüm’dür. Adalet ve insafın herkes ve her zaman için gerekli olduğu apaçıktır.

İnsafın bir başka gömleğide merhametli olmak ve hakkaniyete uymaktır.

İnsaf dinin yarısıdır’ sözü de müslümanlar arasında sıklıkla kullanılır. Müslüman kişinin insaf ahlakının bir gereği de, Allah (c.c.)’ın kendisine verdiği servetin bir kısmını, dünyada iken nasıl hayır işlemek konusunda serbest ve yetkili ise, dünyadan ahirete göçme zamanından önce de, o malın üçte birini tasarruf etmesidir. Zengin Müslüman servetinin hemen hepsini mirasçılarına bırakmayıp, bir miktarını ahireti için sürekli gelir yollarına harcamasına fırsat vermiştir.

Merhumun bıraktığı maldan borçları ödendikten sonra vasiyeti ayrılır ve yapılır. Bundan sonra geriye kalan mirasçılar arsında taksim edilir. Onun içindir ki her müminin vasiyeti, şahitli, isbatlı ve yazılmış olarak baş ucunda hazır bulunmalıdır. Çünkü ölümün nerede ve ne zaman geleceğini kimse bilmemektedir. En akıllı mümin her an ölüme hazırlıklı, tevbesini yapmış olarak bekleyendir.

Vasiyet nasıl emrolunmuş ise vasiyeti ifa etmek de öyledir. Vasiyet etmeden ölenler, ahirette dilsiz olarak, konuşmaktan yoksun olacakları gibi, vasiyet imkânı olduğu halde yapmayanların, Allah (c.c.) katında ve insanlar yanında sorumlu olacaklarında kuşku yoktur.

İsraf yapanlar, ayette şeytanların kardeşi olarak tanımlanmıştır. Cenab-ı Hak mülkü ve serveti insanlara haram ve günah yerlere harcamaları için vermiyor. Bunun için israf edenler, aynı zamanda insafsız olmakta ve Allah (c.c.)’ın sevgisinden uzak kalmaktadırlar. İnsanların ömürleri de çok değerli bir servettir. Bunu gereği gibi kullanmamak da bir israftır. Bu değerli hazineyi de israf etmek yine insafsızlıktır. [1] [1] Tasavvufi Ahlâk, M.Z. Kotku.

İRADE

“İrade’, istemek, dilemek, meyletmek, arzulamak ve karar vermek üzere yönelmek anlamındadır. Kelam ilminde Allah (c.c.)’ın bir sıfatı ve aynı zamanda insanın bir özelliği olarak ele alınmıştır.

Allah (c.c.)’ın sıfatı olarak irade; O’nu diğer sıfatlarıyla beraber tanımlar. Allah (c.c.) nasıl her şeyin kusursuz ve en mükemmeline sahip ise ve her konuda mutlak kemâlin O’na ait olduğu benimsenmek gerekiyorsa; irade konusunda da Allah (c.c.) mutlak irade sahibidir. Yani Allah (c.c.)’ın iradesini kısıtlayan, onu tehdit eden her hangi bir başka irade söz konusu olamaz. Öyleyse Allah (c.c.)’ın iradesi bütün yaratıklar üzerinde mutlak surette geçerlidir.

Bu konudaki Kur’an ayetleri şöyledir: “Rabbin şüphesiz irade ettiği şeyi kolaylıkla yapabilen ve yerine getirebilendir.” [1] “Allah her şeyi dilediği zaman, onun buyruğu sadece o şeye “ol” demektir. O da hemen olur.” [2] “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.” [3] “Şüphe yok ki, Allah dilediğine hükmeder.” [4] Allah (c.c.)’ın iradesi bütün yaratılmışlar, yani bütün varlıklar üzerinde geçerli ise, nasıl oluyor da insanın da bir iradeye sahip olduğu söylenebiliyor? Bu noktada İslâm tarihinin çok erken dönemlerinden itibaren meydana gelen tartışmalar, iki-üç asır devam etmiş ve sonunda hicri dördüncü asırdan itibaren belli bir kararlılık bulunmuştur.

Ehl-i sünnet kelamcılarına göre, Allah (c.c.) mutlak (kesin ve tartışmasız) irade sahibidir. Bu mutlak irade, ayrım gözetmeksizin bütün varlıklar üzerinde egemendir. Fakat insanın da dünyada sınanabilmesi için, belirli bir güce ve seçme hakkına sahip olması gereklidir ki, yaptıklarından sorumlu tutulabilsin. Şu halde insanı belirli bir fiili yapmaya niyetlendiği zaman ilahi iradenin kulun fiillerini halk etmesi esnasında İrade-i Külliyeye katılır, yani onu kesb eder. İşte insan bu kesbi (kazanması) dolayısıyla sorumluluğu üzerine almaktadır. Bu sorumluluğu yüklenip iradesini kullanmaya da ihtiyar denilir.

İrade-i Külliyye ve İrade-i Cüz’iyye İslâm inancındaki belli başlı konulardan biri de irade-i külliyye konusudur. Kelam ilmindeki ıstılahi anlamı; bütün yaratılmışların üzerindeki tek ve mutlak bir iradenin, yani Allah (c.c.)’ın iradesinin bulunduğudur. Bütün yaratıklar (ister canlı, ister cansız olsun) bu ‘ilâhi irade’ye boyun eğerler.

İslâm akaidinde tevhid, bütün inanç sisteminin merkezidir. Her şey tek bir ilahî kaynaktan vücut bulmuştur. Bütün evrenin Allah (c.c.) karşısında pasif olduğu düşünülürse, her fiilin Allah (c.c.) tarafından “halk” edilmiş (yaratılmış) olması da doğaldır. Fakat insanoğlunun yaratılma hikmeti, onun bu dünyada bir sınava tabi tutulması olduğu için, kullara da bir çeşit irade verilmiştir. İşte buna Kelam ilminde “İrade-i Cüz’iyye” denilmektedir. Burada İslâm tarihinde çokça tartışılmış bir konuya geliyoruz. İlk kelam tartışmalarını başlatan Mü’tezile ekolü, insanın kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu savunmuş ve ilahi iradenin (irade-i külliyye) insanı bu dünyadaki fiillerinde serbest bıraktığını söylemiştir. Buna karşılık bir diğer ekol olan Cebriyye, insanın hiçbir iradeye sahip bulunmadığını, onun bütün yapıp ettiklerinin irade-i külliyye ait olduğunu iddia etmektedir. Her ikisinden de ayrılan Ehl-i Sünnet akaidi ise, orta yolu tutarak şunları ileri sürmüştür.

Her ne kadar Allah Teala, bütün fiillerin yaratıcısı ise de, kullarını bir takım hükümler ve ödevlerle yükümlü tutmuş olduğundan, bunları yerine getirmeleri için onlara bir irade de bağışlamıştır. İnsan iyiyi de kötüyü de yapar. Dilerse Allah (c.c.)’ın istemediği bir iş yapar; dilerse onun arzuladığı bir işi yapar. Şu kadar ki; ne zaman kendi iradesini bir fiil yapmaya yöneltirse o zaman Allah’u Teala o fiili yaratır. Bu durumda o fiili Allah (c.c.)’ın kudreti yaratmıştır. Fakat, insanın iradesi de o fiili isteme suretiyle o fiile ortak olmuştur. İşte buna, yani irade-i cüz’iyyenin (kulun iradesinin) ilahi fiile katılışına “kesb” denir.

Aksi takdirde, bu kişinin fiilde hiçbir katkısının olmaması, zulmü gerektirir ki, bu Cenab-ı Hakk’a noksanlık izafe etmek anlamına gelir. Mu’tezile’nin ileri sürdüğü ve fiillerini yalnız insanın yarattığı görüşü ise, İrade-i külliye haricinde ona denk başka bir irade kabul etmek demektir ki, buda şirk anlamına gelir. Şu halde ehl-i sünnetin görüşü bu ikisinden de ayrılır. İnsan irade sahibidir; fakat aynı zamanda daha külli bir irade tarafından kuşatılmıştır.

Bu sebeple yerine getirdiği fiiller, kendisinin seçmesi, Hak Teala’nın yaratması ve bu ikisinin neticesinde kulun bu yaratılan fiili kesb etmesi şeklinde ortaya çıkar. [5] Allah Teâla, bu manadaki iradesini, ilâhi bir lutfu olarak kullarının iradesine bağlamıştır. Kul neyi dilerse Allah onu irâde edip kulun isteğine uygun olarak yaratır. Kul da yaptığı şeyleri kendi hür iradesiyle yaptığı için sorumlu olur. Allah Teâlâ, kulun isteğine ve çalışmasına göre hayrı da irade eder, şerri de. Fakat hayrı rızası var iken; şerre rızası yoktur. [6] [1] Hud sûresi, 11/107. [2] Yasin sûresi, 36/82. [3] Kasas sûresi, 28/68. [4] Maide sûresi, 5/1. [5] Şamil İslâm Ansiklopedisi. [6] Maturidiyye Akaidi, Nureddin Sabuni, Terc. Bekir Topaloğlu,

İSMET

‘İsmet’, kötülük ve günahlardan korunmuş olma, masum olma demektir. İsmet, peygamberlerde bulunması vacip olan sıfatlardan biridir. Peygamberler, insan olmaları nedeniyle günah işleme özelliğine sahip oldukları halde, günah işlememeleri için Allah (c.c.) tarafından korunmuşlardır. İşte, onların bu özellik ve sıfatlarına ‘İsmet’ denir. Çünkü peygamberler, gerek sözlerinde ve gerekse davranışlarında kendilerini lekeleyecek, değerlerini düşürecek bütün hatalardan uzak olmalıdır.

Örneğin, peygamberler peygamberliklerinden önce ve sonra en büyük günah olan Allah (c.c.)’a şirk (ortak) koşmaktan korunmuşlardır. Yine ilahi görevlerini yerine getirip, yine Allah (c.c.)’tan aldıkları vahy’i insanlara bildirirken unutmaları ve hata etmeleri, onlar hakkında geçerli değildir.

Peygamberlikten önce, az görülür küçük hatalar yapmaları mümkün ise de peygamber olmaları ile birlikte davranışları Allah (c.c.) tarafından düzeltilir. Peygamber olduktan sonra ise kesin olarak büyük günah işlemezler. Ancak, bir takım hikmetlere uygun olarak kendilerinden sehven ‘zelle’ denilen küçük hatalar meydana gelebilir, fakat onları kendi hallerine bırakmazlar. Peygamberler de bunda ısrar etmezler.

Peygamberlerin amel defterleri tertemizdir. Onlara günah adına bir şey yazılmaz. Peygamberlerin ismet sıfatı yani ‘masum’ olmaları konusunda bazı farklı görüşler vardır. Bir kısım, insanlar içinde masum olanın, yani peygamberlerin, isyan etme ve günah işleme gücüne sahip olmadıklarını iddia ederler. Bir diğer grup ise, isyan ve günahın onlar için de mümkün olduğunu düşünürler. Bunlar hür iradeyi inkâr etmezler.

Masum olmanın; zorla yaptırmaya varmamak şartı ile Allah (c.c.)’ın insanda yarattığı bir şey olduğu ve insanın onunla isyana kalkışmayacağını bildiği şekilde ortaya koyarlar. Bu görüşe sahip olanlar, ismet sıfatının, günah işleme gücüne sahip olmama tarzındaki birinci anlayışın yanlışlığına akıldan şöyle bir delil getirirler. Eğer durum onların dediği gibi olsaydı, masum olan, bu ismetinden dolayı övülmeye hak kazanamazdı ve emir, yasak, sevap, ceza gibi hususlar anlamsız olurdu. Bu görüş taraftarları nakli delil olarak da Kur’an-ı Kerim’den, “De ki, ben de sizin gibi bir insanım.” [1] “… Ve Allah katında başka ilah tutma” [2] “Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık and olsun, onlara neredeyse yaklaşacaktın” [3] ve “Ben kendimi ibra (temize çıkarma) edemem…” [4] ayetlerini gösterirler.

Masum olmanın yani ismet sıfatının mümkün olduğuna dair de dört sebep gösterilir:

1- İsmet sıfatına sahip olan peygamberlerin bedeninde veya nefsinde, kötülükten alıkoyan bir alışkanlığı gerektiren bir özelliğin bulunması.

2- İsyanların yerilmesi ve itaatin övülmesini bilmeleri.

3- Bu bilgilerin Allah (c.c.)’tan devamlı gelen açıklama ve vahiy ile desteklenmesi.

4- Unutma veya uygun ve doğru olanı terk etme kabilinden bir şey kendisinden meydana gelmiş olsa, uyarılır ve kendisine doğru olanı gösterilir.

İşte, bu dört özellik bir araya geldiğinde de şüphesiz kişi günahlardan masum olur. [5]

İsmet ahlâkını ve özelliğini bilen ve seven Müslümanlar çocuklarına İsmet adını da koyarlar. Müslümanlar, Allah (c.c.)’tan gerçek anlamda korkarak, O’nun emirlerine sımsıkı sarılarak ve yasaklarından kaçınarak, elçisinin ahlâkı ile ahlâklanarak ismet ahlâkını kazanabilirler.

[1] Kehf sûresi, 18/110. [2]İsra sûresi, 17/39. [3] İsra sûresi, 17/74. [4] Yusuf sûresi, 12/53. [5] Şamil İslâm Ansiklopedisi.

İSTİĞFAR

‘İstiğfar’, Allah (c.c.)’tan hata ve günahların bağışlanmasını istemek, mağfiret (bağışlanma) dileğinde bulunmak, demektir. İçerisinde ‘istiğfar’ (bağışlanma dileği) bulunan bütün dualara da ‘istiğfar duası’ denmiştir. İstiğfar; Müslüman bir insanın bir kul olarak kendini Allah (c.c.)’ın büyüklüğü karşısında bir yere koyması, Allah (c.c.)’ın her şeye sahip olduğunu anlaması demektir.

Kişi Allah (c.c.)’ın kuludur. Kul Allah (c.c.)’ın herhangi bir yasağını çiğner veya bir emrine aykırı hareket ederse günah kazanır. Yani kendisini ve bütün varlıkları yaratan Allah (c.c.) karşısında hata eder. Günahları ise yalnızca Allah (c.c.) bağışlar. [1]

Kul, yaptığı hatanın farkına varır, pişman olur, ellerini açar Rabbinden bağışlanma diler, af edilmeyi bekler. Kulun böyle yapması hem yaptığı hatadan dönmektir, hem de Allah (c.c.)’ın büyüklüğüne yeniden teslim olmaktır. Kişi, bir hatayı yaptığı halde umursamaz, aldırmaz, hatta yaptığı hatanın iyi bir şey olduğunu düşünür de, affedilmesi için Allah (c.c.)’a yönelmezse; bu tavır Allah (c.c.)’a karşı bir kibirdir (gururdur).

Böyle bir ahlâk ancak inkârcıların davranışıdır. Kul, Allah (c.c.)’ı sevdiğini, O’nun büyüklüğünü tanıdığını, O’ndan korktuğunu (havf ettiğini), O’na sığındığını, yalnızca O’ndan yardım dilediğini, Allah (c.c.)’tan bağışlanma dileği (istiğfar) ile yerine getirir. Kulun en Yüce Makam karşısında acizliğini ve günahkârlığını dile getirmesi, Allah (c.c.)’ın rahmetine sığınması veya onu istemesi, onun çok önemli bir ibadetidir. Bu tavır, Allah (c.c.)’a olan bir bağlılığın ispatıdır. Kur’an- Kerim diyor ki: “Rabbinizden bağışlanma dileyin, doğrusu O çok bağışlayandır. (Ğafûr’dur)” [2] İnsanların günahlarını tamamen gören ve bilen yalnızca Allah’tır. [3]

Öyleyse insanlar günahlarını yalnızca Allah (c.c.)’a itiraf ederler ve yalnızca O’ndan bağışlanma dilerler. “Rabbinize istiğfar edin, sonra da O’na tevbe edin. Şüphe yok ki benim Rabbim Rahim’dir (merhamet sahibidir), Vedûd’tur (seven ve sevilendir. [4] “Rabbimiz, biz inandık, bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azabından koru’ diyenleri, sabredenleri, doğru olanları, huzurunda boyun büküp divan duranları, Allah için (mallarını) harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri görmektedir.” [5]

Peygamberimiz (s.a.v.) günahsız olmasına rağmen her gün yetmiş defa tevbe ve istiğfar ettiğini söylüyor. [6] O, insanlara şöyle sesleniyor: “Ey insanlar, Allah’a tevbe edin! Muhakkak ki ben (de en azından) günde yüz defa tevbe ederim.” [7] Yine buyuruyor ki: “Kalbimin üzerini unutkanlık (sıkıntı-gaflet) kaplar da bunun için günde yetmiş defa istiğfar ederim.” [8]

Başka bir hadiste şöyle buyuruluyor: “(Amel) defterinin sayfasında çokça istiğfar bulana ne mutlu …” [9] İnsan günah işlediği zaman bunda ısrar etmemeli, hemen istiğfar ve tevbe etmelidir. İstiğfar, günahın bağışlanmasını istemek: tevbe, günahtan vazgeçmektir. Allah (c.c.)’a istiğfar etmiş bir kimse, istiğfarından önce günah işlemiş de olsa onun affedileceği umulur. İstiğfarın yalnızca dil ile yapılması yetmez. Bunun hem dil, hem de kalp ile yapılması gerekir. Her ibadette olduğu gibi istiğfarda da niyet çok önemlidir.

İhlaslı ve kararlı bir şekilde bağışlanma isteyip de günahtan vazgeçeni Allah (c.c.) affedebilir. Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kim yatağına girince üç defa: Êstağfirullahe’l azîm ellezi lâ ilâhe illahûve’l Hayyu’l Kayyûm (Kendisinden başka hiçbir ilah olmayan, diri ve her an yaratıkları gözetip duran yüce Allah’tan bağışlanma dilerim)’ derse, Allah onu savaştan kaçmış olsa da bağışlar.” [10]

Müslüman, insan olması dolayısıyla yanılıp hata edebilir, günaha düşebilir. Önemli olan günahta israr etmemek ve Allah (c.c.)’a istiğfar etmektir. Böyle yapmak imanın ve ahlâkın gereğidir. Hz. Muhammed (s.a.v.), müslümanlara istiğfarı emrettiği gibi, diğer peygamberler (a.s.) de aynı şeyi kendilerine inananlardan istemişlerdir. Örneğin Nuh (a.s.) : “Rabbinizden mağfiret dileyin, çünkü O çok bağışlayandır.” [11] buyurmuştur.

Müslüman, kendisi için bağışlanma dileğinde bulunabileceği gibi, annesi, babası ve diğer müslümanlar için de istiğfar edebilir, bağışlanmalarını Allah (c.c.)’tan isteyebilir. Namazlarda son oturuşta Tahiyyat, Salli, Barik ve Hasene dualarından sonra okunan ‘ Rabbenağfirli…duası gibi. [12]

Allah (c.c.)’ın güzel isimlerinden (Esmaü’l-Hüsna) biri de ‘Ğafur veya Ğafir’ yani, istiğfar edenleri, bağışlanma isteyenleri çokça bağışlayandır. [13] Allah (c.c.) aynı zamanda ‘Ğaffar’dır. Yani günahları çok çok bağışlayan, kullarını çok affedendir. [14] O halde müslümanlar her zaman Allah (c.c.)’ın Ğafur ismine sığınırlar, hatalarının bağışlanması için yalnızca O’ndan yardım dilerler ve samimi bir dilekle O’na tevbe ederler.

Peygamber (s.a.v.), en güzel istiğfarın şöyle yapılacağını buyurmuştur: “Allahım, Sen benim Rabbimsin, Senden başka ilah yoktur. Beni Sen yarattın, ben Sen’in kulunum. Elimden geldiği kadar sana verdiğim sözde, ahdimde duruyorum. Yaptığım kötü işlerden sana sığınırım. Senin bana olan nimetini ve benim sana karşı günahlarımı itiraf ediyorum. Günahlarımı bağışla, Sen’den başka günahları bağışlayan yoktur.” [15]

İstiğfar ahlâkını kazanmak için, Müslüman her hata ve günahtan sonra derhal pişman olmalı, bundan dolayı tevbe etmeli ve kendini yargılamalıdır. İşlediği hataya bir daha düşmemek için de yine Allah (c.c.)’tan yardım istemelidir. Resûlullah ((s.a.v.)’in sünnetine uyarak her akşam yatağına yattığı zaman o günün bir muhasebesini yapmalı, üç kere istiğfar duasını okumalı ve ondan sonra uyumalıdır.

[1] Al-i İmran sûresi, 3/135. [2] Nuh sûresi, 71/10. [3] Furkan sûresi, 25/58. [4] Hud sûresi, 11/90. [5] Al-i İmran sûresi, 3/16-17. [6] Buharî, Tirmizî. [7] Müslim, İbnu Mace. [8] Müslim. [9] İbnu Mace. [10] Ebu Davud, Tirmizî. [11] Nuh sûresi, 71/10. [12] İbrahim sûresi, 14/41. [13] Ğafır sûresi, 40/13; Bakara sûresi, 2/173. [14] Taha sûresi, 21/82 ; Zümer sûresi, 39/5. [15] Buhari, Daavat, 15; İbn Mace, Dua, 14.

İSTİKAMET

‘İstikamet’, kelime anlamı olarak düzgün bir yolda olmak, demektir.

Bir anlamda Hakk yolda olmak, Hakk yola girmek demektir. Bu mastar kelimenin fail (özne) ismi olan ‘müstakim’ ise, düzgün olan, doğru olan, eğrisi büğrüsü olmayan, Hakk olan anlamındadır. ‘Sırat-ı müstakim’, Allah’ın dosdoğru yolu anlamına gelir. İslâm’ın diğer adı ‘Sırat-ı müstakim’dir. Çünkü bu yol dosdoğrudur, sağlamdır, eğrisi yoktur. İstikamet, doğruluk, her çeşit işte denge anlayışı üzerinde olma, dürüst olma, işlerde din ve aklın sınırları içerisinde hareket etme demektir.

İstikamet, verilen söze bağlılık, din ve dünya işlerinde orta yolu takip etmektir, şeklinde de tanımlanmıştır. Bu kavramın türediği (kıyam), dik ve düzgün durmak, (kıvam) ise, düzgün, ahenkli ve güzel olmak anlamlarına gelir. Öyleyse ‘istikamet’, kıyam ve kıvam halini yani düzgünlük, doğruluk, güzel olma halini sürdürmek anlamına gelir. İstikamet sahibi olmak, takip edilen yolun dosdoğru olması, davranışların da düzgün ve dengeli olmasını gerektirir.

Allah (c.c.) hem evreni hem de insanı düzgün ve sağlam bir şekilde yaratmıştır. Onun yaratılışında bir eğrilik, bir dengesizlik yoktur. [1] İnsanoğlu, kendisini düzgün olarak yaratan Rabbinin gösterdiği dosdoğru yolu izlemek durumundadır. Böylece yaratılışındaki düzgünlüğe özel hayatında da kavuşma fırsatını elde eder. İnsan için en zor işlerden biri de ‘istikamet’ üzere olmaktır.

Allah (c.c.) Peygamberimiz (s.a.v.)’e şöyle buyurmaktadır: “Bundan dolayı emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Beraberindeki tevbe edenler de (doğru olsunlar). Aşırı gitmeyin. Muhakkak ki O, bütün yaptıklarınızı görüp durmaktadır.” [2]

İstikamet, Müslümanların önemli bir ahlâkî özelliği olarak Kur’an-ı Kerim’de bir çok ayette ifade edilmektedir: “Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır, deyip de ondan sonra da doğru yolda sebat edenlere gelince, onların üzerine melekler iner ve onlara, korkmayın, üzülmeyin ve size vad edilen cennetle sevinin, derler.” [3]

Başta Peygamberimiz (s.a.v.) olmak üzere, mümin olanlar emredildiği, Allah (c.c.)’ın istediği gibi dosdoğru, istikamet üzere olmaları gerekir. İstikamet üzere olmak, Kur’an’ın gösterdiği ve tanımladığı gibi, düşüncede; davranışlarda ve ibadetlerde dosdoğru olmaktır. Emredileni, istenildiği kadar yapmak, Allah (c.c.)’ın hükmünü O’nun razı olacağı şekilde yerine getirmektir. Bunun başlangıcı da Allah (c.c.)’tan gelen vahye ve hiçbir kuşkuya yer bırakmadan teslim olmaktır. Sonra da Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmak ve onun hükümlerine uygun yaşayarak onun canlı bir tanığı olarak doğruluk örneği olmaktır.

Peygamberimiz (s.a.v.)’in istikamet üzere olması; O’nun başarısının ve peygamberliğinin delilidir. O, örnek bir insan olarak hem özel hayatında, hem de peygamberlik görevinde dosdoğruydu ve bütün hayatı bir istikamet üzerinde geçmişti. Hak yola ulaşmak için istikametten başka bir yol yoktur. Bu bakımdan o yüksek bir makamdır; aynı zamanda zor bir görevdir. Bir başarıya ulaşmak doğrululukla olduğu gibi, dinde ihlaslı olmak da doğrululukla (istikametle) olabilir.

Bir hedefe ulaştıktan sonra, orada kararlı bir şekilde sebat etmek, eğilmeden, tökezlemeden, devam etmek de kolay değildir. Bu görevi yerine getirmek, İslâm’ın tavsiye ettiği ilkelere, gösterdiği ölçülere ve emirlere uymak; bunun yanında Allah (c.c.)’ın dininden yüz çevirenlerin hevasından (istek ve tutkularından) yüz çevirmek insanı bu doğru yola götürür. “Şu halde, sen (insanları) bundan dolayı İslâm’a davet et ve emrolunduğun gibi dosdoğru bir istikamet tuttur. Onların heva (istek ve tutku) larına uyma. Ve de ki; ‘Ben Allah’ın indirdiği Kitaba inandım. Aranızda adalet yapmakla emrolundum.” [4]

Müslüman insan istikamet sahibidir. Müslüman her gün namazında Fatiha sûresini okuyarak, “Allah’ım bizi doğru yola ilet!” diye dua eder. Takva üzere yaşayanlara ‘istikameti doğru insan’ derler. O, sözünde, işinde, davranışında ve fikrinde doğrudur. Müslüman, Peygamberini kendisine örnek alır. Peygamber (s.a.v.) ise doğruluğun örneği idi. İstikametin karşıtları; hıyanet, sahtekârlık, yalancılık ve sapıklıktır. İstikamette herkese örnek olan Hz Muhammed (s.a.v.) “Hud sûresi beni yaşlandırdı.” buyurdular. Çünkü Hud suresinde bir ayet vardı ki o ayet hem Allah elçisine ve hem de bütün Müslümanlara kesin bir dil ile şöyle diyordu : “Emir olunduğun gibi dosdoğru ol!” [5]

O, dosdoğru bir peygamber, dosdoğru bir insan ve dosdoğru bir önderdi. Ama istikamet üzere olmanın önemini bir kez daha vurgulamak için Allah (c.c.) bu ayeti gönderdi. Rasûlullah’ın yanına bir sahabî geldi ve kendisine, dünya ve ahiret mutluluğu için bir tavsiyede bulunmasını istedi. Rasûlullah (s.a.v.), bütün itikat ve amel esaslarını içine alan üç kelimelik veciz bir ifade ile şöyle buyurdu: “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol!” [6]

Bayezid-i Bestami’ye: ‘Falan kimse karada yürür gibi suda yürüyor, havada uçuyor’ dediklerinde, o büyük Allah dostu diyor ki: ‘Balıklar ve kurbağalar da suda yüzüyor… Sinekler ve kuşlar da havada uçuyor… Görseniz ki bir adam seccadesini suya sermiş yüzüyor veya havada bağdaş kurmuş oturuyor; sakın ona iltifat etmeyiniz! Onun hal ve hareketlerindeki istikamete ve onların da sünnete uygunluğuna bakınız.’

Yine Efendimiz (s.a.v.) “Kulun kalbi istikamet üzere olmadıkça imanı istikamet üzere olamaz. Dili dosdoğru olmayınca da kalbi istikamet üzere olamaz.” fermanı ile kalp, dil ve iman istikametini birbirine bağlamıştır. Bir Hadis-i şerifte yine buyurulur: “Her sabah insanoğlunun vücut organları dile karşı: “Bizim hakkımızda Allah’tan kork; çünkü sen istikamet üzere (müstakim) olursan biz de istikamet üzere oluruz. Sen eğri-büğrü olursan biz de eğiliriz.” derler.” [7] [1] Tin sûresi, 95/4. [2] Hud sûresi, 11-112. [3] Fussilet sûresi, 41/30. [4] Şûra sûresi, 42/15. [5] Hud sûresi, 11/112. [6] Müslim. [7] Tirmizi, Zühd, 61.

İSTİŞARE

‘İstişare’, herhangi bir konuda karar verecek kişinin, doğru ve isabetli karar verebilmesi için, o konuda bilgi ve deneyimi olan kişilere danışması, müşavere etmesi, fikir alış-verişinde bulunmasına denir.

Kur’an-ı Kerim, müminlerin bir kısım özelliklerini sıralarken buyuruyor: “(Onlar) Rabbinin çağrısına gelirler, namazı kılarlar. İşleri, aralarında danışma (istişare) iledir. Kendilerine verdiğimiz rızıktan başkalarına da verirler.” [1] Müminler, işlerini uzmanına danışarak görürler. Hele önemli bir iş yaparken mutlaka danışır ve araştırırlar. Yüce Allah (c.c.), vahiy alan peygamberine bile yapacağı işlerde ashabına danışmasını emretmiştir: “Allah’ın rahmeti sebebiyledir ki, sen onlara yumuşak davrandın. Eğer kaba, katı yürekli olsaydın, çevrenden dağılır, giderlerdi. Öyleyse onların kusurlarından geç, onlar için mağfiret dile, (yapacağın) iş(ler) hakkında onlara danış, karar verince de Allah’a dayan; çünkü Allah kendine dayanıp güvenenleri sever.” [2]

Bu ayet, Peygamber (s.a.v.)’e, yapacağı işler hakkında müslümanlarla istişare etmesini, bir şeye karar verince de Allah (c.c.)’a dayanıp azimle sonuca gitmesini emretmektedir. Bu ayetler, İslâm yönetim sisteminin istişare (danışma) esasına dayalı olduğunu gösterir. İstişarenin, her dönemde ve herkes için vazgeçilmez prensip olduğunu kanıtlar. Böylece Kur’an-ı Kerim, şura (istişare) emriyle dünyada ilk çoğulculuk sistemini getirmiş din ve hayat sistemi olarak sayılabilir. Hz. Peygamber (s.a.v.), önemli konularda ashabı ile istişare ederdi. Bunun çok sayıda örneği vardır.

Bedir günü, düşman kervanının üzerine yürüyüp yürümeme konusunu onlara danışmış, onlar da, kendilerine denizi gösterse, kendisiyle birlikte denize bile dalacaklarını, nereye gitmelerini emrederse, oraya gideceklerini, kendisinin çevresinde kenetlenip savaşacaklarını söylemişlerdir. Peygamber (s.a.v.) yine Bedir savaşında karargâh için seçtiği yerin uygun olup olmadığını ashabı ile istişare etmiş, Habbab İbn Münzir: – Ey Allah’ın elçisi, burası Allah’ın seni indirdiği yer midir? Eğer böyle ise bundan ne bir adım ileriye, ne de geriye gidebiliriz. Yoksa bu görüş, bir savaş stratejisi midir? diye sormuş, Allah’ın elçisi: – Hayır bu bir görüştür, demişti. Habbab şöyle devam etti: – Ey Allah’ın elçisi, burası uygun bir yer değildir. Bizi düşmana en yakın suyun yanına götür, gerideki kuyuları kapatalım, bizim yanımızda da bir havuz yapalım, oraya su dolduralım, böylece düşman sudan yararlanamasın. Allah’ın elçisi: ” Sen güzel bir görüşe işaret ettin.” demiş ve öyle yapmıştı.

Kendisine bir şey sorulan kimsenin, bildiğini söylemesi gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v.), bildiğini söylemeyen kişileri şiddetle uyarmıştır: “Kişiye bildiği bir şey sorulduğu zaman onu gizlerse Allah, Kıyamet günü o kimseyi yularla bağlar.” [3]

İstişare, vahiy olmayan konularda mümkündür. Peygamber (s.a.v.) vahiy olmayan ve dinin temelleri ile ilgili bulunmayan konularda istişare ederdi. Vahye dayalı dini konularda istişare etmemiştir. Çünkü Mecelle’de de ifadesini bulduğu gibi ‘Mevrid-i nass’da içtihada mesağ yoktur.’ Nas (kesin delil) olan yerde ictihad yapılmaz.

Din esasları, Peygamber (s.a.v.)’in kendi görüşüyle değil, Allah’ın vahiy ve ilhamı ile kurulmuştur, burada istişarenin yeri yoktur. Kur’an-ı Kerim’de siyasete, yönetime, cihada, ekonomi, yargı ve sosyal konulara ilişkin ayetlerin çoğu, genel prensipler niteliğindedir. Bu konularda ayrıntılara girilmemiştir. Ayrıntıları belirlenmiş hükümler çok azdır. Bu hükümlerin kurallar halinde düzenlenmesi ve uygulanması, müslümanların yaşadıkları ve yaşayacakları şartların gereklerine bırakılmıştır. İşte müslümanlar, Kur’an’ın koyduğu bu genel prensipler ve anahtarlar çerçevesinde istişare ve ictihad ile sorunlara çözüm ararlar.

Bu yöntem, İslâm’ın her dönemin sorunlarına çözüm getirmesini ve dolayısıyla ebedi yaşamasını sağlar. [4] İstişare her zaman için genel bir kavramdır. Peygamber (s.a.v.) hayatlarında, vahiyle bir hüküm belirtilmeyen önemli konularda ashabına danışırdı. Fakat O’nun vefatından sonra sahabiler, dünya konularında olduğu gibi dini konularda da istişare ederek Kitap ve Sünnet’ten hüküm çıkarırlardı. İşte bu, parlamenter anlamda yasa yapmak demektir. Sahabilerin, istişare ile hükme bağladıkları ilk konu, hilafet sorunu olmuştur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.v.) bu konuda bir görüş belirtmemişti. Her çağda istişareye uygun ve deneyimli insanlarla istişare edilir. İstişare edilecek kişilerin özellikleri vardır. İstişare yapılacak konular çeşitlidir.

Her konuyu, o konuda bilgi, deneyim ve uzmanlık sahibi insanlarla istişare etmek gerekir. Ekonomik bir konuyu ekonomistlerle, savaşla ilgili bir konuyu, yetişmiş askerlerle, siyasal konuları diplomat ve hukukçularla istişare etmek gerekir. Yukarıdaki ayetin tefsirinde Hasan Basri diyor ki: Allah (c.c.)’ın, elçisine verdiği bu emir, O’nun ümmetine istişare etmelerini öğretmek, onları buna teşvik etmek içindir. Yoksa Allah’ın elçisi istişareye muhtaç değildir. Ümmeti istişare ile hareket etsin diye kendisine böyle emir verilmiştir. [5]

Hz. Ali (r.a.) buyurdu: ‘Müşavere ne güzel yardımcıdır. Zorbalık ne kötü huydur.’ [6] Ömer b. Abdul-Aziz demiştir ki: Meşveret, rahmet kapısı, bereket anahtarıdır. Bununla görüş sapıtmaz, ihtiyat (tedbirlilik) kaybolmaz. Söz ustaları demişlerdir ki: Müşavere senin için rahatlık ve senin dışındakiler için yorgunluktur.

İstişare Edilecek Kişide Aranan Özellikler

Birincisi, geçmiş deneyim sahibi ve sağlam bir akla sahip olmalıdır. Çünkü deneyimlerin çokluğu ile görüş sağlamlığı oluşur. Yaygın bir söz vardır: Her şey akla muhtaçtır. Akıl ise deneye muhtaçtır.

İkincisi, dindar ve takva sahibi olmalıdır. Çünkü bu özellik, her iyiliğin direği, her başarının kapısıdır.

Üçüncüsü, dostça nasihat etmelidir. Çünkü nasihat ve dostluk doğru fikir söylerler. Düşünür insanlar derler ki, çekemezlik huyu olmayan sebatlı ve akıllı insanlarla istişare et. Kadınlarla istişare ederken dikkatli ol. Çünkü onlar akıldan çok duygusal davranabilirler.

Dördüncü, sağlam görüş sahibi olmalıdır. Görüş ve fikirlerinde kötü hileler bulunan kimseden sağlam görüş çıkmaz ve onun göstereceği yol doğru çıkmaz.

Beşincisi, istişare edilen konuda, o kimsenin başka bir amacının olmaması. Çünkü bu durumda arzular insanı saptırır, yanlış yere yönlendirir. Eğer görüş ve düşüncelere heva ve hevesler etkili olursa o görüş bozulur. [7]

Yarıda sayılan özellikler bir kişi üzerinde toplanırsa bu kimse meşveret için ehliyetli bir kimse ve görüş almak için bir hazinedir. Böyle insanlarla istişare etmekten korkmamak gerekir. Çünkü meşveretten zarar gören yoktur. Hz. Ali (r.a.) demiştir ki: İstişare doğru yola varmanın gözüdür. Yalnızca kendi görüşüyle hareket eden tehlikeli ve yanlış yola sapabilir.

Lokman Hekim oğluna şöyle öğüt vermiştir: Önemli işlerinde deneyimli insanlarla istişare et. Çünkü onlar çok pahalıya mal ettikleri görüş ve deneyimlerini sana verirler. Sen de onları bedava alırsın. [8]

İstişare Görüş Zayıflığından Kaynaklanmaz

İnsan bir konuyu başkalarına danıştığı zaman, bunu kendi görüşünün yetersizliğinden ve başkalarının görüşüne ihtiyacı olduğundan yapıyor, düşüncesi son derece yanlıştır. İnsanı doğruya ve daha iyiye götüren ve yanlış yapmaktan alıkoyan bir davranış nasıl ayıp olur? Söz ustaları demişlerdir ki: Bir problemle karşılaştığın zaman, akıllı insanların görüşlerine başvur, o konuyu bilenlerle istişare et. Sana yol gösterilmesinden ve yardım istemekten çekinme. Çünkü senin sorman ve verilen bilgilere teslim olman, inat etmek ve pişman olmaktan iyidir. Denilir ki, istişareyi çok yapan kimse, doğru verdiği kararlarda da hatalı verdiği kararlarda da zor durumda kalmaz. Hatta toplumdan uzak olsa bile. Şair diyor ki: Öğüt insanların en ucuz sattığı şeydir, Sen öğüt verenin öğüdünü reddetme. [9]

İstişare ahlâkı, Müslümanın hayatında sürekli olarak uygulayacağı ve bununla hem sünnete uymuş olacağı ve hem de kendisini başarıya ulaştıracak güzel bir ahlâktır. Bunu kazanmanın yolu ise, önemli her işte, o konunun uzmanlarına danışmayı bir gereklilik ve alışkanlık haline getirmektir.

[1] Şûra sûresi, 42/38. [2] Al-i İmran sûresi, 3/159. [3] Ebu Davud, İlim. [4] Kur’an Ansiklopedisi, S. Ateş. [5] Edebü’d-Dünya ve’d-Din, Maverdi, 289. [6] A.g.e. 289. [7] A.g.e. 289. [8] Edebü’d-Dünya ve’d-Din, Maverdi, 291. [9] A.g.e. 295.

İSTİ’ZAN

‘İsti’zan’, içeri girmek veya çıkmak için ilgili kişiden izin istemek demektir. İslâm dini, müminlerin kendi aralarındaki bütün sosyal davranışlarını en güzel kurallara bağlamıştır.

İslâm inanç ve ahlâkına göre, kapı çalmanın, bir eve veya bir topluluğun içine girmenin de belirli bir kuralları vardır. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, sahiplerinden izin almadan ve onlara selâm vermeden girmeyiniz. Eğer iyice düşünürseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. Eğer o evde kimseyi bulamazsanız, size izin verinceye kadar girmeyin. Eğer size geri dönün, denilirse geri dönüp gidin. Bu, sizin için daha temiz (bir davranış)tır. Allah yaptıklarınızı bilendir.” [1]

Bir hadis-i şerifte de, “Sizden biriniz (başkasının evine girmek isterken) üç defa izin istesin, kendisine izin verilmezse geri dönsün.” [2] buyurulmaktadır. Yukarıdaki ayet ve hadislerde, başka bir kimsenin evine kesinlikle izinsiz girilemeyeceği açıklanmaktadır. Önce üç kez kapı vurulacak, ses verilmezse dönülüp gidilecektir. Kapı (zili) çalan kimsenin eve girmesine izin verilmemişse yine dönüp gidecektir. İçeri girmek için ev sahibi rahatsız edilmeyecektir.

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yaşadığı sünnetinden şu uygulama örneğini verebiliriz: Hz. Peygamber (s.a.v.) bir gün ziyaret amacıyla Sa’d b. Ubade (r.a.)’in evine gitmişti. Kapıya geldiklerinde izin istedi ve : “Esselamu aleyküm ve rahmetullah (Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun).” dedi. Sa’d: “Ve aleyke s-selâm ve rahmetullah” diye cevap verdi, fakat sesini Rasûlullah’a işittirmedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) selâmı üç kez yineledi. Sa’d (r.a.) da selâmları aldı, fakat O’na işittirmedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) dönüp giderken, Sa’d onu izledi ve “Ey Allah’ın Rasûlü! Anam ve babam sana feda olsun. Sen ilk selâmı verince, ben izin verdim ve selamınıza cevap da verdim, fakat duyamayacağınız kadar yavaş konuştum. Çünkü benim için selâm, rahmet ve bereket duanızı artırmanızı arzu etmiştim.” dedi. Sonra O’nu eve davet etti, kuru üzüm ikram etti. Hz. Peygamber (s.a.v.) bunlardan yedikten sonra şöyle bir dua buyurdu: “Yemeğinizi iyi insanlar yesin, melekler size salatü selâm (dua) etsin ve evinizde oruçlular iftar yapsın.” [3]

Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ashabından Ebu Musa el-Eş’ari, Hz. Ömer (r.a.)’in huzuruna çıkmak için üç kez izin istedi, izin verilmeyince ayrılıp gitti. Hz. Ömer: Abdullah b. Kays’ın izin isteyen sesini işitmemiştim. İzin verin gelsin, dedi. Baktılar, Ebu Musa (r.a.) gitmişti. Sonra yeniden gelince Hz. Ömer (r.a.) dönüp gitmesinin sebebini sordu. Ebu Musa (r.a.) şöyle cevap verdi: “Üç defa izin istedim, verilmedi. Ben Rasûlüllah (s.a.v.)’i şöyle derken işittim: “Sizden biriniz üç defa izin istediği halde, izin verlmezse, dönüp gitsin”.

Hz. Ömer (r.a.) bu hadis için bir delil getirmesini aksi halde dayak vurduracağını söyledi. Sonra Ebu Musa r.a.), ensardan bir topluluğa giderek durumu anlattı. Onlar “En küçüğümüz sana tanıklık etsin” dediler. Ebu Sa’id el-Hudri (r.a.) topluluğun en küçüğü idi. O, Ebu Musa ile birlikte, Hz. Ömer’in yanına gitti ve O’na Hz. Peygamberin böyle bir uygulaması olduğunu anlattı. Bunun üzerine Hz. Ömer (r.a) şöyle dedi: “Demek ki, ticaret ve çarşı-pazar işleri, beni bu hadisi öğrenmekten alıkoymuştur.” [4]

Bir evin kapısını çalıp izin isterken yapılması uygun olan, izin istendikten sonra kapının yan tarafına çekilmektir. Çünkü dış kapı doğrudan doğruya evin içine açılabilir. Evin içinde başkasının görmesi uygun olmayan bir durum bulunabilir. Bu kuralların amacı, ev sahibinin arzu etmediği bir gizliliğin evin dışına çıkmasını önlemek ve tesettürle ilgili hükümlerin uygulanmasını sağlamaktır.

Hz. Peygamber (s.a.v.), bir yere girmek için izin istemenin ‘görmek ve bakmak’la ilgili bulunduğunu açıkça ifade buyurmuştur. İzinsiz girilebilecek evler de vardır. İnsan kendi evine izinsiz girebildiği gibi, meskûn olmayan evlere girebilir. Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “İçinde eşyanız bulunan boş binalara izinsiz girmenizde bir sakınca yoktır. Allah sizin açığa vurduğunuzu da bilir gizlediğinizi de Allah bilir.” [5] Kapıyı vuran kişinin kendisini tanıtması hem ev sahibi, hem de kendisi için yararlıdır. Ev sahibinin ‘Kim o? Sözüne karşılık olarak yalnızca ‘ben’ yahut ‘benim’ denilmesi uygun değildir. Çünkü sesi tanınmayan bir kimsenin bu şekilde cevap vermesi hiçbir anlam ifade etmez. Bunun için kişi, kendisini en kısa olarak nasıl daha iyi tanıtacaksa o şekilde tanıtmalıdır.

Bu konuyla ilgili olarak Cabir b. Abdullah şöyle bir olay anlatmaktadır: ‘Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gittim, içeri girmek için izin istedim. ‘Kim o’? diye sordu. ‘Ben’ dedim. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) benim böyle dememi yadırgadı. ‘Ben, ben’ dedi.

Toplantıdan Ayrılırken İzin Almak

Kur’an-ı Kerim’de buyuruluyor: “Müminler o kimselerdir ki Allah’a ve elçisine gönülden inanmışlardır. Toplumsal bir iş (görüşmek) üzere Allah’ın elçisi ile beraber bulundukları zaman ondan izin almadan (oradan) gitmezler. (Ey Muhammed) Senden izin alanlar, işte Allah’a ve elçisine inananlar onlardır. Bundan dolayı bazı işleri için senden izin istedikleri zaman onlardan dilediğine izin ver ve onlar için Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir. Peygamberin sizi çağırmasını, aranızda herhangi birinizin diğerini çağırmasıyla bir tutmayın. Allah sizden, birbirinin arkasına gizlenerek gizlice gidenleri bilir. Elçinin emrine aykırı davrananlar, kendilerine bir belanın çarpmasından yahut onlara acıklı bir azabın uğramasından sakınsınlar.” [6]

Bu ayetten, toplumun bir konusunu görüşürken müminlerin, Peygamber (s.a.v.)’den izin almadan toplantıyı terk etmemeleri gerektiği, böyle izin alarak gidenleri de Allah (c.c.)’ın bağışlayacağı anlatılmaktadır. Peygamber (s.a.v.)’in yönettiği toplantılar için getirilen bu kural, sadece O’nun devri için değil, her devirde geçerlidir.

Önemli kamu sorunlarının görüşüldüğü toplantılarda bulunanlar, oturum başkanından izin almadan toplantıyı terk etmemelidir. Eğer toplantıdan çıkmayı gerektiren bir konu varsa toplantıdan önce mazeretini bildirerek toplantıya katılamayacağını veya toplantının bir yerinde ayrılacağını söylemeli veya aniden ortaya çıkan durumlarda usulüne uygun olarak oturum başkanından izin alıp çıkmalıdır. Çünkü herşeyin bir usul ve adabı olduğu gibi toplantının da usul ve adabı vardır.

Her isteyen istediği zaman toplantıyı terk ederse, diğer insanlar bu çıkışlardan rahatsız olur ve toplantının huzuru bozulur. Ayrıca toplantıyı yöneten kişi de, bu çıkışlardan etkilenir, kendisini anlatacağı konuya tam olarak yoğunlaştıramaz, söyleyeceklerini unutur ve bundan üzülür. Her yerde usulüne uygun olarak seçilen toplantı yöneticilerine saygı göstermek gerekir. Peygamber (s.a.v.)’in huzurunda bulunanların, izin almadan toplantıyı terk etmeleri doğru değildir.

Peygamber (s.a.v.)’in çağırması da sıradan bir insanın çağırması gibi değildir. O’nun çağrısına hemen koşmak ve huzurundaki toplantıdan da izinsiz ayrılmamak gerekir. İzin alıp gidenler için de “onlar için Allah’tan mağfiret dile” buyurulmakta ve esas olanın “Peygamber (s.a.v.)’in çağrısına koşmak ve toplantıyı sonuna kadar terk etmemek olduğu” vurgulanmaktadır. Bu da çok önemli bir toplumsal disiplin ve nezaket kuralıdır.

[1] Nûr sûresi, 24/27,28. [2] Buhari, İsti’zan,13. [3] Müsned, 3/138. [4] Buhari, İsti’zan, 13. [5] Nur sûresi, 24/29. [6] Nur sûresi, 24/62-63.

İTAAT

‘İtaat’, sözlükte verilen emir ve talimata uymak, boyun eğmek demektir. Sözü dinleme, alınan emri yerine getirme, verilen emre göre hareket etme ve yasaklara yaklaşmama anlamlarına gelir. Türkçe’de kullanılan itaat kelimesi de aynı anlamdadır.

İtaat eden kimseye ‘mûti’ denilir. İslâm kültüründe ‘İtaat’, kulun yaratıcı karşısında olması gereken durumu açıklayan önemli bir kavramdır. İnsan, kul olarak Yaratıcısının karşısında ne yapacaktır? Onun rolü nedir? Rabbi ondan ne gibi tavır beklemektedir?

İtaat’ın karşıtı ‘isyan’dır. Ayrıca serkeşlik ve muhalefet de onun zıddıdır. Kur’an-ı Kerim diyor ki: ” Gökte ve yerde her ne varsa hepsi de isteyerek veya istemeyerek Allah’a teslim olmuşlardır.” [1] Buradaki isteyerek kelimesi itaat kelimesiyle ifade edilmektedir.

Bunun anlamı, yerde ve gökte olan şeyler, ister Allah (c.c.)’a itaat edici olsunlar isterse bundan hoşlanmasınlar her şey ona teslim olmak zorundadır.

İnsan Kime İtaat Etmelidir?

Allah (c.c.), yarattığı ve nimet verdiği kullarının kendisine isyan değil, itaat etmelerini istiyor. Eğer insan ‘ilâh’ diye âlemlerin Rabbine itaat etmezse; başka ilahların önünde eğilip onlara itaat edecektir. Bu da onun sapıklığı ve zararıdır. Allah (c.c.), kendisine itaat etmeyi emrettiği gibi gönderdiği elçilerine ve müminlerin yöneticilerine de itaat etmeyi kullarına emrediyor: “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine ve sizden olan emir sahiplerine (sizin gibi mümin olan yöneticilerinize ) itaat edin. Eğer herhangi bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve ahiret gününe inanıyorsanız, onu Allah’a ve elçisine götürün. Bu daha hayırlıdır, sonuç bakımından daha güzeldir.”[2]

Peygamber (s.a.v.)’e itaat etmek ve O’nun yolunda gitmek, Allah (c.c.)’a itaat etmek gibidir, O’na karşı gelmek de Allah (c.c.)’a isyan etmek gibidir. Allah (c.c.)’ın adıyla ve O’nun emirleri doğrultusunda iş yapan bütün emir ve yetki sahiplerine dinin sınırları içerisinde kalmak şartıyla itaat edilir. [3]

Müslümanları yönetenler, onlara günah işlemeyi emrederlerse, ya da Kur’an’a aykırı bir hükmü kabul etmelerini isterlerse onlara itaat edilmez. [4]

Allah (c.c.)’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez. [5]

Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Kim bana itaat etmişse mutlaka Allah’a itaat etmiştir. Kim de emir’e (meşru yöneticiye) itaat ederse mutlaka bana itaat etmiş olur. Kim de emir’e isyan ederse mutlaka bana isyan etmiş olur.” [6]

Müslümanlar, ‘ulu’l-emr’ yani yöneticileri bile İslâm’ın hükümlerine aykırı, yani günah bir şeyi emrederse ona uymadıklarına göre; kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine hiç itaat etmezler. Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini örnek almazlar.

Kâfir ve müşriklere itaat; onlara uymak, onların izleri üzerinde gitmek din ve dünya görüşü noktasında onların fikirlerini benimsemek, ya da onların emrettiklerini Allah (c.c.)’ın rızasına uymasa bile yerine getirmektir.

Kur’an-ı Kerim, müminleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler, eğer kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat edecek olursanız, sizi imanınızdan sonra kâfir yapmış olarak (dininizden) geri çevirirler.” [7] Müminler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden döndürürler, kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar büsbütün kaybetmişlerden olurlar. [8]

Şeytanın dostlarına itaat edenler şirke düşerler. [9] Müslümanlara göre, müşrikler, inkâr edenler, iki kimlikli münafıklar, ehli kitap olanlar itaat edilmeye layık değillerdir. Onların din görüşü, hayata bakışları, yargıları, hükümleri yanlıştır. Gittikleri yol batıldır, sapıktır.

İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman “Ah keşke Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik’ diyecekler.” [10]

Dünyada iken kim Allah (c.c.)’a ve O’nun son elçisi Muhammed (s.a.v.)’e itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük bir kurtuluşla kurtulacaktır. [11] [1] Âl-i İmran sûresi, 3/83. [2] Nisa sûresi, 4/59. [3] Buharî. [4] İbni Mace. [5] Buharî, Müslim. [6] Buharî, Müslim, Nesâi. [7] Âl-i İmran sûresi, 3/100. [8] Âl-i İmran sûresi, 3/143. [9] En’am sûresi, 6/121. [10] Ahzâb sûresi, 33/66. [11] Ahzâb sûresi, 33/71.

İTİDAL

‘İtidal’, dengeli olma, herhangi bir tarafa eğilmeme demektir. Adalet kelimesi ile aynı kökten gelmektedir.

Kur’an-ı Kerim’de bulunmayan itidal kelimesi, hadislerde namazda ‘rükudan veya secdeden kalkıp doğrulma’ anlamında kullanılmıştır. Bir ahlâk terimi olarak itidal; ılımlı olma, duygu ve düşüncelerde aşırılıktan uzak kalma, orta yolu benimseme, musibet ve felâket anında düşünmeyi kaybetmemek, hiddet ve aşırılığa veya korkuya düşmemek gibi anlamlara gelmektedir. [1]

İslâm’ın itidali tavsiye ettiğini gösterdiği halde, bu kelimeyi kullanmaksızın aynı kavramın başka sözlerle ifade edildiği pek çok örnek vardır: “Onlar, harcadıkları zaman, ne israf ederler, ne de kısarlar; (harcamaları) ikisi arasında orta bir yol olur.” [2] ayeti harcamada itidali, (yani orta yolu); “Muhammed Allah’ın Rasûlüdür. Ve onunla birlikte olanlar, kâfirlere karşı dirençli, kendi aralarında ise merhametlidirler…” [3] ayeti öfkede itidali, (yani şecaati, cesur olmayı) tasvir ve telkin eden birer örnek olarak gösterilebilir.

Fatiha sûresinde ve Kur’an-ı Kerim’in daha bir çok yerinde geçen “sırat-ı müstakim” (dosdoğru yol) deyiminin ise, zaten itidal anlamına geldiği görüşü pek çok âlim tarafından benimsenmiştir. Bunlara bakarak hep orta yolda bulunmayı özendiren, “işlerin hayırlısı ortada olandır” anlayışını vurgulayan ahlâkçılar, insanın daima aşırılıktan uzak kalmasını savunmuşlardır.

İnsan iradesinin kuvvetlenmesi ve nefsin denetim altına alınabilmesi için itidal içinde yaşamanın büyük önem taşıdığına dikkat eden eğitimciler de, bunun gerçekleşebilmesi amacıyla, az yemek, az uyumak, az konuşmak ve cinsel hayatta aşırılıktan mümkün olduğunca uzak yaşamak gerektiğine her zaman işaret etmişlerdir. İtidal erdemini kazanmanın yolu, sabır, tefekkür ve teenni ahlâklarından geçer. Musibetler veya ansızın gelişen olaylar karşısında sabır zırhını giyip teenni ile kuşandıktan sonra, itidal meyvesine ulaşmak mümkün olacaktır.

[1] Musahabat-ı Ahlâkiye, A. Cevad. [2] Furkan sûresi, 25/67. [3] Fetih sûresi, 48/29.
NOT: Bölüm içeriğinin hazırlanmasında islamahlaki.com sitesinden kapsamlı alıntılar yapılmıştır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

vicdan

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir

Vicdan Allah’ın kalplere koyduğu adalet terazisidir Vicdan kalp sesidir. Dinleyene de dinlemek istemeyene de aynı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir