Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Hadis nedir, çeşitleri nelerdir
imanilmihali.com
Kur'an

Hadis nedir, çeşitleri nelerdir

Hadis nedir, çeşitleri nelerdir

“Söz, haber, yeni şey anlamlarına gelen hadis (çoğulu ehâdis), terim olarak, Hz. Peygamber’in söz, fiil ve takrirleridir. Bu tanıma göre hadis, sünnetle eş anlamlıdır. Bazı hadisçiler, sahabe ve tabiûn sözlerini de hadis kavramına dahil etmişlerdir. Bu tanıma göre hadis, haber ve eser ile anlamdaş olur.

Hadisler, delil değeri açısından; sahih, hasen ve zayıf; kaynağı açısından merfû, mevkuf ve maktû; senet sayısı açısından, mütevâtir, meşhûr ve âhâd (aziz, garîb); senedinin muttasıl olup olmaması açısından, müsned (mevsul), muttasıl, munkatı, mu’dal, mürsel, muallak, muanan, müennen, müdelles kısımlarına ayrılır.

Sahih hadis; Adalet ve zabt özelliklerini taşıyan râvîler tarafından muttasıl bir isnatla rivâyet edilen, şaz ve illetli olmayan hadislere denir. Bu tarife göre sahih hadiste şu beş şartın bulunması gerektiği anlaşılmaktadır. Senedi muttasıl olmalıdır. Yani baştan sona kadar senette bulunan her râvînin, hadisi bizzat hocasından görüşerek almış olması gerekir. Bu durum hadisin kesin rivâyet sıygaları ile aktarılmasını zorunlu kılar. Kesin rivâyet sıygaları, hadisin beş duyu ile alındığını ifade eden lafızlardır. Râvîler adaletli olmalıdırlar. Adalet, râvînin her türlü günahtan ve mürüvvete aykırı olan hallerden uzak olması demektir. Buna göre râvî takvalı olmalıdır. Her türlü şirk, fısk, bid’at ve küçük günahlardan sakınmalıdır. Muttakî olduğu bilinmeyen râvînin hadisi sahih olmaz. Râvîler zabt sahibi olmalıdırlar. Zabt, râvînin gaflet içerisinde olmayıp, uyanık ve dikkatli olması; hadisi ezbere rivâyet ediyorsa istediği anda okuyabilecek ve hatasız aktarabilecek şekilde ezberlemesi; kitaptan rivâyet ediyorsa, hadisi aldığı andan itibaren başkasına aktarana kadar değişikliğe uğratmadan koruyabilmesi; mana ile rivâyet ediyorsa, manayı bozacak durumları bilmesi demektir. Zabt niteliğini taşımayan râvînin hadisi sahih olmaz. Hadis şaz olmamalıdır. Şaz hadis, sika bir râvînin, kendisinden daha sika bir râvînin rivâyetine veya kendi derecesindeki birden çok sika râvînin ortak rivâyetlerine aykırı olarak rivâyet ettiği hadisdir. Bu durumda daha güvenilir olan râvînin ya da güvenilir olan râvîlerin ortak rivâyeti tercih olunur. Bunlara aykırı olan şaz rivâyet ise sahih olma özelliğini kaybeder. Hadis illetli olmamalıdır. İllet, hadisi çoğu kere zayıflığa götüren, zor anlaşılabilen kusurdur. Bu kusur tespit edilince hadis sahih olmaktan çıkar. İllet hadisin senedinde veya metninde olabilir. İlletli hadise muallel hadis denir. Sahih hadisler kendi aralarında ikiye ayrılır; a) Sahih li-zâtihi: Sahih hadiste bulunması gereken şartları en üstün derecede kendisinde taşıyan hadislere denir. Bu tür bir hadisin sıhhati için destekleyici bir isnada ihtiyacı yoktur. b) Sahih li-gayrihi: Sahih hadiste bulunması gerekli olan şartları en üstün derecede kendisinde bulundurmadığından, aslında hasen olduğu halde, başka isnadlarla desteklendiği için sahih rütbesine yükselen hadise denir. Hadislerin bir üst dereceye yükselmeleri şahid ve mütâbî denen destekleyici hadisler sayesinde olur. Hadis usulü ilmine göre yukarıda kısaca açıklanan beş şartı taşıyan hadis sahihtir. Bazen bir hadisin sahih olup olmadığı hadisçiler arasında tartışmalı olabilir. Bunun sebebi, sahih hadiste bulunması gereken şartların farklı olarak değerlendirilmesidir. Sahih hadisin hükmü: Âlimler, ibadet, muamelat gibi bütün dini hükümlerde sahih hadisin delil olduğunu ve onunla amel etmenin gerekli olduğunu ittifakla kabul etmişlerdir. İnanç esaslarında ancak mütevatir hadis delil olur. Sahih hadislerin isnâdında yer alan râvîlerin adalet ve zabt özellikleri ile sıhhatte esas alınan diğer niteliklerin farklı düzeylerde olması nedeniyle, sahih hadisler kendi aralarında derecelendirilmiştir. Sahih hadislerin sıhhatteki üstünlükleri açısından sıralamaları şöyledir: Birinci Derece: Buhârî ve Müslim’in birlikte rivâyet ettikleri (muttefekun aleyh olan) hadisler. İkinci Derece: Buhârî’nin rivâyet ettiği Müslim’in rivâyet etmediği hadisler. Üçüncü Derece: Müslim’in rivâyet edip, Buhârî’nin rivâyet etmediği hadisler. Dördüncü Derece: Buhârî ve Müslim’in ortaya koyduğu sıhhat şartlarına uygun olan hadisler. Beşinci Derece: Buhârî’nin sıhhat şartlarına uygun olan hadisler. Altıncı Derece: Müslim’in sıhhat şartlarına uygun olan hadisler. Yedinci derece: Buhârî ya da Müslim’in sıhhat şartlarına uygun olmadığı halde, diğer muteber hadis âlimlerince sahih kabul edilerek rivâyet edilen hadisler.

Hasen hadis; Adalet ve zabt özelliklerini taşıyan râvîlerin, muttasıl isnadla birbirlerinden rivâyet ettikleri, şaz ve illetli olmayan ancak; râvîleri sahih hadisteki râvîlerin zabtından daha aşağı derecede olan hadise “hasen hadis” denir. Hasen hadis, sahih hadis ile zayıf hadis arasında yer alan, fakat sahih hadise daha yakın olan bir hadis çeşididir. Hasen hadiste de sahih hadiste aranan beş şartın bulunması gerekli olmakla birlikte, hasen hadis râvîlerinin zabtı, sahih hadis râvîlerinin zabt özelliğinden az aşağı derecededir. Sahih hadis râvîlerinde mükemmel bir zabt aranırken, hasen hadis râvîlerinde zabtın ana esasları aranır. Bundan dolayı hasen hadis râvîlerinde, hadise zarar verecek derecede bir zabt hatası görülmez. Aksi halde râvî mecruh, hadisi de zayıf olur. (bk. Sahih Hadis, Zayıf Hadis) Hadisleri sahih, hasen ve zayıf diye ilk defa Hattabî (ö. 388) sınıflandırmıştır. Hasen hadis, her ne kadar kuvvet itibariyle sahih hadisten aşağıda ise de, delil olma ve kendisiyle amel etmenin gerekliliği yönünden sahih hadis gibidir. Fıkıh bilginlerinin tamamı ve hadis bilginlerinin çoğunluğuna göre, hasen hadis, akâid esasları dışındaki bütün dinî hükümlerde delildir; hükmüyle amel edilir. Hasen hadis, sahih hadisle çakışırsa, sahih hadis tercih olunur. Hasen hadis, hasen li-zâtihi ve hasen li-gayrihi olmak üzere iki kısma ayrılır: Hasen li-zâtihî; hasen hadis özelliklerini kendisinde doğrudan bulunduran hadise denir. Bu çeşit hadisin hasen olması için destekleyici bir isnada ihtiyacı yoktur. Hasen li-gayrihi; hasen hadis özelliklerini, kendisinde direkt olarak bulundurmadığından dolayı, aslında az zayıf olduğu halde, başka bir isnadla desteklendiği için hasen rütbesine yükselen hadise denir. Hadislerin bir üst dereceye yükselmeleri şâhid ve mütâbî denen destekleyici hadisler sayesinde olur.

Zayıf hadis; Sahih ve hasen hadisin şartlarını taşımayan hadislere denir. (bk. Sahih Hadis, Hasen Hadis) Zayıf hadisler, zayıflığının derecesi bakımından, zayıflığı ağır olan ve zayıflığı ağır olmayan hadisler kısımlarına ayrılır. Hadis, râvîsinin günahkâr, yalancı veya yalancılıkla itham edilmiş, zındık, gafleti fazla, çok hata sahibi ve hadis uyduran bir kimse olması halinde, çok zayıf olur. Adaletli olmakla birlikte hafızası iyi olmayan, vehim veya gaflet sahibi olan ya da yaşlılık nedeniyle rivâyetleri karıştıran râvînin rivâyet ettiği hadisler ile mürsel ve müdelles hadisler az zayıf hadislerdir. Zayıf hadisler şu şekilde tasnif edilmiştir: a) Senedi muttasıl olmadığından dolayı zayıf kabul edilenler; mulallak, mürsel, munkatı, mu’dal, (muttasıl olduğu bilinmeyen) muan’an, müdelles. b) Râvîsinde adalet şartı bulunmadığından dolayı zayıf kabul edilenler; meçhul, mübhem, (yalancılık ve günah işleme dolayısıyla) metrûk, münker. c) Râvîsi zabt özelliğini taşımadığı için zayıf kabul edilen hadisler; (gaflet ve fazla hata dolayısıyla) metruk, muzdarib, muallel, şaz. Zayıf hadisle amel etme konusunda âlimler üç farklı görüş ileri sürmüşlerdir; a) mutlak olarak amel etmek caiz değildir, b) Mutlak olarak amel edilebilir, c) İnanç esasları ve dinî hükümler dışında, amellerin faziletleri gibi konularda, çok zayıf ya da mevzû olmamak kaydıyla amel edilebilir.

Merfü hadis; Sahabe, tabiûn veya daha sonraki nesillerin, senedi muttasıl olsun veya olmasın, Hz. Peygamber’e izâfe ederek rivâyet ettikleri hadise denir. Merfû hadis, Hz. Peygamber’e ait söz, fiil, takrir ya da sıfatlar olabilir. Merfû hadisler, sarih ve hükmî merfû hadis olmak üzere ikiye ayrılır: Sarih merfû hadis; râvînin, “Hz. Peygamber şöyle buyurdu” veya “Hz. Peygamber şöyle yaptı” şeklindeki açık ifadesi ile rivâyet edilen hadise denir. Hükmî merfû hadis; hadisin doğrudan Hz. Peygamber’e dayandırılması yerine sahabenin, “şu şekilde emrolunduk”, “bize haram kılındı” veya “bize farz kılındı” gibi meçhul kiplerle haber verdikleri hadise denir. Merfû hadis, sahih, hasen, zayıf olabilir.

Mevkuf hadis; Senedi muttasıl olsun veya olmasın sahabeye dayandırılan söz, fiil ve takrirlere mevkûf hadis denir. Bu hadis merfû hükmünde olmadığı sürece kesin delil olarak kabul edilmemiştir. Merfû hükmünde olan mevkuf hadisler; sahabenin, “şöyle emrolunduk”, “şöyle nehyolunduk”, “bize mubah kılındı”, “bize farz kılındı”; “şöyle söylerdik”, “şöyle yapardık”, “şöyle yaparlardı”, “şöyle söylerlerdi”, “şöyle yapılmasında bir beis görmezdik”; “şu da sünnettendir”, “sünnette şöyle buldum”, “sünnet şöyle idi” gibi sözlerle verdikleri haberlerdir. Sahabenin, îmân, Kur’ân-ı Kerim’in nuzülü, gaybî konular ve bir fiilin Allah’a itaat ya da isyân olduğunu bildirmek gibi kendi görüşleri olması muhtemel olmayan naklî konulardaki sözleri de merfû hükmündedir. Yukarıda sayılanların dışında, direkt olarak sahabeye dayandırılan sözler, merfû hükmünde olmadığından, dinde delil olmaz.

Maktü hadis; Senedi muttasıl olsun veya olmasın, tâbiun ve etbâu’t-tâbiine dayandırılan söz ve fiillerdir. Hz. Peygamber’e dayandığı (merfû olduğu) konusunda bir karine bulunmadıkça maktû haber delil olarak kabul edilmez. Hakkında böyle bir karine olan maktû haber, merfû hükmündedir. Tâbiun’un, îmân ve Kur’ân-ı Kerim’in nuzûlü gibi kendi görüşü olmasına imkân olmayan konulardaki sözleri merfû hükmündedir. Bu konulardaki sözleri tâbiûn, ancak sahabe vasıtasıyla Hz. Peygamber’den almış olabilir. Bundan dolayı tâbiunun bu kapsamdaki sözlerine, merfû mürsel hükmünde maktû haber denir. Sahabeye dayandığı konusunda bir karine olan maktû habere mevkûf hükmünde maktû haber denir. Tâbiunun “şu da sünnettendir” şeklinde ifade ettikleri haberler, Nevevî ve Irâki tarafından mevkûf hükmünde maktû olarak kabul edilmiştir. Tâbiunun, “şu şekilde emrolunduk” şeklinde ifade ettikleri haberlerin, mevkûf hükmünde maktû veya merfû mürsel hükmünde maktû olduğu konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Maktû haber bazen, “mevkûf” veya türeyenlerinin bir Tabiî ismiyle birlikte kullanılmasıyla ifade edilir. Örneğin, “mevkûfun ale’l-Ata'” veya “vekâfahû ale’l-Mücâhid” ifadeleri, sözün Ata’ya veya Mücâhid’e ait olduğunu ifade eder. Burada “mevkûf” ve bundan türetilen lafızlar sözlük anlamında kullanıldığından böyle bir haber “mevkûf” değil, “maktû” dur. Bu şekilde ifade edilen maktû habere “lüğavî mevkûf haber” de denir. Mütekaddimûn hadisçiler “maktû”yu, “munkatı” anlamına kullanmışlardır. Bu anlam karineler yoluyla anlaşılabilir.

Mütevatir hadis; Aklın yalan üzerine ittifak etmelerini kabul etmeyeceği kalabalık bir topluluğun, aynı şekilde kalabalık bir topluluktan rivâyet ettikleri hadise denir. Mütevâtir hadisin bu şekilde aktarılmasına da tevâtûr denir. Mütevâtir hadis lafzî ve manevî olmak üzere iki çeşittir: Lafzî mütevâtir: Bütün râvîler tarafından aynı lafızlarla rivâyet edilen haberlere denir. Mânevî mütevâtir: Lafızları değişik olduğu halde aynı hükmü ifade eden rivâyetlere denir. Mütevâtir haber, ilm-i zarûrî ifade eder. İlm-i zarûrî, reddi mümkün olmayan, kabul edilmesi zorunlu olan bilgi demektir. Böyle bir bilginin doğruluğundan şüphe edilmez. Mütevâtir hadisler, Kur’ân’dan sonra en güçlü dinî delildir. İnanç esasları dahil olmak üzere dinî bütün konularda delil teşkil eder. Hz. Peygamber’in mütevâtir olan hadislerini inkar eden kâfir olur. Hükmünün bağlayıcılığı yönünden Kur’ân âyetleriyle aynı konumdadır. Mütevâtir hadisler, bazı hadis mecmûalarında diğer hadis çeşitleriyle birlikte bulunurken, bazı eserlerde de müstakil olarak derlenmiştir. Mütevâtir hadislere tahsis edilen eserlerden bazıları şunlardır: Suyûtî’nin (ö. 911/1505) “el-Fevâidü’l-Mütekâsire fi’l-Ahbâri’l- Mütevâtîra”; Ebû Abdillâh Muhammed ibn Ali ibn Talûn’un (ö. 953/1546) “El-Leâli’l-Mütenâsıra fi’l-Ahbari’l Mütevâtîra”; Ebû Abdillâh Muhammed ibn Ebi’l-Feyz el-Kettânî’nin (ö. 1345/1926) “Nazmü’l-Mütenâsır fi’l-Ehâdîsi’l-Mütevâtîr”; Ebû’l-Feya Zebîdî’nin (ö. 1205/1790) “Laktu’l-Leâli’l-Müntenâsıra fi’l-Ehâdîsi’l- Mütevâtîra” .

Meşhur hadis; Her tabakada râvîleri üçten aşağı düşmeyen hadise “meşhur hadis” veya “müstefîz hadis” denir. Sahih, hasen ya da zayıf olabilen meşhur hadis tâbiun döneminde tevatür derecesine ulaşmıştır. Sahih ve hasen olan meşhur hadis, dinde delildir, hükmü bağlayıcıdır. Hanefîlere göre meşhur hadis, ilmi yakine yaklaşık bir değerde, kuvvetli zan ifade eder. Buna ilm-i tuma’nîne denir. İlm-i tuma’nîne, bir bilginin doğruluğunun kesin olduğu konusunda gönlün yatıştığı bilgidir. Bunun için Hanefîlere göre meşhur hadis, delil olması ve hükmünün bağlayıcılığı yönünden mütevatir haber gibidir. Hadisçilere göre meşhur hadis özellikleri taşımadığı veya hiçbir isnâdı da bulunmadığı halde, insanlar arasında yaygın hale gelmiş sahih veya zayıf rivâyetlere de meşhur ya da “müstafîz” denmiştir.

Ahad haber (hadis); Hadis usulünde “haber-i vâhid” olarak da ifade edilen “ahad haber”, ilk devirlerde, tek kişinin rivâyet ettiği hadis olarak kabul edilirken, sonraki devirlerde mütevâtir olmayan haberler için kullanılmıştır. Âlimlerin çoğunluğuna göre hadisler, mütevâtir ve âhâd olmak üzere iki ana bölüme; âhâd haberler de garib, aziz, meşhur diye üç bölüme ayrılır. Hanefîlere göre ise, mütevâtir, meşhur ve âhâd olmak üzere üçe ayrılır. Âhâd haber; sahih, hasen veya zayıf olabilir. Âhâd hadislerden sahih ve hasen hadis, inanç esasları dışındaki dinî hükümlerde delil teşkil eder.

Müsned hadis; Tercih edilen görüşe göre, muttasıl isnadla Hz. Peygamber’e kadar bütün râvîleri açıkça zikredilen merfû hadise denir. Bununla birlikte, muttasıl ya da munkatı bir isnadla, Hz. Peygamber’e dayandırılan hadislere ve isnadı muttasıl olan merfû, mevkuf ya da maktû hadislere de müsned hadis denilmiştir. Müsned hadis, sahih, hasen ya da zayıf olabilir.

Muttasıl hadis; Muttasıl bir senetle rivâyet edilen merfû veya mevkuf hadislere muttasıl hadis veya mevsûl hadis denir. Muttasıl hadis, sahih, hasen ya da zayıf olabilir.

Munkatı hadis; Sözlükte “kesik, kopuk hadis” anlamına gelen munkatı’ hadis, senedin başından ya da sonundan olmaksızın, peş peşe olmamak kaydıyla, bir ya da birden fazla râvîsi düşen hadise denir. Munkatı’ hadis, senetten düşen râvînin durumu bilinmediği için zayıf ve merduddur, delil olmaz. Ancak aynı hadis başka bir senetle muttasıl olarak gelir ve kopuk senette düşen râvînin güvenilir olduğu anlaşılırsa, bu takdirde evvelden munkatı’ bilinen hadis kabul edilir ve dinî hükümlerde delil olarak kullanılır.

Mudal hadis; Senedinde, birbiri ardına iki râvîsi düşen hadise denir. Hadisin bu şekilde rivâyet edilmesine i’dal denir. Etbâu’t-tabiînin veya daha sonraki râvîlerin, sahabîyi ve tabiîyi zikretmeksizin direkt olarak Hz. Peygamberden rivâyet ettikleri hadisler de mu’dal olarak isimlendirilmiştir. Mu’dal hadis, munkatı’ hadis çeşitlerindendir. Ancak iki râvîsi peşpeşe düşdüğü için daha zayıftır. Mu’dal hadis, isnadından düşürülen râvîler ve bunların adalet ve zabt yönünden güvenilirlikleri ortaya konmadıkça merduddur, delil olmaz.

Mürsel hadis; Tâbiînin, sahabeyi atlayarak doğrudan Hz. Peygamber’den rivâyet ettikleri hadislere denir. Hadisin mürsel olarak rivâyet edilmesine de irsal denir. Mürsel hadise “zâhir mürsel” de denir. Senetde ismi geçmeyen râvinin sahâbî olduğu biliniyorsa, bu mürsel ittifakla makbul sayılmıştır. Çünkü Sahabe, ismi bilinsin veya bilinmesin, hadis rivâyeti konusunda adaletlidir, cerh ve ta’dile tâbî tutulmaz. Sahabeden birinin, başka bir sahabiden işittiği hadisi, Hz. Peygamber’den rivâyet etmesine sahabenin mürseli (mürsel-i sahabe) denir. Sahabenin mürseli sahih olarak kabul edilmiştir. Râvînin, çağdaşı olup karşılaşmadığı bir râvîden rivâyet ettiği hadise de mürsel-i hafî denir. Bu hadis, müdelles hadisler içerisinde kabul edilmiştir. (bk. Müdelles Hadis) Mürsel hadisin hükmü konusunda üç görüş vardır: a) Mürsel hadisi rivâyet eden tabiî, cerh edilmemişse mutlak olarak kabul edilir. Ebû Hanîfe ile İmam Mâlik’in görüşü, Ahmed ibn Hanbel’in meşhur görüşü ve bunların ekollerini benimseyen diğer fakih, muhaddis ve usul bilginlerinin görüşleri böyledir. b) Mürsel hadis zayıftır, delil olarak kabul edilmez. Çünkü ismi açıklanmayan râvî, sahabî dışında biri olabilir. Nevevî, “Takrib” adlı eserinde muhaddislerin, fakihlerin ve usul bilginlerinin çoğunluğunun bu görüşe sahip olduklarını söylemiştir. İmam Müslim de mürsel hadisi delil olarak kabul etmemiştir. c) Mürsel hadis, başka bir yoldan desteklenmiş ise delil olarak kabul edilir. İmam Şâfiî’ye göre, mürsel hadis şunlardan birisi ile desteklendiğinde delil olarak kabul edilir: a) Mürsel hadisin, diğer bir yoldan müsned olarak yani muttasıl senetle rivâyet edilmesi, b) aynı konuda başka bir yoldan gelen mürsel bir rivâyetin daha bulunması, c) sahabeden bazılarının, o mürselle amel etmeleri ve d) âlimlerin çoğunun o mürselle amel etmeleri.

Muallak hadis; Senedinin başından bir veya daha çok râvîsi hazfedilerek, “kâle fulân”, “zekera fulân” gibi kesinlik ifade eden, ya da “yurvâ”, “yüzker” gibi yarı kat’i ifadelerle rivâyet edilen hadislere denir. Hadisin bu şekilde rivâyet edilmesine de ta’lik denir. Senedin tamamının kaldırılması halinde hadis, direkt olarak ilk kaynağına dayandırılır. Merfû, mevkûf ya da maktu’ hadislerin tamamı için ta’lik söz konusudur. Özellikle daha sonraki devirlerde, herhangi bir sahih ve maruf hadisin Hz. Peygambere kadar uzanan senedinin düşürülerek, “Hz. Peygamber şöyle buyurdu” denilmesi ta’liktir. İsnadı bilinen ve kabul şartlarını haiz olarak hadisçiler tarafından tanınan muallak hadisler, sahih veya hasen hükmündedir. Ancak, bu şartları taşımayan muallak hadisler, senedinden kaldırılan râvîlerin durumu bilinmediği için zayıftır.

Muan’an hadis; Senedinde tahdis, ihbar, semâ gibi kesinlik belirten rivâyet sıygaları kullanılmayıp “an” edatı kullanılan hadise “muan’an hadis”, “an”la rivâyet eden râvîye de “muan’ın” denir. Muan’an; metnin değil, senedin özelliğidir. Muan’an hadis, muhaddislerin, fıkıhçıların ve usulcülerin çoğunluğuna göre, râvîsinin tedlisten uzak olması ve hocasıyla karşılaştığının bilinmesi şartıyla muttasıl kabul edilmiştir. Râvînin hocasıyla karşılaşması “likâ” ya da “mülâkât” terimleriyle ifade edilir. Buhârî, hocası Ali ibn Medinî ve diğer bazı hadisçilere göre “likâ”nın gerçekleşmesi için, râvînin, hocasıyla görüştüğünün bilinmesi gereklidir. Buhârî el-Câmi’u’s-Sahih adlı eserinde bu kuralı uygulamıştır. Müslim’e göre ise “likâ” için, râvi ile hocasının aynı asırda yaşayıp, görüşme imkânlarının bulunması yeterlidir. Çünkü böyle bir imkân, râvî ile hocanın mutlaka görüşmüş olmalarını beraberinde getirir. Sahihân’daki muan’an hadisler, Buhârî ve Müslim’in kendi şartlarına uygun olarak gelmiş, bunların muttasıl olduğu muhaddislerce ispatlanmıştır. Bundan dolayı Sahihân’ın muan’anları sahihdir. Müdellesin Muan’anı: Rivâyetlerinde tedlis olduğu bilinen bir râvînin “an” ile rivâyet ettiği hadistir. Bu hadis, esas itibariyle zayıftır. Başka isnadlarla muttasıl olarak rivâyet edildiği takdirde sahih kabul edilir. Buhârî ve Müslim’e göre, rivâyetlerinde tedlis bulunan bir râvînin “an” la rivâyet ettiği hadis, aynı râvînin, hocasından bizzat işiterek rivâyet ettiği sabit olmadıkça kabul edilmez.

Müennen hadis; Senedinde, “haddesenâ fülânün enne fülânen haddesehû” gibi “enne” edatıyla ifade edilen sıygalarla rivâyet edilen hadise “müennen hadis” ya da “müen’en hadis” denir. “Enne” edâtıyla rivâyet edilen hadisin muttasıl olup olmadığı hadis ilminin konusu olmuştur. Ahmed ibn Hanbel, İbn Salah ve Nevevî gibi hadisçiler, “enne” ile rivâyet edilen hadisin muttasıl olmadığını; sika bir râvînin müenneninin, başka senetlerle sema, ihbar ve tahdis sıygalarıyla rivâyet edilmedikçe zayıf kabul edilmesi gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Hadisçilerin çoğunluğu ile birlikte İmam Malik ise, müennen hadisin, muan’an hadiste olduğu gibi, râvîsi tedlisten uzak ve hocası ile karşılaştığı bilindiği takdirde muttasıl olduğunu, dolayısıyla makbul olduğunu kabul etmişlerdir.

Müdelles hadis; Tedlis şekillerinden biriyle rivâyet edilen hadise “müdelles hadis” denir. Alaca karanlık anlamına gelen “deles” kökünden gelen “tedlis”, sözlükte, müşteriden malın kusurunu gizlemek anlamına gelir. Tedlis, “tedlîsu’ş-şuyûh” ve “tedlîsu’l-isnad” olmak üzere iki şekilde ortaya çıkar: Tedlîsu’ş-şuyûh; râvînin, hocasını meşhur olmayan isim veya sıfatlarıyla anarak hadisi rivâyet etmesidir. Râvîyi buna götüren sebepler, hocasının zayıflığını gizlemek, hocalarının çok olduğunu zannettirerek değerini artırmak ve çok öğrenci çekmek, hadis aldığı kimsenin yaşının kendisinden küçük olduğunu gizlemek veya kendisinden hadis almak isteyen öğrencisini imtihan etmek olabilir. Sebebi ne olursa olsun, hocanın bilinen isim ve sıfatlarının dışında anılarak tedlis yapılması kötü karşılanmıştır. Bu şekildeki tedlis, râvînin hocasının bilinmemesine yol açar. Bu bilinmezliği muhaddis gideremezse, hadis kabul edilmez. Tedlîsu’l-isnâd; râvînin, karşılaşıp da hadis dinlemediği bir kimseden ya da aynı çağda yaşadıkları halde bazı muhaddislere göre karşılaşmadığı bir kimseden hadis dinlediğini zannettirecek şekilde hadis rivâyet etmesidir. Tedlîsu’l-isnad’da “an fülân”, “kâle fülân”, “enne fülânen faale kezâ”, “enne fülânen kâle kezâ” gibi, hadisin işiterek alındığı zannını veren ifadeler kullanılır. Râvî, aynı çağda yaşamadığı bir kimse ile karşılaşarak o kimseden hadis aldığını belirten ifadelerden birisiyle rivayette bulunuyorsa, bu rivayet açık bir yalan olduğundan; böyle bir davranış kesinlikle haram, râvî mecruh, aktarılan haber de mevzûdur. Hoca ile karşılaşarak alındığı ihtimalini veren lafızlarla rivayet edilen bir hadis; râvîsinin hoca ile karşılaştığı ortaya konamadığı takdirde, munkatı kabul edilerek reddedilir. Sika bir râvî, tedlisle rivâyet ettiği hadisini, başka isnadlarla “semi’tu”, “haddesena” gibi sıygalarla muttasıl olarak ayrıca rivâyet ediyorsa, tedlisle gelen rivâyeti de sahih hale gelir. Buhârî, Müslim ve diğer sahihlerdeki tedlis ifade eden lafızlarla gelen hadisler bu türdendir. Herhangi bir rivâyette tedlisin olup olmadığı ve hangi türden olduğu ricâl kitaplarından öğrenilir.

Özetle hadis; peygamberimizin dine ve hayata ait sarf ettiği, tamamı Kur’an istikametinde olan sözleridir. Bunların tetkiki ve itimadı özel bir önem arz eder çünkü aslolan ayetlerdir. Hadislerin tutarlı, kuvvetli, yaygın, gerçek, abartılı olması gibi tehlikelere karşı uyanık olmak, ayetlerle tezat teşkil eden hadislere tedbirli yaklaşmak lazım gelir. Kur’an’a uygun ve kuvvetli hadislere ise sayıları çok az olsa da inanmak ve ciddiye almak her mü’minin görevidir.

Hadis nedir, çeşitleri nelerdir

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir