imanilmihali.com
Hoca diyor ki

Hoca diyor ki

Hoca diyor ki

İslam dininin, din eğitimi adına duyulma tekrar sayısı en yüksek sözcüğü muhtemelen bu kelimedir; “Hoca diyor ki”.

Şirkin ayak sesi kokan, cehalet ve aklın prangalanmışlığını ifade eden bu kelimenin doğusu şudur; “Kur’an diyor ki”.

Hoca denilen kimseler din eğitimi almış, dinin meslek anlamında öğrenmiş, vaaz, hafız, imam görevi yürüten, ilahiyatçı ve diyanete bağlı kimseler de olabilir, tarikat, cemaat, mezhep, meşrap, hizip, tekke lideri kimseler de.

İlk grup ana dili arapça olmadığı için Kur’an ilmine imkanlar ölçüsünde vakıf olabilmiş, tamamına yakını iyi niyetli kimselerdir. İkinci grubun ise eğitimleri kendilerince izah edilen ilham ve rüya mesnetli olduğu için tartışılır haldedir ve okudukları Kur’an’ın onlara ne kadar mana verdiği de tartışmalıdır. (Çünkü Kur’an her okuyucuya başka şeyler anlatır ve bu O’nun mucizelerinden sadece biridir.)

İyi niyet şartı ilk grupta nispeten fazla, ikinci grupta düşüktür en azından tartışmalıdır.

Hoca denilen kimseler dini halka sevdirmekle, tanıtmakla, dinin doğrusunu anlatmakla görevli, maaşlı, ehliyetli, diplomalı kimselerdir ve doktorların, vekillerin ve askerlerin ettiği yemin gibi mesleğe başladıkları ilk gün onlar için aslında bir yemindir. Bu yemin sadece Allah’ı anlatmak ve sadece Kur’an lisanı ile konuşmak yeminidir. Çünkü hocaların görevi ayetlerin işaret etmediği şeyleri din diye pazarlamak değil, Allah’ın haramlaştırmadığını yasaklamak hiç değildir.

İlk gruptakiler gafletlerine rağmen dinin Kur’an üzerinden konuşur, hadislerle izahatta bulunurlar. Nitekim bu grup için her şeye rağmen tartışma üstü tek kitap Kur’an ve tartışma üstü tek kişi Hz. Peygamberdir. İkinci grup içinse tartışma üstü kitap kendi yazdıkları veya tarikat için seçtikleri sıradan bir fıkıh kitabı (mişna) ve tartışma üstü kişi dedikleri ise sadece kendileri veya şeyhleridir.

İp aslen tam burada kopar. Yani cemaatin ilk feda edilişi bu gaflete dayanır.

Hoca ancak bildiğini anlatır ve çoğu hoca Kur’an okunmasını özendirmekten uzaktır. Maksatları kendilerinin dinlenmesi, yüceltilmeleri ve namaz sonrası bağış yapmaya hazır hale getirilmiş cemaat yaratmak olduğundan (azı hariç) araya birkaç arapça metin koyarak ve çoğunlukla tevhidden bahsederek, aralara hurafe ve rivayet (örf, alışkanlık, gelenek vs.) yerleştirip bunları dindenmiş gibi göstererek cemaate bir şeyler öğretirler ama kaynaklar arasında Kur’an olmadığı için bu öğretilenler ancak hocanın bildiği ve verdiği kadardır.

Kur’an’ın bu vaziyette de kıymeti en fazla ‘Tebareke, Fatiha, Yasin, Fetih, Kalem, Nahl sureleri gibi defalarca okunarak dua edilen’ surelerden ve namaz surelerinden ibarettir. Bunların da anlamını hocalar dahil kimseler bilmez.

Ülkedeki hocaların yüzde biri hariç diğerlerinin arapça lisanı okuduğu sureyi anlamaya dahi yetmez. Çünkü arapça zor ve uzun emek isteyen bir lisandır. Kaldı ki şeyhlerin, şıhların arapça bilgisi yok denecek kadar azdır. Ama maalesef halk nezdinde Kur’an lisanı arapça lisanı olarak anıldığı ve eşitlendiği için ve ayetin arapçasını ezberleyen birisinin arapçaya hakimiyeti halktan tam not aldığı için kimseler bu nüansa dikkat etmek istemez.

Oysa merhum Elmalılı Hamdi Yazır kendisinin dahi arapçasını yeterli görmemekte, bir kelime için yirmi üç ayrı yorumdan bahsetmekte ve kendisince mesela on üçüncü sıradakini daha yakın bulduğunu söyleyerek, işin doğrusunu Allah’a havale etme şahsiyetini gösterebilmektedir.

Bu mesele çok mühimdir ve ülkedeki arapçaya hakim insan sayısının azlığı nedeniyle tercüme ve meal/tefsir işlerini bu insanlara yaptırmak, onların eserlerini arapça bilmeyen hocalar eliyle halka Türkçe izah etmek en doğrusudur.

Öte yandan asıl can alıcı nokta şudur ki Kur’an okunmak ve anlaşılmak ister. Dinlemek değil okumak emirdir. Anlamak içinse ana dilde veya hangi dilde en iyi anlaşılıyorsa o dilde okunmalıdır. Namazda, ezanda ve hutbede arapça konuşup bağış toplama ve dua faslında Türkçeye dönmek cemaatin duygularıyla oynamaktır.

Kutsal olan ilahi mesajdır, Allah kelamıdır, arapça değildir. Öyle olsaydı Tevrat ve İncil ‘de arapça gelir, Hz. İbrahim arapça konuşur, dünyada başkaca lisan olmazdı. Lakin Allah değişik ümmetler, lisanlar yaratmak muradıyla insanların zaman ve coğrafyaya yaılı vaziyette yaşamasını dilemiştir.

Sibirya soğuğunda yaşasaydı Hz. Peygamber kalın deri veya kürk giyerek dolaşırdı. O halde sünnet veya hadis ile akılların karışması da tıpkı arapça lisanı gibidir. Hz. Peygamber Sibirya’da bir kavme gelseydi muhakkak Rusça konuşacaktı.

Mesele anlaşılmıştır ve dini arapçaya boğmak gayreti abestir. Artık aydınlanma çağı başlamıştır en azından uyanış başlamıştır.

Kur’an bu aydınlanmanın şartı ve kaçınılmazı olarak kullara Allah’ı, Peygamberi ve Kur’an’ı, ahlakı, salih ameli, iman ve ibadeti anlamak için Kur’an okumayı emretmektedir. Bu anlama okuyarak kişisel bazda olacaktır olmalıdır. İstişare etmek, danışmak, tartışmak, doğruyu bulmak için yardımlaşmak ayrı şeydir, Kur’an’ı rafa kaldırıp dinlemekle yetinmek ayrı şey.

İslam alemi hatta arap coğrafyası dahil okumak yerine dinlemeyi tercih ettiği için;

1. Bilinebilenler (hocanın tam dürüst ve imanlı olduğu kabule dilerek) hocanın bildiğinden fazla olamaz.

2. Arapça zor ve çok manalı olduğu için cemaat asla asıl manaya erişemez.

3. Kur’an’ın sadece bir bölümünü anlatabilen hocaların kısıtlı zamanı nedeniyle Kur’an’ın çoğu suresi anılmaz hale gelir.

4. Kur’an hatmedilmez, hatmedilse de arapça okunduğu için anlaşılmaz olur.

5. Nihayet Kur’an’ın erdiriciliği ortadan kaldırılmış ve dinden beklenen murat hayal olmuş olur.

6. Tevhid öğretimine daha fazla vakit ve emek ayırmak ibadet faslı için şart olduğundan şirk belası tanıtılmamış olur ve toplum şeytanlardan başını kaldıramaz.

Özetle maddelenen bu haller; acınası iman halimizin, sokaklardaki tanınmaz haldeki İslam’ın, ticarethaneye dönen cami avlularının, fatihanın mealini bilmeden namaz kılanların, Allah’ın farzlarından habersiz olduğu için inatla kendisine anlatılan sünnetlerin esiri olanların, iman nimetinden bunca yoksunluğun sebebidir.

Şeytanların şirk kokulu parfümleriyle sokaklarda, ekranlarda, yönetimlerde, sermaye piyasalarında cirit atmasına da bu cehalet sebeptir.

O halde hoca diyor ki yerine Kur’an diyor ki demek zamanı gelmiştir, geçmektedir.

Cennetlere hocanın öğrettikleriyle değil Kur’an’ın anlattıklarıyla gidilir.

Bunda da en büyük görev ve vebal hocalarındır ki helal süt emmiş, iman ehli hocaların cemaate vermesi gereken ilk mesaj Kur’an okuyun ve anlayın emri olmalıdır.

Dini paramparça eden, iman kardeşliğini yaralayan, diğerlerini din dışı saydıran cemaatleşme gafleti ise en başta şeyh durumundakilerin şirke batmış pirizim veya şeyhperestlikleri sebebiyle okumayan bir İslam toplumu yaratmada başlıca etkenlerdendir.

Mevlütlerde, cenazelerde, namazlarda, kurbanlarda, kandillerde arapça Kur’an’ı ilahi gibi dinleyen bir toplumun Kur’an’dan nasibi ancak dinleme sevabı kadardır ve Kur’an’ın şefaatinden yoksun kalacak be ümmet Hz. Peygamberin Furkan suresindeki şikayetine mazhar olarak şefaati hayal dahi edemeyecektir.

Kur’an’ı anlayarak okumayanlar helal ve haramları, günah ve sevapları Kur’an’dan değil de bir kişiden dinlemekle (ki o kişi peygamber değildir sahte peygamberdir) öğrenecek, onarın ekleme ve çıkarmalarına daima imkan tanıyacaktır.

Dahası anlamadan okuyanlar veya hiç okumayanlar Allah’ın sınırlarından bihaber olarak dini güdük yaşayacak, imansız ve amelsiz ölüp gidecek, çoğusu farkında olmadan imanına şirk bulaştıracak ve cennetleri uzaktan dahi göremeyecektir.

Dinle diyen bir beşerdir ve beşerlerin din adına hüküm koyma yetkisi peygamber dahi olsalar yoktur.

O hocanın da Kur’an ile konuştuğunu kabul etsek dahi konuyu ilk kaynağından ve birinci elden öğrenmek en güzeli değil midir?

Dinlemeyi tercih edenler egemen beşeri veya içtimai bir fikrin sempatizanı olmaya mahkumdur. Kur’an ise tarafsızdır ve tek tuttuğu taraf hak ve adalet tarafıdır, tevhiddir.

Okumak yerine dinleyenler hem azla yetinmek, hem yanlı bilgiye mahkum olmak, hem şirk belasından habersiz kalmak tehlikesi ile karşı karşıyadır.

O halde son söz olarak denilmelidir ki; Kur’an kula yeter, Allah kuluna yeter. Hz. Peygamber vefat etmiş, son Peygamber görevini tamamlamıştır. Yüce Allah geriye iki Peygamber bırakmıştır ki teki batını peygamber olan insan aklı, diğeri Allah himayesindeki Kur’an’dır.

Aklı kullanıp Kur’an’a müracat etmekten başka şans ve doğru yoktur.

Birilerine her şeye rağmen biat edenler hiç olmazsa kontrol ve sağlama adına Kur’an’a göz atıp aldanmamak için uyanmak mecburiyetindedir.

Şeytanlar, arapçaya mahkum, Kur’an’sız İslam’ı yaratmak hevesindedir. Buna çanak tutan herkes ve her amel şeytanlarla bir olmaktır, zulümdür.

Mesleği arapçayla izah ve ibadet olanların belki başkaca şansları yoktur ama cemaatin tamamı için ana dil ve Kur’an esastır. Yüce Allah, tüm lisanları bilir, melekler tüm lisanları bilir. Çünkü konuşmak denen şey kalpten ve akıldan geçeni sese tercümesidir ve Yüce Allah daha o sesler niyet ve düşünceyken dahi anlayabilendir. Çünkü O bize uzak değildir.

Melekelr ise şahittir ve görevleri gereği kul hangi lisanda konuşursa konuşsun anlarlar. Kabirlerde sorgunun arapça olacağı, cennetlerde sadece arapça konuşulacağı yalanı emevilerin uydurmasıdır ve Kur’an’a tamamen aykırı bir arap tekelciliğidir. Ardında arap olmayanların cennete gidemeyeceği (Türkler dahil), arapça konuşmayanların ikinci sınıf müslüman olduğu, din yerine arap örflerini dinleştirmede sakınca bulunmadığı saklı maksatlarını barındıran arapçı zihniyet dinin arapça üzeriden istismarına da çanak tutar ki ana dilde yağılacak bir ibadet ve okunacak Kur’an kanma ve aldanmanın dolayısıyla kandırma ve aldatmanın da önüne geçer. Oysa istenen kanmalarıdır.

Kısaca, Kur’an anlaşılarak okunmadan müslüman ve mü’min olunamaz. Yetmişli yaşlara geldiği halde hala meladen okumayanların cennetlerde yeri yoktur. Dinlemekle yetinenler araya adeta aracı sokmakla şirkin katmerlisine imza atmak bir yana Kur’an okumayarak en büyük haksızlığı da kelam sahibi Allah’a ve muazzez elçisinin 23 senellik emeğine yapmaktadır.

Dinlemekle din tamam olmayacağı gibi, dindeki sancılar da tanınmayacağından kanmak ve aldanmak kolaylaşacak, bu sayede kul sömürülmeye ve hain maksatlar için kullanılmaya hazır hale getirilecektir.

İbadetin cemaatle yapılan kısmı ve zorunlu yerlerde arapçaya müracat edilmesi gayet doğaldır hatta ezanların arapça okunması alışılagelmiş evrensel bir gelenektir. Lakin mana ve maksat kaçırılmamalı, saygıdeğer hocaların emeklerinin de yarım kalmasına müsaade edilmemelidir.

Saygıdeğer olmayan şeyh ve şıh hocaların ise zehirli sözleri adeta yeni dinler yaratmak gayesindedir ve rüya veya ilham yoluyla alındığı söylenen sahte vahiyler ile cemaatler şeytanlaştırılmaktadır.

Toplum artık mü’min ve münafıkları ayırt edebilmeli, devşirme yahudilerin müslümanlık oyunlarına kanmamalıdır. O yahudiler ki en seçkin sahabelere dahi uydurma hadis mal edebilmiş, Peygambere ve dine yalan söyletebilmiştir.

Hoca diyor ki diye başlayan sözlerin çoğusunun mesneti yoktur veya varsa da Kur’an değil mişnalardır. (Kur’an dışı dini kaynaklar)

Allah’ın dini Kur’an ile gelendir ve her kul dinlemek yerine veya yanında okumaya da muhakkak müracat etmeli dini ilk elden ve kaynağından öğrenerek kurtuluşu dilemelidir.

Yoksa ateşler yakıcı, vebal büyük, azap fenadır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir Yüce Allah, hayatın, ecelin, mülk ve kudretin, dinin, beraat ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir