Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Hz. Ömer’in adaleti
imanilmihali.com
Hazreti Ömerin adaleti

Hz. Ömer’in adaleti

Hz. Ömer’in adaleti

Adalet konusu Kur’an’ın baş emirlerinden olup hak ve hukuka uygunluk, hak ve hukuku gözetmek, ve yerine getirmek, hak yememek, yenen hakkı sahibine iade etmek, adil ve doğru davranmak demektir. Ve Allah adildir, adil olanları sever, adaleti emreder. Yeryüzündeki nizam da adalet üzere olmak zorundadır. Tüm mülk ve hükümler, tüm hak ve hukuklar, tüm ölçü ve kaideler adalet üzere olmalıdır.

“Andolsun, biz elçilerimizi açık mucizelerle gönderdik ve beraberlerinde kitabı ve mizanı (ölçüyü) indirdik ki, insanlar adaleti yerine getirsinler.” (Hadid 57/25)

“Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor…” (Nisa 4/58)

” .. Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Nisa 4/135)

İslam alemi, adaletin dini manası her anıldığında Hz. Ömer (ra)’i örnek alır ve O’nun adil davranışları bu anlamda tüm mü’minlere öğüttür. Çünkü O, İslam’a girişiyle birlikte adil davranmış, Peygamberimiz zamanından hilafetinin sonuna kadar da bu çizgiden ayrılmamıştır. Dahası O’nun adalet anlayışı tamamen Kur’anidir ve örfler veya alışkanlıklara kıymet vermemiştir. Kişilerin zararı hilafına kamunun çıkarını koruma gayesi ise zaten dinin emridir.

Hz. Ömer (ra) kamu çalışanlarına adaleti emreder, hak yememeyi öğütler ve aksi davrananları şiddetle cezalandırırdı. Ailesine dahi bu konuda sert davrandığı aşikardı ve elbette en önce kendisi adalete aşıktı. Çünkü O adil olmayı imandan sayan ve adaletten sapmaktan hele kamu malına tamah etmekten vebali nedeniyle ve imanı gereği korkan birisiydi. Halka karşı ise nispeten daha yumuşak ama her daim adaletten taviz vermeyen bir mahityette davranırdı ve halk da bunu bilirdi.

Yine Hz. Ömer (ra) halkın veya derdi olanın kendisine gelmesini beklemez ve geceleri yahut kılık değiştirerek gün içinde dolaşarak adaletten sapanları tespite çalışırdı. Müşkül durumdaki insanlara ise sırtında çuval taşımak dahil yardım ettiği herkesçe malumdur.

Hz. Ömer (ra) kendi akrabalarından hiç kimseye memuriyet vermemiştir. Bir idareciyi tayin ettiği zaman mal varlığını kayıt altına almış, mal varlığında artış olursa bunu izah etmesini istemiştir. Hiçbir zaman kapalı kapılar arkasında iş görmemiş, asla hileye izin vermemiştir. Her şeyi halkın huzurunda ve şeffaf olarak yapmıştır. Hz. Ömer (ra) yönetimi esnasında adalet hassasiyetini: “Fırat kıyısında bir deve helak olsa, Allah (cc) bunu Ömer’den sorar diye korkarım” sözü ile ortaya koymaktadır.

O’nun adalete dair kısa bir iki kıssasına da yer verdikten sonra asıl konumuza dönelim.

En meşhuru elbette mum hikayesidir ve gece evinde çalışırken evine gelenleri bekletip, yanan mumu söndürüp, sonra başka mumu yakıp selamladığı misafirleri neden diğer mumu yaktın diye sorunca cevabı şu olmuştur; az önce devlet işi yapmaktaydım ve yanan mum kamuya aitti. Oysa şimdi sohbet edeceğiz ve bu devlet işi değildir. O yüzden devlete ait mumu söndürdüm ve kendime ait olanı yaktım!

Hz Ömer’in oğlu Abdullah bir deve satın alır. Bu deveyi devletin develerini güden çobana verir. Devletin otlaklarında deve yer, içer, iyice semirir. Bir gün Abdullah satılması için pazara götürür. Hz Ömer deveyi pazarda görür, kimin olduğunu sorar. “Oğlunun” derler. Canı sıkılır. Oğlunu çağırır deveye nasıl sahip olduğunu ve nasıl böyle semirdiğini sorar. Oğlu, olanları anlatır. Bunun üzerine Ömer: “Vay, ne güzel. Hem halife oğlu olasın, hem böyle iş edesin. Deveni devlet çobanı otlatsın, devlet otlaklarında otlatılsın, satınca da kârı senin olsun. Olmaz böyle şey. Git deveyi sat. Deveyi aldığın tutarı sen al, gerisini götür, devlet hazinesine teslim et.” der.

Uzunca bir kuşatmadan sonra Kudüs teslim olmaya karar verir. Şehrin anahtarının bizzat Hz Ömer’e teslim edileceği söylenir. Hz Ömer, yanına kölesini alıp devesi ile yola koyulur. Yolda kölesinin yaya gitmesine gönlü razı olmaz. Belirli sürelerle değişerek binmeyi söyler. Kölesinin karşı çıkmasına karşın dediğini yapar. Tam Kudüs’e girileceği sırada deveye binme sırası köleye gelir. Köle kendi isteğiyle sırasını Hz Ömer’e vermek ister. Ancak kabul etmez. Hz Ömer yaya, köle deve üzerinde şehre girerler. Halk halifeyi yaya, köleyi deve üzerinde görünce ona hayran olur.

Bir de hadis örneği verirsek;

“Allah Teâla Hazretleri, hakkı, Hz. Ömer’in diline ve kalbine koydu.”İbnu Ömer der ki: “Halkın başına ne zaman bir iş gelmiş, (o hususta) Ömer bir şey demiş, halk da başka bir şey demiş ise mutlaka Ömer (ra) in dediği üzere Kur’ân’dan bir vahiy gelmiştir.” (Tirmizi, Menakıb, 3683, Ebu Davud, Harac 18, 2962)

Hz. Ömer’in adaleti meşhur ve düşündürücüdür ki Asr-ı Saadet’de ve sonrası halifelik görevinde vakur ve imanlı devlet adamlığına yakışır tarzdaki adil, hakkaniyetli ve namuslu dik duruşu sadece İslam alemine değil tüm cihana örnektir.

Bugün adaletten bahseden, adil olmayı öven herkes evvela Hz. Ömer’den örnek vermektedir. Peki modern zamanın, ahir zamanın yöneticileri, bırakın yöneticileri bireyler bu anılan hakkaniyet ve adaletin neresindedir?

Cevap baş eğdirici, utandırıcı ve mahçup edicidir.

Adaleti kadın ismiyle eşitleyen İslam alemi, güçlü olanın, zulmedenin, zengin olanın, nüfuslara sahip olanın, patronların adaletini onaylayan, mazlumların hakkını yok sayan bir gaflet içindedir ki ezilenler haklarından mahrum ve ezenler servetlerle yüzer haldedir.

İslam’ın egemen olduğu tüm ülkelerde yargılar beşeri hukuka geçmiş, İslam hukuku unutulmuş, masumiyet karinesi işletilmez hale gelmiş, iki yalancı tanıkla günahsız ömürler hapislere sevk olunmuştur. Allah adına şahitlik ederken adaletli olmakla emrolunan İslam alemi, para ve makam uğruna yalancı şahitlikten çekinmez haldedir ve hatta din adamları dahi “Allah’tan korkarım” demekten acizdir.

Örflere ve kabullere göre şekil değiştiren İslam, haddi aşarak, dine eklemeler yaparak yeni yeni idam cezaları icat etmiş, dinde cezası olmayan günahlara beşeri cezalar verirken dahi dini bu suça ortak etmiştir. Ama öte yandan mesela hırsızın elinin kesilmesi emrini inatla uygulamama yemini etmiş olan İslam alemi, kamuya uzanan elleri de çoğu zaman görmezden gelmiş veya getirilmiştir.

Adaletin keskin kılıcı sadece zavallılara, güçsüzlere uzanınca da adil düzen bozulmuş ve dünya ve İslam ülkeleri kaosa sürüklenmiştir. Yer değiştiren haklar yerine oturtulmadıkça da (sahiplerine iade edilmedikçe de bu kaos sürüp gidecektir.

Kısas, miras hukuku, borç hukuku gibi tüm yasal işlerde İslam’ın emri açıktır; hak ve hukuk esas alınacak, Kur’ani bir emir yoksa kamu menfaati dikkate alınarak örflere veya şuraya göre karar verilecektir. İçtihat her daim açıktır ve önemli olan adaletins ağlanmasıdır.

Lakin modern zamanlarda bu idrak sömürü düzenlerine ve paraya tutsak edildiği için ortalıkta bir tek Hz. Ömer kalmamıştır. Adalete dair kıssalar hanelerde söylenene dursun icraatta adil sistem ve kimse kalmamıştır.

Yöneticilerin elbette vebali çok daha büyüktür ki hüküm vermek durumundaki bu kimseler hakları korumakla mükelleftir ve yenen haklardan aynen mesuldürler. Yöneticilik bu nedenle zordur ve aşırı bir yüktür.

Adaleti temin etme, şahitlikten, yakalayana, soruşturandan tevkif edene, yargılayandan mahkum edene, infaz edenden savunana kadar pek çok kimseyi ilgilendiren bir husustur ve tüm bu sayılan kimselerin tamamı adil olmak zorundadır.

Fırat kıyısında kaybolan devenin kaygısına düşen Hz. Ömer olabilmek bu nedenle zordur. Kaybolan çocukalr, ağlayan analar, teröre verilen kurbanlar, çetelerce soyulanlar, mafyaya ve tefecilere yenilenler, yurtlarından olanlar var oldukça adaletten söz etmek de mümkün değildir.

En başta caydıcı, yaptıcı, zorlayıcı olmak zorunda olan adalet için, yasalaştırma, yürütme ve yargılama sistemlerinin tamamı aynı istikamette ilerlemelidir ki ancak o zaman hak yerini bulur.

Kur’an ile emredilenler malumdur, Kur’an gözler önündedir ve tüm kainat hak ve hukuk ile dönmektedir. Yaratılışta adalete aykırı bir tek şey yoktur ve fakat insan zalimdir, menfaatçi ve nankördür. Şahsi hırs ve hevesleri ile etrafını yerle bir etmekten dahi çekinmez ve adalet onlar için sadece işlerine geldiği zaman vardır. Yoksa adalet bir kelimeden ibarettir.

Bu yüzden; Hz. Ömer’in adaletini (Bu arada Hz. Ali (ra)’nin adalet tutkusunu da atlamamak lazım gelir) dillere destan edenlere duyurulur ki adalet ölmüştür, Kur’an’ı hayata rehber etmek isteyenler ise bilsinler ki Kur’an dimdik ayaktadır.

Yani hak ve adalet bakidir, beşeri olarak yerini bulamasa da ahirette elbet bulacaktır. Verilen acılar, sebep olunan göz yaşları ise adaleti menfaati uğruna katledenlerin boynuna ateşten bir halka olarak takılacaktır.

O halde mü’mine düşen hak ve hukuka, Kur’an ile bildirilene, adalete dair olana mutlak itaat ve hakları muhafazaya gayrettir. Çünkü savunulmayan hakkın bakiliği ortadan kalkar ve helal edilen haklar geriye dönmez. Ama haram edilen hakların alacağı bakidir ve hak elbet sahibine dönecektir.

Haksızlık karşısında susanlar ise dilsiz şeytanlardır ki adaleti temin bebekten ihtiyara, köylüden kentliye, yöneticiden tebaya, kadından erkeğe herkese farzdır.

O halde Hz. Ömerin adalet kıssaları ile huzur bulanların kendileri bir an önce Hz. Ömer yoluna girmeli ve adaleti dimdik ayakta tutanlardan olmaya gayret etmelidir.

Çünkü adalet kadın ismi değil ALLAH’IN EMRİDİR !

Bu yazıyı okudunuz mu?

Mutlak iyilik ve kötülük

Mutlak iyilik ve kötülük

Mutlak iyilik ve kötülük “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir