Anasayfa / BAŞ YAZILAR / Hz. Peygamberin (sav) hayatı ve daveti
imanilmihali.com
Hz. Peygamberin (sav) hayatı ve daveti

Hz. Peygamberin (sav) hayatı ve daveti

Hz. Peygamberin (sav) hayatı ve daveti

Rahmet Peygamberinin hayatı, İslam’a gönül veren mü’minler için örnek, müjde ve ibretlerle doludur. Risalet sonrası olduğu gibi risalet öncesi de örnek ve yüksek ahlaklı bir insan olan Hz. Muhammed’in hayatına bu nedenle elçilik görevi öncesi ve sonrası diye bakmak lazım gelir.

Risalet öncesinde peygamberimizin tüm yaşamı Mekke ve civarında, kavimde, yörede ve dünyada yaşana gelenleri anlamaya çalışmakla geçmiştir. O, ahlaklı ve namuslu bir halde kervanlarda çalışırken boş zamanlarında da cahiliye dünyasının inançlarının, insan denen harikulade varlığın inanç ihtiyaçlarını karşılayamadığını bilir ve noksan bir şeyler olduğunu fark ederdi. Bu sorularına cevap bulmak için de sık sık yalnız kalır ve düşünür, olanı değil olması gerekeni bulmaya çalışırdı. Çünkü O, daha o zamanlar bilirdi ki insanların elleriyle yaptığı binlerce putun hiçbiri bir fayda sağlamaz ve tevhid yani tek Allah inancı yaşatmaya ve yaşamaya daha layık olandır.

Bu halde iken bile o fazilet ve erdemden taviz vermez, hak ve adalete hizmete çalışır, kavga ve küskünlükleri önlemeye, güzel huy ve davranışları ödüllendirmeye gayret eder, muhtaçlara yardımdan geri kalmazdı.

Ahlakı ve çalışkanlığı sayesinde de 25 yaşında ilk evliliğini yapmış, maddi sorunları bitmiş ama o gezmekten, çalışmaktan ve düşünmekten geri kalmamıştır. Sayısız kıssa ve rivayet bize göstermektedir ki kavimler arası çoğu çatışmayı ve kişiler arası kavgayı sulh yoluyla engellemiş ve iyilik yapmaktan hiç vazgeçmemiştir. Hırs ve kibir gibi şeytani duygulara yenik düşmeyen, asla putlara tapmayan, Kabe içindeki sayısız putun bir ticaret vesikasından öte gidemeyeceğini o zamandan anlayan Hz. Muhammed hep bir inanç boşluğu içinde yaşamış ama beşeri işlerinden de geri kalmayarak kent konseyinin kişiler ve kavimler arası çatışmaları engelleme görevlerinde de yer alarak adalete hizmete devam etmiştir. Bu güzel huy ve hareketleri neticesidir ki daha o zamanlardan adı “El-Emin” yani güvenilen insan olarak anılır olmuştur.

Kısaca, risalet öncesi İslami olmasa bile en güzel ahlakı yaşamak ve yaşatmak gayretindeki Muhammed Mustafa’nın dini inanç dünyasında bir boşluk ve arayış vardır ki bu kısa zaman sonra Hira mağarasında cevabını bulacaktır.

Hira mağarasında ilk vahiylerin gelmesiyle Hz. Peygamberin hayatı kalıcı bir şekilde değişmiş, idrak ve görüşü artmış, o güzel ahlakına rağmen içindeki az da olsa insani nefis dürtüleri temizlenmiş, idraki artırılmış, ezberi kolaylaştırılmış ve ilahi vahyin hikmetiyle dünyaya başka bir gözle bakmaya başlamıştır.

İdraki takiben yine vahiy emirleriyle davetine yakın çevresinden başlayan Hz. Muhammed(sav)’in başlarda işi hiç te kolay olmamış, aksine sayısız direnç ve hakaretle karşılaşmıştır. Çünkü en yakınındaki birkaç kişi hariç tüm kavim (amcaları dahil) O’nun doğru sözlü olduğunu biliyor ve onaylıyor ama getirdiği ve tebliğ etmekte olduğu tek Allah inancını şiddetle reddediyordu. Bunun altında yatan gerçek ise muhakkak ticari ve makamsal kayıplardı. Çünkü cahiliye dünyasının zengin, soylu ve makam sahibi insanları diğerleriyle, kadınlarla, kölelerle, cariyelerle, Arap olmayanlarla eşit olmayı ve aynı hak ve adalete tabi olmayı kabul edemiyordu.

Dahası Kabedeki put ticareti ve buna bağlı olarak gelip geçen kervanların getirisi, kavmin zenginlerinin putların yok sayılması fikrine itirazını daha da güçlendiriyordu.

Sonuçta atalarından görüp duydukları, yaşayageldikleri batıl cahiliye inançlarının bol getirili düzenine sahip çıkma gayesindeki insanların İslam’a direnişi çetin bir hal alarak küfre, sataşmaya ve nihayet işkencelere kadar varmıştır ki isyan ve inkar edenlerin başta gelenleri daima zengin tayfa olmuştur.

Buna rağmen tebliğ ve davetini muntazaman sürdüren Hz. Peygamberin etfarında giderek artan bir inanç kitlesi oluşmuş, başlarda gizli daha sonra yine vahiy emriyle aleni olarak inancı tebliğ ve ifşa şeklinde süren mücadeleler, İslam’ın muazzam doğuşunu da beraberinde getirmiştir.

İnkar ve kfür cephesinin güçlü ve kararlı olması nedeniyle Mekke’de yaşama ve gelişme imkanı bulmakta zorlanan İslam, yine Allah emriyle hicrete tabi kılınmış ve Hz. Peygamber kavmini, servetini, hatıra ve alışkanlıklarını, akrabalarını geride bırakarak inananlarla birlikte Medine’ye göç etmiştir. Bu göçü sadece bedeni olarak algılamadan maneviyatıyla ve ilahiliğiyle birlikte düşünmek mü’minlere fayda sağlayacaktır ki İslam’ın köklerinin kuvvetlenmesi bu hicret sayesindedir. 

Medine’nin Mekke’den farkı, İslam’ın doğduğu yer olmasa da geliştiği yer olmasında ve Mekke’de olmayan yahudilerin burada yaşıyor olmasındadır. medine halkının Peygambere ve kendisiyle beraber göç edenlere gösterdiği hoş karşılama ve kardeş bilme güzelliği ise bugün bile tüm dünyaya örnek bir davranıştır.

Sonuçta İslam Medine’de gelişmiş ama İslamiyet orada kafirlik yanında münafıklıkla da tanışmıştır.

Medine aynı zamanda cihadların, anlaşma ve beyatların şehri olmuştur. Bedir, Uhud gibi yaşanan sayısız cihadlarda müslümanlar sadece düşmanı değil aralarındaki kafir ve münafıklarla da mücadele etmiş ama Yüce Allah’ın da yardımıyla zafere ulaşmışlardır. Nitekim Medine hicretinin sonlarında yakın civardaki kavimlerin çoğu islama girmiş veya anlaşmalar yoluyla etkisizleştirilmiştir ki Mekke’de kalan gruplardan da çok sayıda insan İslam’a girmiştir.

Medine’yi takip eden Mekke yılları ise Hz. Peygamberin son yılları olmuş, ömründe bir kez yapabildiği hac görevini takiben verdiği veda hutbesi ile insanlığa son kez seslenebilmiş, vahyin tamamlandığı kendisine bildirilmiş ve nihayet fani bedeni hayata gözlerini yumarken ardında mükemmel din İslam’ı tam ve doğru olarak tebliğ etmenin vicdani rahatlığıyla ve örnek ahlak ve ibadetiyle dinin hayata yansıma şeklini göstermenin mutluluk ve huzuruyla ahirete intikal etmiştir.

Yaşamında birden çok evlilik yapan, zekat ve infakta sınır tanımayan, hak ve adaletten asla ayrılmayan, dünyevi eğlencelere aldanmayan, dua, tevbe, şükür ile kendisi ve ailesi ve tüm mü’minler için istiğfar edip mağfiret dilenen bu Yüce insan gerisinde mal veya para değil ama örnek bir İslam bırakmıştır ki risalet ve sonraki 90 yıla (!) ait sürecin ismi bu nedenle Saadet dönemi olarak adlandırılmıştır ki en azından Hz. Peygamber ve dört halife zamanı için bu böyle farz edilir.

63 yaşında hayata veda eden rahmet Peygamberinin Kur’an’a virgül bile ilave yapılmamasına özeni, ayetlerin metin, yer ve şekillerine dokunmadan vahye sadık kalması, ayetlerin işaret ettiği hikmet ve gerçekleri mahiyetine anlatması, öğrencilere öğretmesi sayesinde İslam ve onun kaynağı Kur’an tertemiz kalabilmiş, korunması için azami özen gösterilmiştir.

Bu sayede Kur’an hadislerle karıştırılmadan, insan eli değmeden bu günlere kadar saf ve temiz gelebilmiştir. Bu muhakkak Allah’ın ahdi ve himayesi iledir ama kendisi ve sıddık sahabelerinin de gayreti kayda değerdir ki onların hiçbiri insana ait düşünce ve sözlerin o kelama karışmamasına azami önem vermiştir.

Cahiliye dünyasından Saadet dünyasına geçişi temin edecek kadar güçlü ve evrensel olan İslam bu sayede çok kısa sürede yayılmış ve dünya dini olmuştur. Risaletin başında maddi kayıp endişesiyle küfrü tercih eden insanların çoğu taraf değiştirmese ve savaş ve hilelerle Peygambere karşı mücadele etselerde başarılı olamamış, Peygamberin tatlı dili, hoşgörüsü, affı nedeniyle İslam bir hoşgörü dini olarak dünyaya bir sel olup akmıştır.

Mazlumların, ezilenlerin, fakirlerin ve hak arayanların dini olarak doğan İslam halen zengin şımarıklardan ziyade tevazu ile yaşayan inanç adamlarına hitap eder ki Peygamber kendisi de tevazu ile yaşamış, çoğu zaman üç güne kadar aç kaldığı veya bütün günü bir hurma ile geçirdiği olmuştur. Nitekim kendisinin vefatında geriye bıraktığı tek bir dinar yoktur ve zenginlik ve şöhret onun için asla ön planda olmamıştır.

Çünkü O, dünyanın faniliğini ve sınavdan ibaret olduğunu, asıl ve sonsuz yaşamın ahiret yurdunda yaşanacağını en iyi bilen, bu maksatla iyi ve güzele hizmet eden herşeyin bir ibadet sayılacağını idrak edebilen, hak ve haram yemekten zinhar çekinen bir kuldu.

Çünkü O, cihadla kazanılan zaferlerin sevgi ile yüceltilmediği takdirde sonuca varamayacağını bilen, hoşgörü ve anlayışla sorunların çözülebileceğini gören, gerektiğinde en acımasızca savaşmaktan çekinmeyen ama her durumda Allah’ın sınırlarına riayeti emir gören bir kuldu.

Çünkü O, kızı Fatma’ya bile kefil olamayacağını söyleyen, aciz bir kul olduğu için kendisinin de hesaba çekileceği kendisine öğretilen, yapılan iyilik ve kötülüklerin zerrece şaşmaksızın karşılıklarının olacağını idrak edebilen bir insandı.

İslam alemi kendisine beyat ettikçe huzura ve esenliğe kavuşmuş, Kur’an’a tabi oldukça hak olana erişmiştir. Hz. Muhammed’in risalet öncesi kalbinde yaşadığı boşluk ve arayışların doğru cevabı olan İslam sayesindedir ki insanlık bugün tek Allah inancına giderek artan bir sayıda akmakta ve tüm dünya nihai ve milletlerarası ahlak temelli huzuru İslam şemsiyesi altında aramaktadır.

Bu nedenle Hz. Peygamberin (sav) hayatı ve daveti tüm mü’minlerce çok iyi anlaşılmalı ve örnek alınmalıdır. Çünkü O, örnek yaşanan İslam’ın da en doğru şekli ve öğreticisidir.

Bizler Hz. Muhammed (sav) ümmeti olduğumuz için Yüce Allah’a şükrediyoruz.

Bizler O’nun risaletine ve yaşamına ve tebliğine dair tüm haklarımızı kendisine helal ediyoruz.

Bizler O’nun ayetler dışındaki Kur’an’dan feyzlenen açıklayıcı sözlerinin tamamına sadığız.

Bizler, O’ndan razıyız, Yüce Rabbim de kendisinden razı olsun. Amin!

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur'an öğrenmek istiyorum

Kur’an öğrenmek istiyorum

Kur’an öğrenmek istiyorum Kur’an’ı öğrenmek tüm Müslümanların en büyük heves ve arzuları arasındadır ki doğrusu ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir