Anasayfa / Global siyonizm / Hz. Süleyman ve Süleyman Mabedi
imanilmihali.com
Hz. Süleyman ve Süleyman Mabedi

Hz. Süleyman ve Süleyman Mabedi

Tüm gizli örgüt, kötülük ve masonik teşkillerin temeli, Musa Peygamber ve İsrailoğulları (Firavun, Mısır’dan çıkış vb.) hadisesi kadar, Hz. Süleyman dönemi, kişi ve olaylarıyla da doğrudan bağlantılıdır.

İsrailoğulları Davud ve Süleyman Peygambere kadar sayısız belaya muhatap kılınmış, lanetlenmiş ve devletsizlikle cezalandırılmışlardı. Sonraları Yüce Allah’ın lütfuyla, düzelmeleri ve imana dönmeleri umuduyla, Hz. Süleyman zamanı muhteşem bir Krallıkla denendiler. Öyle ki esiri oldukları sihir, kahin ve büyülerin yanlışlığını göstermek için Krallarına nübüvvet bile veren Allah, belayla defalarca sınadığı ama her defasında sırt dönen israiloğullarını bu kez varlık ve güçle denemişti. Lakin bu ortamda bile tefecilik ve kara büyüler ile meşgul olup, ilahi hikmete isyanı sürdürdüler, cinlerle yoğun temas yaşadılar, muhtemel İblis’le bile fiziki temas sağladıklarından çok fazla etkilendiler ve geleceğe miras olarak ta Hz. Süleyman’ın hikmeti yerine, şeytanlardan aldıkları büyü ve çirkinlikleri bıraktılar.

Hz. Süleyman, mabet inşası tamamlanmadan vefat etmiş, Hiram usta O’ndan da önce öldürülmüştü. Hiram’ın cin olduğu kesin gibidir ama öldürenlerin kim olduğu ismen bilinse de insan olup olmadıkları belli değildir. Hiram ustanın yerine diğer dokuz büyük ustadan birinin geçtiği söylenir. Masonların Hiram katlini ayin seviyesinde dinleştirmesi gösterir ki öldürenler cin değil insandır, lakin o insanlar kendilerinden (Kabalacı şeytanlardan) değildir. Çünkü insana düşman olma ritüelleri de bunu gerektirir. Hz. Süleyman’ın dev bir cenaze töreni hazırlaması da muhtemeldir, gerginliğin artmaması, cinlerin isyan etmemesi maksadıyladır.

“Süleyman’ın emrine de, sabah esişi bir ay, akşam esişi de bir ay(lık yol) olan rüzgârı verdik. Erimiş bakır ocağını da ona sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabbinin izniyle onun önünde çalışanlar vardı. İçlerinden kim bizim emrimizden çıkarsa, ona alevli ateş azabını tattırırız. Cinler, Süleyman için dilediği biçimde kaleler, heykeller, havuz gibi çanaklar ve sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Davûd ailesi, şükredin! Kullarımdan şükredenler pek azdır. Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimiz zaman, onun ölümünü onlara ancak değneğini yemekte olan bir kurt gösterdi. Süleyman’ın cesedi yıkılınca cinler anladılar ki, eğer gaybı bilmiş olsalardı aşağılayıcı azap içinde kalmamış olacaklardı. (Sebe 34/12-14)

“Süleyman’ın hükümranlığı hakkında şeytanların (ve şeytan tıynetli insanların) uydurdukları yalanların ardına düştüler. Oysa Süleyman (büyü yaparak) küfre girmedi. Fakat şeytanlar, insanlara sihri ve (özellikle de) Babil’deki Hârût ve Mârût adlı iki meleğe ilham edilen (sihr)i öğretmek suretiyle küfre girdiler. Hâlbuki o iki melek, “Biz ancak imtihan için gönderilmiş birer meleğiz. (Sihri caiz görüp de) sakın küfre girme” demedikçe, kimseye (sihir) öğretmiyorlardı. Böylece (insanlar) onlardan kişi ile karısını birbirinden ayıracakları sihri öğreniyorlardı. Hâlbuki onlar, Allah’ın izni olmadıkça o sihirle hiç kimseye zarar veremezlerdi. (Onlar böyle yaparak) kendilerine zarar veren, fayda getirmeyen şeyleri öğreniyorlardı. Andolsun, onu satın alanın ahirette bir nasibi olmadığını biliyorlardı. Kendilerini karşılığında sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bilselerdi! Eğer onlar iman edip Allah’ın emirlerine karşı gelmekten sakınmış olsalardı, Allah katında kazanacakları sevap kendileri için daha hayırlı olacaktı. Keşke bilselerdi!” (Bakara 2/102,103)

“Süleyman’ın, cinlerden, insanlardan ve kuşlardan meydana gelen orduları onun önünde toplandı. Hep birlikte düzenli olarak sevk ediliyorlardı.” (Neml 27/17)

13 yaşında (MÖ 971) Kral olan Hz. Süleyman, Hz. Davud’un 19 oğlundan birisiydi ve MÖ 1000-900 yılları arasında yaşamıştı. Hz. Süleyman Gazze (Kudüs) doğumluydu, Hitit kanı taşımaktaydı, karısı Firavun kızıydı. (Tevrat ve İncil’e göre Peygamber değil Kral kabul edilir.) Hükümdarlığının toprakları Filistin, Ürdün, Lübnan’ı kapsıyordu. En ünlü eseri Siyon Dağındaki mabedidir. Babası zamanında burada sadece bir çadır vardı ve Tabatül-Ahd (Ahit Sandığı) bu çadırda muhafaza edilirdi. Mabetten (Beyt Ha-Mikdaş) bugün geriye temel duvarlarından bir bölüm kalmıştır. Ağlama duvarı olarak isimlendirilen kısım da bu temeldir. Bu mabet her üç din için de kutsaldır. Dünya tarihinde İsrailoğullarının kurduğu tek medeniyet yaklaşık 70 yıl süren bu devirdir.

Hz. Süleyman’ın risaleti öncesi ruhbanlar güçlenmiş, toplum üzerinde tahakküm kurmuştu. Tefecilik, büyücülük, kâhinlik, eşkıyalık, karaborsacılık yapıyorlar, halkı sömürüyorlardı. Güçlerini tanrı Yehova ve muharref Tevrat’tan aldıklarını söylüyorlardı. (Demek ki Tevrat’ın tahrifi de daha öncelere dayanmaktaydı) Henüz Peygamber olmayan Kral Süleyman, bu kâhin ve işbirlikçi cinlerin sayısız saldırılarına maruz kalmış, hükmü zayıflamıştı. (Büyülerin etkisiyle şiddetli bir hastalığa yakalanmış, cansız ceset denecek hale gelmişti.) İnkâr ve isyanlar neticesi Hz. Süleyman Allah’a niyazda bulunmuş, kimseye nasip olmayacak mülk duasının kabul olmasıyla, tüm asi cinler ve rüzgâr gibi bazı varlıklar emrine verilmiş, tüm lisanlar öğretilmişti. Krallığından dört sene sonra Peygamber olduğu düşünülen Hz. Süleyman, risalet gelince, halka Hakk’ı anlattı fakat İsrailoğulları O’nun peygamberliğini inkâr ettiler.

Hz. Süleyman zamanı refah ve bolluk varken dahi İsrailoğulları yüksek vergiler diye kitaplara geçirilen pek çok isyan çıkardılar. Oysa isyanların sebebi, yüksek vergiler değil, hahamlarca servis edilen kabalistik büyü kaynaklı alışkanlıklar ve kehanetlerin yaşama egemen olmasıydı. Maddi sebep ise kabalistlerin kurduğu tefeci düzene ve bu düzeni meşrulaştıran kabalistik şeytani öğretilere karşı Süleyman peygamberin savaş açmasıydı. (Şeba, Abşalom, Jerobeam ayaklanmaları) Kendi dinlerine (!) uymayan herkesi ve kendilerinden olmayan, kabul ettikleri kaideleri din olarak tebliğ etmeyen peygamberleri sapıklık, dinsizlik, büyücülükle suçluyorlardı.

Hz. Süleyman zamanı gönderilen Harut ve Marut isimli meleklerce yapılan şey, masum-zararsız gerçek sihri tanıtmak ve büyüye dayalı olanın haram olduğunu tebliğ ederek sınav olsun diye öğretmek şeklindeydi ki buradaki gaye Hz. Süleyman’ın tarifsiz saltanatındaki muhteşemliğin büyüden değil, Allah’ın hikmetinden kaynaklandığının gösterilmesi, kendilerince kullanılan kara büyünün haramlığının ispat edilmesidir. Bu iki meleğin rızasıyla geldiği gibi rivayetler doğru değildir. Onlar, israiloğullarına sihrin kötülüğünü göstermek için ilahi ruhsatla görevlendirilmiş meleklerdir. Yani israiloğulları muhteşem saltanatla sınanırken, bizzat meleklerce sergilenen mucizelerle de sınanmaktaydılar. Yazık ki her iki sınavı da kaybettiler. Dahası ayetin ‘Allah izin vermedikçe o sihirle kimseye zarar veremezlerdi’ hükmüne göre israiloğullarının küfür ile ayrı bir sınavı da vardı.

Keza Hz. Süleyman, Belkıs’ın tahtını kimin getireceğini sorduğunda ifritlerden bir cin talip olmuş ancak âlimlerden biri tahtı o esnada hazır etmiştir. Asaf b. Hayrıya isimli bir mü’min/evliya olduğu kabul edilen bu kimse hikmetli insanlardandır ve Allah’ın yardımı ve lütfu ile insanın neler yapabileceğinin cinlere gösterilmesi için bu hadise yaşanmıştır. (Akabinde Hz. Süleyman derhal ‘Bu Rabbimin bir lütfudur‘ diyerek şükürle secde etmiştir.) İsrailoğulları için bu da bir başka sınanmadır ki cin veya sihirden ziyade hikmetin yüceliğinin anlatımıdır.

“Kitaptan bilgisi olan biri, “Ben onu, gözünü kapayıp açmadan önce sana getiririm” dedi. Süleyman, tahtı yanında yerleşmiş hâlde görünce şöyle dedi: “Bu, şükür mü, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni denemek için, Rabbimin bana bir lütfudur. Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse (bilsin ki) Rabbim her bakımdan sınırsız zengindir, cömerttir.” (Neml 27/40)

Halk ve kahinler büyü işini ayyuka çıkarınca (meleklerin tebliğ ve nasihati da işe yaramayınca ve küfür olduğu kendilerine söylendiği halde halkın meleklerden sayısız büyüyü öğrenmede haddi yarışması sebebiyle, Peygamber tevhidi korumak ve asayişi sağlamak adına bütün büyü reçetelerini topladı, yaktırdı. Lakin kendisinin vefatından sonra kâhinler halkı Hz. Süleyman’ın ülkeyi büyü ile yönettiğine kara propaganda ile inandırmışlar, bu yüzden adını da BÜYÜCÜ KRAL anlamında ‘Witch King’ koymuşlardır. (Yahudilere göre sihirle memleket yöneten bir kralın peygamber olamayacağı tezi, Kur’an’ı inkâr etmeleri için başlıca sebeptir. Halbuki tezi yaratan kendileridir.)

Oysa O’nun gücü ve kabiliyeti Yüce Allah’tan duasına karşılık kendisine bahşedilen nimetlerde ve Peygamberlik görevinde saklıdır. Peygamber kuşlara, rüzgarlara emir verebiliyor, mahlukatın lisanını anlayabiliyor, sayısız madenle devasa servetle hükmediyordu. Hz. Süleyman’ın bir başka özelliği de, kâfirlerden de zengin olan tek Peygamber olmasıydı. Üstelik aynı zamanda Kral olan tek Peygamber O’ydu.

İnsanlar ve kuşlar gibi cinler de, Yüce Allah tarafından yer kuvvetleri olarak Hz. Süleyman emrine verilmişti. Karşıdaki düşman da aynı varlıkları kullanıyor olmalıydı ki bu karma orduya ihtiyaç duyulmuştu. Nitekim Pers – İran kaynaklarında kabalistlerin, Süleyman peygambere karşı iblis-cin ordusu kurduğu yazılıdır. (Demek ki kâhinler iblisle işbirliği içinde tevhide karşı cin ve insanlardan ordu kurmuş vaziyetteydiler.) Bunların kurduğu cin ordusunu yenip etkisiz hale getirmesi ırkçı kabalistlerin gözünde Peygamberin en büyük suçlarından birisidir. Diğer kızgınlıkları hayat düşüncelerini lanetlemiş olması, sihirlerini ellerinden alması, bozgunculuklarına son vermesi, uzun bir müddet şeytanlık yapmalarını engellemiş olması, kendilerinden olmayan yabancı kadınlarla evlenmiş olması yüzündendir.

Hz. Süleyman 53 yaşı civarındayken ölüm melekleri canını almaya geldiğinde yine Allah’a dua ederek mabet inşasının yarım kalmaması ve cinlerin çalışmaya devam etmesi için öldüğünün cinlerce anlaşılmamasını niyaz etmiştir. (Ailesi öldüğünü bilecek ama cinler bilmeyecektir.) Duası kabul olmuş ve tahta asasına dayalı vaziyette tam bir yıl makamında ayakta duran cansız bedeni, bir ağaç kurdunun asayı yemesi neticesi devrildiğinde cinler O’nun öldüğünü ancak anlamışlar ve hemen işi bırakmışlardır. (Çünkü yaşarken emir dışına çıkan cinler Hz. Süleyman tarafından yakılmaktaydı. Onları çalıştıran da bu korkuydu.) Mabedin inşası bu tarihte zaten bitirilmişti. Bu esnada cinler de muhtemeldir kendi boyutlarına döndüler. (Not: ne iblis ve ne de cinler peygamberin öldüğünü anlamayacak kadar acizdiler.) Vefatı anlamayışları da cinlerin sınanmasıydı ki gaybı bilemeyişleri ilahi olarak hatırlatılmış oluyordu. Lakin gayba dair halka savurdukları yalanlar azap görmelerine sebep olmuştu, olacaktı.

Burada çok kısa olarak İblis’ten de bahsetmek gerekir ki İblis anladığımız kadarıyla emre verilen cinler arasında yoktu. Lakin soydaşlarına yardım etmekten acizdi, Hz. Süleyman’a karşı ordular kurdurup, halkı tefeciliğe ve isyana kışkırtsa da cinleri ayaklandıramamıştı. Çünkü isyan eden cinler ateşle yok ediliyordu. Keza ordusuz kaldığı için insanlara ve Peygambere şeytanlığıyla zarar vermekten uzaktı. Cinler kendi boyutlarına döndüğünde İblis onlara neler dedi bilinmez ama insanlar hikmetin tecellisine boyun eğecek yerde, o kin ve nefretle şeytana uyup azmaya devam ettiler. Azınca da hem ülkelerinden hem inançlarından hem de akıbetlerinden oldular. Ama iblis Hiram’ın katlini de, tüm bu soydaşlarının yaşadıklarını da kendisine ikinci bir yemin edecek, siyonist emellerle kuracağı yeni dünya düzeninde tıpkı şimdi cinler nasıl zor işlerde çalışmaya zorlandıysa, o da yeni krallığında insanları o zor işlerde çalışmaya mahkum edecekti.

Nitekim Hz. Süleyman’ın vefatından kısa süre sonra, İsrail Krallığı Babil’e esir düşmüş ve sürülmüşlerdir. Halk cinlerden ve meleklerden öğrendikleri büyüleri kullanmaya devam etmiş ve Tevrat ve Zebur’a da bu büyüleri/sapkınlıkları elleriyle dâhil etmişlerdir. Talmud ve Mişna bu zamanda uydurulmuştur, Kabala’da gelenek olarak o zamanlar egemenliğini ilan etmiştir. O günden bu yana da dünyayı o büyü kitabı ile idare etmeye çalışmaktadır.

Hz. Süleyman’ın vefatından sonra büyü kitaplarına, yüzüğüne ve eşdeğeri bulunmayan hazinelere ne olduğu tam olarak bilinmemektedir. Ayrıca rivayete göre var kabul edilen altın madeninin yeri de bilinmemektedir. Lakin en kuvvetli ihtimal 1099 yılından itibaren yaklaşık 70 sene bu bölgeyi karargâh olarak kullanan tapınak şövalyelerinin bazı belgeleri bulduğu şeklindedir. Ondan sonradır ki tapınakçılar, masonik ve kabalistik akıma daha fazla merak duymuşlar ve masonik felsefeye tabi olmuşlardır.

Yahudilerde Tanrı inancı insan biçiminde ortaya çıkmıştır. İnsani özellikler atfetmişler ve sadece Yahudilerin Tanrısı olan bir Rab’bi esas almışlardır. Kendilerini özel hissetmelerinin nedeni budur. Kendi milletlerini, yeryüzüne hükmedecek, milletlerin hepsine varis olacak, seçilmiş ve mukaddes millet olarak görmektedirler. Yahudiler, bu seçkinlik ve üstünlük tasavvuruna rağmen, aşağı yaratıklar olarak gördükleri diğer insanların (goyim) egemenliği ve baskısı altında yaşamalarının doğurduğu çelişkiyi pek çözememişlerdir.

Yahudiler gözünde Süleyman Mabedi’nin Babil sürgünü ve sonrasından başlayarak günümüze kadarki süreçte önemi çok büyüktür. Mabed Süleyman peygamber tarafından yapılmış ve dönemindeki diğer mimari eserlere benzerlik göstermiş olsa dahi ihtişamı ile muazzam bir yapı olduğu dini kaynaklarında belirtilmektedir. Yaşamın merkezinde dinin var olması, mabedin kutsal ahid sandığını koruduğu düşüncesi, Yeremya kitabında belirtildiği şekilde “Tanrı’nın Evi” ifadesinin kullanılması ve kurban ibadetlerinin sadece mabedin sunaklarında gerçekleştirilmiş olması halkın mabede verdiği önemi göstermektedir. Eğitime önem vermekteydiler ve hatta erkeklerin öğrenim görmesi farz ibadet sayılmaktaydı. Bu ibadetin ise mabedde gerçekleştirilmesi, burayı bir nevi akademiye çevirmiş ve halkın yaşantısında mabed ayrılmaz bir unsur olmuştur. Ayrıca Kudüs’ün savunma ihtiyaçlarının da mabetten finanse edildiği görülmektedir.

Şu soru hep ortadadır; Hz. Süleyman emrinde fiilen dalgıçlıkla, inşaatla, savaşmakla, ağır işlerde çalıştırılmakla cezalandırılan o cinler şimdi nerededir? Genel kabule göre boyutlarına geri dönmüşlerdir ancak doğrusunu ve hikmetini sadece Allah bilir diyerek bir hal tarzı olarak Kazım Mirşan’ın bulgularına ve Göktenri isimli esere göz atabilirsiniz. Bu teze göre; cinler israiloğullarının ve onlardan üreyen Beniisrail halkının atalarıdır, dolayısıyla boyutlarına dönmemiş, evrime uğrayarak bizlerle birlikte yaşamaya devam etmişlerdir. Yani israiloğulları insan değil cindir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir