Anasayfa / Global siyonizm / İblisin Ahdi – yakın zamanlar
imanilmihali.com
İblisin Ahdi - yakın zamanlar

İblisin Ahdi – yakın zamanlar

Yakın zamanların tarihini Hz. Süleyman döneminden başlatıp, hükümdarlığın kurulduğu Kudüs, yönetildiği mabet ve ilahi hikmetle karanlık güçlerin savaşı ile irtibatlandırmak doğru olandır. Çünkü dünya tarihinde ilk ve son kez cinler, bu zamanda bir peygamber emrine verilmiş, insan – şeytan rekabeti bu dönemde farklı boyut kazanmıştır. Bu yüzden milattan yaklaşık on asır önce burada yaşananlar 21 nci yüzyıla bile hitap eden tesire sahiptir. Semavi Tevrat ve Zebur’un varlığına rağmen azan israiloğullarının tefecilik ve bozgunculuktan, kehanet ve büyüden, ilahlarından (!) kopamayışları dine rağmen ayrı bir din yaratma heveslerini bu dönemde göstermiştir. Yine Masonluk tüm felsefesini bu zamanda yaşananlara yaslamıştır. Bu hadise ileride detayıyla incelenecektir.

Biraz daha geri gidip Musa Peygamber’in gönderildiği İsrailoğulları toplumu ve onların firavun elinden mucizelerle kurtuluşları da alternatif bir başlangıç olabilir. Çünkü Mısır’dan çıkışla birlikte Tevrat yaşama dahil olmuş ancak israiloğullarının sihre yatkınlıkları, pagan inançları, şeytanlarından kopamayışları, sayısız mucize ve verdikleri söze rağmen tevhide tabi olamayışları bugüne akseden vadedilmiş topraklar, Mesih, yeni dünya, seçkin ırk motiflerini de tarih sahnesine çıkarmıştır. Siyonizmin makul çıkış tarihi de bizlerce bu dönemdir.

İnsanlık sıfırıncı yaşına geldiğindeyse, adeta sil baştan bir hayat yakalama şansını İsa Peygamber ile elde etmişti. Musa ve Davud Peygamberlerin, aradaki onca Peygamberin tebliğini yok sayan veya unutan insanlık için, savaşlara ara vermek, sulh ve merhameti özendirmek, yumuşak ve basit yaşamak, tabiatla barışmak için bu yeni vahiy umut ve sevgi vadediyordu. Lakin kavim kötü, inanç zayıf, şeytan güçlüydü. Bozgunculuk, tefecilik, hırsızlık, çalışmadan kazanmak, sihir hayatın tam ortasına oturmuşken o azgın kitleyi yola getirmek kolay olmayacaktı. Dahası inana geldikleri seçkinlik tezinin reddedilişi, tahrif ettikleri Tevrat’ın tanzim edilip hak yola çevrilişi, durumlarından memnun olan kavmin haram yollarını tıkıyor, servet yığmalarına engel oluyor, ilahlarını boşa çıkarıyordu. Yine Tevrat’ta adı anılmayan İblis, İncil ile ortaya konuyor ve ona uyanların cehenneme gideceği, doğal olarak tüm kötü işlerin hesabının sorulacağı ve yine kaçınılmaz olarak ahiretin varlığı tebliğ ediliyordu. İsrailoğulları da bu yeni Kitap’la artık İblisoğulları diye anılıyordu. Ahiretsiz ve hesapsız yaşamaya, haram da olsa bol kazanca, onlarca ilaha göre ayarladıkları hayatını bu yeni din sil baştan yapıyor, tüm kazanımlarını terk etmeyi emrediyordu. İki seçenek vardı; kabul edip itikat etmek yahut reddetmek, gerekirse susturmak. Tüm evvelki peygamberlere yaptıkları gibi susturmayı seçtiler ve İsa Peygamber risaletinin daha üçüncü yılında dünyadan ayrılmak zorunda kaldı.

Bundan yaklaşık altı asır sonra Yahudiler efsane ve rivayetlere uygun olarak yeni bir peygamber bekliyordu. Lakin bu peygamber kendi aralarından çıkacak, mevcut yaşamlarının uygunluğunu bildirip, kadim şeytanlarını onaylayacak, seçilmişliklerini dinleştirip, teyit edecekti. Yeni peygamberin Arap coğrafyasından olacağı ise kesindi! Bu Peygamber ile (Mesih inancıyla) vadedilmiş toprakları ele geçirecek, servet ve güce kavuşacak, yeşil vahalara kurulu altın saraylarda efendi olup diğer halkları yöneteceklerdi. Oysa gelen Hz. Muhammed (sav) ve gelen vahiy İslam’dı. Yani onların tüm yaşayış ve inançlarını toptan yanlış gören, son ve tam din İslam !

O ana dek Hristiyanlığı bir şekilde sindirmiş, tahrif edip kendilerine uydurmuşlardı ama Kur’an yazılıydı, korunmaktaydı, iman ordusu cihattan kaçmayacak kadar çetindi. Çaresiz dokunamadılar ve sinsilikle tahrif, inkar yolunu seçtiler. İslam coğrafyalara yayıldıkça onların tahrif gayretleri de arttı ve üç semavi din yazık ki bir arada yaşanmaya devam etti. Bu ise tevhidin yeryüzüne egemen olmasının önündeki en büyük engeldi. Hristiyan alemi, İslam’a bakış açısı anlamında Yahudilerden yana oldu. Çünkü İslam, Hristiyanlığı da, yanlış inançlarını da ortadan kaldırıyordu. Teslis ve ruhbanlık içlerine kadar girmiş, savaş ve kıtlık yılları etkisiyle de İslam’ı idrak edecek hal ve anlayıştan mahrum kalmışlardı. Yahudilerin baskısıyla da inkarı seçtiler ve kaybettiler.

Hristiyan kitle kalabalıktı, zengin ve güçlüydü, teknolojiye yakındı, okumuş aydın kesim bir hayli fazlaydı. Kilisenin de etkisiyle güçlenen bu kitle sınırlardan taşmaya ama derebeyler eliyle zalimleşmeye, kilise ve papalık eliyle hunharlaşmaya başlamıştı. Kendi mensuplarına dahi baskı yapacak hale gelen Katolik yapı, aynı coğrafyayı paylaştığı halklara, dinlere sataşacak, sınır ötelerine seferler düzenleyip kan akıtacaktı.

İlki 1099 yılında başlayan haçlı seferleri, Katolik kilisesine karşı çıkan herkesi, hangi dine mensup olursa olsun, düşman bellemek ve varlığını sürdürmek için yok etmek ideolojisiydi. Lakin can çekişen, tanınmaz haldeki Katolik inancı bu bile kurtaramadı ki Protestanlık adıyla karşısına çıkacak en dişli rakibi kendi elleriyle yaratacak, Protestanlarca doğurulan melez bebek püritenlik ve evanjelizm eliyle tahtı sallanacaktı. Neden sonraysa bu üç akımın da siyonist felsefe mahsulü olduğu anlaşılacaktı.

Aslında Hristiyanlığı teslise mahkum eden Aziz Pavlus (!) denen Yahudi, bunun temelini çok önceden atmıştı. İsa Peygamberin dinini tanınmaz hale getirip, kendisini peygamber ilan eden Pavlus, İsa’yı bulutlar ötesine gönderir ve peygamberin dünya insanlığı ile irtibatını keserken, Hristiyanlığı Yahudileştirerek kendisine paye çıkartıyordu. Ve O’nun dine soktuğu zehirli okları İsa’nın askerleri bir daha hiç çıkaramayacaktı. Yahudileşen Hristiyanlığın mezhepleşmesi ve nihayet evanjelistlere teslim olması ise cehalet ve ihanetlerine kesilmiş bedeldi.

Yahudiler binlerce efsane ve mit ile insanlığın ve dinin altını çağlar boyu aşındırırken içlerinden çıkıp yanlış yaptıklarını söyleyen bir peygambere (İsa Peygambere) imkan tanıyacak değillerdi. Tarih boyunca buna müsaade etmemişler, yine etmeyeceklerdi. Bu tabiatlarının asi ve zalim ruhuna aykırıydı. Peygamberi öldürmekle vahyin azametinden kurtulamamışlardı ama sahneye sürdükleri Pavlus bu işi kısa sürede ve kansız halledivermişti. Bu usul öylesine etkili ve masrafsızdı ki Yahudiliğin sonraki tüm eylemlerine de örnek teşkil etti. Bedenleri değil zihinleri kontrol etmek öncelikli hedefleri oldu. Velhasıl İslam Peygamberinin de tebliğe başladığı andan itibaren etrafına çöreklenen Yahudiler, bilhassa Medine yıllarında vahyi saptırmayı, Peygamberi büyülemeyi hatta öldürmeyi planladılar ancak ilahi ruhsatın bu son dinle olan kararlılığını unuttuklarından başarılı olamadılar ve karanlık tarihleri ile baş başa kalırken yok etmek yerine yok saymayı tercih eden bir politika izlediler. En azından uğraşmayı en sona bıraktılar.

Kendilerine uydurdukları Hristiyanlık Pavlus’un teslisine rağmen seçkinliklerine hak tanımayınca ve tefecilikten kazandıkları gayrimenkullere krallarca el konulunca başladıkları mitolojik arayış Amerika kıtasının keşfiyle yeni bir heyecan kazanacaktı. Nitekim on binlercesi yeni kıtaya göç ederek orada ‘New İsrail’ denen yerde “yeni dünya devleti” umuduyla ve 95 milyon Kızılderili’nin katliyle yeni bir hayata başlarken geride bıraktıkları dünya artık onlar için hepten düşmandı.

Düşman oldukları koca yeryüzünde değer verdikleri tek yer Kudüs ve ilahi bağla bağlı oldukları tek devlet kadim İsrail’di. Güçlenecek, yönetimlere gelecek ve silahla cesaret edemedikleri kalkışmayı para ve din silahlarıyla kansız bir şekilde sonlandırıp ilk günden beri içlerinde yanıp tutuşan hırs ve kini bastıracaklardı. Şaşalı günler çok uzak değildi. Bu sayede iblisle olan ahitleri de yerine gelmiş olacaktı. Kendilerini engelleyecek Hristiyan alem vurdumduymaz, cihattan kaçınan tutum ve sağduyusuz teslimiyetiyle bilhassa mezhepleştikten sonra ideallerine hizmete zaten amadeydi.

Daha yakın zamanlarda suni olarak Sovyet Rusya ve nükleer saldırı korkusunu yaratanlar ile Sovyet Rusya’nın yıkılmasını dile getirenler aynı insanlardı. Sovyet Rusya Marshall planının etkisiyle komünizmi terk etmek zorunda kalınca tehdit olmaktan çıktı, plan değişti, bir tek hasım İslam kaldı. Şimdi onunla ilgilenmek zamanıydı. 11 Eylül 2011, III. Dünya savaşının başlangıç tarihi olarak kayda geçerken, değişen dünya dengelerinin, stratejik kutuplaşmaların da ayak sesi olacaktı, tabi değişen vahşet katsayılarının da.

Yahudi güdümlü Hristiyan dünya, Müslümanlar üzerine Cezayir’den Afganistan’a kadar ve her türlü terörü caiz göstererek, gün başına 100 dolara satın aldığı Mısır’lılar ile Arap Baharı şenlikleri yaratarak bomba yağdırırken, hedefine milliyet veya petrol gelirlerini değil doğrudan kutsallığı almıştı. Çünkü bu İsrailoğulları’nın ezeli gayesiydi, Beniisrail atalarının elleriyle kaleme aldıkları Tevrat’ta belirtikleri üzere hasım ve alternatifleri yok etme planıydı.

Kudüs’te inşa edilecek Hz. Süleyman mabedinin, vadedilmiş topraklara sahip olmanın, Mesih’in gelişini hızlandıracağını hayal eden Siyonistler, Anadolu ve Türklere ayrı bir sayfa ayırarak en fanatik püritenleri (Evanjelikleri) bile kandırıp yeni cihan imparatorluğu hayal ederken, bunun iblisin ahdi ve o iblise verdikleri ahit gereği olduğunu elbette telaffuz etmeyeceklerdi. Zaten aciz dünyanın bu maksadı hala anlamamış olmasına bakıp keyiflenirken, sinsice planlarında bir hayli mesafe de kat etmiş haldeydiler.

Oysa yaratılışın ilk anından da önce insana secde emrine isyan eden iblis ve ona uyan asi cinler istikametinde dünyada negatif güç olarak görev alan İsrailoğulları, ilahi-hak-semavi dinlerin tam aksine sürdürdükleri yaşam ve bencillik dolu sanal inançlarıyla şeytanın yeryüzündeki orduları olmayı çoktan hak etmişti. Süleyman mabedinde zor şartlarda çalışmaya mecbur edilen azgın cinlerin, ilahi kudretle insanın emrine verilmesi, fıtrattaki secde emrinin aslında mahiyetini açıklarken filli uygulamasını da gösteriyordu. İsrailoğulları buna rağmen hakikati tam tersine çevirmek suretiyle en koyu mason ve siyonistleri dahi dünyevi yalanlarla kandırdılar, vaadlerle avuttular.

Cehenneme mahkum hayatlarını, anlaşılmaz bir cehaletle bu dünya zevkleri için perçinleyen ve tövbeye yanaşmayan israiloğulları, çoktan helaki hak eder hale gelseler de müminler için sınav aracı olma görevlerini gerçekten çok iyi yapıyorlardı. On binlerce batıl inanç, mezhep, felsefe ve fikir üretip akılları karıştıran, taraftar ve sempatizan toplamayı başaran, uzay dışı tarikat yalanlarıyla bile saf insanlığı aldatabilen siyonizm, tüm hak düşmanlarını aynı safta toplayıp oluşturduğu şer cephesiyle adalet ve hak duvarlarına saldırırken aslında kendisine tabi olanların da hayatlarını karartıyordu.

Bu yüzyıla gelindiğinde İblis, niyet ve planlarını asli gayesi olan Mescid-i Aksa ve Kubbet’üs Sahra’yı yıkıp, Süleyman mabedini yeniden inşa edip, buradan idare olunacak yeni dünyayı Kabala ve Talmud’la hizaya çekmek için kollarını sıvadı ve son kale olan Anadolu İslam’ı ve Türklüğün üzerine çullandı. Terörler, mülteciler, siyasi çekişmeler, ekonomik darboğazlar, küskünlükler, kutuplaşmalar yarattı. Bunu yaparken de kendisine tabi kimselerle öyle muazzam planlar yaptı ki küresel planı zarar görmeyecek, bir tek Yahudi’nin burnu kanamayacak, Müslümanlar birbirlerini kıracaktı. Çünkü dünya halkları hala ülkelerle uğraşıyor, halkların değil yöneticilerin kader belirleyici olduğunu bir türlü anlayamıyordu.

Bu coğrafi plandan farklı olarak şeytancıların bir de küresel ve dijital planı vardı ki bu yeni plan toprak işgalinden ziyade mülkiyetleri, cüzdanları ve hürriyetleri hedef alıyordu. Planı aynıydı sadece usulü değiştirmeyi ve yedeklemeyi hedef almıştı.

Lakin İblis, gerek din ve ekonomi, gerekse siyaset ve sanayi alanında yalnızlaştıran taarruzları ile zayıflattığı Türkiye Cumhuriyeti’nin çoğu kılcal damarlarına dek nüfus etse de, nihai öz cevhere ulaşamadığı için güçsüzlüğünü ve hatasını idrak edemedi. Allah’ı kadere zorlamakla meşgulken, o kaderin sahibinin planlarını yok saydı, o kaderin sahibinin yeryüzündeki orduları olan Türkleri sadece Anadolu’da yaşayan hasta adamlar olarak farz etti ve fazla hafife aldı. Oysa Türk kavramı hak tarafında olan devasa birliğin adıydı, Hakk ordusunun adıydı.

Lanetlediği, deccal diye andığı Türklerin kaderin verdiği mesuliyet ile tüm cihanı aleyhlerine ayağa kaldıracağını hesap edemedi ve teknolojisine güvenirken o silahların patlamayacağını unuttu, patlasa da ölmekten gurur duyan kitlenin korkmayacağını aklına getirmedi. Yahudi yanılgısı da iblise kanarak, kaçınılmaz altın çağın geldiğini, lakin bunun Mesih’le değil Kur’an ile olacağını göremedi. Tüm Hristiyanlığın ve batıni dinlerin, hatta Musevilerin, yarın iman safında toplanacağını göremediği için de şeytanların yalan dolu sihir yüklü karanlık gücünün, Nur’un sahibi Yüce Allah’ı sindirebileceği gafletine imza attı.

Kabalist Siyonizm, insanlığın yeni dünya ile kast edilenin şeytan-cin imparatorluğu olduğunu er yada geç anlayacağını hesap etse de inancın gömülü olduğu topraktan bu kadar muazzam bir direnç çıkaracağını hesap edemedi, saklanmaya mahkum oldu. Yeraltı mağaralarının, ateş kusan silahların, yüksek duvarların değil de imanın koruyucu olduğunu bilemedi, imandan yoksun olduğu için boşuna kürek çektiğini fark edemedi. Satanist ritüellerin tütsü kokan mabetlerinde bile Hakk’ın sancağının yükseleceğini bilemedi. İşte bu yüzyıl aldanış ve aldanmayışların çağı olarak tarihe mührünü bastı.

Bir yanda iblisin bir yanda Allah’ın ordularının olduğu bu mücadelede kazanan elbet Hakk olacaktı. Bu değişmez kaderdi. Doğru olan ise değişmez kadere uygun yaşamak ve doğru tarafta yer almaktı, doğru tarafta olmanın hakkını vermekti. Bu yaratılışın gayesi, Allah’ın muradı, omuzlara yüklenen emanetten başka bir şey değildi.

Elektriği, telefonu, televizyonu, aşıyı, benzini, Amerika’yı, deterjanı, interneti, faizi bulan, demokrasiyle tanışan, insan haklarını kanunlaştıran, uzaya çıkan, balistik füzeler ve uzun köprüler yapabilen, çok katlı evler üreten, dağlardan su getiren insanlık fiziken başardıkları kadar maalesef inanç ve ahlaklarında başarılı olamadı.

Erken ve yakın çağı böylesine kana bulayan şeytanlar bunu elbette saklı, sinsi vaziyette başardılar. Çünkü insanlığı geri dönülemez noktaya getirene kadar şeffaf olmamaya ant içmişlerdi ve gerçek niyetlerini duyurmalarına engel olan şeytandı. İnsanlık uyanana kadar da emellerine ulaşacaklarına en azından engellenemeyeceklerine emindiler. Gerek resmi olarak tanınırken ve gerekse yer altına çekildiklerinde hep ketumiyete sadık kaldılar ve bu yüzden kurdukları tüm yapılanmalar ‘Gizli Örgüt’ diye anıldı. Bu örgütler ise haşhaşi ve mankurt mantığıyla çağa damgasını vurdu. Yaşamı çok daha çekilmez kıldı.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Globalizm

Global veya küresel demek tüm yeryüzünü, içindekilerle, altındakilerle, üstündekilerle bütün olarak kaplayan demektir. Siyasi ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir