Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / İftiracılara nasihat görevi
imanilmihali.com
İftiracılara nasihat görevi

İftiracılara nasihat görevi

İftiracılara nasihat görevi

İslam dini, Kur’an ile emredilen, mutlak doğru ile şekillenmiş, son, mükemmel ve kıyamete dek baki tek dindir. Hayatın hem manevi hem de maddi yanına hükmeden bu din, kulları beden ve ruhtan olmak üzere ikiye ayıran, fani hayatı sonsuz ahiret yurdunun tarlası kılan, mutlak ahlakı öğreten ve doğru yola (Sırat-ı Mustakim) davet eden ama zorlamayan, kulları da sevap ve günah kazanma becerilerinde hür ve serbest bırakan bir dindir.

Bu dinde beşeri olarak meşru olan şeyler dine uygun olmalıdır ve mutlak güzele hitap etmelidir ki cennetlere uygun yaşam formları bu dünyaya tatbik edilebilsin. Fakat maalesef beşeri olarak meşru olan şeyler yaşadığımız bu dünyada çoğu zaman dinle çakışmaktadır ve dinen caiz değildir.  Yasal ve mutlak adalet arasındaki bu fark ise kulları dipsiz uçurumlara mahkûm etmektedir.

Yasal ve mutlak doğrular birbirinden farklı olunca da, kamunun din adına, dine çoğu zaman yalan söyleterek ve dinin aksine davranarak yaptığı hatalar sadece insanları mutsuz etmekle kalmaz, aynı zamanda dinin temellerine de zarar verir.

Kulların ve hatta kamunun elbette günah işleme özgürlüğü vardır ama bu zulme kadardır çünkü Kur’an akıl sahiplerini sevap ve günah işleme noktasında serbest bırakırken zulme savaş açmış haldedir ve şirk dahi aslen bir zulüm olduğu için afsızlığa mahkumdur. Zulüm, (haşa) Yüce Allah’a, dine, etrafa ve nihayet kendimize yapılabilir ki tamamı ziyana sebeptir.  Zulüm üreteni zalim diye adlandıran ayetler, zulmün cezasının dehşetini defaten vurgularken bir yandan da o zulme sessiz kalanları ve destek olanları azarlar ve zulme ortak eder. Hatta Kur’an çok daha mucizevi bir şekilde Allah’ın öfkesini o zulmü üretenlere destek olanlara yönlendirir ki bu korkulması gereken bir şeydir.

Bu bela ve vebalden kurtulmak için Kur’an zalimlere tevbe kapısını açar ve dua ile yürekten af dilemeleri durumunda Yüce Allah’ın mağfiret edeceğini duyurur. Lakin bir mühim mesele daha vardır ki o da örneğin zulme varan yalan ve iftiralara tamah edenlere diğerlerinin nasihat görevini yerine getirmesidir. Önce ayete bakalım.

“O ağır iftirayı uyduranlar, sizin içinizden bir güruhtur. Bu iftirayı kendiniz için kötü bir şey sanmayın. Aksine o sizin için bir hayırdır. Onlardan her biri için, işledikleri günahın cezası vardır. İçlerinden (elebaşılık ederek) o günahın büyüğünü üstlenen için ise ağır bir azap vardır. Bu iftirayı işittiğiniz zaman, iman eden erkek ve kadınlar, kendi (din kardeş)leri hakkında iyi zan besleyip de, “Bu, apaçık bir iftiradır” deselerdi ya! Onlar (iftiracılar) bu iddialarına dair dört şahit getirselerdi ya! Mademki şahit getirmediler; işte onlar Allah yanında yalancıların ta kendileridir. Eğer size dünya ve ahirette Allah’ın lütfu ve rahmeti olmasaydı, içine daldığınız bu iftiradan dolayı size mutlaka büyük bir azap dokunurdu! Hani o iftirayı dilden dile dolaştırıyor; hakkında hiçbir bilginiz olmayan şeyleri ağzınıza alıp söylüyor ve bunu önemsiz bir iş sanıyordunuz. Hâlbuki bu, Allah katında büyük bir günahtır. Bu iftirayı işittiğiniz vakit, “Böyle sözleri ağzımıza almamız bize yaraşmaz. Seni eksikliklerden uzak tutarız Allah’ım! Bu, çok büyük bir iftiradır” deseydiniz ya! Eğer inanıyorsanız, bu gibi şeylere bir daha ebediyyen dönmemeniz için Allah size öğüt veriyor. (Nur 24/11-17)

Hatırlanacağı üzere İfk (İftira) hadisesi, Hz. Peygamber(sav)’in eşi Hz. Aişe(ra)’ye münafık elebaşlarınca atılan iftira ve maalesef o iftiraya hemen kapılıveren sahabelerle alakalıdır. Bunları açıklayan ayetin sonu ise bir başka azarla biter ve o azar “iftirayı işitenlerin sorgulamadan ve ispat edilmeden o iftiraya kanmamalarına ve iftira atanlara da nasihat etmeleri” ile ilgilidir.

Yani denmek istenmektedir ki münafıklar, kafirler, müşrikler elbette şeytan ve nefsin oyuncağı olarak kötülük üretecektir. Doğrusu sorgulamak, hakikati araştırmak ve delile dayandırmaktır. Kötülük toplumları bu mesnetleri aramdan suç isnat edebilirler ve bu onların kararmış kalpleri için normal sayılabilir. Ama …

İman sahipleri için aşırı ve kötü zanda bulunmak, açık ve ayıp aramak dahi suç ve günah iken, yalan ve iftira etmek, yalan ve iftiralara kanmak büyük günahtır. Gerçek iman sahiplerine bu durumda düşen görmeden ve ikna olmadan inanmamak ve bu yalana tevessül edenlere de nasihat ederek gerçeği araştırmalarını istemektir.

Ama … insan zalim, nankör ve cahildir. Yalanlar tatlıdır, gıybetler hoştur, günahın her türlüsü zevk verir. İnsan kanmaya ve aldanmaya bu kadar meyilli olunca da çok büyük bir günah olan iffetli kadınlara iftira atmak suçuna dahi kolayca kanıverir ve bunun gizli kapılar ardında uzun zaman dedikodusunu yapmaktan da çekinmez.

İftira atılana savunma hakkı dahi verilmeden yapılan bu yargısız infazın elbette Allah katında cezası büyüktür ama bu aynı zamanda toplumsal ilişkileri de yerle bir eden bir sanal ve yalan bir kanı oluşturur ki mutlak güzel ve mutlak adalet bundan zarar görür.

O halde iman sahipleri için yapılması gereken ilk şey beşeri hayatta karşılaşılan tüm meselelerde gerçeği ve ispatı aramak, ayıba ve günaha giden konuları mümkünse zorlamamak, ispatsız inanmamak ve hele yalana destek vermemektir.

Bu suçların cezasız kalması demek değildir. Aksine suç varsa cezası da mutlaka olmalıdır ki o suç cezasız kalmasın ve toplumun hakkı korunsun. Ama bu suçun varlığı ispat edilene dek herkesin masum olduğu da unutulmamalıdır. Yoksa şaibe ve ithamla karalamak, delile dayanmıyor ve haklı değilse yalan ve iftira suçuna girer ki Allah katında bu çok ama çok büyük bir günahtır, dine ve imana savaş açmaktır.

İslam hukukunda suçların ve cezaların anatomisi gayet nettir ve mesnedi ispat, delil veya şahide dayalıdır. Bunların olmadığı ortamda ise yol yine Kur’an ile belirtilmiştir ve bu kez kulların (hem mazlum hem zalimin) yeminle kendisini haklı çıkarma hakkı vardır.

Söz gelimi eşinin kendisini aldattığını düşünen adam başkaca delil veya şahit yoksa Allah adına 3 kere yemin eder ve dördüncüde şayet yalan söylüyorsa cehennem azabına razı olduğunu dile getirir. Kadın ise buna cevaben dört kez Allah adına yemin eder ve şayet yalan söylüyorsa aynı şekilde cehennem azabına razı olduğunu ifade eder. Bu noktadan sonra ise her daim olduğu gibi hüküm Allah’ındır ve mahkeme düşer ama günah ve ceza hem de ağırlaştırılmış olarak Yüce Allah’ın takdirine bırakılır.

Sosyal yaşamda herkes ve sürekli bir şeyler söylerken, bunca adaletsizlik ve haksızlık yaşanırken iman sahipleri asla Allah adına yemin eden göremez. Çünkü bu çok büyük vebaldir. Hele ki Allah adıyla yapılan yeminler (Kur’an üstüne yeminler dahil) bağlayıcı ve dille söylenen yeminlerden çok daha mesuliyet getiricidir.

Keza suç itham edenler veya masum olduğunu iddia edenlerden de Allah adına yemin duymak zordur çünkü ne suçlayan ve ne de suçlanan yeterince masum değildir, vebalden kaçar ama toplumu aldatmaktan, oyalamaktan da vazgeçmez.

Beşeri olarak kamuya veya kullara normal gelen bu haller ise dinin toplumda bulduğu karşılığın ne denli köhne ve demode, yanlış ve haksız olduğunun delilidir. Kur’an emirlerinden habersiz İslam’ı yaşadığını iddia edecek kadar aptal toplumlar yalan ve iftiranın, yemin ve tevbenin, sebat ve doğruluğun, vebal ve günahın ağırlığından da elbette habersizdir.

Oysa iffetli kadına iftira atmak örneğinde gördüğümüz gibi (ki Kur’an’ın kıssaları sadece o olaya has değildir, benzer tüm olaylara ve tüm zamanlara örnektir) yalan ve iftira ile gerçeğe vurulan her bir darbenin Allah katında öfke uyandıracak kadar şiddetli bir yanı vardır ve iman sahiplerine düşen bu yalanlara kanmamak ve yalan uyduranlara veya aşırı zanda bulunanlara (aynı zamanda varsa suç işleyenlere de) nasihat etmektir.

Kötüler kötülüğünü, şeytanlar şeytanlığını yapacak ama iman sahipleri Allah’a yakışır kul olduklarını bunlara inanmayarak ve hakikati araştırarak ispat edeceklerdir. Kötü sözün açıklanmasını dahi istemeyen Yüce Allah iman kardeşliğini emrederek ve tevekkülü şart koşarak kendisinden başkaca ilahlara iman edilmemesini buyururken, dünya sınavının iyilik ve kötülük savaşı olduğunu da defaten açıklamaktadır. Yine Allah buyurmaktadır ki sadece iman sahipleri cennetlere erecektir.

Varsın birileri kötülük uğruna yorulsun, varsın birileri dünyevi çıkarlar uğruna kırıp döksün, varsın birileri hile ve iftiraya müracat etsin, varsın birileri hakka tecavüz etmeye yeltensin, varsın birileri mutlak ahlaka saldırsın, varsın birileri yasal meşrulukla dinen caiz olanı bozmaya kalkışsın, varsın birileri yeryüzünde bozgunculuk yaratmaya kalkışsın … iman sahiplerine düşen beşeri kargaşa ve telaşlardan sıyrılarak sadece Kur’an istikametinde ve sadece Allah’a yürümektir.

Hak elbette tecelli eder. Adalet er ya da geç mecrasını bulur. Mesele beşeri galibiyetlerle sevinmek değil, maneviyatla yükselmek ve nefse boyun eğmemektir.

Fani dünya çıkarları haklı ve güzel olsalar dahi ahiret yurduna geçemeyecektir. Ahiretin azığı sadece iman uğruna kazanılmış salih ve selim niyet ve amellerdir ki vebal eksilmeden ahirette muhasebe edilecek tek şeydir.

Kötü ve çirkin olarak yapılan her şey de, temiz ve doğru olana atılan her çamur da, pisliğe destek olmak da, hakikati savunmamak da, zulüm üretmek de, zulme sessiz kalmak da günahtır, dini bilmemektir.

İyi zanda bulunmak ve gerçeği aramak Allah emridir. Ama Allah’In emri aynı zamanda iftira atmamak ve haksızlık-adaletsizlik etmemektir.

Yalan rüyalar uğruna yıkıp dökenlerin gerçek yüzünü görmek … o yalan ve iftiranın hayır yönüdür.

Kul elbette gerçeği ortaya çıkarmak için emek sarf edecek ve doğrudan başka cevabı kabul etmeyecektir ama bunu yaparken kırıp dökmeyecek, delile ulaşana dek suçlamayacaktır. Adalet tecellisinde sabır elzemdir.  Bu uğraş cihattır, Allah yolunda hakkı savunmaktır. İman sahipleri gerçeği arayan ama aynı zamanda zan altında bırakmayandır.

Hele ki tüm bu gayretler beşeri ve fani şeyler uğruna yapılıyorsa vebali büyüktür.

Daha o suç işlenmeden tevessül edene nasihat etmek durumundaki toplum, varsa o suçu işleyene de, o suç yokken suç atana da nasihat görevini yerine getirmekle yükümlüdür, gerçekleri konuşmakla sorumludur, ALLAH ADINA ŞAHİTLİK EDERKEN KENDİ ALEYHİNE DAHİ OLSA ADALETİ DİMDİK AYAKTA TUTMAKLA MÜKELLEFTİR.

Günahların toplumda yarattığı infial ve ayrışmanın, gelecek çığırlara etkisinin ise vebali çok daha büyüktür.

Dinin en yüce mercindeki diyanetin toplumsal tüm meselelerde sessiz kalması işte bu nasihat görevini yerine getirmemesi suçudur ve bunun elbette bir bedeli olacaktır. Aynı suç kaçınılmaz olarak iman sahiplerinin tümü için de söz konusudur.

***

Doğrular, cevaplar sadece Kur’an’dadır.

İslam aleminin bugünkü gözyaşlarının ve döktüğü kanların, yaşadığı kardeş savaşlarının nedeni ise malesef Kur’an’sızlıktır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dincilerin en büyük günahı

Dincilerin en büyük günahı

Dincilerin en büyük günahı Dinci ile dindar arasındaki fark ilkinin dini kendisine alet ederek kişisel ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir