Anasayfa / YARATILIŞ / İlk günah
imanilmihali.com

İlk günah

İnsanlığın ilk günahı, yaratıldıktan hemen sonra konduğu açlık ve mutsuzluğun olmadığı cennetlerde, kendisine tek yasak edilen şeyi yapmasıdır. Bunun ayetin ifadesiyle bir ağaç ve meyvedir ve şeytan ettiği yemin gereği Adem (as) ve eşini ayartarak günaha sevk etmiştir. İblis, kendi açısından haklıdır, insanın güvenilmezliğini ortaya koymuştur ama insan haksızdır, günahının bedelini ödeyecektir ve ödemiştir de. Zorlanmadığı kandırıldığı için de mesuliyet kendisindedir. Bu ilk günahın ardından hatasını anlayan insan, ayıp yerlerinin görünmesiyle mahcup ve pişman olmuş, tevbe ederek affedilmiştir. (Demek ki ilk yaratılışta ayıp yerler vardır ama görünmez haldedir. Buna dair rivayet ise şöyledir ki gözlerde engelleyen bir nur yahut oralarda tırnak türünden bir örtü vardır. Keza aynı örtülü halin müteakip cennetlerde de olacağı farz edilmektedir.)

Bu ilk günahla ilgili olarak denilmiştir ki, Âdem beş şey ile bahtiyar (mutlu) oldu; Emre karşı gelmeyi itiraf etmek, pişmanlık duymak, nefsini kötülemek, tövbeye teşebbüs etmek ve rahmetten ümidi kesmemek, İblis de beş şeyle bedbaht (mutsuz) oldu; Günahını kabul etmedi, pişmanlık duymadı, kendini kınamayıp azgınlığını Allah’a bağladı ve rahmetten ümidini kesti. Bu arada şu da unutulmamalıdır ki dinde umudu putlaştırmak ve korkuyu ilahlaştırmak yoktur, ümit ve korku dengeli olmalıdır. Allah affeder nasılsa yanılgısı ile artık Allah bile affetmez yanılgıları kol kola imana sırt dönmektir.

Yüce Allah rahmetiyle ilk günahı şiddetle cezalandırmak yerine şefaat etmiş, cennetlere yeniden layık olacakların tespiti için yeryüzünde sınavı emretmiştir. Yani sınav ve yerdeki yaşam bu ilk günah sebebiyledir. İnsan o cennet bollukları ve müjdeleri arasında, sonsuz hayatı tasasız yaşarken dahi … şeytana aldanmıştır. Ölümsüzlük isteğiyle veya yasak şehvet sebebiyle olsun o sunulanlar kendisine yetmemiş, zalimlik ve aç gözlülükle daha fazlasını istemiştir. Yani insan kanmaya bu dünyada potansiyel olarak çoktan hazırdır. Şeytan o an kandırmayı nasıl başardıysa, bu dünyada da insanı kandırmaya hayli hayli yeteneklidir.

İnsan kandırıldıktan sonra tevbe ile affedilmiştir. O halde bu yaşamda da zalimlik ve cehaletten bir an önce kurtulup tevbe etmek, verilenle yetinmek ve dönüşteki muhteşem yaşamı hayal ederek sabretmek doğru olandır.

“Tanrım! Şikâyetçiyim o ibadetten ki bana doymuşluk, kendini beğenmişlik duygusu verir; kutsarım o günahı ki senden özür dileme, sana sığınma arzusu getirir.” (İranlı Sâdi)

Kur’an Adem’in isyanıyla cennetten çıkarılışını bir ahlaksal düşüş, çöküş olarak görmez. Bu nedenle Hristiyan teolojisinin aksine Kur’an Adem’in günahını affedilmiş gösterir, ezeli günah anlayışına yer vermez ve Adem’in hatasını sonrakilere intikal eden bir utanç gibi değerlendirmez. Yani bu ilk günah insanın günahkar doğuşuna sebep değildir. Lakin vebal, dünya imtihanı olarak yaşanmıştır, yaşanmaktadır.

Hz. İsa’nın tebliğ ettiği orijinal Hristiyanlıkta insan doğuştan masumdur ama mevcut Hristiyan inançta suçludur. Doğar doğmaz sırtında bir kambur vardır, bu kambur bazı insanların aracılığı olmadan ömür boyu insanı bırakmaz. Buna sebep Adem’in cennetten kovulmasına neden olan yanılmadır. Buna Hristiyanlıkta asli günah denir. Hristiyanlığın aksine Kur’an Hubut-i Adem (İnsanın yere inişi) dediği bu hadiseyi över, insanlığın lehine bir gelişme olarak kaydeder. Gerçekten de bu iniş, insanın seçme yeteneği olan bir benliğe kavuşmasını ifade etmek bakımından hürriyet meselesinde son derece kıymetli bir olaydır.

Muhammed İkbal (Reconstruction, 80-82) bunu şöyle izah eder; İnsanın yere inişi ile anlatılmak istenen şey, insanın arzularının ilkel halden çıkıp, şüphe ve itaatsizliğe muktedir ve şuurlu şekilde hür bir benliğe sahip olma haline yükseldiğidir. İniş, hiçbir şekilde ahlaksızlık ifade etmez. İnsanın saf ve sade şuurdan, benlik şuurunun ilk kıvılcımına geçişidir. Yani yaratılış rüyasından insanın kendi varlığında titreyişle uyanması. Kur’an bu yaşamı bir işkence odası gibi görmez. O ilk itaatsizlik fiili aynı zamanda ilk iradi fiildir. İnsana hürriyet veren Allah, aksi istikamette yürümelere de hürriyet vermiştir ki bu Allah’ın insana duyduğu büyük güveni gösterir. Bu güveni haklı çıkarmak insana düşen en büyük görevdir.

Şuuraltında bunca kasvet, bunca eziklik bulunan insanın kilisenin vurduğu zincirlerden kurtuluşu hele buna eşya üzerinde gerçekleştirilen zaferler de eklenince, hürriyeti başıbozukluk haline getirmiştir. Bu arada üst üste gelen dünya harplerinin, Batı insanının psikolojisinde meydana getirdiği tahripleri de hesaba katmak icap eder.

Kur’ansal hürriyet; asli varlığımız olan Allah’a ulaşmamızı engelleyen, bizi özümüze yabancılaştıran her şeyden kurtulmaktır. İnsan için mutlak hürriyet söz konusu değildir. İnsan ancak izafi bir hürriyete sahip olabilir. Her ferdin hürriyeti başkasının haklarıyla sınırlıdır. İstediğini yapmak serbestliği hürriyet değildir. Bu yanılgıyladır ki biz başardıklarımızı kendi isteğimizin eseri saymaktayız. Halbuki böyle bir hürriyet ancak Allah’a mahsustur. İnsan parça varlık olduğu için mutlak hürriyete zaten sahip olamaz.

Bir senaryonun sahneye konuluşunda aldığımız rol bizi sahnede serbest olduğumuz yanlışına götürüyor. Senaryoyu yazan yanında bizim hürriyetimiz ne kadar yüce olabilir? Hiçbir varlık kendi senaryosunu yazıp oynayamaz. Bu benzetme Karagöz – Hacivat benzetmesi ile izah edilebilir ki ipler ve tam kontrol sadece Allah’tadır. Dilediğini yapmakta serbest olan insan, dilediğini dilemekte özgür değildir. Mutluluk içinse ilk gereken şey hürriyettir. İmkanlar arasında seçim de ancak hürriyet sayesindedir. Bu yüzdendir ki ubudiyyetin (kulluğun) kemali hürriyettedir. Hürriyet ve kulluk birbirini tamamlar. Birinde ilerleyen diğerinde de yükselir.

Tüm kainat Yaratıcı’ya ibadet halindedir. Fakat insan dışındaki varlıkların ibadeti onları kulluk makamına yükseltemez. Çünkü onların imkanlarında seçme hakları yoktur. Bu ibadete ‘yaratılıştan ibadet’ denmektedir. İnsanın yaptığı ibadet ise ‘iradi ibadet’tir. Bu bakımdan günah işleme gücü insanın üstünlüklerinden birsidir. Günah işlememek üzerine şartlanmış bir benlik tekamül edemez. Melekler bu cümleden varlıklardır. Melekler aleminde bu yüzden ilerleme yoktur. Günahla irtibatı kesilen iman kemale eremez.

Vefa, merhamet, sadakat türü haller hayvanlarda da mevcuttur ama bunları ahlak olarak tanımlamak mümkün değildir. Çünkü o haller varlık şartı halinde doğuştan bahşedilmiş şeylerdir. Arı bal yapar, köpek sadıktır vb. Hayvanlar aksine davranamazlar. Dolayısıyla erdem olarak nitelendirilemez. İnsan tekamülü için, hürriyet içinde yapılan günahlar, zorlamayla yapılan ibadetlerden daha üstündür.

Masivadan kurtulan ruh, ayrıldığı bütünün iradesine ulaşır. Böyle olunca da mutlak hürriyete yaklaşılmış olur. Bu, kamil nefis yani benliğin masivaya bulaşmadan önceki halidir. Ab-ı Hayat rüyasının altındaki gerçek, insanın esas varlığı olan Allah’a ulaşarak sonsuzlaşması isteğidir. Gılgamış destanı bu noktadan bakılınca, insanlığın en büyük destanıdır. O destanda biz, Allah’a yürümek isteyen ve fakat erdirici prensiplerden yoksunluğu yüzünden hüsrana uğrayan insanın gayretini, daha doğrusu dramını izliyoruz.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Din ve Fıtrat

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir