Anasayfa / ALLAH (cc) / İman Allah’ı bulabilmektir
imanilmihali.com
İman Allah’ı bulabilmektir

İman Allah’ı bulabilmektir

İman Allah’ı bulabilmektir . İman kainatta ve bedende Allah’ın ayetlerini görebilmektir. İman sadece Allah’a teslim olmaktır.

İman Allah’ı bulabilmektir

İnsan, tüm kabullerinden sıyrılabilse, şeytanın ve nefsin dürtülerinden uzak kalabilse, bu dünyaya ait hisleri bir bebeğinki kadar saf ve temiz olsa, birilerinin veya bir şeylerin kabulü kendisini başka istikametlere çekmese mutlaka ama mutlaka iman eder.

Bunu masalımsı veya öyküsel olarak adlandırırsak şöyle demek lazım gelir.

Mesela bir gemi kazası neticesi, dalgalarla bir zaman boğuştuktan sonra, kendinizi bilmez halde bir adaya düştünüz ve sahilde gözlerinizi açtığınızda anladınız ki bu adada yalnızsınız ve maziye ait hiçbir şeyi, kazayı bile hatırlamıyorsunuz. Deyim yerindeyse bir bebek gibi hatırasız ama bir koca insan gibi fiziksel yeterliliktesiniz. Yani adeta az önce doğmuş gibi zihniniz ve kalbiniz boş ve herşeyi bebekler gibi yaşayarak, tanıyarak, hissederek anlamak mecburiyetindesiniz.

Evvela kim olduğunuzu, burada ne aradığınızı, burasının neresi olduğunu anlamaya çalışırdınız. Kim olduğunuzun cevabını hatıralarınız olmadığı için muhakkak bulamazdınız ama bu ellerin, ayakların, bu nefesin ve kalp çarpışlarının içinizden ve size ait olmayan bir şekilde yükseldiğini anlardınız. Göz ve kulaklarınızla, yumuşak teninizle bedeninizi yapan ustanın işçiliğinin mükemmelliğini hemen anlardınız.

Hislerinizin bu uzuvlar ve organlar dışında bir yerlerde oluştuğunu, aklınızla bu hislerin farklı farklı şeyler olduğunu idrak etmeye başlardınız.

Bakışlarınız çevreye döndüğünde ise bu yeşili, maviyi, sarı berrak kumları, bu dalgaları, denizi, taş ve yosunları hayranlıkla izler ve severdiniz.

Başınızı göğe kaldırdığınızda ise uçsuz bucaksız havanın bulutlarla nasıl kaplı ve muazzam bir şey olduğunu, öteleri görmenin mümkün olmadığını anlardınız.

Yerinizden kalkıp içerilere doğru gitmek için yürüdükçe de ayaklarınızın bedeninizi nasıl marifetle taşıdığını, yerden bir şeyler alırken ellerinizin nasıl mükemmel dizayn edildiğini görürdünüz.

Susadığınızı hisseder belki deniz suyunu içer ve tuzlu olduğundan su aramaya başlardınız. tatlı, temiz ve berrak, aynı zamanda serin bir su. Bu arayış ise sizi sahilden ormana, içerilere götürürdü. Bu muhakemeyi nasıl yaptığınızı merak bile etmezdiniz.

Sahilden uzaklaştıkça bu yeşil ağaçların harikulade güzelliğine hayran kalır, dallarında ve gölgelerinde sesleri ile ortalığı inleten diğer hayvanların ses ve güzellikleriyle adeta donar kalırdınız. Ağaçların rüzgarla dans edişini, rüzgarın tenzindeki izlerini, gölgenin az önceki kavrukluğu nasıl giderdiğini gözlerinizle görür ve hissederdiniz. İçiniz huzur ve rahatlama ile dolardı.

Sayısız çiçek ve yaprağın nasıl güzel ve mis kokulu olduğunu, her hayvan ve bitkinin kendi çap ve seviyesinde huzur ve ahenk içinde yaşayıp gittiğini, bir tek kusur veya kavga olmadığını, tüm varlık ve canlıların bir düzen içinde yaşamakta olduğunu anlar, sizlerde o ahenk kervanına katılırdınız.

Ayaklarınız sizi uzaklardan gelen su sesine götürürken kulaklarınızın nasıl görünmeyeni duyduğunu merak ederdiniz. Az önce sizi yakmakta olan güneşin devasa gövdesinin ve muazzam ateşinin bu minicik ağaç yapraklarını delip geçemediğini ve serinliğin ne güzel bir şey olduğunu idrak eder, bu himayeleri için ağaçlara minnet duyardınız. Ama aynı anda da ince bir huzme halinde ormanın en ücra köşelerindeki bitki ve yapraklara dek uzanan güneş ışıklarının oralara nasıl hayat ve renk verdiğine şahitlik ederdiniz. Yine tüm yaprakların günün belli saatlerinde kısmen ama mutlaka güneşle temas edişine.

Kuşların rengarenk sesi, ağaçların salınımları, rüzgarın tatlı senfonisi size sanki dans ediyorlar veya ibadet ediyorlar gibi gelirdi.

Ayaklarınızın sizi götürdüğü suyun başı ise, o suyu içtiğinizde bulduğunuz rahatlama ve doygunluk hissi, yanmış bedeninizi yıkadığınız o suyun serin nefesi sizi teşekküre zorlardı. Açlığınızı gidermek için daldan koparacağınız bir meyve size tokluk ve tatmin duygusu verir, bir süre açlık hissetmezdiniz.

O suyun yukarılardan gelip aşağılara, uzaklara gidişini kimin planladığını, nasıl temiz kaldığını, o sudan nelerin içerek hayat bulduğunu merak ederdiniz. Ağaçların, hayvanların ve kendinizin o su olmasa yaşayamayacağını anlardınız.

Siz bunları tanımaya çalışırken hava kararmaya başlar, o masmavi gökyüzü siyahlaşır ve bulutlar yerini yıldızlara, güneş yerini aya bırakırdı. O berrak gecede semanın muazzam tablosu sizi onları oraya koyanı bulmaya zorlardı.

Yerdeki bu kadar muazzam eser, ahenk ve nimeti verenin, göğe de o emsalsiz güzelliği koyanla aynı olduğunu anlardınız. Direksiz bu çatının nasıl ve neden yükseltildiğini yavaştan anlamaya başlardınız.

Gece yorgunluk çöküp, hava soğumaya başladığında örtünme hizzi duyar, aklınızla bir çare yaratır ve korku duyardınız. Bu korkunuz belki henüz tanışmadığınız vahşi hayvanlardan değil, karanlığın bilinmezliğinden olurdu ve emin bir sığınak arar, sabaha kadar salim bir vaziyette ulaşmaya çalışırdınız.

Sabah o muhteşem ay ve yıldızlı gecenin tıpkı dünkü gibi yerini güneş ve bulutlara bırakmasını ve gece boyu görünmeyen hayvanlar aleminin nasıl cıvıldaşarak uçtuğunu, herbirinin nasıl rızık peşinde koştuğunu, zamanın varlığını, düzenin kusursuzluğunu bir kez daha anlardınız.

Dünden beri yaşadıklarınız ise, ellerinizle, ayaklarınızla, his ve düşüncelerinizle sizi ve görüp duyduğunuz, yiyip içtiğiniz herşeyle birlikte bir Yaratan’ın olduğunu kabule zorlardı. Yeşilin sayısız tonu ile, sertten yumuşağa, kalından inceye, tatlıdan acıya kadar binlerce madde ve varlığı mutlaka birisinin bir maksat için yaratmış olması gerektiğine ikna olurdunuz. Bu kadar canlının kavga etmeden doyabilmesini, su içebilmesini sağlayan bu muazzam düzenin bir sahibi olması gerektiğini idrak ederdiniz.

Bu idrak ise sizi arayışa ve bulmaya yöneltirdi.

Kimdir bu armağanları veren?

Önce güneşi düşünür, gece kaybolduğunda ayı ve yıldızları, onlar kaybolunca yeniden güneşi yaratan diye düşünürdünüz. Ama onlar görünmez olduğunda da sistemin devam ediyor olması sizi başkaca arayışlara iterdi. Rüzgara, toprağa, yüksek bir ağaca, denize, suya, vahşi hayvanlara, sert ve kocaman dağ kütlelerine bu yaratma işini yakıştırır ama sonra hüsranla boynunuzu geri döndürürdünüz.

Tüm bunların değişken, yaratılmış, görev icra eden şeyler olduğunu, Yaratan’ın bunlar değilse gözle görülmeyen bir varlık olduğunu anlardınız.

Yine tüm bu armağanların verilemesindeki mana nedir diye düşündüğünüzde de cevabınız sahiplik kudreti diye düşünürdünüz. Ormanı, hayvanları, tabiatı, sizi saran ulu bir rahmet ve merhametin izlerini dört bir yanda sezer, ormanda dolaşan sevgi ve barış türkülerini duyar, denizle dalgaların minnet duygularını, yaprakların yakarışlarını, kuşların kanat çırpışlarındaki minneti ve vefayı hissederdiniz.

Size sormadan atan kalbiniz, istemeden aklınızda beliren düşünceleriniz, diken batınca refleksle çektiğiniz eliniz sizi acıma hissinin merkezini, içinizdeki gizli bir hazineyi bulmaya yöneltirdi. Bir süre sonraysa tüm bu dış alemi yaratan ile içinize o gizli merkezi koyanın aynı varlık olduğunu anlardınız.

Neden, ne zamana kadar diye düşünerek geçirdiğiniz saatlerde yerdeki kuru yaprakları, kurumuş dalları, solmuş çiçekleri ve kuytularda bu muazzam hayata veda etmiş hayvanları görür ve bu hayatın kalıcı olmadığını anlardınız. Yine tabiatın her gece nasıl adeta ölüp sabah nasıl dirildiğine şahitlik eder ve hayatı bir döngü olarak kavramaya başlardınız. Demek ki hayat kalıcı değilmiş, süresi, şekli, kuralı varmış diye düşünürken kiminin güneş gibi kısa süreliğine kiminin kuru çiçekler gibi kalıcı olarak hayata veda ettiğini görürdünüz.

Bu ölüm tablosunun hemen yanında yeni açan çiçekler ve yaprakları görür, yeni doğan kuş yavrularını sever ve bu kezde doğuşu ve hayat sırasına şahit olurdunuz. Her ölenle birlikte birşeylerin can bulduğunu anladığınız anda da Yaratan’ın kudretine bir kez daha saygı duyar ve hayatı anlardınız. Doğmanın da ölmenin de kurala tabi, bir gerek ve bir maksat için olduğuna ikna olurdunuz.

Varlıklardan kiminin koşabildiğini, kiminin uçabildiğini, kiminin yüzebildiğini görür farklı becerilere tanık olurdunuz. Hepsinin doymak ve yaşamak adına bir beceriyle desteklendiğini, hepsinin harıl harıl her sabah yiyecek uğruna çırpınışlarına tanık olurdunuz.

Nihayet her bir hayvanın bulduğu yem ve yiyecekler ile yavrularını nasıl sevgiyle beslediğini görür, kendisinden de önce bu yavrulara yemek yedirmesindeki şefkat ve sevgiyi tercüme etmeye çalışırdınız.

Bu rahmet hissi sizi, bu ıssız ormanda koruyan, doyuran, hayatı bahşeden en yüce ve kudretli varlığın da aynı hislerle tüm kainatı kapladığı ve sevdiği sonucuna götütürdü. Gece yağan sert yağmur, çakan şimiekler, düşen yıldırımlar ise sevgi ve rahmetin yanı sıra azap ve gazabın da o Yaratan kudretin bir eseri ve kabiliyeti olduğunu anlardınız.

Yağmurla düşen tatlı ve ılık damlaların nasıl tabiatı yavru kuş gibi beslediğini görür, derelerin nasıl coştuğuna, hayvanların bu suyla nasıl hayat bulduğuna şaşırır, yağmur olmasa hayatın cılız belki de yok olacağına karar verirdiniz. Bu rahmetin o muazzam gök gürlemesinden sonra yere düşmesi korku ve sevginin kol kola olduğunu anlatırdı size.

Geceyle günün değişmesi, yazla kışın, sıcakla soğuğun, doğmakla ölmenin peşisıra gelmesi sizi aksi kavram, yaratılış ve olguların bu dünyanın vazgeçilmezi olduğu konusunda iknaya zorlardı. herşeyin tekdüzelikten ve tesadüften uzak planlı, sistemli, ilim ve irfanla bezeli mükemmel bir dizayn olduğuna kanaat getirir ve bu gücü severdiniz.

Bu güce içinizden duyduğunuz sevgi, sizi karnınız doydoğunda teşekküre, güzel bir çiçek gördüğünüzde sevince, şimşekler gördüğünüzde korkuya zorlardı. Yaratan’ı çok sever ama aynı zamanda da O’ndan korkardınız.

her gece uyuduğunuzda adeta öldüğünüzü, sabah kalktığınızda ise adeta yeniden doğduğunuzu hissederdiniz. Ama dün yaşadıklarınızı hala hatırlıyor olmanız size kalıcı ölüm sonrası da aynısını yaşayacağınızın ipucunu verirdi. Tüm yapıp ettikleirinizi hatırlıyor ve hatırlayacak olmanızın ise bir gereği olmalı diye düşünürken etrafınızda iyi varlıklar yanında kötü, sinsi, vahşi, doymak bilmez hayvanların da olduğunu görürdünüz. Hem iyilerin hem kötülerin yaşadığı bu dünya sahnesinin, aksi kutuplardaki varlıklar gibi, gece ve gündüz gibi, hayatın vazgeçilmez bir gereği olduğunu anlardınız.

Yaşayan yaratılmışlar için adalet ve eşitlik, hak ve hürriyet kavramları sizi bu görünen maddi alemin kurallarını arayışa zorlardı. Kimi masum ve zayıf, kimisi kuvvetli ama saldırgan olan hayvanlar gibi rızka, nimete, hak ve özgürlüklere saldıranlar ile haklarına saldırılanlar arası bir dengenin ve hesaplaşmanın olması gerektiğine ikna olurdunuz.

Ölümün ve yaşamın binbir şekli bile olsa kalıcı ölümden sonrası gidilecek yerin tek ve aynı yer olduğunu tahmin ederdiniz.

Yine anlardınız ki siz, aklınız, becerileriniz ile en akıllı ve maharetli varlıksınız. Anlamakta, görmekte, aramakta, korunmakta, sevmekte ve korkmakta diğer varlıklarda olmayan pek çok şey sizde var ve siz bu sayede hepsine hükmedebiliyor, tehlikelerden korunabiliyor ve kendinizi geliştirebiliyorsunuz.

Yine anlardınız ki siz bu güce dayanarak pek çok hak yiyor, dikkatsiz ve özensiz bir halde yaşadığınız yere saygıda kusur ediyor, ihtiyaçtan fazlasını avlıyor ve depoluyor, bazı hayvan ve bitkileri yok yere öldürüyor, yürürken ayağınızla eziyor, su içmekten yemek yemeye kadar pek çok alanda öncelik istiyor ve gerekirse bunu zorla tesis ediyorsunuz.

Bir süre sonra da anlardınız veya hissederdiniz ki aklınız sizin kıymetli hazineniz ve gücünüz. Bu güçle şımarır ve büyüklenirdiniz. Bu sayede herşeyi biliyor ve anlamış olmak yanlışına düşer, cehaletinizi bu kez şiddet ve zulümle süslerdiniz.

Hayvanların bir süre sonra sizden kaçmaya başlamasına mana veremez, onlara karşı gereksiz bir üstünlük savaşına girerdiniz. Her geçen saniye yeni bir şey öğrenirken bu bilgiyi sınırsız ve yeter kabul ederek büyüklenirdiniz.

Sonra bir karıncanın boyundan büyük bir yemi yuvasına taşımak için gösterdiği muazzam çabayı görür ve utanırdınız. Bir kuşun ölen yavrusunu gömmesini izler utanırdınız. Bir kedinin pisliğini toprakla örtmesine şahit olur utanırdınız. Ağaç dallarının, çiçeklerin hep göğe doğru uzanma hevesini görür utanırdınız. Güneşin, ayın, yıldızların görevlerini muazzam yapmalarına şahit olur utanırdınız.

Bu becerilerle yaratılmanınızdaki gayenin zulmetmek ve kibirlenmek olmadığını anlar ve kahrolur, yaptığınız hatalardan dolayı pişman olurdunuz.

Yüce kudret ve ilimle bu devasa hayatı yaratan ve yönlendiren yüce kudretin sizi akılla donatmasındaki manayı size içinizdeki ses fısıldardı. O fısıltının kaynağını belki hiç bulamazdınız ama bilirdiniz ki içinizde bir ses nankörlük, cehalet ve zulüm nedeniyle sizi en çetin bir şekilde kınarken, sevgiye yöneldiğiniz anda merhamet ve hoşgörünüzü alkışlamaktadır.

İyi şeyler yapınca kendinizi iyi, kötü şeyler yapınca rahatsız hissettiren şeyin işte bu iç ses olduğunu anlardınız. Etrafınızdaki hemen hiçbir varlıkta olmayanın asıl bu ses ve uzaklara kadar düşünebilen akıl olduğunu idrake der ve bu akıl ve iç sesin hikmetini aramaya başlardınız.

Bu arayış ise sizi müthiş bir cevaba götürürdü ki korku ve ümitle sıçrar, sevgi ve endişeyi aynı anda yaşardınız. Bu üstünlükleriniz gereği tabiatın düzenine, kainatın devamına, yaratanın kurallarına uygun hareket ederken, diğer varlıkları da bu düzene tabi kılmak görevini anlardınız. En başta kendinizi bu kurallara tabi ederken, aksine davranmamayı şart koşardınız.

Her varlığın değişik kudret ve kabiliyette olmasındaki mananın hayatın ve sonrasının bir gereği olduğunu anlar ve hayat sonrasını düşünürken Yaratan gücün görünmeyen bir yerde olduğunu ama beden içinden hissedilebildiği sonucuna varırdınız.

O Yaratan’ın izlerini çiçekte, yaprakta, güneşte, ellerinizde, suda, kumda görür, debelenen canlılarda, kuş kanatlarında bulur ve saygı ile eğilirdiniz. Başınız eğik düşer, tüm güç ve kabiliyetinize rağmen ne kadar aciz olduğunuzu kabul ederdiniz.

Yaratan’ı bulmak

Tüm yaşadıklarınız ise sizi; hayattan çok daha önceleri bir Yaratan’ın olduğu, bu hayatın devamınca bu Yaratan’ın var olmaya devam edeceği, hayat sonrası da hem buradaki hayatın devam edeceği hem başka bilinmeyen yerlerde bu hayattayken yapılan ve yapılmayanların hesabının sorulacağı, bu hesabı da tüm bu güzellikleri bahşedenin bizzat kendisi olduğu sonucuna götürürdü.

Herşeyin bir sebebi ve sonucu olduğu gerçeği sizi hesap vermek zorunda olduğunuz sonucuna götürürdü ve hareketlerinize çeki düzen verir, muhtaç, mahçup ve mağlup olmamaya çalışırdınız.

Bu mahçubiyet hem yaşarken hem yaşam sonrasına ait olurdu ve yine anlardınız ki bu hayattaki de bu hayattan sonraki mahçubiyetlerinde sebebi bu hayatta yapageldiklerinizdir. Ölümden sonra gidilecek yerde verilecek hesap ta, bu dünyada yaşarken balşımıza geleceklerde, bu yaşamda bu dünya gezegeninde yaptıklarımızın hesabıdır.

Bu hisler sizi duygulandırıp gözlerinizden yaşlar dökerek acizliğe sevk eder, kırdığınız dallar, ezdiğiniz karıncalar, gereksiz yolduğunuz otlar için utanmaya sevk ederdi.

O yaratıcı gücün değişen gece ve gündüze rağmen hep orada olduğunu anlar, her hareketinizi bildiğini idrak eder ve O’ndan hiçbir şey saklayamayacağınızı bilirdiniz. Bu muazzam kudretin, tüm bu yaşamı yaratanın olup bitenden habersiz kalmasının imkansızlığını anlardınız.

Bu Yaratan’ın tüm varlıkları yarattıktan sonra kaderiyle baş başa bırakamayacak kadar ilim ve rahmet sahibi olduğunu anlar, hayatın her anında bir iş ve oluşta olduğuna kanaat getirirdiniz.

Tüm bu idrakler ise size diz çöktürür, göz yaşına boğar, sevinç ve korkuyla sizi bu Yüce Yaratan’a teslimiyete zorlardı. Bu teslimiyet ise sizde bir iç huzuru yaratır ve o saniyeden itibaren hayata başka bir gözle bakmanıza olanak tanırdı.

O andan sonra siz çiçekler üzerindeki su damlalarına, kuşların seslerine, yaprakların tespih dolu sallanışlarına, rüzgardaki rahmete, denizdeki güzelliğe, dalgaların haşmetine daha bir dikkat eder ve saygı duyardınız.

Tüm güç ve kabiliyetinizle bu harika düzenin devamına, selametine, adalet ve ahengine çalışır, gelişim ve huzuru tesise gayret ederdiniz. Bu cennetvari mekanın cennetvari kalmasına, kötülüğün doğmamasına, adaletsizliğin önlenmesine emek harcardınız.

Kurulu ahenk ve nizamın bir parçası olduğunuzu kabul eder, hayatın güzellik üretmek en azından var olan güzelliğe ihanet etmemek olduğunu anlardınız.

Akıl ve kalbinizle size bahşedilen tüm kabiliyetlerin ve bu kadar çok armağanın Yaratan’ın varlığını bulmak, görmek, anlamak, tanımak için verildiğini anlardınız.

Minnetle gelen korku

Bu armağanlar karşılığında sizden beklenenin de sadece bir teşekkür ve minnet olduğuna ikna olur, Yaratan’ın kudretini başkalarına asla mal etmezdiniz. Anlardınız ki birden çok yaratan olsa tüm bu ahenk süremezdi. Yaratan’ın tek’liğine ve kudretine olan bu inancınız ise sizi daha bir sadakatle Yaratan’a bağlar ve minnet duyar, sever ama bir o kadar da korkardınız.

Korkardınız çünkü her kabiliyetin sorumluluk demek olduğunu anlar ve sizden bekleneni yapar iseniz mükafata, yapmaz iseniz cezaya tabi kalacağınızı anlardınız.

Ölüp gideceğinizi ama asla yok olmayacağınızı anlardınız. Anlardınız çünkü saçlarınız beyazlamaya, elleriniz buruşmaya, bacaklarınız koşamamaya başlardı.

Anlardınız çünkü hayatta ölmeyen bir şey olmadığını görürdünüz. Anlardınız çünkü hayat her gün, her saniye birşeylerin ölmekte olduğunu ama bir o kadar da yenilerinin doğmakta olduğunu kabul ederdiniz.

Kendinize bu düşünce ve hislerden sonra çeki düzen verir daha iyi ve güzel davranmaya, azap ve cezadan korkmaya başlardınız.

Kendinize çeki düzen verip güzel ve iyi işler yapmaya gayret ederdiniz ki ölümden sonra gideceğiniz yerin kötü ve korkunç değil güzel ve huzurlu bir yer olmasını dilerdiniz.

Sizi Yaratıp bu hayatı bahşeden Yaratan’ın rahmet ve sevgisine güvenir ama zulüm ve inkarlarınızı cezasız bırakmayacağını da anlardınız.

Hayatın güzel, hayat sonrasının daha güzel olduğunu anlar, ölümün bir yok oluş olmadığını kabul ederdiniz.

Şu adada geçirdiğiniz kısa zamanda, dış etkenlerden uzak, algılardan bağımsız, sırf kendi his ve aklınızla vardığınız bu neticelerle iman eder, teslim olur, Yaratan’ı bulur ve kalpten severdiniz.

Bu yüce Yaratan’ın bu işleri yaparken, hizmetinde sayısız varlığın bulunduğunu, ama hiçbirini görmediğimizi, cansız ve akılsız dediğimiz her bir varlığın kendi nispetinde akla ve hisse sahip olduğunu, yaşadıklarımızın bir maksada göre olduğunu, Yaratan’ın yaşadığımız ve yaşayacağımız herşeyi bildiğini anlardınız.

Zamanın nispi, hayatın geçici, iyiliğin mutluluk getirici, kötülüğün yıkıcı olduğunu anlardınız.

Ölümden sonra gidilecek yerde bu dünyada yapıp ettiklerimizin hesabı sorulacağı için bu dünyada yaptığımız zulüm, haksızlık ve adaletsizlikler için cezalandırılacağımızı da bilirdiniz. Yine bilirdiniz ki bu dünyada sadece Allah’ın değil aynı zamanda diğer varlıklarında haklarına tecavüz etmektesiniz ve bunun hesabını mutlaka vereceksiniz.

Yaratan’ın rahmet ve merhameti herşeyi kuşatmışken bilirdiniz ki af çok ve yaygın ama ceza kati ve keskindir.

Ana sevgisi kadar yumuşak, şefkat kadar dokunuşlu varlıklara yaptığınız zulüm ve eziyetler kainatın düzenini sarsan büyük hatalardır. Yaratan’ın gazabına mazhar bu zulümler yaratılışa ters, hayata aykırıdır. Bilirsiniz ve anlarsınız ki en pis ve çirkin şeylere bile gösterdiğiniz af, sevgi, hoşgörü sizi yüceltirken, kainatın düzenine de güç katar ve Yaratan’ın size duyduğu güveni haklı çıkarır.

Bilir ve anlarsınız ki siz bahşedilen kalp ve aklın hikmeti; zulmetmek, çalmak, zenginleşmek, depolamak, ihtiyaç fazlasını tedarik, eziyet etmek değil, sevmek, yardım etmek, paylaşmak, huzura katkı sağlamaktır.

Anlarsınız ki bu gözler Yaratan’ın ayetlerini görmek, bu kulaklar bu ayetleri duymak, bu eller bu ayetlere dokunmak içindir. Tüm doku, uzuv ve organların ortak gayesi Yaratan’ın yerdeki ve semadaki izlerini arayıp bulabilmektir.

Anlarsınız ki Yaratan, Allah’tır. Tek’tir, Veli’dir, Malik’tir, Rahman ve Rahim olandır, kudretin, mülkün, ilmin tek sahibi olandır. Rahmeti ve sevgisi yüce, azabı çetin olandır. O, herşeyi duyan ve bilen, bize şahdamarı kadar yakın olandır. O, hayatın Yaratan’ı, düzenleyicisi, sonlandırıcısı, yeniden yaratan’ıdır.

O, Yaratan; Allah’tır

O, bu hayatın ve sonraki hayatların tek sahibi, kudretin ortaksız gücüdür.

O, sizi gemi kazasından o adaya düşüren, yaşamanıza müsaade eden, kumsalda can veren, tüm bu yaşadıklarınızı bahşeden, nimetleri, rızıkları size lutfedendir.

O, elinize batan dikenle bozulan sağlığınızdan sonra sizi mucizevi şekilde iyileştiren, açlığa tahammülü veren, kuşun kanadındaki ayeti gösteren, ağaç yapraklarının tespihlerini anlamanıza imkan kılan, ahireti ve melekleri, kaderi ve mizanı anlamanıza yetecek aklı verendir.

O, bu adanın da, göğün de, düzenin de, sistemin de tek sahibi, Yaratan’ıdır.

O, Allah’tır, din gününü sahibidir.

Ve İman Allah’ı bulabilmektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Önce imanı sonra Kuran’ı öğrenmek

Önce imanı sonra Kuran’ı öğrenmek 

Önce imanı sonra Kuran’ı öğrenmek Hz. Ömer’in oğlu Abdullah ibn Ömer, yaşı küçük olduğu için ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir