Anasayfa / DAHA FAZLA / Güncel / İman bir bütündür…
imanilmihali.com
cennet

İman bir bütündür…

Gerçek şu ki, iman edip iyi işler yapanlara gelince, elbette biz iyi iş yapanların ecrini zayi etmeyiz. (Kehf 18/30)

İman bir bütündür…

İMAN; ALLAH’A, KİTAPLARINA, PEYGAMBERLERİNE, MELEKLERİNE, AHİRET GÜNÜNE VE KADERE İNANMAKTIR.

İman ibadet ve ahlakla bezenmiş bir inanç yumağıdır. Bu yumak insan olmanın acizliğini, Yüce Yaratan’a sevgi ve korkuyu, görünen ve gayba ait hakikatleri, Kur’an ve hadislerde geçen doğrulara inanmayı, hesap ve mizanı istisnasız kabullenmeyi, tüm Peygamber ve Kitaplara iman etmeyi ancak Allah’ın emrettiği İslam dinine ve Yüce Kur’an-ı Kerim’e tabi olmayı, meleklere itimadı, kader ve kazanın Allah’tan olduğuna inanmayı gerektirir.

Bunların tamamı ve bunlara bağlı daha pekçok akide bir bütündür. İman bunların tamamına tafsili ve tahkiki olarak yani detaylı araştırıp itikat, her birine ayrı ayrı da itimat gerekir. Aksi bir tez boştur. O iman zayıftır. Kul Kur’an’ın bazı hükümlerine uymayı reddettiğinde nasıl müslümanlığı reddetmiş olursa, bu inanç odaklarından bazılarını reddeden de imanı reddetmiş olur.

Bu nedenle haramlara haram, hellallere helal demedikten sonra imanımız bütünlenmiş olmaz. İmanı bütünleyip sağlamlaştırmanın yolu da ibadettir. Baştan beri söyleyegeldiğimiz gibi ibadet imandan doğar, güzel ahlakı doğurur. Sonuçta insan cennet tasvirlerinde yer alan Cennet ehli kadar inançlı, masum, temiz, alçakgönüllü, sabreden, şükreden, selamlayan, tesbih eden, gıpta eden bir mümin olur. Sonsuz hayatı da cenneti de hak eder ve lutfa şükreder. Şükrettikçe yükselir, yükseldikçe şükreder.

İmanı parçalayan dini parçalamış demektir. Allah ise dini parçalayanları sevmez. Mezhepleşen, dinlere, tarikatlere bölünen bir din, hak din değildir. Esasları Kur’an ve hadislere paralel düşmedikçe hiçbir inanç din olamaz. Din tekdir, bütündür, İslam’dır. İman tektir ve altı şartının tamamına kalpten inanmadıkça iman etmiş sayılınmaz.

1. ALLAH’A İMAN;

Allah vardır ve birdir, varlığında ve birliğinde hiç şüphe yoktur. Evrende hiç bir şey gelişi güzel, tesadüfen oluvermiş, değildir. Herşeyin bir ustası, bir yaratanı vardır. Aklın gereği budur. Mimarı olmayan, ustası olmayan bir bina, marangozu olmayan bir masa düşünemeyiz. Evrenin de bir yaratıcısı, bir sahibi, bir yöneticisi olmadığını düşünemeyiz. İşte o yaratıcı Allah’tır. Bizi, bütün evreni, canlı-cansız tüm varlıkları yaratan, yaşatan dirilten, öldüren, tekrar diriltme gücüne sahip olan O’dur. Bu sebeple, akıl sahibi her insanın yüce yaratanı tanıması, O’nun varlığına, birliğine, sınırsız gücüne inanması gerekir. Evrendeki tüm olup bitenler, evrenin her biriminde gördüğümüz akıllara durgunluk veren düzen, Allah’ın varlığına, birliğine, eşi, benzeri, dengi, ortağı olmadığına çok açık delillerdir. O’nu tanımamız, O’nun kutsal varlığını kabul etmemiz gerekir.

ALLAH’IN SIFATLARI Yüce Allah’ı tanımak, O’nun sıfatlarını niteliklerini tanımaktır. Allah’a iman, O’nun sıfatlarını bilmekle olur. O, ancak sıfatları ile bilinir. O’nun gerçek zatını bilmek, insan aklının kavrayacağı basitlikte değildir. Yüce Allah, insanları O’nun zatınin gerçeğini bilmekle yükümlü kılmamıştır. Yüce Allah’ı “ZATΔ ve “SUBUTΔ sıfatları ile bilir ve tanırız.

ZATÎ SIFATLAR: Vücut, Kıdem, Beka, Vahdaniyet, Muhalefetün Lîl-havadis, Kıyam Binefsihî.

SUBUTÎ SIFATLAR: Hayat, İlim, Semî, Basar, İrade, Kudret, Kelam, Tekvîn.

ZATÎ SIFATLAR VE ANLAMLARI

VÜCUT: Allah’ın var olması demektir. Allah vardır, varlığı her hangi bir başka varlığa muhtaç değildir.

KIDEM: Allah’ın varlığının başlangıcı yoktur.

BEKÂ: Allah’ın varlığının sonu yoktur. Başlangıcı ve sonu olmak, bizim gibi sonradan yaratılmışlara ait niteliklerdir. Allah’ın varlığının bir başlangıcı ve bir sonu yoktur.

VAHDANİYET: Allah birdir. Hem zatında ve hem de sıfatlarında birdir.

MUHALEFETUN LİL-HAVADİS: Allah sonradan yaratılmışlara benzemez. Eşi ve dengi yoktur.

KIYAM BİNEFSİHÎ: Allah’ın varlığı başkalarına muhtaç değildir, varlığı zatının bir gereğidir.

SUBUTÎ SIFATLAR VE ANLAMLARI

HAYAT: Allah diridir. Her canlıya hayat veren O’dur.

İLİM: Allah her şeyi bilir. O’nun bilgisi, Sınırsızdır. O’nun bilgisi dışında hiç bir olay ve olgu kalamaz.

EMİ: Allah her şeyi duyar. O’nun duyması sınırsızdır. O’nun duyması dışında hiç bir şey olamaz. O her şeyi, uzaklık ve yakınlık söz konuşu olmadan işitir. İşitmek için kulak ve benzeri organlar O’nun için gerekli değildir.

BASAR: Allah her şeyi görür. O, kapalı-açık, gizli-aşikar, küçük-büyük her şeyi bilir ve görür. Görmek için göz gibi her hangi bir organa ihtiyacı yoktur.

İRADE: Allah diler ve dilediğini yapar. O’nun dilemesi karşısında herhangi bir engel olmaz. O’nun dilediği her şeyi yapma gücü vardır.

KUDRET: Allah’ın her şeye gücü yeter. O’nun gücünün yetmiyeceği hiç bir şey düşünülemez. Yapmak istediği şeylere gücü yetmeyen varlık Allah olamaz.

KELAM: Allah, harf ve ses gibi bir takım araçlara muhtaç olmadan söyler. Kutsal kitaplar ve Kur’an’ı Kerîm, O’nun kelam sıfatının bir eseridir. Bu sebeple Kur’an’ı Kerîm’e “ALLAH KELAMI’ denir.

TEKVÎN: Allah’ın yaratma gücüdür. Evreni ve evrendeki tüm varlıkları yaratan, yaşatan, besleyen, büyüten O’dur. O’ndan başka yaratıcı yoktur.

Yüce Allah’ın burada belirtilen ZATÎ ve SUBÜTÎ sıfatlarından başka daha pek çok isim ve sıfatları da vardır. Bu isim ve sıfatları O’nun 99 GÜZEL ADI = ESMA-İ HÜSNA olarak biliriz.

Yüce Allah bizi insan olarak yaratmıştır. Sayısızca ve sonsuzca vergileriyle bizi donatan da O’dur. O olmazsa hiç bir şey olamazdı. Bu sebeple; biz Allah’ı severiz. Daima O’nu hatırlar, her işimizde Allah’ın bizimle beraber olduğunu kesin bir imanla biliriz. Yaptığımız kusurlu, yanlış, Allah’ın yasakladığı davranışları yapmaktan Allah’a sığınırız. Allah’ın hoşnut olmayacağı işleri yapmaktan sakınırız. O’nun kusurlu davranışlarımız karşısında bizi cezalandırmasından korkarız ve böyle işlerden uzak dururuz. Allah sevgisini ve Allah korkusunu dünya ve ahiret mutluluğunun temeli sayarız.

2. PEYGAMBERLERE İMAN

Peygamberler, Yüce Allah’ın insanlar arasından seçtiği, insanlarla kendi arasında elçilik görevi verdiği kimselerdir. Peygamberlik Allah vergisidir, çalışmakla, istemekle elde edilmez. Peygamberlerin bir kısmına kitap verilmiştir, bir kısmına verilmemiştir. Kendilerine kitap verilmeyen peygamberler kendilerinden önce yaşamış, yada kendi zamanlarında yaşayan bir peygambere verilen kitaba göre insanlara doğru yolu göstermişlerdir. Kitap verilen peygamberlere “RASÛL” denir. Kitap verilmeyen peygamberlere ise “NEBΔ denir.

İnsanların peygamberlere ihtiyacı vardır. Çünkü: insan aklıyla her şeyi bilemez. Allah’a nasıl inanacağımızı, nasıl ibadet edeceğimizi, doğruyu, yanlışı, haramı, helali, güzeli, çirkini bize peygamberler öğretirler.

Her Peygamberde şu sıfatlar ve nitelikler bulunur:

a) SIDK: Peygamberler doğru ve dürüst kimselerdir. Yalan söylemezler. Hile ve haksızlık yapmazlar. Din adına ne söylemişlerse hepsini Allah’tan almışlardır. Aldıklarını da olduğu gibi insanlara ulaştırmışlardır.

b) EMANET: Peygamberler her yönden güvenilir kimselerdir. Hıyanet ve güvensizlik getirecek davranışları olmaz.

c) TEBLİĞ: Peygamberler Allah’tan aldıkları tüm bilgileri, emir ve yasakları olduğu gibi, hiç bir değişikliğe uğratmadan, eksiksiz olarak insanlara ulaştırma görevini yerine getirirler.

d) FETANET: Peygamberler akıllı, zekî kimselerdir. Ahmaklardan peygamber olmaz.

e) İSMET: Peygamberler örnek kişilerdir. Bu sebeple Allah peygamberleri günah işlemekten korumuştur. Bu nitelik, sadece peygamberlere aittir. Peygamberlerden başkası kim olurlarsa olsunlar günahtan korunmuş sayılamazlar.

Peygamberler melek değil, bizim gibi birer insandır. Yerler, içerler, her türlü beşerî hayatı diğer insanlar gibi yaşarlar. Ömürleri sona erince de ölürler. Kur’an’ı Kerîm’de ismi geçen Peygamberler şunlardır: Adem, İdris, Nuh, Hûd, Salih, İshak, İbrahim, İsmail, Şua’yb, Lût, Yakûp, Yusuf, Musa, Harun, Davûd, Süleyman, Eyyüb, Zul’kifl, İlyas, Elyasa, Zekeriyya, Yunus, Yahya, İsa ve Muhammed Aleyhisselam’dır. Uzeyir, Lokman ve Zül’karneyn’in isimleri de Kur’an’ı Kerîm’de geçmektedir. Bu kimselerin peygamber mi, yoksa Veli mi olduğunda ihtilaf vardır. Bunlar da peygamber kabul edilirse Kur’an’ı Kerîm’de ismi geçen peygamberler 28 olur.

Peygamberler yüce Allah tarafından “MUCİZE” ile desteklenmişlerdir. Mu’cize, peygamberlerin gösterdiği olağanüstü hallerdir. Allah’ın izni olmadan hiç bir peygamber mu’cize gösteremez. Peygamberimizin pek çok mucizesi vardır. Fakat O’nun en büyük mu’cizesi Kur’an’ı Kerîm’dir.

3. MELEKLERE İMAN

İmanın şartlarından biriside meleklere inanmaktır. Melekler, nurdan yaratılmış varlıklardır. Onlar yemezler, içmezler, erkeklik ve dişilikleri yoktur. Melekler, Allah’ın sevgili kullarıdır. Allah’ın emirlerini kusursuz yerine getirirler, hiç günah işlemezler.

Yüce Allah, varlıkları çeşitli şekillerde yaratmıştır. Bunlardan kimisi bizim görebileceğimiz, kimisi de göremeyeceğimiz şekildedir. İnsan, bazı varlıkları göremiyor. Çünkü, insanın gözü her şeyi görebilecek durumda yaratılmamıştır, görme yeteneği sınırlıdır. Meselâ; çok küçük bir cismi göremediğimiz gibi; havayı, rüzgârı, rûhumuzu ve aklımızı da göremiyoruz. Telden geçen elektrik akımı da görülmüyor. Halbuki göremediğimiz bu şeylerin var olduğunu biliyoruz.

İşte melekler de var olduğu halde görülmeyen varlıklardır. Melekler nurdan yaratılmış lâtif varlıklar oldukları için biz onları göremiyoruz. Fakat meleklerin varlığına inanıyoruz, çünkü meleklerin varlığını Allah Teâla Kur’an-ı Kerim’de haber vermiş, Peygamber Efendimiz de melekleri hem görmüş, hem de bize bildirmiştir. Yüce Allah’ın ve sevgili Peygamberimizin bildirdiği her şey doğrudur. Bu sebeple biz, meleklerin varlığına kesin olarak iman ediyoruz.

Melekler: yerde, göklerde, çevremizde ve her yerde bulunurlar. Sayılarını ancak Allah bilir. Her birine Allah’ın verdiği görevler vardır. Bazıları devamlı olarak Allah’a ibadet eder. Bazıları da kâinatın tertip ve düzeni ile vazifelidirler. İnsanların gücünün erişemeyeceği büyük işler yaparlar. İnsanlara iyiliği telkin eden, kötülüklerden koruyan, sıkıntılı zamanlarda müminlerin yardımına gönderilen melekler de vardır. Yüce Allah, meleklerin varlığı ile sonsuz kudretini göstermiştir.

Büyük Melekler ve Görevleri;

1) Cebrâil: Meleklerin en büyüğüdür. Görevi: Allah ile peygamberler arasında elçilik yapmak, Allah’ın kitaplarını peygamberlere getirmektir. Kitabımız Kur’an-ı Kerim’i Allah’tan Peygamberimize getiren Cebrâil’dir.

2) Mikâil: Tabiat olaylarının idaresi ile görevlidir. (Yağmur yağması, rüzgâr esmesi, ekinlerin bitmesi v.s. gibi)

3) İsrâfil: Kıyametin kopması ve insanların öldükten sonra tekrar dirilmeleri ile görevlidir.

4) Azrâil: Ömrü sona eren insanların canlarını almakla görevlidir.

Bu dört büyük melekten başka, diğer meleklerden bazıları da şunlardır:

Kirâmen Kâtibin: Her insanın biri sağında, diğeri solunda iki melek bulunur. Bunlara Kirâmen Katibin denir. Sağındaki melek, insanın yaptığı iyi işleri, solundaki ise kötü işleri yazar. Böylece her insana ait iyiliklerin ve kötülüklerin yazıldığı “Amel defteri” meydana gelir.

Münker ve Nekir: Bunlar, öldükten sonra kabirde insanlara soru sormakla görevli meleklerdir.

Rıdvan: Cennetteki meleklerin başkanıdır.

Mâlik: Cehennemde görevli olan meleklerin başkanıdır.

Meleklere İnanmanın Fayda ve Tesirleri Her zaman ve her yerde bizimle beraber olan, bizden hiç ayrılmayan melekler bulunduğuna inanan bir müslüman, gizli yerlerde “Beni kimse görmüyor, istediğimi yaparım” diyemez, fenalık yapamaz. Çünkü nerede olursa olsun meleklerin kendisini gözetlediğini, iyilik ve kötülüklerinin yazıldığını bilir. Böylece meleklere olan imanımız bizi kötülük yapmaktan alı kor.

Bunlardan başka bizi kötülüklerden koruyan, iyilik yapmaya yönlendiren melekler de vardır. Dünyada iyilik ve güzelliğin misali melek; fenalık ve çirkinliğin kötü örneği de şeytandır. Melek, insanı iyiliğe, şeytan da kötülüğe çağırır. Meleklere inanmak, ahlâki davranışlarımızı olumlu olarak etkiler, kötülüklerden sakınmamızı ve ahlâkımızın güzelleşmesini sağlar.

Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hem şeytan, hem de melek, insanın kalbine bazı şeyler getirirler. Şeytanın işi kötülüğe çağırmak, haktan uzaklaştırmaktır. Meleğin işi hakka, iyiliğe çağırmak ve kötülükten uzaklaştırmaktır. Kim içinde iyiliğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki o, meleğin sesidir. Hemen ona uysun ve Allah’a şükretsin. Kim de içinde kötülüğe çağıran bir ses duyarsa bilsin ki o, şeytanın sesidir. Ondan uzaklaşsın ve Allah’a sığınsın.” (Câmiu’s Sâğir “İnne” Maddesi)

4. KİTAPLARA İMAN

İmanın altı şartından biride, Allah’ın kitaplarına inanmaktır. Yüce Allah, kullarına peygamberleri aracılığıyla kitaplar göndermiştir. Bu kitaplarda, Allah’ın emirleri ve yasakları bildirilmiş, kulların yapması gereken görevler öğretilmiş, dünya ve ahirette mutlu olmanın yolları gösterilmiştir. Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine inanıyoruz. Ancak, Kur’an-ı Kerim’den başka diğer ilâhi kitapların sonradan bozulduğunu ve değiştirildiğini de biliyoruz.

Kur’an-ı Kerim ise, Peygamberimize indirildiği gibi titizlikle korunmuş ve hiç bir değişikliğe uğramamıştır. Allah tarafından peygamberlere gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan meydana gelen küçük kitaplardır.

Peygamberlere Gönderilen Sahifeler:

1) 10 sahife, Âdem Aleyhisselâm’a,

2) 50 sahife, Şit Aleyhisselâm’a,

3) 30 sahife, İdris Aleyhisselâm’a,

4) 10 sahife, İbrahim Aleyhisselâm’a, gönderilmiştir. Bunların toplamı 100 sahifedir.

Peygamberlere Gönderilen Dört Büyük Kitap:

1) Tevrat, Musa Aleyhisselâm’a,

2) Zebur, Dâvut Aleyhisselâm’a,

3) İncil, İsâ Aleyhisselâm’a,

4) Kur’an-ı Kerim, bizim peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a, gönderilmiştir.

Kur’an-ı Kerim’in Özellikleri En son ve en büyük peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.)’e Allah tarafından gönderilen Kur’an-ı Kerim Müslümanlığın kutsal kitabıdır.

Kur’an-ı Kerim’i diğer ilâhi kitaplardan ayıran ve üstün kılan birçok özellikler vardır. Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:

a) Kur’an-ı Kerim Peygamberimize indiği gibi hiç bir değişikliğe uğramadan bize kadar gelmiştir. Kıyamete kadar da bozulmadan devam edecektir. Öteki kutsal kitaplardan bazıları tamamen kaybolmuş, bazıları da birçok değişikliklere uğrayarak bozulmuş ve hiçbiri Allah’tan gönderildiği gibi muhafaza edilememiştir. Kur’an-ı Kerim’i koruyacağını Yüce Allah, şu ayetle teminat altına almıştır: “Kur’an-ı sana Biz indirdik, onun koruyucusu da Biziz”. (Hicr sûresi, 9) Gerçekten de Allah, kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’i günümüze kadar korudu, kıyamete kadar da koruyacaktır.

b) Kur’an-ı Kerim toplu olarak değil, zaman ve olaylara göre ayetler ve sûreler halinde parça parça inmiştir. Bu durum, onun kolayca ezberlenmesini ve anlaşılmasını sağlamıştır.

c) Kur’an-ı Kerim son ilahî kitaptır. Ondan sonra başka kitap gelmeyecektir. Kur’an’ın hükümleri kıyamete kadar geçerli olacak, değişmeyecektir. Önceki kitaplar ise belirli bir zaman için gönderilmişti.

d) Kur’an-ı Kerim, bütün insanlığa gönderilen bir kitaptır. Her asrın ihtiyaçlarını karşılayacak hakikat ve hikmetlerle doludur.

Kur’an-ı Kerim’e Karşı Görevlerimiz;

1) Her müslüman, Kur’an-ı Kerim’in Allah’ın sözü olduğunu bilmeli ve tecvid kurallarına uygun olarak Kur’an’ı yanlışsız okumalıdır.

2) Kur’an-ı Kerim’i abdestli olarak eline alıp “Eûzü-besmele” ile okumaya başlamalıdır. Kur’an’ı okurken mümkünse kıbleye karşı dönmeli ve son derece edepli, saygılı olmalı ve anlamını öğrenmeye çalışmalıdır.

3) Kur’an-ı Kerim, temiz yerlerde okunmalı; başka işlerle meşgul olup, dinlemeyen kimselerin yanında ve pis yerlerde okunmamalıdır.

4) Kur’an-ı Kerim, yüksek ve temiz yerlerde bulundurulmalı, hürmetsizlik sayılacak yerlere konulmamalıdır.

5) Kur’an’ın yap dediklerini yapmalı, yapma dediklerinden sakınmalı, Kur’an’ın ahlâk ilkelerine uygun hareket etmelidir.

5. AHİRETE İMAN

Evrende her şeyin bir başlangıcı ve birde sonu vardır. Başlangıcı ve sonu olmayan tek varlık yüce Allah’tır. Dünyanın da bir gün sonu gelecektir. Dünyanın sonu gelince yüce Allah’ın emri ile bir büyük melek olan İsrafil Sûru üfürecektir. Bu üfürüşle evrenin düzeni bozulacak, yepyeni bir düzen kurulacak, bütün canlılar ölecektir. İsrafil’in Sûr’u ikinci üfürüşü ile bütün canlılar tekrar dirilecektir. İnsanlar kabirlerinden kalkıp mahşer yerinde toplanacaktır. Buna “ÖLDÜKTEN SONRA DİRİLME” denir.

İşte bu yeniden diriliş ile başlayan ve sonsuza kadar sürüp gidecek olan zamana “AHİRET” denir. Hesap, sual, mîzan, sırat, cennet, cehennem, rahmet, şefaat, ahiret gününde, mahşer yerinde karşılaşacağımız olaylardır.

MAHŞER: Ahiret günü insanların ilk toplantı yeridir. Mahşer yerinde toplanan insanların bir kısmı iyi işleri sebebiyle rahat edecek, bir kısmı da dünyadaki kusurlu davranışları nedeniyle sıkıntı içinde olacaktır. Mahşer yerinde mü’minler sevinecek, kafirler içinde bulundukları sıkıntılı durum sebebiyle “keşke toprak olsaydık” diyeceklerdir.

AMEL DEFTERİ: Mahşer yerinde toplanan insanlara dünyada iken yaptıkları iyi-kötü işlerin yazılı olduğu amel defterleri verilecektir. Bu yazıların ve defterlerin niteliği bizce bilinmeyen gerçeklerdir. Bu defterler Cennetlik olanlara sağ tarafından, cehennemlik olanlara sol taraflarından verilecektir.

HESAP VE MÎZAN: İnsanlar mahşer yerinde uzun süre kalacak, kişi orada ömrünü ne yolda tükettiğinden, vücudunu nerede yıprattığından, malını nerede kazanıp nerede harcadığından, bildiği ile nasıl amel ettiğinden hesaba çekilecektir. Kim zerre kadar hayır işlemişse onu, kim de zerre kadar kötülük yapmışsa onu görecektir. İyilikler ve kötülükler, ilahî adalet ölçüleri ile, amelleri tartan bir tartı ile tartılacaktır. İyiliği ağır basanlar kurtulacak, kötülükleri ağır basanlar perişan olacaklardır.

SIRAT, CENNET VE CEHENNEM: Sırat, cehennem üzerine kurulmuş manevi bir köprüdür. Dünyadaki işleri yüce Allah’ı hoşnut edenler, bu köprüden kolaylıkla geçecek, cennete gireceklerdir. Allah’ın hoşnutluğunu kazanamayanlar cehenneme düşecektir. Cennet mükafat yeridir. Cennete giren, orada istediği her türlü nimet ve lezzete kavuşacaktır. Mü’minler cennette Allah’a kavuşacak ve sürekli olarak orada kalacaklardır. Cehennem ise; azab yeridir. Yüce Allah’ı tanımayanlar cehennemde sürekli olarak cezalandırılacaklardır. Günahkar müslümanlar da günahları oranında cehennemde kaldıktan sonra cennet nimetlerine kavuşacaklardır.

RAHMET VE ŞEFAAT: Yüce Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Allah, ahirette de mü’minlere rahmet edecektir. Peygamberler, Allah’ın sevgili kulları, şehitler, alimler ve özellikle bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V.) insanlara Allah’ın izin vermesi üzerine şefaat edeceklerdir. Şefaat haktır. Şefaati kabul etmeyenler; şefaatten, özellikle Peygamberimizin şefaatından yararlanamayacaklardır.

6. KAZA VE KADERE İMAN;

Kader ve Kaza Ne Demektir?

İmanın şartlarından altıncısı, kader ve kazaya, ister iyi, ister kötü, her şeyin Allah’ın bilmesi, dilemesi ve yaratmasıyla olduğuna inanmaktır. Kâinatta, olacak şeylerin zamanını, yerini, özelliklerini ve nasıl olacaklarını, henüz onlar olmadan Allah’ın ezelde bilmesi ve takdir etmesine kader denir. Allah’ın ezelde takdir ettiği şeyleri zamanı gelince bu takdire uygun olarak yaratmasına kaza denir. Kaderi bir plâna benzetirsek, Kaza da plâna uygun olarak o şeyin yapılmasıdır. Kâinatta meydana gelen her şey, Allah’ın bilmesi, dilemesi ve yaratması iledir. O’ndan başka yaratıcı yoktur. Kader ve Kazaya iman etmek, her şeyin Allah tarafından belirlenmesine ve zamanı gelince belirlendiği gibi yine Allah tarafından yaratılmasına inanmak demektir.

İnsanın Sorumluluğu İnsanın işleri iki kısımdır:

Birincisi, kendi isteği dışında olan işlerdir. Bir hastalıktan dolayı elinin titremesi, kalbinin çalışması, boyunun kısa veya uzun olması gibi. Bunlar doğrudan doğruya Allah’ın dilemesi ve yaratması ile meydana geldiğinden insan bu işlerden sorumlu değildir.

İkincisi, insanın isteğine bağlı olarak meydana gelen işlerdir. İnsanın oturup kalkması, yürümesi, elleri ve diğer organları ile yaptığı işler kendi isteğine göre Allah’ın yaratması ile meydana geldiğinden insan bu işlerden sorumludur.

Her şeyi takdir eden ve yaratan Allah’tır. Ancak, tasarladığı herhangi bir işi yapıp yapmamakta Allah insana bir irade, yani seçme hürriyeti vermiştir. İnsan bu irade ile iyilik etmeyi seçer, gücünü de bunu yapmak için kullanırsa Allah, iyiliği yaratır. Eğer insan kötülük yapmayı seçer, gücünü de bunu yapmak için kullanırsa Allah kötülüğü yaratır.

Görülüyor ki, insan neyi yapmak isterse Allah onu yaratır. “Hayır ve şer Allah’tandır. Yâni iyilik ve kötülük Allah’ın yaratması iledir.” sözünün anlamı budur. İnsanın yaptığı işlerden sorumlu tutulmasının sebebi, işte bu seçme hürriyetine sahip olması ve gücünü tercih ettiği şeyi yapmak için kullanmasıdır.

Bunun içindir ki her insan iradesi ile yaptığı işlerden sorumludur. Hayır işlemiş ise, mükâfatını, kötülük yapmışsa cezasını görecektir. Kadere İnanmanın Faydaları İnsan kendi isteği ile yaptığı işlerden sorumlu tutulacağını bildiği için seçme hürriyetini iyi işlere kullanır. Cezayı gerektiren işlerden sakınır. Böylece kader inancı, kişiye sorumluluk duygusu kazandırır. Kadere inanan bir kimse çalışmalarında başarılı olamadığı veya bir felâketle karşılaştığı durumlarda karamsarlığa düşmez, morali bozulmaz. Çünkü, Allah’ın her işinde bir gaye ve hikmet olduğunu, insanın sınırlı güce sahip bir varlık olarak yaratıldığını, gücünün yetmeyeceği işlerden sorumlu olmayacağını bilir ve Allah’ın takdirine boyun eğer, ona sığınır.

Bu inanç, insana rahatlık verir, üzüntüsünü giderir. Kader inancı bize, kâinatta her şeyin bir plân dahilinde ve bir gayeye yönelik olarak var edildiğini, her şeyin bir sebebi olduğunu öğretir. Bu inançla insan hayatta başarıya ulaşmanın yollarını ve sebeplerini araştırarak üzerine düşen görevleri yerine getirmeye çalışır.

İslâm’da Tevekkül Anlayışı ve Çalışmanın Önemi;

Tevekkül, yapacağımız herhangi bir iş için bütün gücümüzle çalışıp elimizden geleni yaptıktan sonra, sonucu Allah’tan beklemektir. Bunu bir misal ile açıklayalım: Tarlasından iyi bir ürün almak isteyen bir çiftçi; önce tarlayı güzelce sürüp tohumu eker, gübresini atar, gerekirse sulamasını da yapar. Ekinin zararlılardan korunması için her türlü tedbiri de aldıktan sonra gerisini Allah’a bırakır, O’na güvenir. Çünkü çiftçi, elinden geleni yapmıştır. Artık ekinin büyümesi ve ürün vermesi için Allah’a güvenecek, sonucu O’ndan bekleyecektir. Gerçek tevekkül budur.

Yoksa hiç çalışmadan bir işin oluvermesini istemek, kendinin yapması gereken şeyleri Allah’tan beklemek, tevekkül değildir. Müslüman’a yakışmayan yanlış bir düşüncedir. Devesini dışarıda bağlamayıp salıveren ve Allah’a tevekkül ettim diyen bir kişiye Peygamberimiz (s.a.s.) Efendimiz şöyle buyurdu: “Önce deveni bağla, sonra tevekkül et.” (Keşfu’l-Hafa, c.I, s. 144) Peygamberimizin bu sözünden anlaşılıyor ki Müslüman önce elinden geleni yapacak, sonra Allah’a tevekkül edecektir.

Namaz kılmak, oruç tutmak nasıl dinî bir görev ise, geçimini sağlamak için çalışıp kazanmak da ibadet değeri taşıyan bir görevdir. Yüce Allah: “Namaz kılınınca yeryüzüne dağılın ve Allah’ın fazlından nasibinizi arayın.” (Cuma Sûresi, 10) buyurmuştur. Sevgili Peygamberimiz de: Helâl kazanç aramanın farz olduğunu bildirmiştir. (Keşfu’l-Hafa, c.III, s. 144 )

Hz. Ömer şöyle demiştir: “Hiç biriniz rızkını aramaktan vazgeçip Allah’ım bana rızık ver demesin, biliyorsunuz ki, gökten ne altın yağar ne de gümüş.” (Şerhu Ayni’l-İlm, c.II, s.182)

Görülüyor ki, çalışmak dinimizin emri, müslümanın görevidir. Bir işi başarmak için önce elimizden geleni yapacağız, bütün gücümüzle çalışacağız. Sonra bizi başarıya ulaştırmasını Allah’tan bekleyeceğiz, O’na güveneceğiz. Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de “Hakikaten insan için çalıştığından başkası yoktur” (Necm Suresi, 39) buyurarak çalışmanın önemini bildirmiştir.

Peygamberimiz de: “Kişinin yediği en hayırlı yemek, elinin emeği ile kazandığı yemektir. Allah’ın Peygamberi Davut (a.s.)’da elinin emeği ile geçinirdi.” (Riyazü’s-Salihin, c.I, s. 569) buyurmuştur.

Dinimiz, çalışmaya büyük önem vermiş, helâl kazanç sağlamak için çalışmayı ibadet olarak değerlendirmiştir. Çalışan insan hayırlı insandır. Çünkü, insan çalışmakla hem kendisine, hem ailesine, hem de milletine yararlı olur. Peygamber Efendimiz: “İnsanların hayırlısı, insanlara yararlı olandır.” (250 Hadis, s.121 ) buyurarak bu gerçeği açıklamıştır.

Müslüman hiç ölmeyecekmiş gibi dünya için çalışmalı, yarın ölecekmiş gibi de ahiret için hazırlık yapmalıdır. Peygamberimiz, daima çalışmayı tavsiye etmiş “İki günü birbirine eşit olan aldanmıştır.” (Keşfu’l-Hafa, c.II, s. 233) buyurarak müslümanların her gün daha ileri gitmesini istemiştir.

Sevgili Peygamberimiz şu mübarek sözü ile bize dünya ve ahirette mutlu olmanın yollarını göstermiştir. Buyuruyor ki: “Sizin hayırlınız; dünyası için ahiretini terketmeyen, ahireti için de dünyasını terketmeyip her ikisi için çalışan ve insanlara yük olmayandır.” (Keşfu’l-Hafa, c.I, s. 393)

O halde müslüman hem dünya, hem de ahiret için çalışacak, her gün daha ileri gidecektir. Dinimizin emri budur.

Görülüyor ki iman dibi çok derinlere varan sonsuz bir sevgi selidir. Daha yukarılarda iken pes etmek, yorum yapmak, diretmek ve hele inkar etmek imanı zedeler. İnanan, iman eden kimse yani mümin bunlara gözü kapalı inanır ki zaten Kur’an ve peygamberimizin emri böyledir, daha derinlere inmek için kendisinde gerekli cesaret, istek ve yeteneği bulabilsin.

Bu inanç temin edilince Allah’a kulluk görevi zaten kendiliğinden devreye girer ve insan şükretmeyle, yalvarmayı nefes almak gibi normal birşeymiş gibi görür. Allah’a yakınlaşmaya, sevgisine ve merhametine layıkolmay çalışır. Bunun sonucu olarak ta Allah’ın seveceği güzel şeyler yapmaya çalışır ve güzel ahlaklı olur. Güzel ahlaklı olunca da iyi bir insan olur, ADAM olur.

Boşuna dememişler; herkes padişah olabilir ama mesele adam olmak ta!

NOT: Yazının son kısmında Prof. Dr. Nihat HATİPOĞLU resmi sitesinden alıntılar yapılmıştır.

Sonsöz; %99 iman iman değildir!

İman bir bütündür…

Allah, iman edenleri hem dünya hayatında hem de ahirette sabit bir sözle sağlamlaştırır , zalimleri ise saptırır. Ve Allah dilediğini yapar.(İbrahim 14/27)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Bir Müslüman bunu nasıl yapar

Bir Müslüman bunu nasıl yapar

Bir Müslüman bunu nasıl yapar Bazen ekranlarda veya hayatın içinde öyle haller görürüz ki aklımıza ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir