Anasayfa / İMAN ESASLARI / İman neleri gerektirir?
imanilmihali.com
İman neleri gerektirir

İman neleri gerektirir?

İman neleri gerektirir?

İmanın mahiyetini, hayatımıza pek bir şey katmayan söz zemininden çıkarıp kalpte filizlenen ve yaşayan bir hadise olarak ele almak suretiyle daha iyi anlayabiliriz. Sözde kalan iman; İslam’a katkı sağlayamadığı gibi maalesef bazı insanları da batıla sevk etmektedir.

İman öncelikle samimi, içten ve sadece Allah’a olmak zorundadır. Kalp ile tasdik edilmeyen iman, tasdik edilen şeyin doğruluğunu beyan etmek demektir. Bu sadece dille yapılır ve kalp ile desteklenmezse sahte veya en azından yetersizdir.

Buradan yola çıkarak imanın, kalbin Allah’ı ve Resûlünü doğrulaması, Resûlullah’ın Allah’tan getirdiklerini tasdik etmesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu tasdikin, şüphe ve tereddüt kabul etmeyen, kesin, sarsılmaz, kalbin ve şuurun kuşku duymadığı bir doğrulama olması gerekir. Bu yüzden kalbin tasdiki imanın rüknü, bunun dile dökülmesi yani ikrar da, şartı sayılmıştır. İkrar dünyevî ahkâmın tatbiki açısından şart görülmüştür.

Yüce Allah kalpten gelmeyen imanı gerçek iman kabul etmemekte ve kalpten tasdik ile yani şüpheye yer bırakmaksızın, tereddüt etmeksizin ve başka ihtimal düşünmeksizin olmasını dilemektedir.

“İnsanlardan, inanmadıkları hâlde, “Allah’a ve ahiret gününe inandık” diyenler de vardır..” (Bakara 2/8)

“Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla “İnandık” diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin. …” (Mâide 5/41).

İnanmak imanın olmazsa olmaz şartıdır. O olmadan iman olmaz. Ama sadece inanmak tek başına iman etmeye yeterli değildir. Çünkü insan pek çok şeye inanabilir ve bu şeylerin hepsi iyi ve güzel olmayabilir. İman etmek, inanmanın ötesinde, inanılan şeylere yürekten bağlanmak, sevgi ve muhabbet duymak, tam teslim olmak, tevekkül etmek gibi halleri ihtiva eder. İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri’nin, imanı; tasdik, marifet, yakîn, ikrar ve islâm ile tanımlaması bu nedenledir.

İman, insanın bir bütün olarak akıl, kalp, vicdan ve irade gibi unsurlarının hep birden ve canlı bir biçimde mukaddes olana inanması, yönelmesi ve bağlanması, O’nunla koşulsuz bir teslimiyet dahilinde sürekli alâka kurması olarak tanımlanabilir.

İman sürekli olmak, sağlam olmak zorundadır. Zaman içinde –Allah aksini dilemediği takdirde- imana ait hallerden zayıflayanlar olacaktır. Bu zayıflama yetersizliğe, daha sonraları ise yok olmaya neden olur ve Allah korusun kulu küfre saptırır.

Bu yüzden Yüce Allah (cc), “Ey iman edenler! Allah’a, Peygamberine, Peygamberine indirdiği kitaba ve daha önce indirdiği kitaba iman edin. (Nisa Sûresi, 4/136) buyurmakla imanda hem samimiyeti hem sürekliliği dilediğine işaret etmektedir.

Marifetullah; Allah’ı bilmek, tanımak, rahmet eserlerini sürekli idrak edebilmek ve sezebilmektir. Marifetullah, Allah’ın nazarî olarak bilinmesini değil, O’nun isim ve sıfatlarının tecellilerine bakarak, rahmet eserlerini seyrederek, kâinatla ve bizle münasebetlerini görerek, O’na yönelerek, O’nu yegâne dost ve yardımcı kabul ederek bilmek demektir. Kur’ân’ın Allah’ı sıfat ve fiilleriyle tanıtmasının sebebi, bizdeki Allah bilgisini nazarî bir bilgi olmaktan çıkarıp mü’minleri marifetullah ufkuna yükseltmek içindir.

Bu marifet olmadan imana giden yollar görülemez, iman yollarındaki engeller kaldırılamaz, muhabbetle teslimiyet olmaz.

İmanın bir diğer gereği de muhabbettir. Muhabbet; sevmek, istemek demektir. Muhabbet olmadan, sevgi hissi duymadan iman etmek mümkün değildir. Zorla, samimiyetsiz, sevgisiz hale kalıcı ve güçlü imanı yakalamak mümkün değildir.

Allah’ı sevmek, O’nun buyruğuna girmeyi, rızası dâhilinde hareket etmeyi gerektirir. Yasaklardan kaçınmak da, sınırlarına riayet etmek te, emirlerini yerine getirmek de sevgiye dayanır. Zira ancak seven, sevdiğine itaat eder.

Bağlılığı artırmak da sevmeye bağlıdır. Bu sebeple Allah sevgisi mü’min için hayatî öneme sahiptir.

Allah aynı zamanda en çok korkulması gerekendir ama O’nu seven zaten O’ndan korkar. Korkar ama elem ve endişeden değil, O’na layık kul olamamaktan ve rızasını kaybetmekten.

Bu muhabbet konusu Ortadoğu İslam’ı ile Anadolu İslam’ının en büyük ayrım noktasıdır. Anadolu İslamiyet’i samimi bir imanla severek ve isteyerek Allah’a yakınlaşmaya ve teslim olmaya çalışırken, diğer coğrafyalar Allah’ı daha ziyade korkulacak bir mevkide görmeyi-göstermeyi tercih ederler ki bunda maksat biraz da tebayı sözde İslam’da tutmak ve ibadeti zoraki hale getirmek gayretidir. Oysa dinde de imanda da zorlama yok, tebliğ vardır. Dolayısıyla Allah öncelikle sevilecek sonra korkulacak bir Malik’tir. İşte iman bu sevginin teminatı ve gereğidir.
İmanın; ayetleri görebilmek ve sevgiyle kabullenmek adımlarını takip eden doğal sonucu teslimiyettir.

İmanda asıl olan kalbin teslimiyetidir. Zahiren teslimiyet imanı göstermediği gibi davranışlardaki bazı kusurlar da teslimiyetsizliği göstermez. Kusurlar insan olmanın gereğidir. Ama teslimiyet olmaksızın imandan bahsetmek mümkün değildir. Teslimiyetin tam olarak yapılabilmesi tabiki zordur. Bu nedenle teslimiyetin asgari müşterekleri olan yasaklardan sakınmak, sınırlara riayet etmek ve güzele yönelmek bahislerinde birleşmek gerekir. Bu asgari müşterekler imani teslimiyeti karşılamasa da umarız ki Rabbim bizi rızasından mahrum bırakmayacak ve gayretimizi ödüllendirecektir.

Tevekkül sadece Allah’a dayanmak, medet ummak, beklemek, itimat etmek, istinat noktası olarak sadece O’nu görmek demektir. Sebeplere müracaat etmek yani tedbir almak insanın görevi olup tevekküle mâni değildir.
Tevekkül teslimiyetin bir neticesi, güven duygusunun bir eseri, imanın bir gereğidir. “İman tevhidi, tevhid teslimi, teslim de tevekkülü iltizam eder.” sözü bu hakikate işaret etmektedir. Zira insan ancak güven duyup bağlandığına tevekkül edebilir. Bu çerçevede başkasına değil sadece Allah’a tevekkül edilir, başkası değil sadece Allah’a iman eden kimse tevekkül edebilir. Bu yüzden Allah (cc), “Mü’minler sadece Allah’a tevekkül etsinler.” (Âl-i İmran Sûresi, 3/160) buyurmuştur.

“Mü’minler ancak o kimselerdir ki; Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir. O’nun âyetleri kendilerine okunduğu zaman (bu) onların imanlarını artırır. Onlar sadece Rablerine tevekkül ederler.” (Enfâl Sûresi 8/2) âyeti imanla tevekkül arasındaki bağı ifade etmektedir.

Sonuç olarak;

İman sadece inanmak, yalnızca bilmek, tek başına ikrar etmek veya teslimiyet göstermek değildir.

İmanın hakikati; itikat, marifet, muhabbet, teslimiyet ve tevekkülle bütünleşen bir tasdiktir. Kulun duygu, düşünce, davranış bütünlüğü içinde mukaddes olana iradî olarak yönelmesi ve bağlanmasıdır.

Dolayısıyla mü’minin taklitten kurtulup tahkiki imana ulaşması, sadece bir bilgi seviyesi elde etmesi değildir. Aksine, bilginin düşünce, duygu ve amel ile birleşip, insanın bir bütünlük içinde Allah’a yönelmesidir.

Kul; aklı, ruhu, şuuru ve kalbiyle Allah’a yönelmeli, O’na sığınmalı, güvenmeli, muhabbetle O’na sadık kalabilmelidir.

Çünkü O Malik’imizdir. O, Vekil olarak bize yetendir.

 

İman neleri gerektirir?

Bu yazıyı okudunuz mu?

İmanın alfabesi

İmanın alfabesi

İmanın alfabesi

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir