Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / İman ruhla, İslam bedenledir
imanilmihali.com
İman ruhla, İslam bedenledir

İman ruhla, İslam bedenledir

İman ruhla, İslam bedenledir

İman, dille söylenmesi yeterli olsa da, kalbi bir meseledir ve fıtratidir. Tüm amel, ibadet ve ahlakın nüvesidir, gayesidir, neden ve kime sorularının cevabıdır. Manevidir, ilahidir, soyuttur.

İslam ise dindir, daha ziyade ibadet ile alakalıdır, salih amel ve ahlakı içerir ki bunların tamamı ameli yani bedensel yani maddeseldir.

İslam’a girene Müslüman, ilaveten iman edebilene de mü’min denir.

Şekli olarak taklid edilemeyecek olan iman, kalb açıp görmek mümkün olamayacağı için gözle görülmez, varlığına veya yokluğuna şahitlik edilmez. İmanı veren ve bilen Allah’tır. Cennetler de sadece iman edebilenler içindir.

İslam şeklen taklit edilebilir, sakal, tesettür, amblem, tespih gibi şeylerle desteklenebilir, beden veya para ile yapılan ibadetler ile karşı tarafın dinimize kefil ve şahit olması sağlanabilir. İmanın dille söylenmesi, tüm amel, ibadet ve ahlaktan önce niyet edilmesi esastır ve niyet faslı iman ile, icraat kısmı İslam ile ilgilidir.

İslam ile yeterli kalmak akıl ve kalp karı değildir, iman etmek ve mü’min olmaya çalışmak gayedir.

İman, enerjisini, moralini, gücünü ruhtan alır, nefsi ve şeytanları yenmeye muktedirdir. Kabre girecek bedene rağmen ruh kendi alemine ve sahibine dönecek, iman ve niyetleri de beraberinde götürecektir.

İslam ise içerisinde iman yoksa spordan, hobi ve meşguliyetten ibarettir. Ruh ile yakın ilişkisi olmayan İslam, bedensel olduğu için kabre girer, yeniden dirilinecek güne kadar da orada cansız kalır. Hesap vakti de ruhun bedene geri dönmesiyle her şeyi hatırlar ve bilir halde uyanır.

İman, herkese nasip olmayan bir nimet olsa da Yüce Allah, iman dileyene elbette yardımcı olur ve nasip eder. Hattı zatında iman doğuştan herkesin kalbinde olandır. Fıtratta verdiğimiz imana sadakat sözü gereği her doğan bebek imanlı vaziyette doğar, reşit olma (mükellefiyet) vaktine kadar da o berrak halini muhafaza eder. Mükellefiyetle birlikte günah işlenmeye başladığında karanlık noktalar oluşur ve sevaplara yönelinmez, günahlarda diretilir hatta büyük günah ve zulümlere imza atılırsa o karanlık noktalar çoğalır ve bir zaman sonra kalbi karanlık bir çamur deryasına çevirir. Artık o kalbi Allah’tan başkası da temizleyemez.

İslam, tüm insanlara nasiptir. Değişik ümmet olsalar da tüm ümmetler için ve kıyamete dek baki vaziyette vahyedlen İslam dileyene gönül kapılarını açar ve huzur verir. Her doğan çocuk bu nedenle İslam üzere müslüman olarak doğar ama hemen sonra ana babasının zorlamasıyla Hristiyan veya Yahudi olur, hatta ateist, deist olur. Günahları arttıkça meleklikten uzaklaşarak şeytanlaşmaya başlar ve bir zaman sonra da şeytanın askeri olur. Zamanı, bedeni, aklı, imkan ve kabiliyetleri şeytani fikirler ve gayeler için harcamak ise nafile bir uğraştır ama beşeri galibiyetler sunar. Ruha temas etmeden teğet geçen bu maddesel gayretler imandan parça değildir ama imanın varlığına veya yokluğuna işarettir.

Namaz, hac, zekat ve oruç başlıca ibadetler olup içerisinde niyet şartı ve gerisinde iman şartı vardır. İman olmasa da ibadetler makbul olur ama yeterli ve erdirici olmaz. Bunun aksine iman var ama ibadet yoksa da durum benzerdir. İman ve İslam bu nedenle bir arada olmalı, niyetlerle kendisini ifade eden iman gönüllerden fışkırmalı, kalplerdeki iman tahtalarında sadece Allah adı yazmalıdır.

İmansız İslam bu nedenle güdüktür, sağlıksızdır, gayet tehlikelidir ki şirke komşu ibadetler, kulu bir anda tevhid eri değil şirk şeytanlarına çevirebilir. Çünkü imandan yoksunluk, şeytana hassas olma durumudur ve iman şeytana karşı tek koruyucu zırhtır.

İmandan yoksun ibadetlerde kulun kime ve neden ibadet ettiği açık değildir. İçerisinde riya ve gösteriş barındırması, münafıklık taşıması gayet doğaldır ve kabulü, ispatı bu nedenle zordur. Kul, kalbinde sayısız ilah besleyebilir, en azından başka ilahların da rızasına ermek isteyebilir, aracı ve şefaatçi kabul edebilir ve gönül tahtalarına Allah’ı silmeden, yanına başka ilah isimleri de yazabilir ki bunlar; insan, para, dünya süsü, konfor, şeytan, ibadet, nefis vs. putlarıdır, ilahlarıdır.

Bu nedenlerle iman kalb ve ruhani bir meseledir, İslam maddesel, şekilsel olmaya mecburdur ki İslam’ın manevi yani imanladır. İman bu nedenle İslam’ın abdestidir, niyet faslında gizli sırdır, ibadet , amel ve ahlakın yeterliliğinin, kemaliyetinin, tamlığının ve doğruluğunun belirlenmesinde kıstastır.

İbadete dair diğer alanlarda da (dua, şükür, tevbe, istiğfar vs.) niyet ve dolayısıyla iman esastır. İman yoksa dua ve tevbelerin makbul olması da zordur, şükür ve tevekküllerin yeterli olması da.

O halde, bedenle yetinmeden, baki ruh için, maddeyi bırakıp maneviyat için, şekilciliği bırakıp özümüzle Yüce Allah’a yönelmek doğru ve lazım olandır.

Rızık, nimet, helal, haram, günah ve sevap gibi tüm kavramların da özünde maneviyat vardır ki şeklen tarif mümkünse de asıl yasaklama veya teşvik manadadır, niyettedir, ardında saklı olan tevhid özlemindedir, imana sadık kalma yeminindedir. Yani bir şey haramsa onun haramlığını kabul asla yetmez ve neden haram olduğunu anlamak veya en azından o haramı sağlıksız olduğu için filan değil, Allah öyle emrettiği için haram kılmak lazım gelir.

Din Kur’an’dadır ve diyanet (şeriat), din ile dine getirilen yorumları da ihtiva eden daha geniş bir kavramdır. Din değişmez ama dine getirilen yorumlar zaman içinde değişir. Benzer şekilde bedenle yapılan tüm amel ve ibadetler zamana, duruma, şarta göre değişkenlik gösterir, kazaya bırakılabilir, riskli anlarda iptal edilebilir veya kısaltılabilir. Yani fiziki şartlar ibadet ile çok yakından alakalıdır.

İman ise gerginlik, aciliyet, yokluk veya savaş hallerinde bile değişmez, bilakis artarak devam eder.

Hayatın manası şekilde değil özdedir, ibadet dinin, iman tevhidin özüdür. Yani nüve kalbidir, inanmak kaynaklıdır, teslimiyeti ve güvenmeyi, sadece Allah diyebilmeyi zorunlu kılar.

Şekille yetinmek ise münafıklığı ve mürailiği doğurur ki bunların yeri, cehennemde kafirlerden de aşağıdadır. Müşrikler ise en latta, şeytana komşudur. Müslümanlar, iman burcuna giremedikleri için bir süre de olsa cehenneme mahkumdur ve fakat iman sahiplerinden olup ta imanlarını salih amel (ibadet, ahlak, hayırlar) süsleyebilenler cennetlerdedir.

Cehennemler kalabalık, cennetler tenha olacaktır. Bunun nedeni Allah öyle dilediği için değil öyle olacağını bildiği içindir. Öyle olacaktır çünkü insanların çoğu iman etmeyecek ve etse de içerisine şirk bulaştıracaktır. İnsanların çoğuna uyan mü’minler dahi imandan uzaklaşacaktır. cehennemlerin dolacağını buyuran da Allah’tır. O halde iman şart, ibadet nasiptir.

Bu şartın ağırlığının aynısı ibadette farzlar için de geçerlidir ve farzları, diğer vacip ve sünnetlerle bir tutmak da hatalıdır. Çünkü farz edası şart olan Allah emirleridir ve diğerleri sevaptan mahrum etse de dinden çıkarmaz ve vebali azdır.

Bu da demektir ki Kur’an ile bildirilen vahyi konuların neredeyse tamamı imanla ve kalple alakalıdır. İbadet faslının çoğusu şekli olarak Peygamberimizin öğretisidir ve sünnet adıyla bilinenler de Peygamberimizin eda ettiği söz, davranış ve susuşlardır.

İbadetin içerisinde huşu şartı imana yakındır ama imandan bir parça değildir. Keza ameller de imandan parça değil ama imanın göstergeleridir.

Kula düşen, İslam’ı bir de imanla taçlandırmak, dua ile Yüce Allah’tan iman istemek, imanı muhafazaya çalışmak ve imanı tüm dini mesellerde nirengi yapmaktır.

Çünkü kalpleri ve niyetleri bilen sadece Allah’tır. Dinin ve din gününün tek sahibi, mülk ve kudretin tek Hükümdar’ı Yüce Allah, imanı, huşuyu, niyeti bilen ve şahit olandır. Bunlardan birisinin yokluğu durumunda ibadet, amel ve ahlak arzu edilen erdiriciliğe eremez ve istenen mutluluğu da getiremez.

Mü’min, beşeriyetle, dünya ileriyle, maddecilikle yeterinceden fazla uğraşmayan, maneviyata kıymet ve öncelik verendir.

Müslümanlıkla yetinenler ise şekli ve sözlü olarak Kur’an ve sünneti taklid ederken, imanı kapının dışında bırakanlar, her an şeytanlara kayabilecek olanlar, münafıklık ve riyaya sempati duyanlardır.

Unutulmasın ki Kur’an’ın hiçbir yerinde namaz kılmayanlar azarlanmaz ama namazlarına riya karıştıran ve tembel ve devamsız namaz kılanlar azarlanır.

Kafirler-inkarcılar- İslam’a girene değin vebal taşımaz ama kafir olmalarından kaynaklanan cezaya tabidir. İslam’a girdikten sonra ise günah ve sevaplar başlar ve bu durum mükellef olan erkek ve kız çocuklarının durumuna benzer. Dine girdikten sonra gereğini yapmayanlar, tereddüt yaşayanlar, Kur’an’ın bir kısmına inanıp bir kısmına inanmayanlar ise maneviyata hala beşeri ve maddesel gözlerle bakanlar, imandaki derinliği anlayamayanlardır.

Gözler imanı değil İslam’ı görür ve bu normaldir. İmanı görmek, Allah’ın ayetlerini , isim ve sıfatlarının tecellilerini görmektir. Kişi, şayet bu tecellilerden bazısını, ayetlerin ve vahyin emrettiklerinin bazılarını gayret ve emekle görmeye/kendisinde göstermeye çalışıyorsa, helal yoldan rızık peşindeyse, şeytanı düşman, tevhid erlerini dost biliyorsa iman ediyor ve tevhide dost demektir. Bu durumda kişi zaten huzur, barış ve esenlik için sadece Allah diyecektir ve bu da İslam’ın tarifidir.

Öte yandan İslam’ın şartı asla beş değildir. Şekle hitap etse de İslam, tüm Kur’an ayetlerinin boyunduruğu altındadır ve tüm emir ve yasaklar dinin yani İslam’ın şartıdır ki ilk sırada Kur’an’ı anlayarak okumak ve tefekkür gelir. Namaz dahi sonradır ve bu sırayı bize bildiren de Yüce Allah’tır.

İslm’ın kabul gören ilk şartı da imanı dille seslendirmektir ki bu İslam olmak için yeter ama iman etmek için asla yetmez. Çünkü bedenden kopup da kalbe ve ruha gidemez ve iman bu yüzden İslam’dan başka bir şeydir.

Yıllarca süren dini vecibeler güzeldir, samimiyeti ve dostlıuğu artırır, hayırlarda yarıştırır, ahlakta yücelmeyi diler ama iman teslimiyettir, güvenmektir.

Hayat, şekli ibadetlerden çok daha fazla sayıda amele ve alamete ve ayete sahiptir ki imandan yoksun olanlar bu nimetleri göremezler ve üst boyuta veya berzah ötesine geçemezler, kamil olamazlar. Çünkü ruha hitap eden iman, Allah’a olan aşk ile yanar ve bu aşk arayışa ve ilhama sebep olur, ahireti tasavvur etmeye imkan sağlar, ruhu bedenden ayırır, semalara yükseltir.

Doğu ve batı arasında da bu ayrım vardır ki batı akılcı bilimle maddeciliğe, doğu aşk ile maneviyata yönelir. Batının aşkı, doğunun ilmi noksandır ve doğrusu akıl, aşk ve vahyi aynı yerde buluşturabilmektedir.

Özetle; kişinin, toplumun hatta medeniyetlerin imanı ve dini farklı şeylerdir, iman dinden bağımsızdır, müstakildir, şekli değil kalbidir. Amel, İslam, ahlak ve salih ameller imandan parça değildir. İman bambaşka bir şeydir ve Kur’an’dan da önce öğrenilmesi gerekendir.

İslam ise dindir, ibadetten müteşekkildir, imanın sözle söylenmesini dahi kafi bulandır ki bize göre bu külliyen yanlıştır. Çünkü Kur’an o şartların arasında yoktur, tefekkür de yoktur.

Yapılmak istenen, kalbi meseleleri, İslam şartları arasına sokmamaksa yine yanlıştır çünkü dine girmek için dille söylenmesi kafi gelen iman yoksa ibadet ve ameller asla tamam olmaz ve güdük kalır. Kime ve neden ibadet edildiği belli olmaz, kime kulluk edildiği anlaşılamaz.

İnsan, et ve kemikten değil aynı zamanda ve daha çok ruhtan ibarettir ki insanı hayvanlardan ayıran en mühim kabiliyet de budur. Şeytanın hazmedemediği de budur. Çünkü bu güç aynı zamanda imanı tanımak demektir. Şeytan bu idrakten yoksun olduğu için isyan etmiş ve lanetlenmiştir.

O halde imanı reddeden veya idrak edemeyenler de lanete adaydır.

Çünkü akıl ve ruh, irade kullanabilmek, hüküm koyablmek, doğru ve yanlışı ayırt edebilmek demektir. Güdüsel yaşamdan farklı olan insan ömrü bu nedenle seçkindir, üstündür.

Hayvanlar da şuursuz vaziyette ibadet ve tespih ederler ki onlar koşulsuz bir imana sahiptir. Oysa insan tercih kullanabilme hakkıyla ve idrakiyle önce imanı, Allah’ı ve dini bulmak (anlamak) sonra tabi olmak ve nihayet o anladığını anladığı kadarıyla hayata yansıtmak ve diğer canlılara da örnek olmakla mükelleftir.

İmandan yoksun ibadetlerin ise hayvanların ibadetinden çok da farkı yoktur. Keza Kur’an’ı anlayarak okumamak, kutsal kitap taşıyan eşeklere benzemektir.

Yani iman maneviyat, ruh ve öz demektir, yapılanların gayesi, mesnedidir. Kulluk bilincinin gayesinin anlaşılması için şart olandır.İbadet ve İslam’ın tümü ise bu mesnete dayanmak ve üzerine inşa edilmek mecburiyetinde olan binadır. şayet altta iman değil de başka şeyler varsa o İslam ilk sel veya depremde yerle bir olacaktır ve imandan yoksun bu binalar Allah korumasında da olmadığı için kulların sataşmasına, şeytanların musallat olmasına bile müsaittir.

İman, başkaca ilahlar tanımamak için şart olandır. İman yoksa kul yine namaz kılar, oruç tutarak aç kalır, hacca gider ve hatta zekat vererek hayırlar yapabilir. Ama tüm bunların hangi ilah için veya hangi ilaha dair aracılar/şefaatçiler için olduğu açık değildir.

Allah; iman dileyene iman, azgınlık dileyene azgınlık nasip eder.

O, dünyalık isteyene dünyalık, ahiretlik isteyene ahiretlik verir.

İman için önce istemeye kararlı olmak, sonra nasıl ve kimden isteneceğini bilmek ve sonra usulünce istemek ve elde edince de elde tutmak için çalışmak lazım gelir. Yoksa iman kalpte beslenen yavru bir kuştur ki aç bırakılırsa ya ölür ya yuvadan uçar gider. O’nu Allah’tan başkası da geri getiremez.

İslam ise öncelikle akılda filizlenir ve yerleşir. Bedenin tüm organları İslam için çalışır, günah veya sevap kazanır. Lakin tüm bu uzuvlar ve organlar ile hem cennete hem cehenneme gidilebilir. Ama kalpten sadece cennetlere gidilir ki baştan beri anlatılan da budur. Yani iman varsa cennetler inşallah nasiptir, iman kalptedir, iman maneviyattır. İman sözde kalamaz, kalpte olmayı diler ve ibadetlere/amellere istikamet verir. Beden ise icracıdır ve kalbin akla verdiği bu emirleri organlar veya uzuvlar yoluyla yerine getirir.

Ruh, ecelle bedenden ayrılır, sahibine döner, beden toprağa girer ve çürür.

Baki kalan imandır, ibadet ve amellerden (yani ibadet dahil maddecilik ve şekilden) kaynaklanan sevap ve günahlardır. İslam ile yetinmek bu nedenle kalbi devre dışı bırakmaktır ki o vaziyette iman yok sayılmış olur.

Oysa iman etmeden kimseler cennete giremeyecektir.

Aldanmak ve aldatılmak da İslam’la değil, imanla alakalı bir meseledir ve aldatılanlar, Kur’ani ilme yakın olmayanlar, imana sıcak bakamayanlar, iman ile korunmak kendisine nasip olmayanlardır.

İnsan bedene ve ruha iyi bakmak, eziyet etmemek, hakkını vermekle mükelleftir.

İman ve İslam bir arada olduğu takdirde bu şart karşılanmış olur ve eğer biri yoksa o kulun durumu içler acısı demektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir

Allah’tan başkasına dayanan her ümit dipsizdir Yüce Allah, hayatın, ecelin, mülk ve kudretin, dinin, beraat ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir