Anasayfa / İMAN ESASLARI / Allah'a iman / İman ve insan
imanilmihali.com
İslam’ın hikmeti imandadır

İman ve insan

iman ve insan arasındaki bağ nedir? İmandan yoksun bir varlık insan mertebesine yükselebilir mi? Nasıl ve neden iman etmek gerekir?

 İman ve insan

İman ve insan

(Bu yazıyı yukarıdaki resme tıklayarak pdf formatında indirebilirsiniz)

İÇERİK

ÖZEL BÖLÜM

“Hayatı yaşamanın iki yolu vardır. Biri hiçbir şey mucize değilmiş gibi yaşamak ve diğeri her şey mucizeymiş gibi yaşamak.” (Albert Einstein)

ALLAH

Yüce Allah (cc) tek ve muktedir olan, ilim ve kudretin, celal ve ikramın tek sahibi, tek yaratan, tek öldüren, tek yeniden dirilten, rızkı ve nimeti tek başına dilediğine dilediği kadar veren, hayatı ve ölümü var eden, dinin tek sahibi, malikimiz, velimiz, sahibimizdir.

O, hayatın, kainatın, insanın ta kendisi, olan ve olmayanın, tüm yönlerin, görünen ve görünmeyenin, yerin ve göğün, geçmiş ve geleceğin tek sahibidir. Eşi, benzeri, ortağı, oğlu, kızı, ortağı bulunmayandır.

O, aydınlık ve karanlığın, güzel ve çirkinin velhasıl tüm tezatların yaratıcısıdır.

Yüce Allah (cc), ayetleri ile her yerde görünür olan, en güzel isim ve sıfatların sahibi, rahmet ve merhameti en sınırsız olan ama bir o kadar da azabı en çetin olan, tuzak kuranların en yaman olanıdır.

O, ahiret yurdunun sahibi, hesap ve mizanın şaşmaz ve yanılmaz olanı, kendisinden zerre kadar bir şey saklanamayacak olan, bize şah damarımızdan yakın olandır.

Yüce Allah (cc), insanı seven, güvenen, dünyaya, cennete ve Kitap’a varis kılan, dinin tüm kainata egemen olması için insanı seçen ve insanı verdiği akıl, ruh ve şuurla kainata üstün kılandır.

O, meleklerin bile zalim ve cahil dediği insanoğluna Peygamberler ve ilahi emirler gönderen, yolundan sapmaya yüz tutmuş insanlığı yeniden rayına oturtandır.

O, tüm secde, tevbe ve duaların tek muhatabı, herşeyi gören ve bilendir.

Yüce Allah (cc) hiçbirşeye ihtiyacı olmayan, ama herkes ve herşeyin O’na ihtiyaç duyduğu tek ve muktedir Yaratan’dır… O, Allah(cc)’tır.

Başa dön

KAİNAT VE YARATILIŞ

Yüce Allah (cc) kainatı ve insanı, bilmediğimiz yer, zaman ve şekilde topraktan yaratmış, nurdan yaratılan meleklerle, ateşten yaratılmış cinlere insana secde etmesini emretmiştir. Bu emir, ruhani diğer varlıklardan farklı olarak akletme özelliğine sahip insandaki akıl ve ruhun üstünlüğünedir ve İblis hariç tüm ruhani varlıklar secde etmiştir. İblis ise cehaleti ve kibri nedeniyle secde etmeyerek isyan etmiş, insandaki feyzi anlayamamış, emre karşı gelerek haddi aşmış ve huzurdan kovulmuştur. Çünkü Allah’ın insana bahşettiği idraktan ve insana üflediği ruhundan habersiz ve sığ olan İblis, cehaletine rağmen kibrine yenik düşmüş ve lanetlenenlerden olmuştur.

Büyüklenmesine ve isyanına rağmen, insan, kainat ve maddi yaşam gözleri önünde şekillendirildiği halde isyanını sürdüren İblis, ateşten yaratılan kendisini topraktan var edilen insandan üstün görmüş ve isyanıyla dünya sınavının başlamasına ve tezatlarla dolu dünya yaşamına eksi kutup olarak bu sayede baş kahraman olmuştur.

Lakin lanetlenmesi ve kovulması dahi İblis’i uyandırmamış ve ahdederek Yüce Allah’ın çok sevdiği ve güvendiği insanı rezil ve sapkın hale düşürerek tevhid çizgisinden çıkaracağına yemin ederek, bu gaye için insanların tekrar diriltileceği güne kadar süre istemiştir.

Ezeli ve sonu bilen Yüce Allah (cc), insana duyduğu güven ve sevgiden dolayı İblisi yaşatmaya, insan için bir sınav vesilesi kılmaya müsaade etmiştir. Böyle olması yeryüzündeki sınavın, adil ve çetin olması gayesiyledir. Yoksa iblisin ve ona uyacakların da akibeti ezelden bellidir. O yer cehennemdir.

Sınavın ve İblisi gayelerin ulaşamayacağı insanlar ise iman sahipleri olarak belirlenmiş ve Yüce Allah (cc) fıtrata, ilahi kitap ve Peygamberlere itikadda kusur etmeyen, iman sahipleri üzerinde iblisin bir etkisi olamayacağını en baştan belirlemiş ve emretmiştir.

İblis, Adem (as) ve eşinin yaratılıp cennete konması esnasından başlamak üzere insanoğlunun en büyük düşmanı olmuş, ilk hamlesini cennetteki bu ilk insanları yasak meyveyi yemekle kışkırtarak yapmıştır. Nitekim İblis ve insanoğlu cennetten kovulmuş ve var edilen dünyada bir süreye kadar yaşamaya mahkum edilmiştir. Yani yaşamın aslı Allah katı, arş vey cennetler yurdudur, dünya hayatı sadece bir süre sınav için konaklanacak ve imanın ispatı için oyalanacak bir yerdir ve dönüş muhakkak Rabbimize ve ahiret yurdunadır.

İşte bu hakikattir ki sınavın esası ve özünü teşkil eder. Bir kere sınav belli bir süreye kadardır ve baki değildir. Sonra Yüce Rabbimizin cennetvari olarak yarattığı iyi ve güzel şeylerin arasında şeytani şeylerde olacaktır ki bu sınavın gereğidir ve nihayet herkes istisnasız olarak yaptığı ve yapmadığı şeylerden dolayı ahiret yurdunda hesap verecek, Allah dostu veya Şeytan evliyası olup olmadığı bu sayede belirlenecektir.

Bu belirleme sonucuna göre de bir yanda ıslah veya azap, öte yanda cennetlerde huzur ve şükür dolu yaşamlar hayat bulacaktır. Dolayısıyla yaratılan ilk insanın konulduğu ama daha sonra yasak meyve nedeniyle çıkartıldığı cennet yurdu aslolan hayatın ta kendisidir ve insan bu kısacık hayatta o cennetlere layık olduğunu, Yaratan’ına sadık ve şükran dolu olduğunu ispat etmelidir.

Bunun da ilk adımı “imanlı kullarım müstesna” diye emreden Alemlerin Rabbinin buyurduğu iman meselesidir ki sınavın en değerli sorusu budur ve iman etmeyen veya imansız olan hiçbir kimse cennetlere en azından doğrudan giremeyecektir. Tam aksine pek çok günahı olan ama imanı ve sadakati makbul olan kullar inşallah şefaate uğrayacak ve belki de azabı hiç görmeden şehitler ve peygamberler gibi doğrudan cennete gidecektir.

İşte dünya sınavı budur, basit, kısa, şeffaf ve adildir.

Başa dön

PEYGAMBER

Peygamberler, kendisine yaşayarak örnek olmak ve diğer insanlara iletilmek üzere ilahi vahiyle emirler verilen beşeri kullardır. Peygamberimiz (sav) hariç diğer tüm peygamberler sadece kavimlerine veya belli bir topluluğa gönderilmiş iken Hz. Muhammed (sav) tüm insanlığa ve son peygamber olarak gönderilmiştir.

Peygamberlerin sayısı ve isimleri hakkında ayetlerden çıkarabileceğimiz bir sonuç yoksa da şunu biliriz ki kendisine zaman içinde peygamber gönderilmemiş bir millet veya kavim yoktur. Bunların zamanı ise muhtemelen o toplumun en çok azdığı, isyana saptığı, en azından en son ilahi emirlerden uzaklaştığı anlardır.

İnsanların Peygamberlere tepkisi, peygamber olduklarını bildikleri ve o insanlar bir takım mucizeler gösterdikleri halde farklı olmuş, kimileri Peygamberin etrafında kenetlenip iman ederken, kimileri ise inkar ve isyanla, dünyevi cehaletlerine sarılarak onları reddetmiş, kovmuş, canına kastetmiş ve hatta söyledikleri ata kabullerine uymadığı için o mübarek insanları öldürmüştür.

Oysa Peygamberler, mübarek ve seçilmiş aracı kullardır ve aldıkları emir ve vahiy istikametinde söz söylemekle mükelleftirler. Hepsinin ilk emirleri ise ortaktır; eş ve ortak koşmadan sadece Allah’a iman etmek, zekat, namaz ve salih amel işlemek.

Peygamberler aldıkları vahyi bir zerre katmadan insanlara aktarmak ve bu doğrultuda yaşayarak diğerlerine örnek olmak durumundadırlar. Hakikatin idrakindeki bu beşerlerin insanlara hitap ve davetinin karşılık bulamaması ise onlar için ne büyük ızdıraptır düşünmeye değerdir.

Peygamberlerin görevi tebliğlerinin tamamlanması ile sona erer ve her beşerde olduğu gibi geldikleri toprağa geri dönerler. Lakin vahyin baki olabilmesi için ayetler Rabbimizin dilediği şekilde insanlarca ezberlenir, emniyet ve doğrulukla kaleme alınır ve gelecek nesillere bu sayede saf bir şekilde aktarılması hedeflenir.

Acıdır ki kitabımız Kur’an hariç tüm diğer sözlü ve yazılı vahiyler unutulmuş, tahrif edilmiş ve hatta değiştirilmiş haldedir. Kur’an-ı Kerim ise ilk günkü orjinalliğinde ve Allah koruması altındadır. Bu yüzdendir ki son ve değişmezdir. Yüce Allah (cc) sözlerini Kur’an ile tamamlamış, başkaca bir kitap ve peygamber göndermeyeceğini de bildirmiştir. Bu vesileyle insanoğlunun kurtuluş umudu Hz. Muhammed (sav)’e vahyedilen İslam’a ve yüce Kur’an’a sarılmaktadır.

Başa dön

YÜCE KUR’AN

Kendisinden önceki ilahi kitapları doğrulayan, fıtrattan itibaren ezele kadar olacakları özetleyen, yaratılış gayesini gözler önüne seren, Hakk’ı ve şeytanlığı tarif eden, tüm dini özetleyen, kıyamete çeyrek kala son bir ikaz ve ihtar olan Yüce Kur’an, korunmuş ve korunacak olma sıfatıyla da Allah dinini tek ve kıymetli kaynağıdır.

Ahir zamanı yaşadığımız şu günlerde ne zaman vuku bulacağını bilemeyeceğimiz kıyametin hemen arifesinde insanoğlu olarak sarılmak mecburiyetinde olduğumuz yegane kaynak olan Kur’an, sadece bir kavme değil tüm insanlığa indirilmiş bir Allah kelamıdır, özettir, toplayıcıdır, emredicidir.

Kur’an ile emredilen hususların diğer dinlerdeki bazı haram-helallerle uyuşmamasının nedeni onların değiştirilmiş olması nedeniyledir ki bu yönüyle de Kur’an diğer tüm peygamber ve ilahi kitapların varlığını ve Allah katından gönderildiğini tasdik ederken sadece kendisini muteber kılar ve ahiret yurdundaki sorgu ve sualde sadece bu kitaba göre yapılacaktır.

Diğer kitap ve peygamberlerin hadislerinden günümüze ulaşanlar için şu kaide çok önemlidir ki diğer dinlere sadık kalmayı tercih edenler için bile hak olan Kur’an’a uygunluk şartıdır. Bu şart yoksa o şey batıl, eski veya yalandır. Aynı şey Peygamberimize atfedilen söz ve davranışlar yani hadis ve sünnetler için de geçerlidir. Aslolan ve koruma altındaki Kur’an bu yönüyle dinin sahibi Allah kelamı olmak itibarıyla en sahih ve gerçek olandır.

Peygamberimizin yaşamı, söz, düşünce ve tepkileri muhakkak dinin yaşanmasına, anlaşılmasına örnek teşkil etmiş ve edecektir de lakin buradaki hassas nokta bize kadar ulaşan bu hadis ve sünnetlerde aranması gereken ilk şartın da Kur’an’a uygunluk şartı olması gerektiğidir.

Uygunluk yok ise, Peygamberimiz kur’an ve vahiy dışı bir şey yapıp söylemeyeceğine göre, ya bize aktarılan şey yanlış aktarılmıştır veya o şey kasıtlı olarak üretilmiş bir şeytan oyunudur. Bu nokta kişiyi şirke götürecek kadar muazzam bir etkiye sahiptir.

Başa dön

GÖRMEK, ANLAMAK, HAZMETMEK, REHBER EDİNMEK

Kur’an tüm korunmuşluğu, basitliği, örneklemeleri ile ilk günkü arı ve saf haliyle gözlerimizin önünde ve ellerimizin altında mukaddes bir emanettir. Kur’an’da yazılı hususlar birer Allah emri ve öğüdü olduğuna göre ise her kul bunu okumak ve anlamak zorundadır. O şeyin gereğini yapıp yapmamak başka ama hiç okumayıp en baştan inkar etmek çok daha başkadır.

Bilmemek mazeret olmadığına göre de kula düşen Yüce Rabbimizin sevdiği ve güvendiği insana hem de son kez seslendiği bu mübarek kitabı en az bir kere anlayarak okumak ve üzerinde düşünmektir. Çünkü insanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özellik anlamak ve düşünmek kabiliyetidir ki konuşmak ve aktarmak buna dahildir.

İnsan o anki kabulleri ile yaşayan, kendisine doğru gelenlerle şekillenmiş bir karakterde bir mahluktur. Tecrübe ve geleneklerden doğal olarak etkilenirken, toplum kabulleri çoğu kez kendi doğrularını da değiştirir. Nihayetinde maddi alemde hayat bulan her varlık gibi insan da beğenilmek, saygı duyulmak ve hatta güce sahip olmak ister. Ama tüm bunlar beşeri yanımızla alakalı geçici şeylerdir.

Öte yandan Yüce Rabbin asıl sahip olunması gereken vasıfları, iyi ve çirkin olanı örnekleriyle anlattığı bir ilahi vahiy vardır ve bu hayatın gayesi, ahiretin muhasebesidir. Dahası Kur’an ayetleri sonsuz hayatın da şifreleri ve teminatıdır.

Durum böyleyken, Kur’an’ı görmezden gelmek, okumamak, anlamamak, hazmetmemek, gereğini yapmamak en başta o kelamların sahibine ve bu kelamı aktaran Resul ve Nebi’ye saygısızlıktır. Dünya sınavından geçerli not alabilmenin ilk şartı sınav kuralları ve nerelerden soru çıkacağının bilinmesine bağlıdır.

Aksi halde kişi nerelere nasıl çalışacağını bilmez, ne zaman nerede, nasıl sınav edileceğini anlamaz ise o sınavdan geçmesi bir yana sınava girmesi bile mümkün olmaz.

Bu yüzden mesleği din adamlığı olanlar ve toplu ibadetlerde imamlık görevini yüklenenler hariç kul dinini, Allah kelamını anadiliyle okumak ve anlamakla mükelleftir. Bu pencereden bakıldığında Kur’an en büyük şefaatçi olduğuna göre anlamadan okumanın veya hiç okumamanın farkı yoktur ve Kur’an bu kullardan huzurda muhakkak şikayetçi olacaktır.

Aslolan, dinin temeli, nur kaynağı sadece Kur’an’dır. Diğer tüm yazılı ve sözlü eserlerde aranacak ilk şart Kur’an’a uygunluk şartıdır. Akıl anlamanın ve idrak etmenin aracı kurumudur ve ruh aldığı bu feyz ile kulu örnek ve kamil insan seviyesine çıkartmada tek söz sahibidir.

Başa dön

RİVAYET, SAHTE HADİS VE HURAFELER

Öncelikle Kur’an’ın Allah korumasında olduğunu, dinin esasının Kur’an olduğunu, dolayısıyla Allah kelamının ve dininin değiştirilemeyeceğini ama getirilen tefsir ve yorumlarla dine zarar vermek adına sayısız beşeri kelamın, örfün, ata kabullerinin din içine yerleştirilmeye çalışıldığını, gerçek dine zarar verilemeyeceğini ama cahil ve Kur’an’dan uzak kimselerin bu oyuna alet olup ahiretlerini karartmalarının kaçınılmazlığını vurgulamak gerekir.

Cehalet, ihanet, gaflet ve dalalet ile İslam’ı ait olmadıkları yere taşımaya çalışan bu çarpık fikir ve yorumların adı ister hurafe, ister rivayet, ister batıl inanç olsun tamamı dine aykırıdır ve tüm bu bahiste yer alan söz ve davranışlar için tek bir mukayese ve makuliyet ölçüsü vardır ve o da Kur’an’a uygunluklarıdır. Eğer herhangi bir dini kelam, yorum, hadis vb. Kur’an’ın geneline ve Allah’ın sünnetine aykırı ise bilinmelidir ki o yanlış, sahte, batıl ve çirkindir.

Maksatlı veya istemeden de olsa tahrifata uğrayan pek çok dini kelam ve hatta buyruk vardır ki çoğusu israiliyat kaynaklıdır. Nedenini az sonra göreceğimiz bu yanıltma ve değiştirme gayretinin odak noktası tamamen şeytanidir ve tüm bu saptırma gayretleri açık veya gizli osun İblisin ahdi ile birebir uyuşmaktadır.

Sahih olduğu ispatlanamayan bu söz ve davranışlardaki en büyük hata örf ve geleneklerin din diye tasavvur edilmesi gibi masum yanılgılardan başlasa da pek çoğu maalesef dünyevi çıkar kaygılarının muhafaza ve devamı veya şeytani emellerin topluma egemen olması uğraşındandır.

İster yüceltme ister korkutma kaynaklı olsun tüm hurafelerin de menşei ve maksadı önce dine hayatta tamamen farklı bir yere oturtmak, dini korkulacak bir öcü durumuna getirmek ve sonra cehennem ile kitleleri korkutarak bir sığınmacı ve kurtarıcı ihtiyacını doğurmaktır.

Cennet hayalleri ile süslenen kandırmacalardaki gaye ise tatlı hayallerle insanları peşinden sürüklerken din adına sömürücülük yapmak ve maddi çıkar sağlamaktır. Sonuçta her ikisi de boş ve batıl olmaktan öte gitmez ve aslolan Kur’an’dır.

Bu noktadan hareketle rivayet, uydurma, hadis, dini hikaye, hurafe veya adı ne olursa olsun din dışı her hangi bir şeyi dine sokmaya çalışmak kabul edilemez bir suçtur ve Allah’ın öfkesine adaydır. Öte yandan hitap olunan kitlenin de görevi aklın hakkını vererek kanmamak ve aldanmamaktır. Çünkü Kur’an herkesin gözü önünde, eli altındadır. Tabiki bunun geçerli olabilmesi de sadece anlayarak okuma gayreti ile mümkündür.

En kritik nokta şudur ki batılı temsil eden her kim olursa, ister iblis, ister diğer din mensupları hiç fark etmez, dine sokulmaya çalışılan gayri dini şeyler ile sulandırılmaya çalışılan Allah kelamıdır ve bulandırılmak istenen zihniyetler insanlardır ve bunun ortak gayesi İblisin ahdinde geçen insanları Allah yolundan çevirmeye dair edilmiş yemindir. İlaç ve çare ise Kur’an’dır.

Başa dön

TEVHİD

Kısaca Yüce Rabbimizi tek’lemek ve birlemek, O’nun dışında hiçbir varlığı bu ilahi kudrete eş ve ortak kabul etmemek demek olan tevhid, yaratılışın gayesi, sınavın en kritik sorusu, dünyanın var ediliş nedenidir.

Tevhid, Allah(cc)’ın yanına hiçbir şeyi koymamak, tüm benlikle sadece O’na teslim olmak, O’nun yasakladığı şeylerden uzaklaşmaya çalışırken, öğüt ve emirlerine azami önem ve öncelik vermek, doğru yoldan ayrılmamak, ilahi sistemin tümüne iman edip, tüm ilahi kitap ve emirlerin, tüm peygamberlerin aynı Allah (cc) tarafından gönderildiğini ve haram-helal farklılıklarına rağmen ana esasların hepsinde aynı olduğunu idrak etmek, cennetlere götürecek yollara gönül koyarken, cehenneme götürecek yollardan uzak durmaya gayret etmektir.

Tevhid, Allah’ın tek dininin adı, insanoğluna verilen ilahi kaidelerin özü ve tamamı, ahiret sorgusunun dayanak noktası, hak ile batılın ayracı, iman ve İslam’ın doğuş noktasıdır. Hanifliği özendiren ve emreden Kur’an’ın altını çizdiği takva tevhide sadakattir ve imanı veren ve bilen sadece Allah olduğu için de takva dünyada değil ama ahiret yurdunda yani Allah katında bir üstünlük derecesidir.

Tevhid, dinler üstü idrak ve teslimiyet olduğu içindir ki tüm hak ve güzel dini esaslar ilahi kudret ve ilme teslim olmayı gerektirir. Çünkü tevhid, fıtratta ettiğimiz yemine, her rekatta Fatiha ile tekrar ettiğimiz ahde sadık kalmaktır.

TAKVA

Allah’ın emir ve yasaklarına samimi sadakat, O’nun sonsuz ilmine ve kudretine boyun eğme, kulun kendi acizliği ve muhtaçlığı kabul etme, Allah’ı gönülden sevme ve Allah’tan gönülden korkma, günahtan kaçınma, Allah’ı layıkıyla tanımaya çalışma demek olan takva mü’minlerin vazgeçilmezi ve arzusudur. Ayetin buyurduğu gibi takva Allah katında insanlar arası üstünlük derecesidir ki ahiret yurdunun gülen ve ağlayan yüzleri takva derecelerine göre ayırt edilecektir.

Takva, yüreklerdeki iman derecesine ve sadakate bağlı olduğundan ve imanı veren ve bilen Allah olduğundan diğer insanlarca ölçülemez ve ispatlanamaz. İnsanlarda varlığına veya yokluğuna dair hüküm verilemez. Bu nedenle insanlara kafir, imansız, mü’min, cennetlik gibi yakıştırmalar yapmak dinen caiz değildir. Ancak Yüce Allah kalplerin özünü ve niyetleri bilen, herşeyi gören, bize şahdamarından yakın olandır.

Ahiret yurdunun ayracı durumundaki takvaya sahip olmak esas, yargılamak ve ölçmeye kalkmak haddimiz değildir. Dünyada, insanlar arası takva yarışına girmek ise sahtekarlık, samimiyetsizliktir ve kulları Allah korusun şirk demek olan riya ve gösterişe maruz bırakır.

Bu nedenle gönülden inanmak ve teslim olmak, emir ve yasaklara uymaya gayretli olmak, farzların edasına önem vermek ana gaye, bu samimi imanı gösteriş ve büyüklenme vasıtası yapmaya çalışmak şirktir.

Başa dön

FITRAT VE VERASET

Veraset konusu iblisin en içerlediği konuların başındadır ve yeryüzüne, cennete, Kitaba varis kılınan insanın bu üstünlüğünü hazmedememiş ve isyan etmiştir. Bu manada veraset, evrendeki mahlukatların hepsine ilahi intizamı anlatmak, bu intizama yakışır bir hayat sergilemek ve cennetvari yaşamı daha bu dünyadayken sergilemek olarak anlaşılmalıdır. Bu yüzden insan üstün kılınmış ve bu yüzden tüm kainat insana boyun eğdirilmiştir. İnsan bu yüzden yaratılanların pek çoğundan değerlidir.

Ve insan daha doğmadan yaratılış gayesi tebliğ edilerek, kime nasıl iman edeceği kendisine tebliğ edilen, bu yolda kendisinden söz alınan ve bu ahde göre yaşamaya söz verendir. İnsan fıtratta tek sahibi, tek yaratanı Allah’a ecele kadar sadık kalacağına söz verendir.

Hayat boyu taşınması gereken emanet işte bu sözdür ve sadık kalınması en öncelikli olan da bu yeminde bahsi geçen iman meselesidir.

İNSAN

Ama doğmadan hemen önce ama ruhlar ilk oluşturulduğunda kendisinden fıtratta söz alınan insan et ve kemikten bir taşıyıcıya sahip ruhani bir varlıktır ve özetle hem dünyevi yaşamın gereklerini karşılayacak bir maddedir hem de bu madde içinde ruh adında kıymetli bir cevher taşıyandır. İnsan maddi ve manevi olan bu iki yanı ile insandır ve bunun böyle olması sadece dünyaya meyledip te kanmaması içindir.

İnsanın kıymeti et ve kemikten yapısı nedeniyle değil, aklın sentezi, kalbin onayı, karakterin şekillenmesi ile terbiye olan ruhu iledir. Yani kıymet yakışıklı veya güçlü olmakta değil, akıllı, isabetli, merhametli, sağduyulu kısaca imanlı olmaktadır.

Bu nokta anlaşıldığı takdirde insanın durumu, sınav salonunda yerini almış ve kağıtların dağıtılmasını bekleyen dersine çalışmış bir öğrencinin duyduğu güven gibidir. Ötesi kolaydır ve inşallah sınavda güzel geçecektir.

Lakin ete kemiğe adanan ömürler, ölümsüzlük istekleri, sabahsız gecelerde gönül eyleyenler, hırs ve kibir ile estetiğe çılgın paralar harcayanlar için sınavın hangi dersten olacağı anlaşılamamış demektir. Beyhude nefes alan bu kullar için akibetin de pek parlak olmayacağı açıktır.

Beden ruhun taşıyanı, ayakta tutanı, ömür müddetince kap görevi görenidir. Ruh ise bilgisi Allah’ta saklı olan bir cevherdir, özdür.

Başa dön

RUH VE BEDEN

İnsan anlayamadığı, göremediği şeyden korkar, görünene ise itimat eder ve yaşantısı çoğu zaman buna göre şekillenir. Hele ki kalp ve akıl damarları kapalı olanlar iyi çekmeyen bir radyo gibi hep aynı kanalı dinler dururlar.

Her fani kul kendisinde bir ruh olduğunu, bu ruhun kendisine emanet olarak bizzat Rabbimizden verildiğini, ecel ile birlikte bu ruhun özüne döneceğini ve bedenin toprağa karışacağını bildiği halde ete ve kemiğe maalesef daha fazla değer verir…

Sosyal bilimlerin ve teknolojinin yadsınamaz şeytanlıkları ile bu öyle bir körüklenir ki kul ruhunu unutup bedene ve dolayısıyla maddi yaşama teslim olur.

Oysa ruh şahittir, emanettir, baki olan, ahiret yurdundaki sorguda da her şeyi dün gibi hatırlamamızı sağlayacak olandır.

AKIL VE ŞUUR

Bu noktada aklın ve şuurun yadsınamaz gerçeği de önemlidir. Diğer mahlukatlarda az vey bilinmedik halde olan ama insanda sınırlar ötsi ve kopya edilemez muazzamlıkta bulunan akıl ve şuur idrak etme, görülen ve duyulanlardan sonuç çıkarmak olarak ta özetlenebilir.

Bu anlamda bilinç kazanılan bu akletmelerin toplamı ve hafızada depolananıdır.

Akıl ayırt etmeye yararken, şuur bilinç yni ayırt etme kabiliyeti olarak ta tanımlanabilir. Ayırt edilecek şeylerde sıcak ve soğuk gibi bedene ait olan şeyler olabileceği gibi iyi ve kötü gibi maneviyatımıza has şeyler de olabilir.

İşte güdü şeklinde diğer varlıklarda olduğunu kabul ettiğimiz kısıtlı bilincin çok dışında, sayısız bilgisayarın bellek ve işlem hızından çok öte bu muazzam akıl, insana mahsustur ve veriliş gayesi insanın böbürlenmesi veya kibirlenmesi asla değildir. Aksine insan ne denli aciz ve muhtaç olduğunu anlasın diyedir.

Çünkü duyuların görevi sezmek, görmek, tespit etmek, aklın görevi sentezlemek, kalbin görevi vicdani olarak onaylamak, bilincin görevi sahiplenmek ve ruhun görevi şahit olmaktır.

Yemek içmek gibi insani yani bedeni ihtiyaçlar için çoğu zaman reflekslerini kullanan insan derin meselelerde aklını ve kalbini rehber edinir ve kendisince doğru olana karar vererek uzuvları ile bunu hayata geçirir. Doğrunun tanımı ise günlük maddi meselelerde bedenin devamını sağlayacak güdülerdir.

Manevi boyutta ise doğrular selamete çıkaracak olanlar, ahde uygun olanlar, doğru-güzel ve adil olanlar, hak olanlardır. Çünkü kainattaki her şey muazzam bir denge üzerine kuruludur ve hak bu dengenin en can alıcı kama değeridir.

İnsana verilen akıl sadece yemek, içmek, süslenmek için değil muhakkak daha başka şeyler içindir ki buna hakikati aramak ve bulmak demek hata olmaz. İnsan günlük koşturmaca ve kandırmacalar ile çoğu zaman unutsa da aklının gayesi, Allah’ın ayetlerini her yerde görebilmek ve başkaca mucize beklemeden bu harika ve muhteşem mucizelerle ikna olup Yaratan’ını özleyebilmektir. bu sayededir ki kul aklının rehberliğinde maneviyatta da doğrulara ulaşacak ve hatalardan uzaklaşacaktır.

Kur’an ve vahyin tüm mertebeleri kulun aklına hitap eder ki idrak insana mahsustur. Anlamadan din olmayacağına göre de akıl çoğu zaman vahiyden bile öncedir ve esasında en büyük vahiy aklın ta kendisidir.

Başa dön

MÜ’MİN VE MÜSLÜMAN

İşte bu haller altındaki insanın yaşam neticesinde varacağı akibet kendi tercihleri ile şekillenen gayet adil ve tarafsız bir akibettir. Sonuçta şahit olduğu, duyduğu, anladığı, yaptığı veya yapmadığı her şeyin kendisine ve etrafına iyi veya kötü manada bir yansıması vardır ve her bir yansıma artı veya eksi olarak – çok az mübah olan şey hariç – bir karşılık bulacaktır.

Artı kutuplarda gezmeyi meleke dinen nsan huzuru, güveni, sevgi ve merhameti bulurken, eksilerde gezenler hırs, kibir, hoşgörüsüzlüklerde dolanacaktır.

Gerek bu dünyada gerekse ahiret yurdunda refah ve selamete layık olmak arzusundaki insan için ilk şart bedensel güdüleri değil aklı, kalbi ve ruhu rehber edinmek, aklı ve ruhuyla doğru ve güzeli bulmak ve buna göre yaşamaktır.

İman, tek Yaratan’a teslim olmak, sadece Allah’a kul olmak, fıtrata göre yaşamak, inanmak ve hayata yansıtmaktır ki nelere ve nasıl olacağı yine Kur’an ayetlerindedir.

Kula imanı veren veya vermeyen Allah olsa da kulun gayreti ödüllendirilecek olandır. Doğrusunu Allah bilir ama ‘insan ve cinlerden çoğunun cehennem için yaratılmış olmasını’ belki de sonu gören Allah’ın, bile bile, pek çok insanın imandan sapacağını gördüğü halde yaratmasına engel olmayışı diye yorumlamak gerekir. Yani Allah çoğu insan ve cini isyan edeceklerini bilerek yaratmıştır ve bu da sınavın çetin sorularından biridir muhakkak.

Oysa iman fıtratta kulaklara fısıldanan, ahid alınan ilahi hakikattir ve en başta Allah’a ve ahirete görmeden, görüyormuşcasına inanmayı gerekli kılar.

Kalple, dille, elle ispat edilmesi şart olan imanın samimiliği ise o kulun mahiyet ve vasfını belirler ki en bahtiyar kullar bunların üçüne de sahip olabilenlerdir. Fıkıhta genişçe ayrıntısı bulunan bu bahsi uzatmadan kısaca vurgulamak gerekir ki iman mü’min olmanın ilk ve en büyük şartıdır.

Şayet kul imanı kalpte, dilde, elde yaşatabiliyorsa mü’min olurken, bunu sadece dilde yaşatabiliyorsa sadece Müslüman olur ama Allah dilemedikçe mü’min olabilme bahtiyarlığına erişemez. Müslüman olmak ise cennetlere doğrudan girebilmeye engel veya belki de hiç girememeye sebeptir.

Mü’min olabilmek ise hem duyularla, hem akılla, hem ruh ve bedenle ilahi kudrete teslim olmak, idrak ve itimat etmektir. Selametin vesikası, salih akibetin garantisi işte bu has ve Kur’an’i imandır ki iman etmeden kimse cennete giremeyecektir.

Başa dön

KAMİL İNSAN

Kamil insanı ruhani derinliklere dalabilen, geniş imanlı, bilgili, dini akide ve fıkıha hakim, ibadet ve ahlakında özenli olarak kısaca tanımlayabiliriz.

Baştan sona örnek, acizliğini kabullenmiş, günahkar olduğunu fark etmiş, nereden gelip nereye gittiğini bilen Kamil insan dini damarlarına kadar hazmetmiş, salih amelle donattığı hayatını, güzellik ve iyiliğe adayan insandır.

Burada da en önemli nokta bu vasfı hak etmeyen sayısız düzenbaza bu isimle hitap edilmesi ve bu kimselerin bu etiket ile hak etmedikleri yerlere gelip, bu sayede şıh, şeyh görünümüyle haksız kazanç sağlama gayretlerine karşı kulların dikkatli olması gereğidir.

İMAN, İBADET VE AHLAK

İman tek başına yeter mi bunu Allah bilir ama anlayışımız odur ki ibadet ve ahlak ile meyve veren iman salih amelle de bezenirse çok daha Kur’an’i olacaktır.

İbadet, imanın kalpten hissedilmesinden sonra kime, neden, ne zaman yapılacağının bilinmesi meselesidir. Yoksa şifahi olarak dilde kalan imanla (Müslümanlıkla) yapılacak ibadet umulan faydayı sağlamayacaktır. Kime ve neden ibadet edilmesi gerektiğini bilen kalpler ise (Mü’minler) huşu ve tam itikat ile secdeye varabilenlerdir.

İşte Ahlak tam bu noktada devreye girer ve salih imanın bir meyvesi olarak filizlenir. Sıradan ibadet diyemiyoruz çünkü ibadet puta da, ineğe de, taşa da yapılabilirken salih iman sadece Rabbimizi esas alır ve ancak has ibadetle eşitlenebilecek şekilde kişiyi kurtuluşa götürür. Ahlak iyi veya kötü davranışlar ve kazanımlar bütünü olduğuna göre yanlış veya zayıf iman veya noksan-cılız ibadet ile kazanılabilen şekli elbette yetersiz ve hatta zararlı olacaktır.

Burada kast edilen hakiki iman ve has ibadet ile kavrulmuş gönüllerin kazandığı güzel ahlaktır ki cennetvari bu ahlak kulu inşallah zaten doğrudan cennetlere götürecektir.

Bunun tam aksi, sadece Allah’ı esas almayan, yanına berisine yedek ilahlar koyan bir iman, riya ve gösterişe bezenmiş bir ibadet güzel ahlakı getiremeyecek aksine kulu ahlaksızlığa ve sınırsızlığa itecektir. Oysa sınırlar vardır ve Allah’ın sınırları tüm kullar için aynıdır.

İman, ibadet ve ahlak bu yüzden üç saç ayağı gibi dinin ve tevhidin direğidir. Başka bir deyişle iman ve ibadet güzel ahlakı temin edemiyorsa has değildir, kıymeti yoktur.

Başa dön

KULLUK BİLİNCİ VE SAMİMİYET

Kulluk, bu saç ayağa sahip ve sadık olmakla, bu uğurda nefes tüketmek ve göz yaşı dökmekle ortaya çıkar. Sadece Allah’a iman etmek, sadece O’ndan beklemek, sadece O’na teslim olmak ve yönelmek demek olan kulluk tanımını sulandırdığınızda iman bahsi de din ve ahiret bahsi de sulanacaktır.

Kula şah damarından yakın olan Allah hakikatin, his ve niyetlerin elbet farkındadır ve ruh ve uzuvlar huzurda bu manada şahitlik edecektir ki sağ ve sol omuzlarımızdaki melekler de gün boyu yaptığımız ve sarf ettiğimiz sözler için şaşmaz ve haksızlık yapmaz şahitle olacaklardır.

Yüce Allah en sevilecek ve en korkulacak olandır. Din, tüm tezatlıklarda olduğu gibi bizzat sevgi ve korku anlamında da ikilemi beraberinde getirirken kimi sevdiği kimi korktuğu için ibadete yönelir. Oysa mesele cennete gitmek te değil, cehennemden kurtulmak ta değildir. Mesele sadece Allah rızasına sahip olabilmektir.

Kul muhabbetle, samimiyetle, iyi niyetle yöneldiği sürece o işi yapamasa da sevaplara erişecek, yapamasa da yapmış gibi olacaktır. Çünkü Allah kulun niyetini en iyi bilendir. Niyetlerin mesela namazlarda dille söylenmesi meleklerin şahitlik edebilmesi içindir ki melekler dilden çıkmayanı yani kalpte olanı bilemezler. Bu bilgi sadece Rabbimize hastır.

Melekler ve diğer insanlar dille söylenenlerle kandırılabilecekken kalpten geçenleri bilen Allah’ı kandırmak mümkün olmadığı içindir ki samimiyet esastır ve has olmayan niyetlerle yapılan her iş sahibine faydadan çok belki de zarar getirecektir.

Mü’min ve Müslüman arasındaki fark ta buradan kaynaklanmaktadır ve takva bu yüzden insanlar arası değil Allah ile kul arasında bir üstünlük derecesidir.

Başa dön

ALLAH’IN DİNİ

Tüm bu açıklananlar istikametinde din, ilahi vahiylerle şekillenen bir yaşam biçimi daha doğrusu yaşamın ta kendisidir. Çünkü yaşam da, nefes de, hayat ta bizzat dindir ve kul doğduğu andan ecele kadar bu dine tabidir, yani dini kaideler ve kurallara, ilahi esaslara tabidir.

Allah’ın dini ilk yaratılıştaki hali neyse odur. Dinler ve zamanlar arasındaki farklar kavim ve kişilerin azgınlık durumlarına göre şekillenen helal-haram azaltma veya çoğaltma işleridir. Ana esaslar yani iyilik, adalet, sevgi, dürüstlük, paylaşma, yardım ve hoşgörü gibi vasıflar asla değişmez ve bu yüzden tüm dinler tek bir dinin değişik versiyonlarıdır ki tümü Levh-i Mahfuz’da yazılı olan da budur.

İslam, Allah’ın dini, diğerleri değil demek günahların en büyüğüdür ki tüm dinler vahyedildikleri esnada son ve güncel dindi. Dahası o dinleri de gönderen Yüce Allah’tı ve tüm kitaplar ilk başlarda oynanmamış haldeydi.

Bildiğimiz manada İslam’ın kıymeti son Peygamber ve son kitap oluşundan kaynaklanmaktadır. Halbuki Kur’an diğer kitap ve peygamberleri de aynen onaylar. Şu farkla ki insan ya da şeytan eliyle yapılan tahrifatlardan dem vurularak o buyrukların artık saf ilahi buyruklar olmadığı anlatılır.

Oysa İslam kelimesi; barış, huzur, esenlik ve sadece Allah’a teslimiyet’tir.

Bu tanımıyla da dinler tarihinin tamamında, tüm peygamberlerin getirdiği mesajlar, tüm vahiyler dinin birer parçasıdır ve İslam diye adlandırdığımız Müslümanlık dini kıyamete kadar sürecek son buyrukların adıdır.

Buradan şu sonuca varırız ki diğer semavi dinler vakitlerinde dinin ta kendisi iken şu zamanda değişikliğe uğramış olduklarından geçerliliğini kaybetmiştir ve ilkel dinler zaten tasnif dışıdır. Bu haliyle öz ve muteber tek din olarak kalan İslamiyet ve Kur’an’dır.

Diğer kitaplardaki ilahi buyrukların tamamının geçersiz olduğunu söylemek te uygun değildir çünkü en başta Kur’an onları onaylar. Ama hatırlamakta fayda vardır; kabul şartı Kur’an’a uygunluk şartıdır ki kıyamete kadar geçecek zaman diliminde insanların tabi olacakları, sorgulanacakları ve sınav olacakları kaideler Kur’an’da yazılı olanlardı ve Kur’an dini hak din yani İslamiyet yani sadece Allah’a teslimiyettir.

Başa dön

BÖLÜNMEZ DİN İSLAM

Öte yandan İslam kendi içerisinde bir bütün olup, kaideleri Kur’an ile belirlenmiş, sınırları Yüce Allah tarafından belirlenmiştir. Yekpare olup asla bölünmemesi, Allah’ın ipi sıfatıyla her daim diri tutulması istenmiş, İslam’ı bölmek ve parçalar ayırmak, iman kardeşliğine zarar vermek en büyük günahlardan sayılmıştır.

Bu iş öyle baltayla, sopayla yapılacak bir iş değildir muhakkak. Kast edilen Kur’an İslam’ını hak çizgiden çıkaracak mahiyette, tarikat, cemaat, mezhep ve hiziplere ayırmak ve birini diğerlerine düşman etmektir. Başka bir deyişle birilerince kendilerine tabi olmayan herkesin din dışı ilan edilme durumudur.

Çoğusu dünyevi çıkar kokulu bu yaklaşımların ne denli büyük bir tehlike olduğu İslam tarihinde sıkça rastlanan müsibetler ile gayet iyi anlaşılmıştır.

Halen dört hak mezhep dediğimiz mezheplerin kurucularının sadece yorumu demek olan mezheplerin bugünkü halleri bile – kurucularının asla razı olmayacağı halde – bu bölünmenin mahiyetini bizlere anlatmaktadır. Birinin diğerine bakışı konunun açıklanması için yeter bile.

Kaldı ki mezheplerin türevleri durumundaki hizip, fıkra, tekke, cemaat, tarikatler hangi iyi maksatlarla kurulmuş olursa olsunlar bugünkü halleriyle, ibadet şekilleriyle hak olmaktan uzak haldedir. Dahası ve en vahim olanı ise şudur.

Malesef her cemaat veya tarikatte bir şeyh veya lider vardır ki bu kişi müridlerce yanılmaz, yargılanamaz, günahsız, sözü muteber hatta Kur’an üstü, vahiylere muhatap kabul edilir ki bu kabuller o kişileri de muhataplarını da şirke bulaştırır. Kur’an üstü kitap ve Peygamberimiz üstü kişi yokken bunların hemde bizzat vahiy aldıklarını söyleyerek müridleri sırtından dünyalık sağlamaları Allah’a gitmek değil, bizzat Allah’ın öfkesini üzerine çekmektir.

Dinin; sahibi Allah, özü Kur’an, Peygamberi Hz. Muhammed (sav)’dir. Bu üçlüye sadık olanların hepsi iman kardeşidir. Bu manadaki bir bölünme İslam’a ve imana zarar verir. O halde yapılması gereken sadece iman yolunda yürümek, Kur’an’ı esas almak ve yorumları kişisel bazda yaşayarak diğerlerini düşman görmemektir. Yani dinde mezhep, tarikat, cemaat yok…. sadece iman kardeşliği vardır.

Bu bölünmelerin ardındaki siyasi ve sinsi – şeytani güçlerin farkına vardıkça İslam alemi çok daha diri ve güçlü olacaktır. Bu arada Diyanet İşleri başkanlığına da düşen bu gerçeği haykırmak ve dine girmiş nice İsrailiyat ile birlikte bu bölünmüşlükleri de Kur’an mihverinde bir araya getirmektir.

Başa dön

ALLAH RIZASI

Allah dini İslam’da kullar şüphesiz cennetlere gitmeyi ve orada yaşamayı arzu ederler. Kimse cehenneme gitmeyi istemez zaten kimse kendisine yakıştıramaz da ama Yüce Allah’ın cennet için öyle bir ahdi yokken cehennem için ‘Andolsun ki cehennemi cinler ve insanlarla dolduracağım’ şeklindedir.

Yine Allah ayetinde insanların çoğunu şirke düşmek hali dışında iman etmemekle suçlamaktadır. Şirk’te affedilmeyecek bir suç olduğuna göre cehennemi kendisine yakıştıramayanların çoğunun gideceği yerde zaten bellidir.

Yukarılarda bahsi geçtiği gibi kulun asli niyeti, cennete gitmek veya cehennemden kurtulmak değil, “Allah rızasına erişebilmek” olmalıdır. Allah razı olduktan sonra o kulu ne cehennem yakabilir ve ne de cennetlerdeki yaşam bu güzelliğin yanına yaklaşabilir.

Allah’ın rızasına mazhar olabilmekte, yapılan veya sakınılan her işte Allah’ın rızasını aramaktır. Yani oruç tutmakla kast edilen manaya göre bedeni ve ruhu terbiye etmek yerine kilo vermek için orucu alet etmek arasındaki fark buradadır.

Kul nefsi için, başkaları için, toplumu için, para veya güç için değil sadece Allah rızası için yapmalı, etmeli, paylaşmalı veya kötülükten Allah rızasını kaybetmek korkusuyla vazgeçmelidir.

NEFİS

Nefis, kötülüğü emreden terbiye edilmemiş halden itibaren basamaklandırılarak yedi mertebe sonra kendisinden razı olunan hale kadar gelir ki bunun da detayı fıkıh kitaplarının konusudur. Basitçe açıklayacak olursak nefis ego veya benlik veya kişilik dediğimiz yaşamsal olarak en öne kendisini koyan, hayatta kalmak için her şeyi mübah gören bir yapıdadır ve akla-kalbe hep bencilliği emreder.

Nefsin terbiye edilmesi bir yeere kadar mümkünken tamamen temizlenmesi sadece Rabbimizin dilemesiyledir ki Hz. Yusuf (as) bile ‘nefsini temize’ çıkaramamıştır. Çünkü temiz nefis demek günahsız olma halidir ve kimse günahsız değildir, peygamberler bile. Zaten böyle olsaydı insan ile melek arasında pek bir fark olmazdı.

Dünya sınavı nefsin sınırsız istekleri karşısında fren yapabilme ve dik durabilme sınavıdır aslında. yani çalmayı, sataşmayı, haksız yoldan kazanmayı, istediği ile sınırsız olarak cinsel ilişki kurmayı arzulayan nefsi terbiye edip dizginleyebilmek ise ancak imanla mümkündür.

Dizginlenemeyen nefis ise daima kötülüğü emreden en ilkel ve barbar haliyle kaldıkça, kişiyi karanlıkların en derinine götürecek ve bir süre sonra kalp kapkara kesilecektir. Bu mühürlü kalplerin temizlenmesi ise sadece rabbimizin dilemesiyledir.

Başa dön

TAHRİF EDİLMİŞ DİĞER DİNLERİN HALİ

Diğer dinlere hala mensup olanlar hakkında şu hüküm gerçektir ki kendi dinlerinde kalmaya devam etseler bile Kur’ani buyruklara tabidirler ve buda onları Kur’an’ı okumak, anlamak, tabi olmasalar da iman esaslarını İslamiyet’e göre tanzim etmek mecburiyetindedirler. Bu halde de dinlerinden zaten farklı bir inanışa yöneleceklerinden doğal olarak İslamiyet’e geçmek gibi bir zorunlulukları vardır.

Öte yandan zaten Kur’an’ı okuduklarında anlayacakları üzere kendi dinlerinin batıl ve şirke meyilli şu anki halleri tevhidden son derece uzak haldedir ve Allah’ın dinini temsil etmekten çokça uzaktır.

O diğer dinlere mensup din adamlarının görevi asli imana teslim olmak ve cemaatlerini bu batıllar hakkında aydınlatmak ve İslamiyet’e toptan geçiş imkanı aramaktır. Bu kaçınılmaz son elbette gerçekleşecek ve Allah’ın asli dini hayata egemen olacaktır. Lakin bu sıkıntılı süreçte en az onlar kadar İslamiyet’e tabi olduğu iddiasındaki zavallılarında suçları yok değildir.

İslamiyetten önceki devirlerde yaşayan insanların ise doğal olarak İslam olma ve İslami esaslara göre sorgulanma zorunlulukları yoktur. Ancak burada kilit nokta da şudur ki, herkes tabi olduğu semavi dinlerin aslına göre sorgulanacaktır. Yani akla ve yaratılışa ters istikametlerdeki şirk bağlantılı sapık inançların tespiti için İslamiyet’e değil akla ihtiyaç vardır ve bilerek ekilen fitne ve fesat tohumlarının bilgisiz kurbanları küçük bir pardonla kurtaracak da değildir.

Semavi dinlerden öncekilerin hali ise imanla sınırlı olmakla birlikte tek Yaratan fikrine kapattıkları her kapıdan ve taptıkları her puttan muhakkak hesaba çekileceklerdir. Çünkü akıl hiçbir semavi kitap olmasa bile kainata, dünyaya, bedene bakarak Allah’ı bulabilmeyi mümkün kılar. Bunu bulamayanlar ise ya dünyevi çıkarlar yahut kasti şeytanlıklar peşindedir ki her ikisi de kişiyi mahva götürür.

Başa dön

KADER

Kavramlar arasında en derin manalı olanlardan birisi de budur ve Peygamberimiz bile bu hususta çokça konuşmamayı tercih etmiştir. Nihayetinde tüm varlıkların bir varoluş ve ölüm müddeti ve yaşam şekli vardır ki biz acizane kulların bu hikmete temas edebilmesi çokta mümkün değildir. lakin anlayabildiğimiz ve aktarabileceğimiz kadarıyla kader bahsinde bir iki söz edebilmek mümkündür.

İlkin imanın esaslarından olan kader mevzusunu yok saymak ve başa gelenlerin tamamını kişinin yaptığı tercihlerin bir sonucu olarak farz etmek doğru bir yaklaşım değildir. Bu, Yaratan’ın, yarattıklarını yarattıktan sonra başıboş bırakması sonucuna götürür ki bu doğru değildir.

Bunun yerine şöyle düşünmek daha isabetli olacaktır ki, Yaratan evreni, insanlığı, tek bir zerreyi bile boşuna yaratmamıştır ve her şeyin bir gayesi vardır. Hal böyleyken ilahi düzenin devamı ve iyiliğin egemen kılınması için bazı ilahi tedbirler alınması da kaçınılmazdır. Buradaki denge noktası akıl sahibi kulun istekleri ve Allah’ın o fiile müsaade edip etmemesidir.

Kul iradesi ile isteğini ortaya koyar ve Yüce Allah buna itiraz etmez ve o işin gerçekleşmesi için irade buyurursa ve gerekli şartlarda hazırsa sonuç Yüce Rabbin değil kulun iradesi ile gerçekleşir ve kul bu amelden bizzat sorumlu olur.

Kul dilediğini yapar bir egemenlikte değildir. Tam aksine hayatı kendisinin elinde olmayan bir robotta değildir. Gerçek bu ikisinin ortası ve hakikat Rabbimizin rızasıdır ki o dilemedikçe yere bir yaprak bile düşmez.

Yüce Rabbimizin engelliler, çocuk sahibi olamayanlar hakkında elbet bir ihsanı olduğu gibi çok aktif, zengin ve mesela on çocuklu insanlar içinde bir hikmeti vardır. Bizim bilemediğimiz nokta budur ve bizi aslen sınav konusuna geri götürür.

Yani herkes gücünden başkasıyla sınava çekilmeyeceğine göre ve Allah’ın rızası ve dilemesi her şeyin üzerinde olduğuna göre aslolan ilahi iradedir. Lakin sınavın bir gereği olarak kul tercihler yapmakla mükelleftir ve gerçekleşen şey çoğu zaman kişinin iradesi yönünde hayat bulur. İşte kulun bu isteği ortaya koyan iradesine de cüzi yani küçük irade denir ki sorumluluk getiren bu iradedir.

Kader bahsinin değişmez olması mevzusu Rabbimizin dilemesine müdahale olacağından değişmezliği söz konusu değildir. Yani Yüce Allah dilediği zaman dilediği şeye müdahale eder, sebepler yaratır ve sonuçlara müdahale eder. Bir nevi ara durum mahiyetindeki bu müdahaleler sınavın organik parçalarıdır ve bizlerin kaderi içinde yaşadığımız aile, toplum, ülke ve hatta camia ile de ortaktır. Temelinde tüm insanlar aynı ortak kaderi paylaşır ve bu kader güzel olmalıdır, olacaktır da. Kişiler bu gayeye katkıları oranında, olumlu değer ürettikleri müddetçe kat kat sevap kazanırken, bencil, kendisinden başka kimseye faydası bulunmayan iyiliklerin alacağı sevap – doğrusunu Allah bilir – cüzi olacaktır. Çünkü kişisel iyiliklerin aileye, topluma ve tüm insanlığa etki ve katkısı azdır ve sevabı da o denli küçük olacaktır. Ama insanlık boyutundaki devasa icat, fikir ve buluşlar ise olumlu etkileri nispetinde kullara daha fazla ve büyük sevaplar kazandıracaktır.

Kişilerin hayatında olduğu gibi toplumların ve insanlığın yaşamında da ara dönemlerde bazı ara durumların aniden ortaya çıkmasına şahit oluyorsak bu ilahi iradenin müdahalesi iledir ve çoğu zaman bu yine kendisine ilham verilen insanlar eliyle olur. Bu sayede sınavın karakterine vebal gelmemiş ve hakkaniyet çiğnenmemiş olur ki maalesef pek çok buluş iyiliğe hizmet etmek için ilham edilmişken kötülüğe hizmet eder hale zalim ve cahil insan eliyle getirilmektedir. Atomu parçalayan bilim adamlarının emeği ve bunu atom bombasına dönüştürenlerin hainliği buna en güzel örnektir.

Başa dön

ÖMÜR VE ECEL

Ecel bahsi insanları doğrudan ilgilendiren ve bir o kadar da kader ile bağıntılı bir meseledir ki ecelin belli olduğu, ertelenmeyeceği ayette alenen izah edilmiştir. Bunun bilinmezliği sınav gereğidir ve canlı ve cansız her şeyin bir eceli vardır. lakin biz o vakti bilemediğimiz için sınavın hakkaniyeti zarar görmez ve aslen kıyamet saati de böyledir.

Yani kıyamet vakti bilinse idi insanların büyük kısmı bundan etkilenir ve aslında yapmayacakları bazı şeyleri korku ve umutsuzluk adına yapardı ki buda sınavın adaletine gölge düşürürdü. Ecelin de bilinmemesi bu anlamda en doğru olanıdır çünkü kişi bu vakti biliyor olsaydı son anlara kadar zevk eder, ecele yakın zamanda tevbe ederdi. Keza ecelin vaktini bilmek kişileri mutsuz ederdi.

İki ecelden bahsedildiğini herkes bir şekilde duymuştur. Lakin bunda çok hassas bir konu vardır ki o da şudur; bir başka ecel varsa ve erteleniyorsa bile bu sadece Rabbimizin dilemesiyledir ve mutlaka bir hikmeti vardır. Söz gelimi bir adamın ecelinin mesela iki sene ertelenmesinin hikmeti bir sene sonra o adamdan dünyaya gelmesi gereken bir çocuk olabilir.

Erken yaştaki çocuk ölümleri de, genç yaşta mesela kaza neticesi hayatını kaybedenler de kader bahsinin akılları karıştıran meseleleridir. Ama bu çok doğru değildir. Çünkü yine onların ecellerinin bir hikmeti vardır ve bu hikmet sadece onlarla alakalı değil pekala geride bıraktıkları ile de ilgili olabilir.

DÜNYA DENEN SINAV

Kur’an dünyayı değil ama dünya hayatını rezil sıfatıyla tanımlar. Çünkü dünyanın kendisi yaratılış harikasıdır, devamlı, kusursuz, organik, rızkı tükenmeyen, mucizevi bir güzelliktir…ilahidir. Oysa dünya hayatı dediğimiz sınav süresi ve sınava tabi olanların sergiledikleri işler tam bir rezalet ve haksızlıktır. İsyan boyutuna varan bu kural tanımamazlık beraberinde pek çok rezilliği de getirir ve ayet haklı çıkar.

Bu sınavın tek bir ders veya tek bir not ile olacağı kanısı son derece yanlıştır. Çünkü geçilmesi gereken dersler iman, ibadet, ahlak, tevhid, cihad, tevekkül, tefekkür, Kur’an, Müslümanlık, salih amel…vb pek çok başlığı kapsar ve puanlama sadece kendimize iyilik değil aynı zamanda Yüce Allah’a yardımla da ölçülür. Soruların nisbi değerini yani hangisinin kaç puan olduğunu bilemeyiz ve belki yaptığımız ufacık tek bir soru cennetlere gitmemize yetebilir. Ama aksine sayısız geçer notumuza rağmen olur ki bir tek yanlış cevap ile cennetler bize haram olur.

Başa dön

BELİRLİ SÜRE

Doğrusunu Allah bilir ancak belirli sürenin dünya yaşamının on gün kadar olduğunu bildiren ayetler dikkate alındığında dünya üzeri yaşamın çok daha uzun süreceğini farz etmek hata olacaktır. Çünkü Yaratılış altı gün sürdüyse, insan altıncı gün yaratıldıysa, ilk insandan bu yana geçen süre dikkate alındığında (peygamber ömürlerinden yola çıkarak) özellikle de ay takvimi yani bir yıl 355 gün hesabıyla bir tahmin yürütürsek sürenin sonuna yaklaştığımız da daha net anlaşılır.

Belirli süreden hikmeti de sadece Yüce Allah bilir ki en kudretli melekleri bile bu bilgiye sahip değildir. Lakin sınavın sonlanması için gerekli süre dikkate alındığında insanlığın cennet yaşamına bedenen hazır olması, ahlak olarak Kur’an ahlakına dönmesi, şerrin ortadan kalkması, kıyamet alametlerinin görünür olması, Kur’an’ın müteşabih ayetlerinin anlaşılır hale gelmesi gibi pek çok faraziye sayılabilir.

Sonuçta herkesin eceli kendi kıyametidir ve önemli olan kıyamet vakti değil, kulun ecel veya kıyamet anında karda veya zararda olup olmamamsıdır.

Bu nedenle ecelden ancak kafirler korkar ki defterlerinde iyilik ve sevap adına çok az şey vardır. Mü’min kullar içinse korku yoktur çünkü onlar gerçekten mü’min iseler onlara ahiret yurdunda korku olmayacaktır.

KÜFÜR VE ŞİRK

Bu yanlış cevapların en büyükleri elbet küfür ve şirktir ki küfür kişiyi dinden çıkarırken, şirk daha kötüsü umutları da yok eder. Tanımlayacak olursak;

Küfür, hak olan İslamiyet sınırları içinde, dinen emredilen bir şeyi, haşa Allah’ı, kitabı, peygamberi reddetmek, tamamen veya kısmen Allah’ın sınırlarını kabul etmemektir. Bu eylemi yapana da kafir denir.

Şirk ise tek yaratıcı Allah’ın yanına berisine eş ve ortaklar koşmak, evlatlar yakıştırıp ilahi ilim ve kudreti, ilahi saltanatı yaratılmışlar arasında da bölüştürmektir ki putlar, görünmeyen varlıklar, putlaştırılmış varlık, kişi ve dünya malları buna örnektir. Şirk yapana müşrik denir ve şirk Allah’ın affetmeyeceğini söylediği tek suçtur. Yine ayet bildirir ki insanların çoğu şirke düşmek dışında iman etmezler. Yani farkında olarak veya olmayarak şirk yaparlar ve iman ettiklerini sanırlar.

Şirkin açığı ve gizlisi vardır ki açık olanı alenen eş ve ortaklar atamak, puta tapmak vs… iken gizlisi riya ve gizli şehvettir ki Peygamberimizin tarifiyle bu siyah kaftanın üzerinde, gece karanlığında yürüyen siyah karınca gibidir. Yani teşhisi zordur.

Küfür halinde olanın ıslahı ve hakikati bulması çoğu zaman mümkünken, şirke bulaşan hakikati bildiği, dini tanıdığı ve fakat ilahi iradeye menfaat ve zulüm adına eş ve ortaklar atadığı ve nihayetinde bundan maddi bir kazanım sağladığı için ıslahı gayet zordur ve mühürlenmiş bu kalp sahipleri aydınlığı hiç yakalayamayacaklardır.

Şirk konusu aya yıldıza tapmak kadar basit bir şey değildir. Derine inildikçe karşımıza tahkiki iman ve tevhid konusu çıkar ki tevhid ve şirk birbirinin zıddıdır. Tevhid tamamen Allah’ı tek ve muktedir görürken şirk bunun aksine Allah’ı tanır ama yanına ortaklar koyar.

Tahkiki iman bize nelere, nasıl, neden, hangi gayeyle iman etmemiz gerektiğini öğretirken sakınılacak şeylerin başına şirki koyar. Çünkü şirk illettir, batıldır, isyan ve haksızlıktır. Şirk bu haliyle baştan aşağı bir şeytan projesidir ve zavallı müşrikler çoğu zaman şeytanın askeri ve oyuncağı olduğunun farkına bile varmazlar.

Şirk konusu önemine istinaden biraz daha ayrıntıyı hak eden bir konudur ve iblisin ahdiyle alakalıdır. hatırlanacak olursa o ahitteki yemin, insanları Allah’ın Tek’liğini inkar eder hale getirmek ve yaratılanı değiştirmekle alakalıdır. Yani şeytan kötülük değişkeni olarak sınavda her şekilde ve her zamanda vardır ve var olacaktır.

Zorlamayan ama süslü gösteren şeytanın iman sahiplerine karşı bir etkisi yoktur ve onları tevhid yolundan saptıramaz. Ama zayıf imanlılar ve imansızlar için hele bilgisizler için şeytana av olmamak hemen hemen imkansızdır.

Kul hiç ummadığı bir anda şeytanın ağlarına takılır ve bir daha kendisini kurtaramaz. Bugün dünyadaki sayısız gizli örgütün, tahrifata uğramış dinin, satanist akımların, estetik ve israfla süslü rezil dünya hayatının ardında bu iblis oyunları vardır ve asıl şirk bulaştıranlar ise yazık ki dinlere bizzat tabi olanlar arasından çıkmaktadır.

Makam veya çıkar uğruna, hatta yüceltmek adına Allah ile kul arasına aracı, şefaatçi koyanlar, tabiatı etken kılanlar, kaderi inkar edenler, teslis inancını icat edenler, ilahi kitapları tahrif edenler işte bu şeytan askerleridir ve tamamına yakını din sınıfı içinden çıkmaktadır.

Şirke bulaşmış olmak için kulun diliyle şirk ediyorum filan demesine gerek te yoktur. Açık şirki bilmemek ise bağışlanmaz bir suçtur ki Kur’an tüm insanlığı defalarca uyarmıştır. Öte yandan gizli şirk içinse en büyük düşman doğal olarak, ibadet ve amellerde Allah rızasından başkaca şeyleri gözetmekle tanımlanabilir.

Bize şah damarından yakın olan Allah’a itibar etmeyip aracılar koymak, Allah’ın razı olmadıklarına kimsenin şefaat edemeyeceğini bildiği halde şefaatçiler aramak, sözde Allah’a yakın olmak adına araya birilerini sokmaya çalışmak iyi niyetle bile olsa şirktir.

Rızkı, nimeti az ama çok dilediğine veren sadece Allah’tır. İlim ve kudret sadece O’nundur. hal böyleyken başkalarından rızık ve medet ummak akla sığacak bir şey değildir.

Başa dön

ŞEFAATÇİ VE ARACILAR

Şirke mensup tüm kulların hatta şeytanın Allah’ı inkar etmek gibi bir lüksü ve iddiası yoktur. Aksine hepsi Allah’ı bilir, hatta İslamiyet’ten önceki zamanlarda bile Allah’ı anar, kurbanlar keser haldedirler. Tek farkla ki müşriklerin hepsi Allah’ın yanına, berisine, ötesine bir şeyler koyar ve kudretin hiç olmazsa bir kısmını Allah elinden akıp o zatlara, varlıklara verirler. Şirkin affedilmeyecek suç olması da bu yüzdendir.

Araya birilerini sokanların gayesi çoğu zaman korku veya yüceltme kaynaklıdır. Öyleki Kur’an ayetleri bunları alenen dile getirmektedir. Allah’a yakınlaştırsınlar diye, şefaat etsinler diye vb…

Araya birilerini bilerek sokanların ise niyeti bu kadar masum değildir ve tamamen iblisin ahdini hayata geçirmeye yöneliktir. İster iblis, şeytan veya soyu olsun, ister insan ve cinlerden iblise uyanlar olsun hepsinin isyanı, savaşı, tek ve sınırsız kudret sahibi Yüce Allah’ın en sevdiği varlık grubu olan insana karşıdır. Nitekim Şeytan asla Allah’ı inkar etmez aksine kendisini de yaratan olarak O’nu yüceltir. Ama onun savaşı insanladır.

Beşeri aracılar ise çoğusu maddi kazanım peşindeki münafık karakterli müşriklerdir ve gayeleri mevki makam elde ederek güce sahip olmak, sınırları aşarak sonsuz özgürlüğe sahip olmaktır. Bunu bizzat dini kullanarak yapan bu güruhun cenneti satmaya varan (!) güçleri vardır.

Bazı aracı ve şefaatçilerin ise durumdan haberleri bile yoktur ki en nadide şahsiyetler bile özellikle vefatlarından sonra aşırı yüceltilerek aracı ve şefaatçi durumuna sokulmuşlardır. Türbelerin bir kısmı ve Peygamberimiz buna dahildir.

İblisin kendisi bile bu hükümdarlıktan paye istemezken şeytandan çok şeytancı olanlar ona bu payeyi verirler ve yaratıcı – kudret ortağı haline getirirler. Oysa ki iblis yarın huzurda insanların bu hallerinden haberi olmadığını söyleyecek ve hatta insanları suçlayacaktır.

RİYA

İkiyüzlülük ve gösteriş olarak tanımlayabileceğimiz riya gizli şirkin asıl mimarıdır ve özünde başkaları görsün diye veya Allah rızasından başka emeller uğruna ya da Allah’tan başkalarından bir şeyler elde etmek adına yapılan ibadetle bütünleşir.

Camiye millet görsün diye gitmek, dul kadınlara bir şeyler umarak yardım etmek gibi işler bu cümledendir.

Aldatma ve kandırma merkezli bu hallerin asli ibadete ve imana zarar verdiği açıktır ve riya iman kardeşliğine de zarar veren en tehlikeli hastalıktır. Münafıklıkla da yakından ilişkili olan riya tehlikeli bir ateştir ki dokunduğunu yakar.

Başa dön

SEVAP – GÜNAH VE İSYAN

Kulların hiçbiri günahsız değildir ve olmayacaktır da. Peygamberlerin ismet sıfatı gereği günahsız olduklarını kabul ederiz ancak bu günah işlemedikleri anlamına değil günahlarının affolunduğu manasınadır. Nitekim risalet öncesi, esnası ve sonrasında peygamberlerin küçük kusurları olmuştur ve biz bunlara günah değil kusur deriz.

Diğer kullar ise günahsız olamazlar. Çünkü hayatlarının her saniyesinde bir tercih yapar ve bir sonuca tesir ederler. Tüm tercihlerin doğru olması ise imkansız olduğundan ve sadece meleklere has olduğundan kişilerin günahı vardır. Lakin bu günahtan çekinmemek ve haddi aşmamak kaydıyla tevbe ile inşallah giderilebilecek bir meseledir ve isyana, karamsarlığa gerek yoktur. Çünkü sadece kafirler Allah’tan umut keser.

Sevap ve günahlar insanlar için adeta bonus misali biriktirilen ve amel defterine kaydedilen verilerdir. Lakin isyan, umutsuzluk, haddi aşma, zulüm, günahın vebalinden çekinmemek noktasına varan amellerin karşılığı isyandır ve küfürdür.

Bunları bile dua ve tevbe ile affedebileceğini söyleyen Rahman ve Rahim olan Allah sadece şirki bağışlamayacağını söylemekle kudret ve ilmine ortak ve eşler atayanların yaptıkları iftira ve zulmü vurgulamıştır. Çünkü kelime anlamıyla zulüm bir hakkı ait olduğu yerden bir başka yere koymak veya konmasını engellemektir ki saygı duyulması gereken en yüce hak Allah hakkıdır.

Tevbe ve dua bu anlamda önemlidir ve ibadetlerin, dua, tevbe, istiğfar ve mağfiretlerin, salih amellerin küçük günahları ve hatta bazı büyük günahları temizleyeceği müjdesi bizlere verilmiştir. yeter ki umutsuzluğa düşülmeden, düzelme gayretinde olalım ve şirke bulaşmayalım.

İBLİSİN AHDİ

İnsanlığın en büyük belası ayetlerde defalarca anlatıldığı ve müteakiben ahdinde haklı çıktığı ifade edilen İblis’in insanın yaratılışı esnasında yaptığı ahiddir ki özünde Allah kullarını yoldan saptırmaya çalışacağına dair yemini çerir. Bunun tek istisnası imandır ve imanlı kullar üzerinde iblisin sultası yoktur, olmayacaktır.

İnsanlık yüzyıllar boyu tevhid peşinden koşarken şirki ve bu anılan ahdi gözardı etmiş, gelinen noktada tevhid yerine şirke batmış haldedir. Cennet yolcuları önce cehenneme götüren işleri bilmek zorundadır ki akibetleri kararmasın.

Oysa bu yollar başta emeviler olmak üzere hep gözlerden kaçırılmış, Kur’an dini yerine getirilen beşeri din İslam diye sokaklarda gezer olmuştur.

İblisin seceresi konusunda bildiklerimiz Kur’an ayetleri ile sınırlıdır. Zaten kimliğinden ve şekli tarifinden ziyade önemli olan da sıfatları ve etkileridir ki Kur’an insan ve cin şeytanlarını, iblisin kendisini pekala güzel tarif etmiş ve kötülüğün kışkırtıcısı olarak tanımladığı şeytanın insanın en büyük düşmanı olduğunu alenen söylemiştir.

Kul, Allah dostu ise bu düşmandan uzak duracak ve imana sarılarak korunmayı dileyecektir. lakin iman zayıfsa ve kul nefsine yenik düşer haldeyse korunması pek de mümkün olmayacaktır.

Şeytanın isyanı bahsi yukarıda geçmişti. İlgili Kur’an ayetlerinde de ahdi, isyanı, yaptıkları, yapacakları, malesef zannında ne kadar haklı çıktığı sayısız kere dile getirilmiştir. Özetle; iblis isyanı sonrası tüm insanlığı düşman edinerek, kendisine verilen belirli süreye kadar insanları Allah aleyhine kışkırtacağına, zorlamadan ama süslü göstererek azdıracağına, nihayetinde Allah’ın sevdiği ve güvendiği insanın aslında bu sevgi ve güvene layık olmadığını ispat edeceğine yemin etmişti.

Ve sonraki ayetlerde ise Yüce Allah şeytanın ahdinde ve insan hakkındaki kanısında haklı çıktığını bildirdiğine göre cehennemi dolduracak insan ve cinlerin çokluğundan kolayca bahsedebiliriz.

Şeytanın zorlamadığı unutulmaması gereken bir gerçektir ki zaten zorlasa vebal kendisinin olur ve kula vebal gelmez. Ama şeytan süslü göstererek iyiliğe engel olurken kötülüğü kamçılar, şahlandırır. Bu zorlamama meselesidir ki şeytanı gizli iş yapmaya sevk eder ve şeytanla haşır neşir olan şeytan evliyaları da gizli grup ve kümeleşmelerle mistik ve gizemli bir havaya bürünerek etki ve güç sahibi olmaya kalkarlar.

Din ise şeffaftır. Kuralları ve yasakları bellidir. Gizlisi saklısı sadece Yüce Rabbimizin bilgisi dahilinde olan konulara aittir ve bizler bize tebliğ edilenle sorumlu olduğumuza göre de zaten kavrayamadığımız bu hikmetler bizi hataya sürüklemez.

Oysa şeytan insanın karşısına çıkıp inkar et, çal, tecavüz et demez. Bunun yerine onda var da sende niye yok, canın çekiyorsa yap, dünyaya kaç kere geleceksin gibi fitnelerle kandırır ve kul bir kez kanınca da dişi örümceğin ağına düşmüş bir sinek gibi bir daha kurtulamaz.

Şeytanın en büyük silahı şüphesiz kibirdir. En çok kullandığı kesim ve cahiller sürüsüyse yahudiliğe hizmet ettiğini sananlardır. Çünkü tahrif edilmiş Tevrat’ı dahi isteği doğrultusunda kullanan bizzat din adamları, sözde dünyevi çıkarlar uğruna, dönemsel olarak İsrailoğullarına verilmiş bir üstünlüğü baki ve sınır tanımaz farz ederek, şeytani emellerini Tevrata sokmuş ve Yahudileri de Musevilikten yani Musa Peygamberin tebası olmaktan uzaklaştırmışlardır.

Bu tahrifat ve şeytana hizmetin arkasında da ne yana bakarsanız görülecek olan Kabala ve kabalacı din adamlarıdır.

Başa dön

KIYAMET

Gaybın, ruhun, kaderin, berzah ötesinin bilgisi sadece Allah’ta olduğundandır ki ve ayetlerde Yüce Allah kıyamet bilgisini sadece kendisinin bildiğini buyurur ki bu dünya sınavının hakkaniyeti açısından da son derece makul ve adildir. Ne zaman, nasıl, nerede olacağını bilemesek de kıyamet gerçekleşecek, o gün yaşayanlar buna gözleriyle şahit olacaktır.

Her ecel bir kıyamettir. Kıyametin önemi de buradadır ki dünya yaşamı ve dünya sınavı o gün bitecek, varlık şakil değiştirecek, perdeler kalkacak ve tüm faniler ölecektir.

İsrafil’in Sur’a kaç kez üfleyeceğinden emin olamasak ta inanırız ki ilk üflemeyle herkes ölecek ve son üflemeyle insanın ilk yaratılışından itibaren gelmiş geçmiş tüm varlıklar hayat bulacak ve mezarından kalkacaktır.

Kıyamet öncesi iyilerin ecellerinin tatlılıkla geleceğini, kıyametin asıl ve özellikle kötülerin üzerine kopacağına inanırız. Doğrusunu Allah bilir ama helak kıssalarında da gördüğümüz gibi Allah inşallah iyi kullarını kurtaracak ve kötüleri o dehşetle baş başa bırakacaktır ki İblis’in hali meçhuldür.

Ahiret yurdunda kötülük, kötü olmayacağına göre kıyametle tüm kötülüklerin de öleceğini söylemek mümkündür. Cehennemdeki azap ise kötülük değil bizzat iyiliğin selameti için olması gereken iyiliktir. Zulüm değil hesaptır.

Kıyamet ve ahiretin evrelerine dair sayısız varsayım varsa da hiçbiri kesin değildir. Kesin olan ahiret ve kıyametin hak olduğu ve mutlaka yaşanacağıdır. Cennet ve cehennemin halen var olduğu da gerçektir. İblisin cehennemde, şehitlerin ve Peygamberlerin cennetlerde olduğunu bize bildiren ayetler bunu doğrular.

Bu zaman ve mekan olarak farklı boyutlardaki ahirete ait gerçeklerin tamam gayba ait ve berzah ötesi olduğundan akıllar onu anlamaya ve görmeye yetmez. Lakin iman, ayetlerle bildirilen bu gözle görülmeyen ilahi hususlara tüm kalp ile şüphesiz inanmak ve ona göre yaşamak değil midir?

Başa dön

AHİRET YURDU

Ahiret yurdu, kul inansa da inanmasa da yaşanacak olan sonsuz hayatın adı, tartışılmaz gerçek, berzah ötesi, güzellikler ve çetin azaplar mekanıdır. Ecel ile veya nihayet kıyamet ile tüm bedenlerin haşredileceği o alemde zerrece haksızlık ve unutma olmadan tüm bilinçlilerin defterleri gözler önüne konacak ve tam adalet sağlanacaktır. O gün dünyadayken sayısız itilip kakılan cennetlere, dünyada zevk ve sefa ile yaşayan sayısız kibirli cehennemlere sevk edilecektir.

Dünyada yenen hakların sahiplerine iade edileceği o günde kimseye günahlarından sorulmayacaktır. Kimse kimsenin günahını üstlenemeyecek, sorgunun dehşetinden babalar ailelerinden fersah fersah kaçacaktır.

HESAP VE MİZAN

Dünya sınavının tartışılmaz ve yadsınamaz gerçeği; (Doğrusunu Allah bilir) verilen nimet ve kabiliyetlerin bir karşılığı olacağı, akıl, irade ve şuur ile yapılan dünyevi tercihlerin bir sorumluluk getirdiği, bu amel ve niyetlerin bir deftere/diske yazılıyor olduğu, tartının belki günlük belki haftalık olarak (muhtemel uyku halindeyken) not edilen sevap ve günahlara göre biz huzura çıktığımızda hazır olacak şekilde kısa sürede yapılacağıdır.

Hakların sahiplerine iadesi mutlaktır. Helalleşme mutlaktır.

Hak ve adil olan zerrece hata, zulüm ve unutma olmadan tam adaletin sağlanmasıdır. Öylede olacaktır. Çünkü Allah öyle buyurmuş ve dünyada daha yaşarken kullarına bunu çok önceden tebliğ etmiştir.

Başa dön

HELALLEŞME

Defterlerin dağıtılmasından önce veya sonra kul sevap ve günahları ile meşgulken, dünyada hakkını yediği kul ve varlıklara haklarını iade edecek, bu sevaplarından onlara vermek şeklinde olacak, sevaplar biterse de onların günahlarını kendi üzerine almak şeklinde tecelli edecektir. Yani korkunç olan odur ki dünyada başını secdeden kaldırmayan birisi aldığı sevapları, hakkını yediği mazlumlara verecek ve onlardan aldığı günahlarla cehennemin dibini boylayacaktır.

Helalleşmeye sadece insanlar değil, diğer varlık ve canlılarda dahildir. Muhakkak Yüce Kur’an-ı Kerim’de bizlerle hesaplaşacak, O’na verdiğimiz değer nispetinde bize hakkını helal edecek veya etmeyecektir.

ŞEFAAT VE AKİBET

Meleklerin, şahitlerin, şefaatçilerin, ellerin, ayakların tamamı sadece olanı, söyleneni, yapılanı bilir ve şahitlik ederken, kalpleri ve fikirleri, niyetleri tek başına bilen sadece Allah’tır. O, kulun nefsini dile getirecek, kulu itiraf ettirecek, akibetini zerre yalan ve mazeretsiz kendisinin belirlemesini buyuracaktır ki tüm atom ve zerrelerin mutlaka adalet üzere emrolunduğu o günde nefislerin yalan söyleyebilmesi zaten mümkün değildir.

Lakin Yüce Allah, kulun niyetlerini, imanını, nefsini, takvasını dikkate alarak belki kurtuluşu belki karanlıkları nasip edecektir. Bunun neden böyle olduğunu da diğer şahitler bilemeyecektir çünkü Allah akılla beyin arasını bile bilendir. Şahitler ise sadece duyu organları menzilinde kabiliyetlidir.

Akibet bu haliyle belirlenecek, gerisi Yüce Allah’ın rahmetine, sevgisine kalacaktır.

Başa dön

CENNET VE CEHENNEM

Nasıl, nerede olduğunu sadece ayetlerin buyurduğu kadarıyla bilebildiğimiz cehennemlerde mutlak olan azap ve hesaptır. Cennetlerle alakalı bildiğimiz ise müjdeler ve güzelliklerdir.

İnsanın yaşarken gayesi Allah rızasıdır. Cennetler bile sonraki gayelerdir.

Takva derecesine, hesap ve helalleşme sonrasına bağlı olarak belirlenecek akibete göre kulların sonsuz yaşamdaki mekanı alevler diyarı veya mis kokulu güller diyarı olacaktır.

A’raftakilerin durumunu Yüce Allah bilir ama anladığımız kadarıyla cinlerde aynı ahiret sorgusunu yaşayacak ve aynı safhalardan geçecektir.

AHİR ZAMAN

Kıyametin kopma zamanını elbet bilemeyiz. Lakin yaşananlar, ayet ve hadisler işaretinde anlarız ki zaman hızlanmakta, imansızlıklar ve zulümler artmakta, din hak ettiği değeri kaybetmektedir. Bu da gösterir ki ahir zamandayız ve kıyamet yaklaşmaktadır.

Kıyamete yetişemesek bile ecelimizin on dakika sonra gelmeyeceğinden emin olamayacağımız için şöyle düşünmek lazım gelir ki “kendi kıyametimize en fazla on dakika var!” Bu inançla yaşadığımız sürece zaten kötülüklerden uzaklaşmak mümkün olacaktır.

Başa dön

KURTULUŞ

Ahiret azabından, sorgunun şiddetinden, helalleşmenin ağırlığından, Allah’ın rızasını ve şefaatini kaybetmekten korkan kullar için kurtuluş iman ve takvadadır.

Dinin, tevhidin özü bu koşulsuz teslimiyet, sadece Allah’a ve sadece Allah rızası için olduğu müddetçe şeytanlar bile o kula dokunamayacak, akibet inşallah aydınlık olacaktır.

Gerçek yol gösterici Kur’an, kıyamete kadar baki kalacak mükemmel din İslam’ın yaşayan mübarek ve örnek insanı Hz. Peygamberdir. Bunlar din adına tartışma üstü kişi ve kaynaklardır.

Diğer tüm eser ve kişiler, ilimde ne kadar derinleşmiş olsalar da ilahi vahiyden yoksun oldukları için varabildikleri nokta faraziyelerden öte gidemez.

Şeytanlar sürekli iş başında ve fesat üretme derdindeyken, gerçek selamet ve esenlik hak ve adaletle, sıratı mustakim üzere yol almaya gayret edebilmektedir.

İman, bu yolda en büyük destek ve kalkandır.

Rabbim bizleri iman çizgisinden, kendi yolundan ayırmasın.

Amin!

Başa dön

ÖZEL BÖLÜM;

KABALİST DÜŞÜNCE EGEMENLİĞİ VE GİZLİ ÖRGÜTLER

Tahrif edilmiş Tevrat’ın bugünkü hali; beş ciltlik Torah (Yani asıl Tevrat), hahamlarca tefsir şeklinde yazılmış 12 cilt kadar Talmud, mistik ve gizem içerdiği iddia edilen yine beşeri vasıflı ve büyü içerikli 8-9 cilt Kabaladan ibarettir. Yani tamamı yaklaşık 26 cilt olan bir kutsal kitap daha doğrusu öğretidir.

Kabala, Tevrattan çok daha önceki zamanlarda yazılmış ve çok tanrılı zamanlardan (Pagan kültürü teması nedeniyle muhtemelen Sümerlerden) kalma, kara büyü ile hayat bulmuş, sayı ve harflere verilen değerler ve manalar ile gizem taşıyan, okuyanın anlamayacağı karışıklıkta, sadece hakikati üç hahamın bildiği bir yazılımda ve içinde tezatlarla dolu bir mahiyettedir ki sonraları Tevrata da bu kabala esasları hakim olmuş, yani Tevrat tahrif edilirken kabala esasları Tevrat’a ithal edilmiştir. (Not: Kabala Mısır dinlerinden de etkilenmiştir lakin sığıra tapmak şeklinde bir türlü reddedemedikleri inanç Mısır’da yoktur ve bu da gösterir ki Kabala mistik inancı Mısır’dan da eskiye dayanır.)

Talmud’da aynı şekilde hahamların tefsiri şeklinde olup tahrif edilmiş Tevrat’ın hayata yansımalarını konu edinen günlük yaşama ve bir yahudinin olması gereken şekle istinaden kaleme alınmış bir yanılgılar bütünüdür. Nihayetinde Talmud’da Kabala istikametinde tahrif edilen Tevrat’ın tefsiri mahiyetinde olduğundan ve bizzat kabalaya inanan hahamlarca kaleme alındığından kabalisttir ve hakikatten uzaktır.

Buraya kadar anlatılanları sadece Yahudi dinine mensup insanların kandırılmışlıkları diye düşünmek en büyük hatadır çünkü kabalanın tahrif ettiği ana kitap ve tefsiri , Yahudi olmayan insanları hayvan ve katli vacip olarak niteleyen, tüm varlık ve servetleri Yahudilerin sanan, Yahudileri üstün ırk – Tanrının soyu, diğer dinlere mensup olanları hayvan ve değersiz köle kabul eden bir anlayışla kaleme alınmıştır.

Hak dinle uzaktan yakından alakası olmayan bu Kabala ve Talmud, Kur’an’da geçmezken, Tevrat’ın Musa Peygambere indirildiği ve fakat tahrife uğradığı uzun uzun anlatılır. Diğer bir uzun anlatılan hikaye de İsrailoğulları bahsidir ki bu da kabala ile yakından ilgilidir.

Dünyada gelmiş geçmiş tüm gizli örgütlerin, başta siyonizm olmak üzere tüm karanlık işlerin ve emperyalist güçlerin bu kabala doktrininden beslendiği düşünülürse ortaya vahim bir tablo çıkmaktadır. Yazık ki bu kara büyüye dayalı güce inanan ve sınırsız maddi refah ile haddi aşan o denli hak bilmez vardır ki cinsel sapıklık fantazileri bile dinleştirilmekte, üç yaşındaki kızlar ile cinsel temas haklı gösterilebilmektedir.

(NOT: Kabala hakkındaki yazılı kaynakların ortak beyanına göre; ölümsüzlük ve sınırsız-sorumsuz güç emelli bu beşeri dine mensup veya taraf olanlar için Yaratıcı Allah tek başına yeterli değildir (haşa). O’nun yeri sabitken yanında kötülüğü yaratan birileri olacaktır (şirk) ve nihayet bu karanlıkların efendisi (Kainatın ulu mimarı) iyi olan Tanrının da yerini alacak ve yaratma gücüne erişecek şekilde güçlenecektir. (Bu, altı rabden birisi olan Bal isimli Rab’dir ve adı İsrael olan dişi cin iblisin ağabeyidir.)

Siyonizmin gayesi işte iblisi değil ama bu Bal’ı yeryüzüne ilah yapmak ve kötülüğü egemen kılmaktır. Bu sayede ebedi cehennem cezası ortadan kalkacak, tüm insanlık o zamanlarda cehennemlik olacağı için cennete koyacak kimse kalmayacağından iblis Yüce Allah’a insana duyduğu güvenin boşa çıktığını sözde ispat edecek ve bir umut cehennemden çıkacaktır. En azından teoriler ve gidişat bu beklenti istikametindedir.)

Ancak kabala bu denli şeffaf olmadığı içindir ki gerek tarihi süreci ve gerekse muhteviyatına dair bilgiler noksan ve karışıktır. Hatta kendileri bile bilerek akılları karıştırmakta ve bu kaos ve korkudan istifade ile güç elde etme peşindelerdir.

Bir rivayete göre Sümerlere, bir rivayete kadar Mısırlılara kadar derine inen Kabalanın, İsrailoğullarının Musa Peygambere ayak diremelerinin de esas nedeni olduğu kabul edilmektedir. Çünkü kabala başlarda sözlü halde ve örflerden kaynaklanan bir halde adeta bir çok tanrıcılık müessesesi idi. Sonraları Tevrat içine sızdırılarak sözde Tek tanrıcılığa geçmiş ama bu kez de hangi tanrı olduğu bilinmez hale gelmiştir.

İncil ve Kur’an’da yasaklanan her şeyin Tevrat’ta serbest ve günahsız olması, buna karşılık Kur’an ile teşvik edilen her şeyin Tevrat’ın bugünkü halinde yasaklanıyor olması akıllara bu hangi tanrı konusunu getirmektedir.

Rivayet odur ki Tevrat’ın tahrifatına ve Yahudiliğin dejenere edilerek siyonist kimliğe sahip olması ardındaki gerçek Şeytanla anlaşma yapan İsrailoğullarının laf dinlemez ve ıslah olmaz tutumlarıdır.

Bu isyan tabiki aleni değildir. Bu yüzden de gerek öldürülme – yakılma korkusuyla, gerek az sayıda taraftara sahip olma nedeniyle kendisini hep gizlemiş, sözde İsrailoğullarının tarihsel süreçte yaşadığı acı ve azaplar esnasında da bu isyan gizli tutulmuş ve motivasyon sağlayarak yeni dünya düzeni için kendisine tabi olanları kullanmaya devam etmiştir. Ancak söylenen ve söylenmeyen iki hedef vardır ve sadece en üstteki üç hahamdan başkasının bilmediği bu gerçeği bize Kur’an söylemekte veya ima etmektedir.

Kısaca; kabalist ilim adamlarının tebalarına söyledikleri dünyevi hikaye yahudileri dünyaya egemen kılmak, tüm yahudi olmayanları köleleştirmek, refah ve zenginlik içinde yaşamaktır. Zaten ahiret yoktur ve ölümden sonrası sadece ruhlar alemidir ve bu dünyada yapılanların hesabı sorulmayacaktır. Sorulsa da nihayetinde sergilenen tüm vahşilikler zaten kutsal kitabın (!) emri ve sergilenen tüm ahlaksızlıklar aslen Peygamberlerin (haşa) ahlaksızlığı değil midir? Lut Peygamberi kendi kızlarıyla cinsel ilişkiye sokup çocuk sahibi eden bu tahrif edilmiş Tevrat değil midir?

Öte yandan Yahudilere bile anlatılmayan gizli hedef ise muhakkak dünya egemenliği filan değil, İblisin ahdinde geçen insanları isyan ettirme, köleleştirme ve gerekirse yok etme hedefidir ki asıl maksat budur. Tüm işaret, ipucu, simge, hareket, çaba ve emellerin bizi götürdüğü nokta da Kur’an’ın işaret ettiği bu noktadır.

Şu farkla ki onlar emellerine ulaşacağız sevdasındayken Yüce Allah nurunu muhakkak tamamlayacağını buyurmakla kabalist şeytani düşüncenin asla yere egemen olamayacağını bildirmektedir. Ama ahir zamanda güçlü bu kabalist akımla halen imansızlığın pençesinde kıvranan insanlığın nasıl baş edeceği konusu da gizemini korumaktadır.

Sözün kısası dünyadaki tüm sapık ve gizemli örgütlerin tamamı bu kabalist yaklaşımın daha doğrusu büyük krallık hayalinin tutsağıdır ve bu gizli emel iştah kabartıcı olmakla birlikte, acımasızlığa ve zulmede tek başına imza atmaktadır.

Tarihsel süreçte çıkan tüm savaşlar, katliamlar, salgın hastalıklar, atom bmbalarrı hep bu sinsi davanın meyveleridir ve tevhide tabi insanlık, İslamiyet’te birleşmek çabası vereceğine hala Allah’In dinini mezheplere, dinlere, tarikat ve cemaatlere bölmekle meşguldür. Acınası gerçekse şudur ki dinler içindeki bu bölünmelerin sebebi de siyonist kabalacı hahamlardan ve yahudi (!) para babalarından başkası değildir.

İşte siyonizm iblisin ahdi ile ortaya konan emeli gerçekleştirmek adına emek sarf eden ama taraftar bulmak adına yeni dünya düzeni masalıyla ortaya çıkan intikam yemininin adıdır ve değişik kimlik ve sayılarda dünyaya egemendir.

Akıllara gelen soruysa şudur; siyonizm, Hz. Süleyman emrinde sözde zor şartlarda iş gören iblis soyundan gelen inşaat ustası cinlerin intikam yemini midir değil midir?

Başa dön

İSRAİLOĞULLARI VE BENİİSRAİL

Ayetlerde geçen bu iki kelimenin bir ırkı temsil ettiği açıktır. Yahudilik ayrıca ifade edildiğine göre (Musevilik zaten anılmaz) bu iki kelimeyle anlatılan bir din değildir. Kendisine en çok peygamber gönderilen ırk İsrailoğullarıdır ve tefsirlerde dahi kelimenin izahı Yahya Peygamberin soyu şeklinde yer alır.

Doğrusunu Allah bilir lakin bu kelimelerin şeytan olan İblis’ten ki adı İsrael’dir, devamında soyundan, Nuh tufanı sonrası yine devamla ve evrimleşerek ruhani ve cismani olarak insanlara yakınlaştırılan cinlerden ve Hz. Süleyman’dan sonra iyice insanlara benzeyerek gelen bir soyun adı olması kuvvetle muhtemeldir.

Meraklı olanlar için hatırlatmakta yarar vardır ki Hz. Süleyman (as) emrinde çalışan cinler vardır ve bunlar çok iyi dalgıç ve inşaat ustasıdır. Hatta meşhur Süleyman tapınağını da bunlar inşa etmiştir ki asıl ustanın ismi Hiram’dır. Sonrasında bu hiram usta bildiği hikmetli söz ve sihirleri iki – üç eşkıya açgözlüye vermediği için öldürülmüş ve tüm cinleri sözde öksüz bırakmıştır. (Pek çok gizli ilimde onunla birlikte yok olmuştur.)

İşte bu Hiram usta siyonizmin babası sayılır ve mason işaretindeki gönye ve pergelde buradan kaynaklanır. Sonrasında Hz. Süleymen’ın vefatıyla birlikte o cinlerin nereye gittiği ise meçhuldür. (Bu meçhule karışanlar önce İsrailoğulları sonra Beniisrail diye anılanlar olmasın?)

Ne şekilde olursa olsun masonluk bu zamanda şekillenmiş, siyonizm ise pagan kültürü olarak çok önceleri ortaya çıkmıştır. Sebatayistlik ise dönme yahudi şeklinde daha sonraları (Osmanlı topraklarında) ortaya atılmıştır. Daha fazla detay konuyu aşacağı için son söz denilebilir ki işte bugün dünyanın başına bela olan Yahudilik değil siyonizmdir ve siyonizm şirk dinini ortaya çıkaran, kötülüğü egemen kılmaya çalışan batıl ve karanlık bir inanç manzumesidir ve tevhidin düşmanıdır. Peki siyonizm nedir?

Başa dön

SİYONİZM

Değişik manalarda yorumlanan, değişik sembollerle ifade edilen, tarihi, tasviri, mahiyeti tam olarak bilinmesin diye insan üstü emek harcanan, hiyerarşiye dayalı ama gizemli, büyüye dayalı ama masum gösterilen bu yaklaşımın, kabalacı hahamların fanatiklerince malum emel uğruna çizilmiş yol haritası olduğunu söylemek çok ta yanlış olmayacaktır.

Bilinen tüm gizli dini örgütlenmelerin temelinde hristiyanlığı egemen kılmak isteyen katolik kilisesi ve siyonizmi egemen kılmak isteyen kabalist yaklaşım vardır.

Gelinen noktada hristiyanlığın tüm çabalarına rağmen eski ahit denilen tahrif edilmiş Tevrat ile yeni ahit denilen İncil’e sadık Hristiyanlar önce mezheplere bölünmüş ve daha sonra Yahudileşmiştir. O kadar ki Hristiyan devletlerin çoğu gizli olarak ama bazı devletler alenen Yahudi kelimesini inançlarının başına eklemekte sakınca görmez haldedir. Hele ki Hristiyanlığın içerisinde yeşeren evangelist yaklaşımlar tamamen Yahudileşmiş bir Hristiyanlığı hedef alan tutku halindedir ve bu grup mensupları Yahudilerden daha fanatiktir.

İslamiyet Kur’an’ın korunmuşluğu ve şeffaflığı sayesinde uzun yıllar kendisini bu dertten koruyabilmiş iken şimdilerde (Hristiyanlığın siyonist akımlara teslim olmasını takiben) hedef tahtasına oturmuş haldedir ve bizzat dinin içindeki kişi ve kurumlarca İslamiyet sulandırılmaya, Kur’an tefsir ve mealler yoluyla tahrif edilmeye, Müslüman camia kandırılmaya çalışılmaktadır.

Yazık ki din alimlerinden bu bahiste tek bir itiraz dahi yükselmemekte, Mesih kavramının Müslümanlıkta olmadığı bile en son anda halka duyurulmaktadır. Oysa Hristiyan ve Yahudi etkisindeki günümüz insanı Kur’an’dan uzak yaşadığı için sokağa çıkıp sorsanız halkın en az yarısı Mesih inancını size hakikat olarak hem de yeminle ifade edecektir.

Siyonizm, dinlere, halklara, ülkelere doğrudan değil gizlice ve yavaş yavaş girdiği için suyu yavaş yavaş ısıtılan kurbağanın farkına varmadığı ve öldüğü gibi dünya da suyunun yavaş yavaş ısıtıldığının farkına varamayacak kadar vurdumduymaz, din bilmez ve korkmaz haldedir. Tamamen dünyevi hayata düşkünleşmiş insanlık fıtrat yeminini unuttuğu gibi iblisin ahdini de unutmuş ve sadece servet avcılığı – sınırsız seks – uyuşturucu – güç için yaşar hale gelmiştir.

Siyonizmin muhakkak karşısında iman ve tevhid vardır ve mü’minler olduğu sürece de teslimiyet tam olmayacaktır. Lakin iblisin insanlar hakkındaki zannında haklı çıkacağını bildiren ayet, pek çok insanın şeytanın tutsağı olacağı yönünde de ihtardır.

Masonluk ise bu taraftarlığın adı ve yancısıdır. Masonların en üst tabakadaki (33 mertebelidir) yöneticileri hariç asıl gayeyi alt tabakadakiler asla bilmez ve sanırlar ki dünyaya huzur, barış ve özgürlük getirmek için ter dökerler. Oysa gaye siyonizmin gayesidir ve dehlizin sonunda şeytan vardır.

Ne tür, nerede ve ne zaman olursa olsun hak dinin dışındaki her şey batıldır, yalandır, sahtedir, çirkindir. Hak olan ise semavi kitaplarda ve özellikle tahrif edilemediği için Kur’an’dadır. Bu nedenle din adına, İslam dışında hak din, Kur’an dışında ilahi kitap ve Hz. Peygamber hariç tartışma üstü kişi yoktur, olamaz.

Din Allah’ın, hüküm ve mülk sadece O’nundur.

Başa dön

Bu yazıyı okudunuz mu?

Yalan ve iftira

Yalan ve iftira

Yalan ve iftira Yüce Allah’ın, mübarek kelamı Kur’an’da lanetlediği şeylerden birisi elbette “yalan ve iftira”dır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir