Anasayfa / İMAN ESASLARI / AKAİD / İman yolu
imanilmihali.com
İMAN YOLU

İman yolu

İman yolu Allah’a uzanan dosdoğru yoldur ki kıyılarında esenlik ve huzur çiçekleri, gönül pınarları, hasret kokuları dolanır.

İman yolu

Yüce Allah, yere ve cennetlerine mirasçı olarak yarattığı insanı, tüm mahlukattan üstün ve farklı kıldı. Ona ruh, akıl ve şuur verdi. Topraktan yarattığı kuluna inandı, güvendi. İnsanın kendisini anlayacağını, seveceğini, itaat edeceğini umarak tüm kainatı yarattı ve insanı evrene hakim kıldı.

Daha önce yaratılmış melekler ve cinlerden insanın farkı neydi ki Yüce Allah cennetlerine insanı mirasçı kıldı? Bu soru tüm yaratılışın da sırrını ve şeytanın sinsi planlarını gayet açık bir şekilde ortaya koyar. Fark ruh ve şuurdu, seçme iradesi, eşitlik ve özgürlük gibi en temel değerlere sahip bir benlik, nefis ve kalp idi.

Melekler nurdan yaratılmış halleriyle, değişik vücut yapılarıyla sadece verilen görevi yerine getiren, tam itaatkar yaratıklardı ve Yüce Allah’ı aksini düşünemeyecek halde tesbih ederlerdi. Tıpkı yeryüzündeki bitkiler ve insan dışındaki diğer cansız varlıklar ve canlılar gibi. Onlar belki binlerce yıldır tek bir itaatsizlik ve gecikme veya hoşnutsuzluk göstermeden tam bir itaat ve teslimiyetle Yüce Allah tarafından verilen emirleri kendi yetki ve teşkilatları dahilinde yerine getirirlerdi.

Cinler meleklerden sonra ateşten yaratılmış varlıklardı ve ruhları olmamasına rağmen kısmen bir şuura sahiplerdi ve yine melekler gibi verilen görevleri yerine getirir, muhtemelen meleklerden farklı bir takım görevleri yaparlardı.

Sonra Yüce Allah insanı yaratmayı diledi ve topraktan yaratacağı bu kuluna tüm meleklerin ve orada (Yüce Mecliste) hazır bulunanların secde etmesini yani üstün görmelerinin işareti olarak saygı duymalarını istedi. Bu secde ise tabi ki insana tapma şeklinde değil, Yüce Allah’ın kudretine boyun eğme şeklindeydi. Nihayetinde emsali olmayan bir varlık, hem de topraktan, hem de hepsinin gözleri önünde, hem de o ana kadar benzeri olmayan bir vaziyette yaratılıyordu. Huzurdakilerin tamamı bu muazzam sahneye şahit olmuş ve insan şekillenmişti.

Meleklerin tamamı ve huzurda bulunanların tamamı emri yerine getirerek secde ederken melekler arasında olduğu halde melek olmayan, dişi cin İsrael, itaatsizlik göstererek saygıda kusur etti ve Yüce Allah’a kendisinin bu yaratıktan üstün olduğunu iddia etti. Daha insanı tannımadan, gelecekte ve kıyamete kadar bu insanın neler yapabileceğindn habersiz iblis böylece cehaletinin ve kibrinin kurbanı olurken huzurdan kovuldu ve lanetlendi. Bu isyan o ana dek arşta emsali görülmemiş bir şeydi ve muhakkak Rabbimizin dilemesiyle idi.

Sonrasında insanın yaratılışı ve cennete konmasını takiben hırsına yenik düşen şeytan, yine rahat durmayarak ilk insan Adem (as) ve onun nefsinden yaratılan eşini yasak meyveyi yemeleri konusunda kandırdı. Bu da insanoğlunun ilk günahı olarak din tarihine geçti ki Yüce Allah’ın öfkesine muhatap oldu. Yüce Allah tüm ikazlarına rağmen insanların kanmasına kızarken “Ben size şeytan en büyük düşmandır demedim mi?” buyurarak kızarken, insanlara yasak ağaç ve asi şeytanın en büyük düşman olduğu ikazının bu olayın daha öncesinde yapıldığı anlaşılmaktadır. Yani insan ve eşi kanmış ve günahı tatmıştır.

“Bu sûretle onları kandırarak yasağa sürükledi. Ağaçtan tattıklarında kendilerine avret yerleri göründü. Derhal üzerlerini cennet yapraklarıyla örtmeye başladılar. Rab’leri onlara, “Ben size bu ağacı yasaklamadım mı? Şeytan size apaçık bir düşmandır, demedim mi?” diye seslendi.” (A’raf 7/22)

Sonrasında Adem (as) ve eşi, nefislerine zulmettiklerini kabul edip tevbe ile af dilerken, asi şeytan yine büyüklenmesine devamla tevbeden kaçınmış ve isyanı artık büyük ve kalıcı hal aldığından da cehennem ile cezalandırılmıştır.

Lakin Yüce Allah’ın rahmeti bir kez daha kendisini göstermiş, öte yandan dünyada kıyamete kadar yaşanacak olanları bilen ve tüm varlık ve olayları artı ve eksisi ile yaratan Yüce Allah dünya sınavının menfi kutbu olarak yaşamasını dilediği şeytana belirli bir süreye kadar zaman tanımıştır.

Lakin sonuçta yasak meyve günahı affedilse de insanlar ve şeytanlar için yeryüzü, kıyamete kadar geçecek süre için bir sınav alanı olarak seçilmiştir. Bu yeryüzü yaşanacak, ölünecek ve daha sonra mahşere gidilecek yerdir.

Sonraki yeryüzü safahatına dair Yüce Allah’ın bildirdiği kıssalar hariç bilgimiz son derece sınırlıdır. Nuh (as) peygamber dönemine kadar ayetlerde anlatılanlar da gayet sınırlı ve genelde isimsizdir. Nuh tufanına kadar ki bu karanlık döneme ait Yüce Allah muhakkak insanların çok fazla bilgilenmesini istememiştir. Nuh tufanından sonraki döeneme ait ise neredeyse bol ve ayrıntılı bir anlatım vardır ve anlayabildiğimiz kadarıyla sayısız kavim günahları yüzünden helak edilmiş, sayısız kitap ve peygamber gönderilmiş, insanlık her defasında bu rahmet elçilerine uymakta zaafiyet göstermiş ve alışageldikleri şeytan kaynaklı, örf ve büyü tabanlı cahiliye putperestliğine sadık kalmayı seçmiştir.

Geçmiş zamanların güneş tanrıları, öküz heykelleri, yıldızlara, suya, dağlara ve diğer tüm varlıklara tapınma alışkanlıkları işte bu inkar ve cehaletin ürünüdür. Muhakkak ki insanlar bu varlıklara taparken bu varlık arkasındaki şeytanlara ve cinlere tapıyor, onlara kurbanlar veriyor ve Allah’ı bilmemelerine rağmen kendilerini Allah’a yaklaştırsın, yerde korusun, şefaat etsin, haklarında himaye görevi yapsın diye kendilerince yüceltmeye çalışıyorlardı.

Hepsi şeytanın kandırmacası ve şirk aşısı olan bu hallere maruz insanlar kendilerine bahşedilen kısmen Zebur ve aslen Tevrat ile kurtuluşu bulabilecekken, yine ısrar ve inatla şirk dininde kalmayı seçmiş, itaatsizlik etmiş hatta Yüce Allah’a yeminlerle verdikleri sözleri inkar etmişlerdir. Şirk bu denli güçlü ve insan bu denli zalimdir. O denli güçlüdür ki Tavrat’ı hem de din adamları eliyle alışageldikleri büyü kitabıyla beşerileştiren zalim insanlık ayetleri saklamış, değiştirmiş, emir ve yasakları tahrif etmiştir.

Aynı bela İncil’in de başına gelmiş, İsa (as) peygamber hem de sahabelerden biri tarafından, Yahudi bir hain tarafından ispiyonlanarak risalete balta vurulmuştur. Hainler idam maksatlarına ulaşamasalar da İsa Peygamberin göğe yükseltilmesiyle getirdiği din ve kutsal kitap ta görevini tamamlayamadan insan eliyle yapılacak müdahalelere maruz halde kalmıştır.

Yüce Kur’an’ın nuzülünden sonra ise insanlık tarihinde yaşanan tüm olaylar bilinmesi gereken kadarıyla insanlara bildirildiğinden, pek çok konu ve maksat daha net anlaşılır olmuştur. Kalıcı, basit, korunan ve değişmeyecek Kur’an ile her türlü beşeri tahrifat engellenmiş, şirk ve tevhid ayrımı net olarak yapılmış, yaşanan zulüm ve cehaletin ardındaki “şeytan” hakikati bir kere daha resmedilmiştir.

Bunun önemi aslen şuradadır ki artık tüm insanlığın ve özellikle Müslüman camianın hiçbir mazereti yoktur. Tüm kullar Allah’ın dinine tabi olmak, hakikati öğrenmek, şeytanı baş düşman bellemek ve insanca, cennetlere yakışır bir ahlakta yaşamak mecburiyetindedir. Bunun aksi ise şeytanla aynı cezaya çarptırılmaktır.

Bu kutsal kitaplar ve Peygamberlerde, doğal olarak kendisine süre tanınan şeytanı durdurmaya yetmemiştir ve kötülük ve cehalet, şirkin altın boynuzlarında yükselmeye maalesef devam etmiştir.

Tevrattan çok daha önce Mısır kahinlerine dayalı, sonra Hz. Süleymen dönemine rastgelen, Harut ve Marut isimli meleklerin öğretilerinden de esinlenen beşeri bir din karanlık kalplere egemen olmuş ve şirk dini teşkilatıyla, easaları ve kitabıyla ortaya çıkmıştır.

Kabala denilen bu büyü kitabı Tevrattan çok daha önce vardır ve hahamların el yazması bu kitaplar Tevratın tahrifatında da baş roldedir ve bugün Tevrat denilen ilk beş kitaba ilaveten kullanılmakta olan Talmud ve Kabala dahil tüm kitap ve tefsirler tamamen Kabala yani sihir ve büyü etkisinde olup sayısız çarpıklıklarla doludur.

Eşitsizlik, adaletsizlik, cinayet, hak yeme gibi sayısız dine aykırı emirler içeren bu kitap serisinin hak ve hakikatle alakası tabi ki yoktur lakin üstün ırka dayalı bu kitap manzumesi sunduğu hayaller ile sayısız taraftar toplamayı ve özellikle zehirli ağlarını sayfalarına ördüğü Tevrat sayesinde tüm Yahudiliği zehirlemiş haldedir.

İşin acı tarafı kalıcı, sinsi, gaddar, ısrarcı ve gerçek dışı bu beşeri din maalesef Hristiyan aleminden de sayısız taraftar toplayabilmiştir. O kadar ki Hristiyanlık bu şirk dini etkisiyle sayısız mezhebe bölünmüş, yahudi etkisi bu din içinde ur gibi büyüyüp gitmiştir. Bugün sözde seçkin ırk diye lanse edilen öz yahudilerin sayısı 15 milyon kadarken, yanaşma yahudilerin sayısı çok daha fazladır. Masonik teşkilatlar şeklinde, hem de insani amaçların ardına saklanarak Kabala emirlerini dünya dini haline getirmeye çalışan bu müşrikler ordusu sahip oldukları güç, makam ve para ile tutulamaz bir haldedir ve bunların karşısında tek cephe Yüce Allah’ın buyurduğu gibi iman cephesidir.

Tevhid asla şirk bilinmeden tanınamayacağı için bu konunun anlaşılması özellikle önemlidir çünkü dünyanın başındaki tüm felaketler işte bu şirkin ve ardındaki kabalanın mahsülüdür. Şeytan ve ordusu olmasaydı, tevhid ile yatıp kalkan insanlık bugün çok daha esenlik ve refah içinde olurdu.

Ancak bu bizim haddimiz değildir ve aslolan dünya hayatı olmadığı için de bu dünya da kalıcı bir huzur ortamı yaratmak o kadar önemli değildir. Aslolan ahiret yurdudur ve nihayet bu dünya kendi kıyametini elbet yaşayacak ve tüm varlıklar, madenler, eserler yok olup gidecektir. baki kalacak olan ise sadece ameller ve niyetler olacaktır.

O halde kötülüğün yaşıyor olması, tevhide rağmen şirkin sayısız taraftar toplamasına üzülmemek gerekir ki Yüce Allah cehennemi insan ve cinlerden dolduracağına dair yemin ettiğinden zaten kötülüğün ve şirke uyacakların mü’minlerden çok daha fazla olacağını bildirmiştir. Keza O’nun cennetleri dolduracağına dair bir ahdi yoktur.

O halde net olarak, ta ilk insanın yaratılışından itibaren başlamak üzere, dünya üzerinde bir savaş yaşanmaktadır. Bu savaşın iki tarafı da tevhid ve şirk cephesidir. İnsanlar neye inanırsa inansın, cinsi, dili, boyu, ten rengi ne olursa olsun bu iki taraftan birisine tabidir ve tarafsız kimse yoktur.

Kazanacak ve ahirette gülecek taraf olan Tevhid, bu dünyada haksız galibiyetler vaadetmez ama parlak bir ahiret yurdu vaadeder, şirk ise ahireti unutturup gözleri bu dünyaya çevirir ve bu dünyada saltanatlık vaad eder. Bunların da zaten ahirette bir nasipleri olmayacaktır. Acı olan ise şudur ki; Yüce Allah bu yanlışı ve akibetlerini sayısız yerde ayetlerle bildirdiği halde nefis ve şeytan esiri insanların şirke tabi olmaları anlaşılır değildir.

Şeytan iman yolunun üzerine oturarak tüm insanlığı caydırmak hevesindedir. Korkulacak tek varlık olan Yüce Allah’a rağmen korkutmaya, vaadetmeye, yalanla kandırmaya, süslü göstermeye çalışırken asla zorlamaz ve kalpleri karanlık yollara sürüklemeye gayret eder. Bunun için de kendisine tabi insan ve cin şeytanlarını kullanır ki bugün sokaklarda onlardan sayısız örnek görmek mümkündür.

Yüce Allah daha yaşam cennetlerdeyken ahdinde şeytana karşı ihlaslı, imanlı kulların korunacağını buyurmakla aslında tüm insanlığa nasıl davranmaları gerektiğini de emretmiştir. Bu aslında çok zor bir şey değildir. Fakat insana süslü gösterilen kadınlar, mal ve evlatlar o kadar büyük bir zaaf oluşturur ki şeytan bunu iyi kullanır ve kandırır.

Bu müşrik yuvalarında kan emen sapıkları bir kenara bırakmak ve kendimize bakmak zorundayız. Bizlerin korunması için tek ilaç olan iman nuru nasıl kazanılacak ve nasıl muhafaza edilecektir ki korunabilelim?

Bu maalesef sahtekar din adamlarınca anlatılmayan, yahudi kırması yazarlar kalemiyle saptırılan, ilim ve teknoloji kisvesi altında karalanan bir durumdadır ve akıllar Kur’an’la değil de bu safsatalarla meşgul olduğu için de istenen iman cephesi ve kardeşliği bir türlü tesis edilememektedir.

İnsanlar korunabilmek için ihtiyaç duydukları imanın adını duymuş ama gerisini boş vermiş haldedir. Dille söyledikleri birkaç kelime ile kurtuluşu sağlamak hevesindeki bu cahiller endeniyle de şirk cephesi her geçen gün daha çok kuvvetlenmekte ve taraftar toplamaktadır.

Oysa iman nurunu veren Allah’tır. Gerisi kula kalmıştır. Onu yüceltmek, kalıcı hale getirip artırmak insanın elindedir. Her şeyin başı da yukarıdan beri anlatılanları ilk ağızdan, Kur’an’dan öğrenmektir. Dinde öğrenmemek ve bilmemek diye bir mazeret yoktur. Ergen her kul öğrenmek zorundadır çünkü mükelleftir. Oysa Kur’an okunmamakta, okunsa da anlaşılmayan bir dile mahkum edildiğinden ne anlattığı insanlara ulaşamamaktadır. Anlaşılmadan okunan bir Kur’an ise belki sevap kazandırır ama asla iman nurunu kalplere yerleştiremez.

Anlayarak okunan Kur’an ise gözleri açacak, hakikati öğretecek, dini ve insanları sevdirecek, yapılmaya çalışılanın fark edilmesini sağlayacak ve en önemlisi Yüce Allah’ın mülk ve kudretini anlaşılır hale getirecektir. Kur’an’ı anlayarak okumayarak en başta kelamın sahibi Yüce Allah’a haksızlık edenler ise şekilci dinleri ile her türlü tehlikeye maruz kalacak, koruyucu kalkanları inmiş bir gemi gibi ateşlere hassas hale gelecektir, gelmektedir.

İman edilecek hususların altı olduğunu bilen, imanın dille söylenmesinin yeterli olmayacağını kabul edip, maddelerin tamamını anlamaya ve kesin kez inanmaya yeminli nurlu kalpler ise her geçen dakika ve her ayet okunuşunda Yüce Allah’ın güç ve kudretini çok daha iyi anlayacak, şirk cephesinin tüm oyunlarına rağmen dik durmaya devam edebilecektir.

Şirk cephesinin son moda oyunu olan yeni dünya düzeninin, kıyamet öncesi yapılacak tevhid – şirk savaşlarının yüzyıllar önce Kur’an ile anlatılmış olması bile bir mucize ve Kur’an’ın hak kitap olduğunun ispatıdır. Hal böyleyken okumamak ısrarındaki kulların akibetleri de karanlıktır, şefaat beklentileri de.

Şeytanın sayısız kandırma usulü ve yöntemi vardır. Şefaat, aracılık, himaye, sınırsız bağışlanma bunların başındadır. hepsinin gayesi ise ahireti unutturmak, gözleri bu dünyaya çevirmektir. Öte yandan şirk cephesi bu dünyada sayısız beşeri korku yaratarak korkuyu bedene ve bu dünyaya çevirmekte, asıl korkulacak ahiret sorgusunu unutturarak yine ahiret bilincini yok etmeye çalışmaktadır. Nihayet sınırsız şefaat ve bağışlanma müjdesini yayarak bu dünyada daha hesapsız yaşamayı kışkırtmakta ve ahiret yurdunun hesap günlerini yok saymaktadır.

Şirkin yeni düzeninin gayesi dinsiz ama beşeri kalemlerle yazılmış az yasaklı bir dini yere egemen kılmak ama asıl maksat şeytanı yere egemen ve ilah hale getirmektir. Öyle ki Rahman’dan gelen tüm emirlerin aksine tespit edilmiş büyü ve sihir kokan bu yeni ayetlerin yer alacağı beşeri din kitapları bir hobiden öteye gidemezken aynı zamanda anayasa olacaktır. Lakin gözlerden kaçan husus ilahi güç otorite boşluğunun Yüce Allah yerine şeytan tarafından doldurulacağıdır ki bu saçma ve hayalidir. belki Rabbimiz bir süre insanlık ders alsın diye buna müsaade bile edecektir ama nihayetinde tüm dünya iman ve tevhid cephesinde birleşecek ve bu huzurlu dönemin ardından da kıyamet kopacaktır. Doğrusunu Allah bilir.

Fert olarak işte yapılması gereken tercih bu anlatılanlar hakkındadır. Beşeri din ile bu dünyada sınırsız ve yasaksız yaşamak veya bu dünyada yokluk pahasına hak yoldan ayrılmamak ve ahiret yurdunda esenliğe kavuşmak.

Kul durumlar çok daha kötüleşmeden, hemen bugün taraf seçmek, taraf olmak zorundadır. kaybedilen her dakika şirk cephesinin lehinedir. Kullar, Yüce Allah’tan iman ve temiz nefis dilenmeli, tevbe etmeli, dua ile yakarmalı ve doğru tarafta olabilmek için gayret etmelidir.

Kainattaki insan dışındaki tüm varlıklar, dağlar, taşlar, kuşlar, arılar, yıldızlar, denizler tevhid nuru ile yanıp kavrulurken insanın kendisini cehennem ateşlerindeki alevlerle yakma gayreti anlaşılır değildir.

Melekler göz yaşı dökerken, iman sahipleri duaları ile göğü inletirken basiretsiz müşriklerin tüm bunlara kulak tıkaması ve tüm insanlığı aleyhte kandırması şeytanın etkisiyledir. Zorlamayan ama süslü gösteren şeytan sayısız hilesiyle tuzak kurar, kandırır, vaad eder ama sonra cayar. Kanmış zavallılar ise ahiret yurdunda gözlerini açtıklarında hakikati görür ve kahrolurlar.

Ahirette nasipsizlerden olmamak için, iman nurunu muhafaza edebilmek için, Yüce Allah’a kul ve dost olduğumuzu ispat için günahlarımız olsa da, ibadetlerimiz eksik olsa da, nefsimiz terbiyeye muhtaç olsa da tevhid cephesinde yer almak mecburiyetindeyiz. Bunun alternatifi, mazereti, nüansı, beklemeye tahammülü yoktur.

Şirk cephesi ise kaybedecek ve şirk dini sahibi şeytanla birlikte cehenneme bekçi olacaktır.

Yüce Allah tevhid erlerini, iman cephesini muhafaza, himaye ve muktedir eylesin.

Rabbim imanlı gönüllere güç ve cesaret versin.

Amin!

Bu yazıyı okudunuz mu?

Yabancılarla nikah caiz midir

Yabancılarla nikah caiz midir

Yabancılarla nikah caiz midir Her konuda olduğu gibi burada da öncelikle Kur’an ayetlerine bakmak lazım ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir