Anasayfa / İMAN ESASLARI / Allah'a iman / İmanın makbul olma şartları
imanilmihali.com
İmanın makbul olma şartları

İmanın makbul olma şartları

Allah’a ve Resûlüne iman edin ve sizi üzerinde tasarrufa yetkili kıldığı maldan, (Allah yolunda) harcayın. İçinizden iman edip de (Allah yolunda) harcayanlar var ya; onlar için büyük bir mükâfat vardır. (Hadid 57/7)

İMANIN MAKBUL OLMA ŞARTLARI

Bir insanın îmanın geçerli olabilmesi için şu altı şarta uygun îman edilmesi gerekir:

1-Îmânda Şüphe Olmamalıdır

Îman edilmesi gereken şeylerin tamamına şeksiz şüphesiz ve kesin olarak îmân edilmesi gerekir. Şüphe ile îmân bağdaşmaz. Yüce Allah,

“… Yemin olsun sana Rabb`inden hak geldi, sakın şüphelenenlerden olma” buyurmuş (Yunus, 10/94) ve müminleri şüphe etmeyen kimseler olarak tanıtılmıştır:

“Müminler ancak Allah’a ve Peygamberine îman eden, sonra şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihat eden kimselerdir. İşte (îmân iddiasında) doğru olanlar (sâdıklar) bunlardır” (Hucûrat, 49/15).

Mümin olabilmek için ilk başta kalpten şüpheyi atmak şart olduğu gibi îmânın bekası ve devamı için de şüpheden uzak olmak da şarttır. [4] Îmân esasları ile ilgili olarak “bunlar, doğru mu, değil mi? aslı var mı, yok mu? ” diye şüphe etmek kesin bir şekilde kalbin huzur ve sükûn içinde tasdîk etmesi anlamında olan îmân ile ters düşer.

2-Îmân edilecek şeylerin hepsine inanılmalıdır

İman edilecek şeylerin bir kısmına îman edip bir kısmına îmanı etmeyen kimsenin îmanı geçerli değildir. Çünkü “îmân”, bütünlük ister, îmân esaslarının hepsine inanmayı gerektirir. Küfür için îmân edilecek şeylerin hiçbirine inanmamak şart değildir. Bir kısmına veya birine inanmamak da küfürdür. [5]

Nisa sûresinin 150-151 âyetinde peygamberlerden bir kısmına îmân edip bir kısmına îmân etmeyenlerin ” hakîkî kâfir” oldukları bildirilmiştir:

Âl-i İmrân sûresinin 119. âyetinde Allah, müminleri;

“İşte siz öyle kimselersiniz ki onları (ehl-i kitabı) seversiniz, halbuki onlar sizi sevmezler. Siz kitabın hepsine inanırsınız…” şeklinde tanıtmıştır.

Aynı sûrenin 7. âyetinde ise,

“…İlimde ileri gidenler, “Ona (Kur`ân`a) îmân ettik. Hepsi Rabb`imiz katındandır” derler” buyurulmuştur.

Allah Bakara suresinin 85. âyetinde;

“… Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” buyurarak Yahudileri kınamış ve böyle yapanların cezasının dünyada rezillik, âhirette ise şiddetli azap olduğunu bildirmiştir.

Kur`ân`a, başından sonuna kadar bütün sûre ve âyetlerine, âyetlerde geçen hüküm ve tavsiye, emir ve yasak helâl ve haram, bilgi ve haberlerin tamamına inanmak, hak ve doğru olduğunu tasdîk etmek mü`min olmak için şarttır. Kur`ân`ın bir hükmüne, bir farz veya yasağına, bir âyetine inanmayan veya uygulanmasını, geçerliliğini kabul etmeyen îmân sahibi olamaz.

3-Yeis halinden önce îmân edilmelidir.

Hayattan ümidi kesip ölümle karşı karşıya gelmeden [6] ve ilâhî azapla karşılaşmadan önce îmân edilmesi gerekir. Bu halde yapılacak îmânın, insana faydası olmaz. Dünyada itaat ve isyan imkânı varken îmân edilmesi gerekir. İlâhî azabın geldiğini görünce, yaşamanın mümkün olmadığını anlayınca ve can boğaza gelince yapılan îmânın geçerliliği yoktur. Askerleri ile birlikte Musa (a.s.) ve ona îmân edenleri takibe koyulan Firavun, Kızıldeniz`de boğulmak üzere iken “îmân ettim, ben de müslümanlardanım” demiş fakat îmânı kabul olmamıştır (Yunus, 10/90-91). Firavun`un îmânı niçi kabul olmamıştır? Kabul olmamıştır, çünkü ilâhî azabı görmüş, ölümden başka seçeneği ve yaşama imkânı kalmadığı bir zamanda îmân etmek istemiştir.Yüce Allah Mümin suresinin 85. âyetinde;

” Azabımızı gördükleri zaman, îmânları kendilerine fayda sağlamadı…” buyurmuştur (bk. En’am, 6/158).

İlâhî azap ile karşılaşıp son nefese gelince îmân kabul olmadığı gibi tövbe de kabul olmaz:

“Kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca; `Ben şimdi tövbe ettim` diyen kimseler ile kâfir olarak ölen kimselerin (tövbeleri geçerli) değildir Bunlar âhirette elem dolu bir azap hazırlanmıştır ” ( Nisa,4/18).

4-Îmâna şirk karıştırılmamalıdır

Allah katında îmânın makbul olabilmesi için insanın tevhît üzere bulunması gerekir. Îmânına şirk karıştıran kimsenin îmânı da ibadetleri de geçerli değildir. Böyle bir kimse hidayete ermiş sayılmaz. Yüce Allah, En`âm sûresinin 82. âyetinde şöyle buyurmaktadır:

“İman edenler ve îmânlarına zulüm (şirk) karıştırmayanlar varya, işte güven onlarındır ve hidayete ermiş olanlar da onlardır.”

Allah`a zatında, sıfatlarında, ibadetinde, Rab ve ilah oluşunda ortak koşan kimsenin îmânı geçerli değildir. Böyle bir kimse mümin değil müşriktir.

“Yüzünü hanîf (Allah`ı birleyen) olarak dîne çevir, sakın (Allah`a) şirk koşanlardan olma” (Yunus, 10/105) buyuran Allah, îmânlarına şirk karıştırarak îmân edenleri kınamaktadır:

“Onların çoğu, Allah`a şirk koşmadan îmân etmezler” (Yusuf, 12/106).

5-Îmân esasları kalp ile tasdîk edilmelidir

Îmânın geçerli olabilmesi için bir insanın sadece diliyle îmân ettiğini söylemesi yeterli değildir. Îmân esaslarının tamamını kalbi ile tasdîk etmesi gerekir. Çünkü îmânın yeri kalptir. [7]

Bakara suresinin 8. âyetinde Allah`a ve âhiret gününe îman ettik dedikleri halde onların mümin olmadıkları bildirilmektedir:

“İnsanlardan Allah`a ve âhiret gününe îman ettik diyen kimseler vardır. Halbuki onlar mümin değillerdir”

Niçin mümin değillerdir. Mümin değillerdir çünkü sadece dili ile “îmân ettim” demek yeterli değildir, kalp ile de îmân edilmesi gerekir. [8] Mâide sûresinin 41. âyetinde bu husus, şöyle ifade edilmektedir:

“Ey Peygamber! Ağızlarıyla “îmân ettik” deyip kalpleriyle îmân etmemiş olanlardan ve Yahudilerden küfürde yarış edenler seni üzmesin…”

Peygamberimiz (a.s.)`in yanına girip inanmadıkları halde îmân ettiklerini söyleyen bir grup Yahudi ile ilgili olarak ,

“Size geldiklerinde “îmân ettik” dediler. Oysa küfürle (yanınıza) girmişler yine küfürle (yanınızdan) çıkmışlardı…” (Mâide, 5/61).

Bu tür kimselere din dilinde “münafık” denir. Münafık kalbiyle iman etmediği halde sadece diliyle îman ettiğini söyleyen kimsedir. Nitekim Bakara sûresinin 14. âyetinde münafıklarla ilgili olarak ;

“(Onlar), müminlere rastladıkları zaman “îmân ettik” derler. Fakat şeytanlarıyla (önderleri ve ileri gelenleriyle) yalnız kaldıkları zaman, “biz sizinle beraberiz, biz sadece (onlarla) alay ediyoruz” derler” buyurulmuştur. [9]

Bir kıtlık yılında Medine`ye gelip îmân ettiklerini söyleyen ve sadaka isteyen Benî Esed kabîlesinin bedevîleriyle ilgili olarak;

“Bedevîler, “îmân ettik” dediler. (Ey Peygamberim!Onlara) de ki: “Îmân etmediniz (öyle ise îmân ettik demeyin) fakat “boyun eğdik” deyin. Henüz îmân kalbinize girmedi….” buyurulmuştur (Hucûrât, 49/14).

Îmânın yeri kalp olduğu gibi şüphenin (Tevbe, 9/45) ve inkârın yeri de kalptir (bk. Nahl, 16/22). Kalpten gelmeyen ve zorlama sonucu dil ile ifade edilen “inkâr” sözü bu sebeple insanın îmânını yok etmez (Nahl, 16/106) Hatta kalpten gelmeyen ve yanılarak yapılan şeylerde günah da yoktur (bk. Ahzab, 33/5).

Kalbin içinde olanı ancak Allah bilir. Kalben inanmadığı halde dili ile inandığını söyleyen kimseye biz “mümin değil” diyemeyiz. Biz zâhire göre hükmederiz. Dili ile “müminim” diyen insan, kalben de inanmış mı inanmamış mı bunu bilemeyiz. Bu sebeple “müminim” diyen insana “sen mümin değilsin” denilmez (bk. Nisa, 4/94).

6-Âyetler ve Dini Hükümler Alay Konusu Yapılmamalıdır

Ayetleri ve dînî hükümleri inkâr edip kabul etmemek îmana mani olduğu gibi Kur`ân`ı, hatta bir âyeti, dînî bir hüküm, emir ve yasak, helal ve haramı beğenmemek, küçümsemek, hafife ve alaya almak da îmana engeldir. Ayetleri ink3ar edenler ve alaya alanlar mümin değillerdir. Bu husus Kur`ân`ın bir çok âyetinde açıkça bildirilmektedir. Şu âyetleri örnek olarak zikredebiliriz:

“(Ey Peygamberim!) De ki: Amel bakımından en çok ziyana uğrayan; iyi iş yaptıklarını zannettikleri halde dünya hayatındaki çalışmaları kaybolup giden kimseleri haber vereyim mi” Onlar, Rab’lerinin âyetlerini ve O’na kavuşacaklarını inkâr eden, böylece amelleri boşa çıkan ve bu yüzden kıyamet gününde amelleri için bir terazi kurmayacağımız kimselerdir. İşte böyle, inkâr etmeleri, âyetlerimi ve peygamberlerimi alaya almaları yüzünden onların cezası cehennemdir” (Kehf, 18/103-106).

Ayette, âyetleri inkâr edenler ile alaya alanlar aynı kategoride zikredilmişlerdir. Bir ayeti inkâr ile onu küçümsemek ve alaya almak aynı anlamı ifade eder. Bu yüzden mümin olabilmek için bir hiçbir dini hükmü küçümsememek ve alay konusu yapmamak gerekir. Hatta âyetlerin inkâr edildiği ve alaya alındığı bir mecliste bulunmak bile Kur`ân`da yasaklanmıştır (bk. Nis, 140).

Îmân ettiğini söylediği halde Allah ve Resulü`nün hükümlerinden yüz çeviren ve hükümlerini beğenmeyenler (Nur, 24/47-50). Allah ve Peygamberin hükümlerine razı olmayanlar îmân etmiş sayılmazlar (Nisa, 4/460, 461, 65. Maide, 5/43).

Mümin, Allah`a ve Peygambere îmân ettiği gibi onların koyduğu hükümleri de kabul edip uygular (Nur, 24/51). Allah ve Resulü bir konuda bir hüküm verdikten sonra artık müminin onu kabulden başka bir seçeneği yoktur (Ahzab, 33/36).

SONUÇ VE DEĞERLENDİRME

İnsanın en kıymetli varlığı, îmânıdır. Çünkü insanı ebedî saadete erdirecek ve amellerinin makbul olmasını sağlayacak olan îmânıdır. Kur`ân`da; îmânı olmayanların amellerinin boşa gideceği (Maide, 5/5) îmânsız amelin kabul olmayacağı bildirilmektedir (Nisa, 4/38; Bakara, 2/264; Tevbe, 9/17, 19).

Îmân etmeyenlere acıklı azap hazırladığını bildiren (İsra, 17/10; Sebe’, 34/8), îmân edip sâlih amel işleyenlere cennet ve nimetlerini va`deden (Bakara, 2/25, 82. Nisa, 4/57; Ra’d, 13/29), îmân edenleri öven ve îmân etmeyenleri yeren yüce Allah, ancak kendisine yazık edenlerin îmân etmeyeceklerini haber vermektedir (En’am, 6/12, 20).

Îmân eden de inkâr eden de kendi leh ve aleyhine yapmış olur (Yunus, 10/108). Îmân eden hidayete ermiş ve ebedî saadeti kazanmış olur. “Kulluk” görevini ifâ edebilmek, “dünya imtihanını” başarı ile noktalayabilmek ve neticede Allah`ın rızasını ve cennetini kazanabilmek için “hakikî bir îmâna” sahip olmak, bunun için de “îmân gerçeğini” ve “îmânın kabul olmasının şartlarını” çok iyi bilmek gerekir.

“İman”; Allah`a ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (a.s.)`ın Allah tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmak, bunların hak ve doğru olduğunu içinden şeksiz ve şüphesiz tasdîk ve itiraf etmek demektir. Ayet ve hadislerde îman esasları altı olarak bildirilmiştir: Bunlar, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kaza ve kadere – hayır ve şerrin Allah`ın yaratmasıyla meydana geldiğine îman etmektir. Îman, “lâ ilâhe illallah” tevhit cümlesinde toplanmıştır. İman sarayına bu cümle ile girilir. Buna icmâlî iman denir. Ancak mümin icmâlî iman ile yetinmez. Allah`a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, öldükten sonra dirilmeye, cennet ve cehenneme, sevap ve ikaba, kaza ve kadere; Kitap ve Sünnet ile Hz. Muhammed`in Allah tarafından tebliğ ettiği ve tevatür yoluyla sabit olan kesin haber ve hükümlerinin her birine ayrı ayrı Allah ve Peygamberinin istediği şekilde îman etmek eder. Buna da tafsîlî îmân denir.

Bir îmanın kabul olması için şu altı şartın birlikte bulunması gerekir:

1. İmanda şüphe bulunmamalıdır.

2. İmanda bütünlük olmalı, iman edilecek şeylerin tamamına iman edilmelidir.

3. Îmana şirk karıştırılmamalıdır.

4. İman son nefese bırakılmamalıdır.

5. İman esasları kalp ile tasdik edilmelidir.

6. Ayetler ve dînî hükümler alay konusu yapılmamalı, küçümsenmemelidir.

Mümin şartlarına uygun iman etmeli, îmanın kendisine yüklediği görevleri de eksiksiz yapmaya çalışmalıdır. Çünkü amel ve ibadetlerle beslenmeyen iman zayıflayabilir, hatta kaybedilebilir. Kur`ân’da pek çok âyette îmân sâlih amel hep birlikte zikredilmiştir.

“…. Kim Allah’a ve âhiret gününe îmân eder ve sâlih amel işlerse onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir” (Bakara, 2/62. bk. Maide, 5/69). “İman edip Salih amel işleyenlere kendileri için içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele…” (Bakara, 2/25).

KAYNAK: İsmail Karagöz, “İman Esasları ve İmanın Kabul Olma Şartları”, Kürsüden Öğütler, Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara 2006.

Dipnotlar:

1- İbn Fâris, Ahmed, Mu’cemü Mekâyîsi’l-Lüga, I, 153. Kahire, 1948. Rağıb el-İsfehânî , el-Müfredât fî Garîbi’l-Kur’ân, s. 25-26.

2- Nureddîn es-Sâbûnî, el-Bidâye fî Usûli’d-Dîn, s. 87. Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara, 1979. Ahmed Hamdi Akseki, İslam Dîni İtikat, İbadet ve Ahlak, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 16. baskı. Güzel Sanatlar Matbaası, Ankara, 1960..

3- Müslim, Îmân, 1, 5. I, 37, 40. bk. Buhârî, Îman, 37. I, 1 8. Ebû Dâvud, Sünnet, 17. V, 72. İbn Mâce, Mukaddime, 9. I, 24.

4- Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur`ân Dili, VI, 4484. Eser Neşriyat, İstanbul, 1971.

5- Yazır, I, 208.

6- Yazır, III, 2105.

7- Mâtürîdî, Ebû Mansur, Kitâbü’t-Tevhîd, s. 375. Çağrı Yay. İstanbul, tarihsiz.

8- bk. Tevbe, 9/84, Al-i İmrân, 3/167.

9- Bk. Bakara, 2/8-16; Nisa, 4/142-143; Tevbe, 9/65-66; Münâfikûn, 1-8

 

İMAN ESASLARI

Rabbimiz! Biz, ‘Rabbinize iman edin’ diye imana çağıran bir davetçi işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz! Günahlarımızı bağışla. Kötülüklerimizi ört. Canımızı iyilerle beraber al. (Al-i İmran 3/93)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah’ın Vaadine itikad imtihanımızdır

Dünya çok yakında artan zulüm ve şeytanlıkları harap edercesine, Allah’ın vaatlerinin tek tek gerçekleşmesine şahitlik ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir