Anasayfa / DAHA FAZLA / Dini cep sözlük / İMANLA İLGİLİ TERİMLER
imanilmihali.com
nefis

İMANLA İLGİLİ TERİMLER

İMANLA İLGİLİ TERİMLER

Cehennem bekçileri) derler ki: “Size peygamberleriniz açık mucizeler getirmemiş miydi?” Onlar, “Evet, getirmişti” derler. (Bekçiler), “Öyleyse kendiniz yalvarın” derler. Şüphesiz kâfirlerin duası boşunadır.” (Mü’min 40/50)

İMANLA İLGİLİ TERİMLER;

AMİN;

Yüce Allah’ın kabul etmesini temenni amacıyla dua sonunda “kabul buyur” anlamında söylenen bir sözdür. Bu kelime Kur’ân’da geçmemektedir. Peygamberimiz (a.s.), duanın sonunda âmîn denilmesini tavsiye etmiştir (Müslim, Salât, 62, 87; Buhârî, Ezân, 111). Namazda Fâtiha sûresi okunduktan sonra âmîn demek sünnettir (İbn Mâce, İkâme, 14). “Allahım! Bizi doğru yola hidayet et. Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna. Gazabına uğrayanların ve sapanlarınkine değil.” Âmin, “kabul et” mânâsına gelen bir ism-i fiil (fiil mânâsına gelen isim)dir. Âmin demeye de te’min (emniyet hissi vermek) denilir. Bu Kur’ân nazmının bir parçası değildir. Bunun için Mushaf’a yazılmaz. Fakat Buharî ve Müslim’de de rivayet edildiği üzere Hazreti Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurmuştur ki; “İmam veleddâllîn dediği zaman hepiniz âmin deyiniz. Çünkü melekler âmin derler. Âmin demesi, meleklerin âminine rastgelenin geçmiş günahları affedilir.” Diğer mevkuf bir hadiste de: “Dünya halkının saflarının hizasında göktekilerin safları bulunur.” Bundan dolayı yerdeki “âmin” gökteki “âmin”e rastgelirse ibadet edenin günahları affedilir.” buyurulmuştur. Bundan dolayı “âmin” sünnet ile sabittir. Hem imam ve hem cemaat tarafından gizlice yapılmalıdır. İmam gibi yalnız başına namaz kılan da gizlice söyler. (EHY)

ÂHİR ZAMAN ;

Dünyanın sonu anlamına kullanılan bir kavramdır. İslâm inancına göre, âlemin başı olduğu gibi sonu da vardır. Ancak bu sonu bilmek insan gücünün dışındadır. İnsanın ömrü gibi alemin ömrünü belirleme hususundaki bilgi Cenab-ı Hakk’a aittir. Kur’ân-ı Kerim’de bu gerçek şöyle dile getirilmektedir: “Kıyametin ne zaman kopacağını sana sorarlar. De ki: Onun bilgisi sadece Rabbimin nezdindedir. Onun vaktini kendisinden başka kimse açıklayamaz …” (A’raf,7/187), “Kıyametin ne zaman kopacağını bilmek, ancak Allah’a aittir” (Lokmân, 31/34). Hz. Peygamber’den sonra elçi gönderilmeyeceği için ona ahir zaman Peygamberi, ümmetine de ahir zaman ümmeti denmiştir. (DİB)

ÂHİRET;

Sözlükte “sonra olan ve son” gün anlamına gelen âhiret kavramıyla hem bu dünyanın sonu, hem de ölümle başlayan dünya hayatından farklı ve ebedî olan hayat kastedilmektedir. Din literatüründe âhiret, İsrafil’in Allah’ın emriyle kıyametin kopması için Sûr’a ilk defa üflemesinden ikinci defa üflemesine, daha sonra cennetliklerin cennete, cehennemliklerin cehenneme girmelerine kadar olan zaman veya Sûr’a ikinci kez üfürülüşten başlayıp, ebedî olarak devam edecek olan zaman anlamında kullanılmıştır. Ahirete îmân, İslâm inanç esaslarından biridir. Genellikle Kur’ân’da, Allah’a îmân ve ahiret gününe îmân birlikte zikredilmiştir. Ahireti inkâr eden kimse kâfir olur (Nisâ, 4/136). Ahiret ve ona ait olaylar, duyular ötesi konuları olduğu için, gözlem ve deneye dayanan pozitif bilimler ve akıl yürütmeyle açıklanamaz. Bu konuda bilgi edinilecek tek kaynak vahiydir. Bunları, Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde haber verildiği şekliyle kabul etmek en uygun olanıdır. Bunun ötesinde aklî yorumlara gitmek doğru değildir.(DİB)

“Ahiret” kelimesi esa sen “âhir” kelimesinin müennesi (dişisi)dir ki, “son” ve “sonraki” mânâsına sıfat iken şeriat dilinde “ahiret yurdu” ve “ahiret hayatı” ve “ahiretin neş’eti” tamlamalarının hafifletilmişi olarak isim olmuştur. Karşıtı olan “dünya” kelimesi de böyledir. “Ahiret”, kâh “dünya” ve kâh “ûlâ” (ilk) kelimesinin karşıtı olarak kullanılır. Ahiret yurdu tam bir hayat, ebedi hayattır. Tam hayatı insanların kimisi yalnız aklî ve ruhanî kabul eder, kimisi de duygusal ve cismanî (bedene ait). Fakat gerçeğini henüz bilmediğimiz hayatın bizce kemali (olgunluğu), hem aklî ve hem hissî oluşundadır. Kur’ân’ın bize bildirdiği ahiret hayatı ise “hayatın en mükemmeli” olduğundan biz ona inanırız, felsefî derinlikleriyle uğraşmayı lüzumsuz sayarız. Ben, “ben” dediğim zaman ruh ve bedenimin birliği noktasına basıyorum ve hayatı da bunda biliyorum. Gayb âleminin bugünkü görünen âlemden sonsuz derecede geniş ve mükemmel olduğunu bilyoruz ve her halde yarın için daha üstün bir hayatın muhakkak olduğu kuşkusuzdur. Buna “acaba!” diyenler kalpleri kör olanlardır. Maddemiz erir, genel maddeye karışır; kuvvetimiz dağılır, genel kuvvete karışır, hepsi erir Hak Teâlâ’ya döner. Önce Allah’tan kendime geldim, yine Allah’a gideceğim. Gidersem, Rabbımın bir âleminde daha niçin kendime gelemiyeyim? Niçin rahmetlerine eremiyeyim? Hemen Cenab-ı Hak güzel sonuçlar nasip etsin. Felsefenin, “olan yine olacaktır” diyen “ıttırat = uyum, ritim” kanunu, “illiyyet = nedensellik” kanunu bile bu kat’î bilgimi zaruri kılmaz mı? Peygamber efendimizden rivayet olunuyor ki şöyle buyurmuşlar: “Şaşmak, bütün şaşmak ona ki Allah’ın bütün halkını (yarattıklarını) görüp dururken Allah hakkında şüpheye düşer. Şuna şaşılır ki ilk doğuşu tanır da, son doğuşu inkâr eder. Şuna da şaşılır ki, her gün, her gece ölüp dirilip du r urken öldükten sonra dirilmeyi ve kıyameti inkâr eder. Şuna da şaşılır ki, cennete ve cennet nimetlerine inanır da yine aldatıcı dünya için çalışır. Şuna da şaşılır ki, başlangıcının bulaşık bir nutfe (sperme), sonunun çirkin bir leş olduğunu bilir de yin e büyüklük taslar ve öğünür.” Bu hadis, ahiret hakkında ilim ve fen açısından başlıca iki gerçeği gösterir. Birincisi ilk doğuş ve son (doğuş) deyimiyle, hem ahiretin gerçekliğine ve hem devamlılık ve tekrar etme kanununa işarettir. İkincisi dış görünüşü i l e uyku uyanıklığı gösteren her gün, her gece ölüp dirilmek meselesidir ki hayatın hakikatı ve ahiretin hakikatı açısından çok önemlidir. Biz her gün gıdaya, uyuyup uyanmaya niçin muhtaç oluyoruz? Çünkü bedenimiz, bedenimizin kısımları her gün ve hatta her saat, her an devamlı bir şekilde ölüyor ve yerine yenisi yaratılıyor ve bu yaratılış işi olurken biz uyuyoruz. Bunun için uyku sadece görünürde değil, gerçekten de bir ölüm oluyor. Çıkardığımız bütün salgılarımız, bedenimizin kısımlarının cenazeleridir. D e mek ki hayat, ancak benzerlerin yenilenmesi ile yeni yaratma sayesinde devam ediyor. Devam eden nedir? Benim birliğim nedir? Bu da bir ıttırad (ritim) kanunu, benzeyiş ve gelişme görüntüsüdür. Bundan dolayı, dünyaya ait hayatımın zamanı, esasında benim ru h umun ve cismimin sabit olması değil, Allah’ın yaratması ve bâkî kılmasıdır. Ve işte ahiret hayatı da böyledir. (EHY)

ÂYETÜ’L-KÜRSÎ ;

Bakara sûresinin iki yüz elli beşinci âyetine denir. Âyet, bu ismi, içinde geçen “kürsî” kelimesinden almıştır. Âyet, Allah’ı tanıtmakta ve Allah’ın ism-i azamını (en yüce ismini) içermektedir (Dârimî; Fedâilü’l-Kur’ân, 14). Kur’ân’ın en yüce âyetidir. Peygamberimiz (a.s.) özellikle farz namazların arkasından, akşam, sabah ve yatağa yatınca bu âyetin okunmasını tavsiye etmiştir (Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2, V, 158; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 14).(DİB)

BERZAH ;

Sözlükte “iki şey arasındaki engel, perde ve ayırıcı sınır” manasınadır. Dinî ıstılahtaki karşılığı ise: ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişe kadar devam edecek olan kabir hayatıdır. Buna göre ölen herkes berzah alemine girecektir. Berzah hayatı, daha çok “kabir hayatı” şeklinde de anılır. Ölümden sonra beden genellikle çürüyüp ortadan kalktığı için insanın göç ettiği berzah âlemine “âlem-i ervah” veya “dârü’l ervah” da denir. Berzah; iki şey arasındaki engel ve mania anlamlarında Kur’ân-ı Kerim’de de zikredilmiştir: “Birinin suyu tatlı ve içimi kolay, diğerininki tuzlu ve acı iki denizi salıveren ve aralarına bir engel, aşılmaz bir sınır koyan O’dur.” (Furkân, 25/53) Şu âyette geçen “Berzah” ise ölümden sonra yeniden dirilişe kadar geçecek zaman diliminin oluşturduğu engel anlamındadır: ” Onların gerisinde ise, yeniden dirilecekleri güne kadar (süren) bir berzah vardır.” (Mü’minûn, 23/100)(DİB)

BİRR;

El-Birr, “geniş hayır” mânâsına isim; “hayırda genişleme” mânâsına masdar olur ki, esası “geniş alan” demek olan ” el-Berr” kelimesindendir. Bundan dolayı geniş iyilik, bol bol iyilik etmek demek olan “birr” her türlü iyiliği, her türlü hayrı kapsar ve şöyle sınıflandırılmıştır: Birr üçtür: Allah’a ibadette birr, akraba (hakkına) riayette birr, dostlarına muamelede birr.(EHY)

DÂBBETÜ’L-ARZ ;

Sözlükte “canlı, hafif yürüyen, debelenen, binek hayvanı, nüfûz ve sirâyet eden” anlamlarına gelen dâbbe kelimesi ile yeryüzü anlamına gelen arz kelimesinin birleşmesinden oluşan bir terkiptir. Bu terkip Kur’ân-ı Kerim’de bir âyette geçmiş ve ağaç kurdu anlamında kullanılmıştır (Sebe’ 34/14). Ayrıca “Dâbbetün mine’l-arz” şeklinde, kıyamet alameti olarak bir âyette geçmiştir: “O söz başlarına geldiği (kıyamet yaklaştığı) zaman, onlara yerden bir dâbbe, (yaratık) çıkarırız da, bu onlara insanların âyetlerimize kesin bir îmân getirmemiş olduklarını söyler.” (Neml, 27/82). Bunların dışında dâbbe kelimesi, Kur’ân’da 12 âyette her türlü canlı anlamında kullanılmıştır. Kıyametin alameti olarak yerden çıkacağı bildirilen dâbbetü’l-arzın nasıl bir yaratık olduğu ve ne zaman çıkacağı bildirilmemiştir. (DİB)

DALAL VE DELALET;

Dalal ve dalalet, doğru yoldan kasıtlı olarak veya hata ederek sapmaktır ki, hüdâ (doğru yolu gösterme)nın karşıtıdır. Türkçe’de bunlara sapmak, sapıklık ve sapkınlık da denilir. Dalal, bazen gafletten ve şaşkınlıktan meydana gelir. Ve çoğunlukla da ondan sonra şaşkınlık gelir. Sonra yitmekle ve daha sonra yok olmakla biter. Bu vesilelerle dalal; gaflet, hayret, yok olma, helak olma mânâlarına da kullanılır. Aslında hissedilen maddi yoldan sapmaktır. Sonra maneviyatta ve akıl ile bilinen şeylerde de meşhur olmuştur. Ve biz çoğunlukla dalalet ve sapkınlığı yalnız dinde; dalal ve sapıklığı da akılda ve sözde kullanıyoruz. Bundan dolayı (dâllîn) tam anlamıyla sapkınlar demektir.(EHY)

DECCAL ;

Sözlükte “yalan söylemek, bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak” anlamlarındaki “d-c-l” kökünden türeyen deccâl sözlükte çok yalan söyleyen, göz boyayan, sahtekâr demektir. Deccâl, kelâm ilmi ile kaynaklarda kıyametin büyük alametlerinden biri olarak zikredilmiştir. Deccal’ın doğu tarafından çıkacağı, ilahlık iddia edeceği, olağanüstü şeyler sergileyeceği, Mekke ve Medine hariç bütün köy ve kasabalara gireceği, pek çok kişinin, onun fitnesiyle doğru yoldan çıkacağı ve onun peşine takılacağı, ancak gerçek mü’minlerin bu fitneden kurtulacakları rivâyet edilmektedir. (DİB)

DİN;

Din, akıl sahiplerini kendi güzel arzuları ile bizzat iyilikleri yapmaya sevk eden bir ilahî nizamdır. bizzat iyiliğe gerçekten sevk etmek ancak hak dindedir. Hak dinin yeri, akıl sahipleridir. Bundan dolayı cansızlar, bitkiler, hayvanlar, deliler, akılsızlar, çocuklar, bunamışlar gibi özürlüler, din açısından sorumluluk sahibi değildir. Çünkü akıldan yoksun olanlar, arzu ve seçim sahibi olmadıklarından dolayı kendilerinden bir iyilik meydana gelirse istem dışı olur ki buna da zorlama denilir. Bundan dolayı, hayvanlarda din vardır demek, olsa olsa mecazî bir ifadedir. Demek ki dinin şartı akıl ve istektir. Bunlar dinin şartı, dindarlığın rüknüdürler. Akıl bulunmayınca dinle ilgili işler ve dinî yükümlülükler bulunamayacağı gibi, seçme hürriyeti bulunmadıkça da dinin idare ve etkisi, başka bir ifade ile dindarlık bulunamaz. Bundan dolayıdır ki, dinde ilim meselesinden başka bir de irade meselesi vardır. Gerçekten bilgili ve akıllı olmak, dindar olmak için yeterli değildir. Dindar olmak için dini hem bilmek ve hem sevmek lazımdır. Bundan dolayı, ilim ve irade, akıl ve seçim hürriyeti bizzat dinin yalnız kendisinde bulunan bir rükün değilse de dindarlık ve dine bağlı olmanın rüknüdürler. Bunun için isim olan din kelimesi ile, dindarlık mânâsına gelen ve masdar olan din kelimesinin mânâlarını karıştırmamalıdır. Dindarlık insanın vasfı ve nefse ait bir mânâdır. Din ise dindarlığın konusu ve onunla ilgili olan gerçeği ve işin özü olan bir mânâdır. Aralarındaki fark, nefisle ilgili bir olay ile bu olayın ilkeleri ve kanunları arasındaki fark gibidir. Diğer bir ifade ile din ilâhî bir kanun, dindarlık ise insanların emek ve çabalarının sonucudur. Bunu birbirinden ayıramayanlar ilim adına hatalara düşerler. Dinin meyveleri bizzat iyi olan işlerdir. Yani işleri yapan kimsenin kendi zannına ve kendi görüşüne göre değil, aslında ve hak terazisinde iyi ve faydalı olan işlerdir. Bundan dolayı esas dindarlık, iyiliği Allah katında iyi olduğu için seçip yapmaktır. hak dinin, en belirgin özelliği Allah’ın koyduğu bir kanun olmasıdır. Çünkü diğer konular Allah’ın zatına bağımlı değildir ve sebepleri şahsi gayelerdir. Bu ise bizzat iyiliğe değil, bizzat kötülüğe ve Allah’a ortak koşma ile karşılıklı kavgaya sürükler ve hele güzel bir seçimle iyiliğe sürükleme maksadını hiç içermez. Çünkü şahsi maksatlar ve art düşünceler hissedilen herhangi bir teşebbüste, insanın seçim hürriyeti derhal bulanır ve bozguna uğrar. Zaten şahsi maksat iyiliğin bile iyilik olmasına engel olur. Fakat Allah’ın kanunu nasıl anlaşılır? Bu nokta dinin en önemli bir meselesini meydana getirir. Şüphesiz Allah’ın kanunu bizzat Allah Teâlâ’nın ilmi ve iradesi ve rızasını gösteren deliller ile anlaşılır ki, bunların en kuvvetlisi Kur’ân gibi Allah’ın (insanlığa) hitabıdır. Kalb ve akıl bu hitabı zaruri olarak veya bir delil ile anlar ve kabul eder. Aslında ruhun bütün varlığı ile onu Allah’ın kanunu olarak anlaması lazımdır. Hak dinin ayırıcı özelliği akıl sahiplerini güzel arzuları ile bizzat iyiliğe sevketmektir. Diğer bir ifade ile hak din zorla değil, seve seve iyilik yapan, istediğini yapmakta serbest olan insanlar yetiştiren bir terbiye nizamıdır ve bütün mutluluklarda iyiliğin yapıcısıdır. hak dine sevketmek aslında tam bir iyiliktir. Kısacası din, iman ve amel konusu olarak akla ve irade hürriyetine teklif edilecek hak ve iyilik kanunlarının toplamıdır ki buna millet ve şeriat da denilir. Dindarlık da bu kanunların severek ve isteyerek tatbik edilmesidir. Gerçi amelin imandan bir parça olup olmadığı tartışılmış ve doğrusu amel imanın bir parçası değil, imanın gereği ve meyveleri olduğu tesbit edilmiş ise de gerek imanın ve gerek amelin dindarlıkta; imanla ilgili hükümler ve amelle ilgili hükümlerin de bizzat dinin içinde birer rükün olduklarında asla ihtilaf edilmemiştir. Hak dinin ayırıcı özelliği üzerinde iyice düşündüğümüz zaman anlarız ki, tecrübe ve aklî delil açısından bir dinin hak olması (tam din olması şartı ile) herkese vaad ettiği iyiliklerin, mutlulukların gerçekleşmesi ile anlaşılacaktır. Batıl dinin verdiği sözler, din olmasıyla ters orantılı iken hak dinin verdiği sözler din olmasıyla doğru orantılı olur. (EHY)

DUA ;

Esasen davet gibi çağırmak mânâsına masdardır. Sonra küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya meydana gelen talep ve niyaz mânâsına âdet olmuş ve isim olarak da kullanılmıştır ki dua dinledim, dua okudum denir. Duanın hakikati, kulun, şanı yüce olan Rabbinden mütevazi bir şekilde medet, ihtimam ve yardım dilemesidir. dua, böyle bir yakınlık vasıtasıdır ve dolayısıyla ibadetlerin en üstünüdür. Nitekim Peygamber (s.a.v.) Efendimiz: “Dua, ibadetin iliğidir.” buyurmuştur. Diğer bir hadis-i şerifte ise: “Dua ibadetten ibarettir.” diyerek: “Bana dua ediniz ki, size icabet edeyim.” (Ğâfir, 40/60) âyetini okumuştur.(EHY)

FISK, FASIK ;

“Fısk”, asıl lügatte “huruc” (çıkmak) anlamındadır. Nitekim delikten çıkan farelere “fasıklar” denir. Din dilinde, “büyük günah işlemek suretiyle Allah’a uymaktan dışarı çıkma” mânâsınadır ki, küçük günahlarda ısrar etmek de bu cümledendir. Ve şer’î bakımdan fıskın üç derecesi vardır: Birincisi günahı çirkin saymakla beraber, ara sıra günah işlemek. İkincisi üzerine düşerek devamlı yapmak. Üçüncüsü çirkinliği inkâr ederek yapmaktır. Bu üçüncü tabaka küfür derecesidir. Fasık bu duruma gelmedikçe Ehl-i sünnet mezhebinde mümin adı kendisinden alınmaz. Şu halde fasık vasfı içinde kâfirler bulunabileceği gibi, imanını kaybetmemiş olanlar da bulunabilir.(EHY)

FİTNE ;

Aslı, sözlükte, karışığını almak için altını ateşe koymaktır. Bundan sıkıntı ve belaya sokmak mânâsında kullanılmıştır ki burada bu mânâyadır. Yani vatandan çıkarmak gibi, insanları azaba uğratacak bela ve sıkıntı öldürmekten daha ağırdır. Ölümden daha ağır ne vardır, demeyiniz. Çünkü ölümü temenni ettiren durum, ölümden daha ağırdır. Bu sözün gelişinde insanı vatanından çıkarmanın da ona, ölümü temenni ettirecek fitne ve sıkıntı cümlesinden olduğuna işaret v ardır. Şirk küfrü yaymak, dinden dönmek, Allah’ın yasaklarını çiğnemek, genel sükuneti bozmak, vatandan çıkarmak hep birer fitnedirler. Müminin -Allah korusun- dönüp kâfir olması, öldürülmesinden ağırdır. Doğru yola girmiş olan müminlerden bazı kimseler, M ekke müşrikleri tarafından küfre döndürülmek için azaba uğratılıyor, onlar da, “Allah yolunda öldürülenlere ‘ölüler’ demeyin. Hayır onlar diridirler.” (Bakara, 2/154) ilâhî emri gereğince ölmeyi göze alıp Allah’ın izni ile dayanıyorlardı. Bu şekilde ha r am ayda ashabdan bazılarını müşrikler öldürmüşler, bu da müslümanların gücüne gitmişti. İşte bütün bunlar “Fitne öldürmeden daha ağırdır.” prensibinde özetlenerek harb ilânının sebebi kısaca ifade buyurulmuş ve müslümanlar fitneyi ortadan kaldırmak iç i n Allah yolunda ya gazi veya şehid olmaya teşvik edilmiştir. Nüzul sebebi özel ise de söz, fitnenin mahiyetinin, öldürmenin mahiyeti ile karşılaştırılmasını ifade ettiğinden hüküm geneldir.(EHY)

GAYB ;

İki türlü gayb vardır: Bir kısmı hiçbir delili bulunmayan gaiblerdir ki bunları ancak “Allâmu’l-ğuyûb” (gaybları bilen) Allah bilir. “Gaybın anahtarları onun katındadır, onları O’ndan başkası bilemez” (En’am, 6/59) âyetindeki gaybden maksat bunlardır, deniliyor ki; sırası gelince açıklanacaktır. Diğer kısmı da delili bulunan gâiblerdir ki “onlar gaybe inanırlar.” (Bakara, 2/3) âyetindeki gayb d en kastedilen de bu kısımdır. kelimesinin elif lâmı ahd içindir. Yani Allah’tan hakkıyla korkanların inandıkları, tanıdıkları gayb, delili bulunan hak gaybdır ki, bu da Hak Teâlâ ve sıfatı, ahiret ve halleri, melekler, peygamberlerin nübüvveti, kitapları indirme… gibi imânâ ait temel unsurlardır. Ve bu iman, bazılarında tahminî ve keşfî bir geçişle, bazılarında da fikrî ve delilli bir intikal ile oluşur. Sonra “gaybe iman” ile “gıyaben iman” arasında küçük bir anlayış farkı vardır. Zira birincisinde gaybın kendisine inanılan şey olduğu açıklanmış, ikincide ise inanılan şey hazfedilmiştir (gizli tutulmuştur). Bunun için bazı tefsir bilginleri arada büyük bir fark gözetmiş ve: “Sizin gerek arkanızdan ve gerekse huzurunuzda iman ederler” diye açıklama yapmış; yani inanılan şeyin gayb olduğuna sataşmayıp, münafıklardan sakınma olduğunu göstermişlerdir. Fakat açıkça anlaşılan gıyabın da inanılana ait olmasıdır. Şu halde gayba iman ile, gıyaben iman arasında mânâ bakımından fark yoktur. Ve her iki değerlendirme ile imanın kıymet ve faydası, gayb ile ilgisi veya gayba ait oluşu bakımından dikkati çekmektedir. Çünkü korunmak ona bağlıdır. Peygamber’i görüp iman eden sahabîlerin de en büyük meziyetleri onu, gayba ait verdiği haberlerde tasdik edişlerindedir. Ve bur a da Peygamber’i görmeden tasdik edenlerin de öğüldüğüne işaret vardır. Nitekim İbnü Mes’ud hazretleri “Kendisinden başka ilah olmayan (Allah)a yemin ederim ki, hiçbir kimse, gayba imandan daha faziletli bir şeye inanmamıştır.” buyurmuş ve bu ayeti okumuştur. Diğer bir açıklama ile de burada gayb, göz karşıtı olan kalp ve kalbin sırrıdır ki, kalbin ve kalbin sırrının kaynağının “görmek” olduğunu bilmek; hakkı ve peygamberliğin delillerini gözden daha çok kalp ile görüp, şirkten, maddeciliğin pisliğinden kurtaran bir imânâ ermek mânâsını ifade eder ki, bunda derin bir iman yoluna işaret vardır. Yani kalbi bilen, Allah’ı bilir. (EHY)

İMANLA İLGİLİ TERİMLER

HAK ;

Hak, aslında sabit ve aklın inkâr edemeyeceği derecede sabitliği kesin olan demektir. Varlığı kendisinden olup, başkasından olmayan Hak Teâlâ’dır. O’nun yardımıyle, onun dışında olanlar da zatında mümkün olanlardır. Bu mânâ ile hak ve hakikat zaten birdir. İtibarî olarak ayrıdır, ikisininde çoğulu “hakâik” gelir. “Hukuk”un tekili olan “hak” da, İslâm’da bu mânâdan alınmıştır ki, lehde olarak sabit ve vacib olan demektir. Aleyhte olursa görev ve vecîbe olur. Sözün kısası “hak” fikrin, sözün uyduğu olayın ismidir. Bununla beraber bu ölç ü ile uyuşan söz ve inanca da söylenir.(EHY)

HASENE ;

İnsanın nefsinde, bedeninde, durumlarında kavuşmakla sevineceği her nimettir ki isim mânâsıyla güzel ve güzellik demektir. Esasen hasen yani güzel, sevince sebep olan ve arzu edilen herhangi bir şey demektir ki hüsün, güzellik onun nefsinde etkili olan özel bir hâldir. Buna göre hüsün (güzellik), aslında ortada bulunan bir iş olmakla beraber, kıymeti sübjektif tesirleri itibariyledir. Yani hüsün, istihsan (güzel saymak)dan önce gelir. Fakat ortaya çıkışı onunladır. Bunun için güzel üç çeşittir: Ya akıl ve basiret yönünden güzel bulunmuş, veya heves yönünden güzel bulunmuş, yahut da hüsün yönünden güzel bulunmuş olur. Halk güzelliği hissiyle ve genellikle gözüyle arar. Kur’ân’da bulunan hüsünler (güzellikler) ise genellikle basiret yönünden güzel bulunmuş olanlardır. Hasen, hasene ve hüsnâ arasında fark şöyledir: Hasen, hem zatlara hem mânâlara söylenir. Hasene de sıfat olduğu zaman böyle ise de isim olunca manevi şeylerde bilinmektedir. Hüsnâ ise ancak manevi şeylerde söylenir. Kavuşulması, başlangıçta sevince sebep olan hasenelerin bir çoğu, sonu ve neticesi itibariyle felakete de sebep olabilir. Bu bakımdan asıl hasene, akıl ve basiret açısından güzel olan, sonucu iyi hasenelerdir (iyiliklerdir). Bunu n için yalnız başlangıcı dikkate alarak dünya hasenesi (iyiliği) istemek, akıl işi değildir. Bunu isteyenler, o güzellik sevincinin her hâlde rahatsızlığını, belasını görürler. Önceki kısımdan olan insanlar, istediklerinin başlangıçta olsun bir hasene olup olmadığını da hesaba katmayarak sadece “ver ve dünyada ver” diyorlardı. Buna karşılık olan basiret sahipleri ise başı ve sonu gözeterek “Ey Rabbimiz! Hem dünyada hasene, hem ahirette hasene ver!” derler. Hatta bu kadarla da yetinmeyip, ateş azabından mutlak bir korunma da talep ve dua ederler.(EHY)

İBADET;

Şeriat dilinde ibadet, niyete bağlı olarak yapılmasında sevap olan ve yüce Allah’a yaklaşmayı ifade eden özel itaattır. İtaat, niyete bağlı olsun olmasın ve kimin için yapıldığı bilinsin bilinmesin, yapılması hayırlı olan ameli yapmaktır. Allah’a yaklaşmak niyete bağlı olmasa bile yapılması hayırlı olan ameli, kime yapıldığını bilerek yani yaklaşmak istediği zatı tanıyarak yapmaktır. Bundan dolayı her ibadet, Allah’a bir yaklaşma ve her yaklaşma bir itaattır. Fakat her itaat yaklaşma sayılmaz ve her yaklaşma ibadet olmaz. Mesela Allah’ı tanımak için düşünmek bir itaattır. Fakat kendisine yaklaşmak istenilen yüce Allah düşünce durumunda henüz tanınmış olmadığından bu düşünce bir yaklaşma değildir. Ve niyete bağlı olmadığından ibadet de değildir. Kur’ân okumak, ihtiyaç sahiplerine yardım etmek, sadaka vermek, vakıf yapmak, köle azat etmek ve benzeri şeyler niyete bağlı olmayan ameller hem yakınlık, hem itaattır, ibadet değildir. Fakat namaz, oruç, zekat, hac ve cihad gibi yapılmasında niyet şart olan ameller hem ibadet, hem yakınlık ve hem itaattırlar. Demek ki, şer’î ibadet, insanın ruh ve bedence, dış görünüşü ve içyüzünde bütün varlığıyla yalnız Allah’a yapılan şuurlu bir itaat ve yakınlıktır. İbadet Allah’ın razı olduğu şeyi yapmak, ubudiyet (kulluk) de Allah’ın yaptığına razı olmak diye de tefsir edilmiştir. Çünkü şeriat dilinde ubudiyetin ibadetten bazen pek aşağı ve bazen daha yüksek olarak kullanıldığı vardır. Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ubudiyeti ibadetten daha özel bir mânâya gelir. Kayyûm (diri ve ayakta) olan yaratıcı Allah Teâlâ’dan başka verebilecek hiçbir şey yoktur. Ve gerçekten ibadet onun hakkıdır ve ancak ona ibadet edenlerdir ki, diğer ümitlere, korkulara kendini tamamen kaptırmaz ve vazifesi yolunda şaşırmaz ve onlardan herkes faydalanır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuştur ki: “Mümin taze ekin gibidir, rüzgar estikçe yatar, fakat yine doğrulur kalkar. Kâfir ise çam ağacına benzer, rüzgar estikçe gürler, amma bir kerre yıkılırsa bir daha kalkamaz.” Çünkü kâfir ölümlüye, mü’min ise daima diri olan Allah’a bağlıdır. ibadet, ruhu büyüleyen en yüksek sevgi ile en yüksek korkunun biraraya gelmesinden ve tokuşmasından çıkan korku ve ümit şimşeği içinde sevgi neşesi ile ümid zevkinin galip gelmesini görmek için tam acizlikten mutlak kuvvete yükselme maksadı ile boyun eğilerek yapılan bir iştir ki, hem dışta, hem içte en son bir küçülme ile, en son bir saygı göstermeyi içine alır ve gerçeklik oranında kalbe gönül rahatlığı ve sükunet bırakır. İbadet ederken dünyadan ve bütün benliğinden tecrid edilerek Allah’ına öyle tam bir edeb ve gönül alçaklığı ve öyle tam bir hürmet ile itaatı arzeder ve boyun eğer ki, tam saygıya aykırı bildiği en küçük bir hareketten bile sakınır. Bunun için kibir ve riya ile birleşmez, açık ve gizliye bölünmeyi kabul etmez. Hakkıyla ibadet, mutlak güçsüzlük ile tam kuvvetli olmanın, tam aşağılık ile tam yüceliğin, korkular içinde titreyen ümit ile istekleri gerçekleştiren Allah’ın karşılaşma cilvesi (görüntüsü)dir. Beceriksizliğini hissetmeyen kibirliler, hiçbir korku yokmuş gibi görünen gaflet içindeki iyimserler, hiçbir ümit beslemeyen ümitsiz kötümserler bu şereften mahrumdurlar. Allah Teâlâ’ya ibadet etmedeki alçalma ve hürmet, insan vicdanı için mümkün olan her türlü yükselmenin üstünde bir yücelik temin eden (Allah’a) bağlanmanın bir delilidir ki, bayağı gönüller o kadar yüksekliği kendilerine layık bile göremezler de imkansız sanırlar. (EHY)

İMAN;

Sözlükte “birini söylediği sözde tasdik etmek, söylediğini kabul etmek, gönül huzuru ile benimsemek, karşısındakine güven vermek, şüpheye yer vermeden kalpten tasdik etmek; eman vermek, emin kılmak” anlamlarına gelen imân, ıstılahta, Hz.Peygamber’in Allah’tan getirdiği ve zarûrât-ı diniyye olarak bilinen hükümleri, haber verdiği şeyleri tereddütsüz kabul ile bunların gerçek ve doğru olduğuna inanmak demektir. İslâm bilginleri arasında îmânın tanımı ve mahiyeti konusunda bazı farklılıklar bulunmaktadır. İmânı sadece kalp ile bilmek veya dil ile ikrardan ibaret şeklinde tanımlayanlar olmuştur. Ancak Ehl-i Sünnet âlimlerinden Eş’arî ve Maturîdîler iîmânın, kalp ile tastik olduğunu, Ebû Hanîfe ise kalp ile tasdik ve dil ile ikrar olduğunu söylemiştir. Buna karşılık bazı âlimler de, kalp ile tasdik, dil ile ikrar ve organlarla amel etmek olarak kabul etmişlerdir. İmânın esasları Allâh’ın varlığına ve birliğine, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kader ve kazaya, yani hayır ve şerrin Allâh tarafından yaratıldığına inanmaktır. İmânın Allâh katında makbul olabilmesi için; İmânda şüphe bulunmayıp kalben kesin olarak inanılması, bütünlük olması (inanılması gereken şeylerin tamamına inanılması), imân ve ibadete şirk karıştırılmaması, yeis halinde olmaması (ölümden ve ilâhî azapla karşılaşmadan önce olması), dince kutsal sayılan şeyleri, âyetleri, dinî hükümleri küçümsememesi gerekir. (DİB)

İTİKAT;

Sözlükte “inanmak, doğruluğuna kalben kararlı olmak, gönülden tasdik ederek inanmak ve zihnin kesin olarak hüküm verdiği şey” anlamına gelir. Kelâm ilminin ortaya çıkmasından sonra îmân konularıyla ilgili olarak itikad kavramı daha fazla kullanılmıştır. Nitekim İslâm dininin ihtiva ettiği konularla ilgili genel sınıflandırma yapılırken, itikad, ibadet, ahlâk ve muamelat olarak açıklanmıştır. Buna göre itikad; îmân esasları ve buna ilişkin tasdik, inkâr, küfür vs. hususların detaylı bir biçimde tartışılmasını sağlayan hüküm ve prensiplerdir. (DİB)

İTTİKA;

Bir şeyi korumak, zarar verecek şeylerden sakınmak, bir şeyi başka bir şeyle tehlikelere karşı korumaya almak anlamındaki “vikâye” kökünden gelen ittikâ; sözlükte; kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, sakınmak, kendini muhafaza altına almak, bunun gereği olarak korkmak ve çekinmek demektir. İttikânın isim şekline takva denir. Din ıstılahında ittika ve takva; imân edip emir ve yasaklarına uyarak, Allah’a karşı gelmekten sakınmak, dünya veya âhirette insana zarar verecek, ilâhî azaba sebep olabilecek inanç söz, fiil ve davranışlardan ve her türlü günahtan sakınmak anlamına gelir. Takva sahibine muttaki denir.

Kur’ân, baştan sona kadar takva-ittikâ kavramı ile örülmüş, çeşitli formlarda 250 defa kullanılmıştır. 54 defa (ittekullah’a) şeklinde Allah’a karşı gelmekten sakınılması emredilmiştir. Peygamberler de ümmetlerine hep takvayı tavsiye etmişlerdir (Âl-i İmrân, 3/138). Kur’ân’da ittikâ kavramı; îmân (Şu’arâ, 26/11), tevbe (Mâide, 5/65), itâat (Nahl, 16/52), ma’siyetleri terk etmek (Bakara, 2/189), korkmak (haşyet) (Hac, 22/1), ibâdet etmek (Nahl, 16/2) ve ihlas (Tevbe, 9/108. Hac, 22/37) anlamlarında kullanılmıştır.

Takvanın üç mertebesi vardır; 1- Şirk, küfür ve nifaktan korunarak îmana sarılmak. (Fetih, 48/26) Kelime-i tevhid, (Lâilâhe illallah=Allah’tan başka ilâh yoktur cümlesi) kelime-i takvadır (Tirmizî, Tefsîr, 48). 2- Büyük günahları işlemekten, küçük günahlarda ısrar etmekten kendini alıkoymak ve dini görevleri, farzları yerine getirmek (A’râf, 7/96). 3- Kalbi, Hak’tan meşgul edecek her şeyden temizleyip bütün varlığı ile Allah’a yönelmektir (Âl-i İmrân, 3/102).

İttikâ ve takva kavramının kapsamına îmân, ihsân, ihlas, ibâdet, itâat, sâlih amel, birr ve adalet gibi övme ifade eden bütün kavramlar girmektedir. Yani takva kavramı, bu kavramların ifade ettiği bütün anlamları içermektedir. Takva-ittikâ kavram adalet ve zulmün zıddıdır (Mâide, 5/2, 8; Bakara, 2/189, 237). “Takva, azıkların en hayırlısıdır.” (Bakara, 2/197).

İYİLİK;

İyilik gerçekte genel olsun, özel olsun diğer kimselere şimdi veya gelecekte faydalı olandır. İyiliği, gerçekten iyilik olduğu için yapmak demek, onu Allah Teâlâ adına yapmak demek olduğu apaçıktır. Çünkü şu iş gerçekten bir iyiliktir demek, yalnız sana bana göre değil, aslında ve Allah Teâlâ’ya göre iyidir demenin diğer bir ifade şeklidir. Allah Teâlâ katında iyi olan her işin de bir ücreti, bir karşılığı, bir mükâfâtının olduğu gerçektir. Bu sevabın en büyüğü O’nun rızasıdır. Çünkü yüce Allah her iyiliğin, her mükâfâtın, her nimetin kaynağı ve kefilidir. Allah’ın rızasının en büyük vesilesi de hakka rıza göstermektir. Hakk’a razı olmayan iyiliği yalnız iyilik olduğu için sevip yapamaz, kendine ait peşin bir fayda arar. Gerçi iyiliğin mutlaka karşılıksız olması şart değildir. Allah katında kaybolan ve boşa giden hiçbir iyilik yoktur. Fakat bir iyiliğin hemen böyle bir menfaat endişesi ile yapılması, hakka faydalı olmak için değil, haktan yararlanmak için yapılan ve bundan dolayı ücretini Allah’tan isteyen peşin bir değiş-tokuş olur. Bu ise iyiliği, iyilik olduğu için yapmak ve Hakk ile bir ilişki kurmak değildir. Mükâfâtını Allah’tan isteyerek yapmak ise, herhalde Hakk ile ilişkiye girmek ve hakkı ve iyiliği tanıyarak yapmaktır. Bu da iyiliği gerçekten iyilik olduğu için yapmak demektir. Çünkü iyilik zaten ve gerçekten böyledir. Fakat bu karşılığın yalnız ahirette verileceğini düşünerek yapmak daha yüksek bir olgunluk derecesidir. Demek ki, hakkı tanımayan ve Hakk’a tapmayanların, iyiliği gerçekten tanımaları ve iyiliği gerçekten iyilik olduğu için yapmaları mümkün değildir. Ve iyiliği sevmenin başı, hakkı sevmektir ve samimiyet ve ihlâsın ilk şartı Hakk’a tapmaktır.(EHY)

KADER;

Sözlükte “ölçmek, tahmin etmek ölçüp takdir ederek tayin etmek; gücü yetmek ve kudret” anlamlarına gelen kader, din ıstılahında, Allah’ın ebede kadar olacak şeyleri zaman ve yerini, özellik ve niteliklerini, nasıl ve ne zamanda olacaklarsa onların tamamını ezelde bilip o şekilde sınırlaması ve takdir etmesine denir. Bu durumda kader Allah’ın ilim sıfatını ilgilendirmektedir. O halde kader, Allah’ın ilmi doğrultusunda, kainatı ve ondaki her çeşit yaratığı belli bir düzen ve ölçüye göre idare eden ilâhî bir kanundur. Bu konuda Kur’ân’da şöyle buyurulmaktadır: “Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.” (Kamer,54/49); “O’nun katında her şey bir ölçüyledir.”(Ra’d,13/8); “Kâinatta mevcut her şeyin hazineleri ancak bizim yanımızdadır. Biz onu ancak belli bir miktar ile indiririz.” (Hicr,15/21); “Her şeyi yaratıp ona bir nizam veren ve mahlûkatın mukadderatını tayin eden Allah, yüceler yücesidir.”(Furkân,25/2) (DİB)

KÜFÜR;

“Küfür”, “kâf”ın ötrüsü ile lügatta “küfrân” gibi nimeti örtmek, yani nankörlüktür. Bunun aslı da “kâf”ın üstünü ile “kefir”dir ki, mutlaka örtmek demektir. Üstün ile olan bu mânâdandır ki, tohum eken ziraatçiye, aynı şekilde geceye “kâfir”; meyve tomurcuğuna “kâfur”, kalça etlerine “kâfire” denilmiştir. Şu halde üstün ile “kefr”, mutlak örtmek genel; ötrü ile “küf r”, nimeti örtmek özeldir. Dinde küfür ise, imanın zıddıdır, imansızlık demektir. Yani bir kimsenin iman şanından olduğu halde iman etmemesidir ki, yalanlama ve inkârı, tasdiki terketmeyi, zorlama ve engel bulunmadığı zaman ikrarın terkini de içine alır. İ m andaki tasdik gibi, küfürde tekzib (yalanlama) de, kalbî, kavlî (sözlü) veya fiilî olur. Kalp ile yalanlama nasıl küfür ise, zorlama olmaksızın sözlü yalanlama da öyledir. Hatta böyle bir sözlü yalanlama daha çirkin bir düşmanlığı açığa vurmak olur. Aynı şekilde fiilî yalanlama da böyledir. İman edilmesi arzu edilen mukaddes şeylere fiilen hakaret ve alay etmek, küçümsemek ve hafife almak, bunları bozmaya çalışmak en çirkin küfür olduğunda şüphe yoktur. Yalnız kalpte gizlenen küfre küfür denip de, sözlü ve y a fiilî olarak açıklanan ve ilan edilen küfre küfür denmemek nasıl mümkün olur? Meğer ki o, sözlü veya fiilî “Kalbi imana yatışmış olduğu halde (inkâra) zorlanan değil.” (Nahl, 16/37) şer’î istisnayı bildiren bu âyet gereğince zarurî bir zorlamaya da y anmış olsun. Fiilî tekzib, iman ile bir araya gelmesi mümkün olmayan fiili yapmaktır. Ancak fiilî yalanlama ile fiilin yokluğu arasında büyük fark vardır. Mesela namaz kılmamak başka, haça tapmak yine başkadır. Namaz kılmamak küfür değilse bile, haça tap m ak küfür olur. Bu bakış açısından amelin terkinin, fiilî yalanlama olup olmadığı şüpheli olduğundan küfrü gerektiren bir durum olup olmayacağında ihtilaf edilmiştir. Hâlbuki hakaret ve hafife almayı ifade eden, aynı şekilde Mushaf’ı çirkefe atmak, güneşe s ecde etmek, zünnar bağlamak, küfür neşretmek, günahı ve haramı helal, helalı da haram saymak… gibi bizzat küfür eseri şeyler; küfür delili olduğu belli bulunan yalancıların fiilleri -bir zorlama zarureti yoksa- küfür olduğunda hiç ihtilaf edilmemiştir. B iz, yukarda açıklama yapıldığı üzere, ameli terketmenin ve her günahın küfrü gerektirdiğini söylemiyoruz. Fakat bu mesele de pek kötüye kullanılmıştır. Burada dikkat edilecek bir nokta vardır ki o düşünülürse, Hâricîler ve Mu’tezile bir yana bırakılmak şa r tıyle, gerçekten yine fikir ayrılığı bulunmadığı ortaya çıkar. Ameli terketmek iki türlüdür: Birisi cüz’î (kısmen) terk, diğeri küllî (tamamen) terk. Yani biri terk, biri de terketmeyi alışkanlık edinmektir. Mesela bazan namaz kılmayan ile namazı terketmeyi alışkanlık haline getiren arasında büyük fark vardır. Namaza imanı olan, onu vazife tanıyan kimsenin -insanlık hali- ara sıra bazı üşengeçliğinin bulunabilmesi akla uygundur. Şu halde cüz’î terk küfür olmayabilir. Fakat amelleri terki alışkanlık edinen, namaz kılmayı hiç hatırına getirmiyen ömründe hiç kılmayan ve hatta kılmamaya azmetmiş bulunanların kıble ehli (müslüman) olduklarına, Allah’a, Peygamber’e ve peygamberlere, Kur’ân’a ve ahirete, farz olan vazifelere imanı bulunduğuna nasıl hükmedilebilir? Özetle iman, tevhid tertibiyle bütün inanılacak şeylere bölünmez bir bağlılıkla uymak; küfür de onlardan birinin bile olsun, bulunmamasıdır. Yani küfür için iman edilecek şeylerin hiç birine inanmamak şart değildir. Birine veya bir kısmına inanmamak da k üfürdür. İman, bir bütünlüğü gerektirir. Küfür ise onun tersi olduğundan, bir kısmı inkâr ile vâki olur. Tamamının inkârına bağlı olmaz. İman ile küfür sade zıt değil, birbirinin tersidirler. Ne toplanırlar, ne yükselirler; arada vasıta, iki menzil arasın d a bir menzil (menzile beyne’l-menzileteyn) yoktur. Bir insan ya kâfirdir, ya mümin. Fâsık (günahkâr) da işlediği suça göre bunlardan biridir. İman ile küfür iki görüş açısından düşünülür. Birisi insanın yalnız Allah Teâlâ’ya karşı vaziyeti. Diğeri de mümi n lere karşı vaziyetidir. Birincisinde mümin, yalnız Allah Teâlâ’nın ilmini düşünerek imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Bu noktada hem içinden ve hem dışından sorumludur. İkincisinde insanların ilmi ve onlara kendini ve ne şekilde tanıttığını ve ne gibi muamele yaptığını ve onların ilmine karşı kendisinin ne gibi bir muameleye tabi tutulması gerektiğini düşünerek, imanını ve kendini ona göre kontrol ve teftiş eder. Çünkü İslâm imanının, bir Allah’ın hakları, bir de kulların hakları yönü; bi r ferdî, bir de sosyal durumu vardır. “Allah’a, Peygamber’e kalbimde imanım var.” deyip de insanlara karşı hep küfür muamelesi yapmak İslâm imanının şiarı değildir. Din ve imana muhtaç olan Allah değil, insanlardır. Küfretmek, dilimizde kaba bir şekilde sö v mek mânâsında da âdet olmuştur ki, bu Arapça’da yoktur. Fakat daha çok İstanbul dilinde, halk arasında yaygın olan bu mânâ, esasında dinî mânâdan alınmıştır. Önceleri dine sövmek, imana sövmek, ağıza bilmem ne yapmak gibi küfrü gerektiren söğmelere kullanılırken, biraz genişletilmiştir. Bunun için “küfretmek” tabiriyle, “kâfir olmak” tabiri arasında bir fark sezilir. (EHY)

MAKAM-I MAHMUD ;

Makam-ı Mahmud (en yüksek şefaat makamı). Gerçekten Makam-ı Mahmud (en yüksek şefaat makamı) bilhassa peygamberlerin sonuncusu olan Efendimiz’e va’d olunan ve onu hamd etme makamından hamd edilen (övülen) makamına yücelten yüksek bir makamdır ki, büyük şefaat makamıdır. Bu makamda “livâü’l-hamd” (sancağı) onun sağ eline teslim olunmuştur. Ahirette Makam-ı Mahmud’un bol şefaati iledir ki, Livâü’l-hamd altında toplanacak olan ümmet, Allah’a hamd etmelerinden paylarını alacak ve cennet ehlinin dualarının sonu da ” Alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” olacaktır. “Dualarının sonuncusu da alemlerin Rabbi Allah’a hamd olsun.” sözüdür. (Yûnus, 10/10).(EHY)

MÜNKER – NEKİR ;

Sözlükte “bilmemek ve tanımamak, güç ve şiddetli olmak, hoş olmamak” anlamlarındaki “n-k-r” kökünden türeyen münker, bilinmeyen, tanınmayan, aklın ve dinin çirkin gördüğü şey; nekir ise inkar, güç iş, ceza ve sağlam demektir. Bu iki kelimeden oluşan münker – nekir, terkip olarak kabirde insanları sorgulayacak olan meleklere verilen bir isimdir. Mezarda ölüye görmediği, bilmediği, tanımadığı bir şekilde görüneceği ve yadırganacağı için bu isim verilmiştir. Bu meleklere münkereyn ve fettanü’l-kabir (kabir sorucusu) da denilmiştir. (DİB)

NEFİS;

Çok kıymetli olmak, cimrilik etmek, haset etmek, nazar etmek, kadın âdet görmek, layık görmemek anlamlarındaki “n-f-s” kökünden türeyen nefs (çoğulu, enfüs ve nüfûs) sözlükte ruh, can, akıl, insanın şahsı, bir şeyin varlığı, zatı, içi, hakîkati, beden; ceset, kan, azamet, izzet, kötü söz, bir şeyin cevheri, arzu ve istek demektir. İnsandaki nefsin mahiyeti hakkında ihtilaf edilmiştir. Nefsin, rûhânî bir cevher ve gözle görülmeyen latîf bir varlık olduğunu, nur ve ziyadan yaratıldığını söyleyenlerin yanında latîf bir cisim, kan ve araz olduğunu söyleyenler de olmuştur. Bilginlerin çoğunluğuna göre ruh ile nefis ayrı şeylerdir. Ruh ve nefsin aynı şeyler olduğunu söyleyenler de olmuştur. Nefs kavramı Kur’ân’da tekil ve çoğul olarak 295 defa geçmiş ve Âdem (a.s.) (Nisâ, 4/1; En’âm, 6/98), anne (Nûr, 24/12), insan (Mâide, 5/45), ehl-i din (Nûr, 24/61), can (Nisa, 4/66), ruh (En’âm, 6/93), beden (Âl-i İmrân, 3/185), bedenle beraber ruh (Bakara, 2/286), Allah’ın zatı (Âl-i İmrân, 3/28), kişi (Bakara, 2/286), kendisi (Fussilet, 41/46), hem cins (Tevbe, 9/128), insanın iç âlemi (Bakara, 2/248), ilâhî tekliflere, emir ve yasaklara, müjde ve uyarıya muhatap olan insanın manevi varlığı (Yûsuf, 12/53; Kıyame, 75/12; Fecr, 89/27) kalp, göğüs (Bakara, 2/77, 109) ve cins (A’râf, 7/118) anlamlarında kullanılmıştır. Nefs, hem insanın maddî varlığını ve hem de insanda var olan fakat gözle görülmeyen, iyi ve kötüyü arzu eden manevî varlığını ifade eder: “O Allah ki, sizi bir tek nefisten inşa etti… ” (En’âm, 6/98); “Gerçekten nefis kötülüğü emreder” (Yûsuf, 12/53); “Hayır daima kendini kınayan nefse yemin ederim.” (Kıyame, 75/2); “Ey huzura eren nefis!” (Fecr, 89/29); “Andolsun insanı biz yarattık ve nefsinin ona ne fısıldadığını biliriz…” (Kaf, 50/16) âyetleri ve “İnsanın en büyük düşmanı nefsine (heva ve hevesine) uymasıdır” (Aclûnî, I, 160) hadisinde geçen “nefs” kelimesi bu manayı ifade eder. Tasavvufta nefs kavramı, kendisinde irâdî hareket, duygu ve hayat kuvveti bulunan latîf bir cevher şeklinde tanımlanmaktadır. Kötülüğü emreden anlamına geldiği gibi, Allah tarafından insana üflenen ve ruh-i Rahmanî, ilâhî ben anlamında da kullanılmıştır. Mutasavvuflar nefsi; nefs-i emmâre, nefs-i levvame, nefs-i kâmile, nefs-i râziye, nefs-i merdıyye, nefs-i mutmainne, nefs-i mülheme, nefs-i zâkiye ve nefs-i sâfiye kısımlarına ayırmışlardır.

RIZIK;

“Rızık”, aslında Arapça’da “haz” ve “nasip” anlamında isim olup, nasip etmek, rızıklandırmak mânâsında masdar dahi olur ki onun fiilidir. Ve bu karine ile “mâ” isim olan rızıktan ibaret olur. Ehl-i Sünnet’e göre şer’î mânâsı da lügat mânâsının aynıdır ki, “Cenab-ı Allah’ın canlıya zevk ve faydalanma nasip e ttiği şey” diye tarif edilir. Şu halde mülk olsun olmasın, yenilen, içilen ve diğer şekillerde kullanılmasından faydalanılan mallara uygun olduğu gibi evladı, eşi, gayret ve işi, ilim ve bilgileri dahi içine alır. Fakat hepsinde istifade edilmiş olmak şar t tır. Bu faydalanma, dünyaya ve ahirete ait faydalanmadan daha geneldir. Buna göre dinî ve dünyevî bilfiil faydalanılamayan mal, mülk, evlat ve aile, ilim ve bilgi rızık değildirler. Bu şekilde birşey, çeşitli faydalanma şekillerine göre farklı kimselerin rızkı olabilir. Fakat malından, gücünden, ilminden faydalanmayanlar rızıklanmış değildirler.(EHY)

SABIR;

Sabır, acıya katlanmak, onu geçirmek için dayanmak ve karşı koymaktır ki, her ferahın, her başarının anahtarıdır. Baştaki darlığın, sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını celbedecek sebeplerin birincisidir. Sabırsız ruhlar her zaman darlık içindedir. Onların, dünyaya ait olaylara hiç dayanıklılıkları yoktur. H er şey ister, her şeyden rahatsız olurlar. Genişlik zamanında eldeki nimetin kıymetini bilmezler, gözleri daima başkasındadır. Az bir yokluk görünce tahammül edemez, hemen mahvolurlar. Halbuki dünyada değişmeyen, tahavvül etmeyen hiçbir şey yoktur. Bunda n dolayı bir darlığa düşmüş olanlar, Allah’a kalbini bağlayarak, bunun da Allah’ın izniyle geçeceğine iman eder ve Allah’ın yardımını, mutluluk ve ferah gününü temiz kalp ve olgun iman içinde beklerse sonuç kurtuluş olur. Ve hiçbir fenalığa düşmeden kurtul u ş olur. Bunun için nefisleri sabra alıştırmalı, insan sabrı alışkanlık edinebilmelidir. Bu alışkanlık, acıyı bırakmak için değil, def etmek içindir. Ve bunun (yani sabra alışmakla nefsi süsleyebilmenin) en iyi çaresi oruçtur. Oruç insanı, her halde, sabra alıştırır, tiryakilikleri tedavi eder. Bundan dolayıdır ki, buradaki sabır, doğrudan doğruya, oruç ile de tefsir olunabilir ve olunmuştur. Fakat her iki halde de burada aslî kastedilen şey, bizzat sabır mânâsıdır, oruç bunun bir vasıtasıdır. Bununla berab e r namazın bu konuda da büyük önemi ve faydası vardır. İnsan yıkanır, temizlenir, ayıplarını, ayıp yerlerini kapatır. Bunları yapmak için emek ve mal da sarfeder. Yüzünü kıbleye çevirerek istikametini (yönünü) tayin eder. Kalbini iyi niyetle doldurur. Gönü l buhranlarını, şeytan vesveselerini atarak, ruhunun birlik duruluğunu incelemeye çalışır, bütün uzuvlarıyle ve büyük bir saygı ile tekbirini alır ve ibadete koyulur. Dünyanın acılarını, tatlılarını şöyle bir tarafa atar, Hak Teâlâ’ya dua eder, onunla konuşur. Kur’ân’ını okur, dinler, onun huzurunda hayatın akışını, başlangıcını, sonucunu arz eder, Kitap okur; dikilip beklemek, eğilmek, defalarca kapanmak, yine kalkıp doğrulmak, nihayet oturup dinlenmek ve sonunda selam ve esenliğe ermek ve o anda gaybtan ş e hadet (görünürlüğ)e geçerek, şehadet getirmek gibi ruhî, bedenî büyük bir nizam ve intizam ile bir mirac yapar. Ve hiç şüphesiz bu ulvî manzaralar içinde nefisler, zahir (dış) ve batın (iç)larında kaybetmek üzere bulundukları intizamı yeniden temin ederle r. Sabırdaki acılıkları da unutur veya hafifletirler ve bütün bunlar ilâhî yardımın celbine aracı olur. Darlıktan patlayacak dereceye gelen o fena nefisler kuvvetlerini, itimatlarını arttırırlar, sıkıntı zamanlarının kolaylıkla geçmesi için imkân bulurlar v e fazla olarak ayrıca bir saadet zevki, bir bahtiyarlık duyarlar, bir ruh kazanırlar ve bu sayede yalan dolan, karıştırma, hakkı gizleme, aldatma, aldanmak, düşmanlık, tecavüz gibi zilletlerden, düşüklüklerden kendilerini kurtarırlar ve o yüzden gelecek çi rkin menfaatlere tenezzül etmeksizin sonunda ilâhî yardımın büyük tecellilerine ererler. Çünkü bütün dünyadaki beşerî ızdırabın esası, genel ahlâkın düşmesinde ve hak yerine batılın itibar kazanmasındadır. Allah’ın öfkesini celbeden de budur. Yoksa Allah’ın rahmeti âleme şamildir. Evet ama bu sabır, bu namaz, böyle yardım dileme kolay mı? Şüphesiz bu da kolay değil, ağır ve büyük bir iştir ama ancak hâşiîn (layıkıyle korkanlar)e değil, başını öne alıp düşünen saygılı kimselere ağır gelmez, hatta zevk verir, meleke (alışkanlık) olur. Önce sabır ve kararlılığa alışınız, nimetlerin kendilerine göre zahmetleri de vardır. Allah’ın bütün nimetlerine, hele sonsuz nimetlerin tamamına anahtar olan iman ve İslâm nimetine şükretmek ve özellikle bunu “ihsan” mertebesinde eda edebilmek elbette kolay değildir. Siz bu girip yüreyeceğiniz yolda ebedi bir gayeye yürüyeceksiniz. Yürürken imtihanlar geçirecek, biri içte, diğeri dışta iki büyük düşmanla çarpışacaksınız. Bir taraftan nefislerinizin heves ve arzusu, diğer taraftan kâfirlerin, hak düşmanlarının hücum ve eziyetleri ile uğraşacaksınız. Bunlara karşılık vermek ve kendinizi savunmak için cihada ve savaşa mecbur olacaksınız. Bazı zahmetler ve meşakkatler göreceksiniz. Ruhen ve bedenen nefsinizi terbiye etmezseniz, sabır ve tahammüle, kararlı ve metin olmaya alışamazsınız, Allah’ın yardımının ilk sebeplerinden birini kaybetmiş olursunuz, tehlikeye uğrarsınız. En ufak bir sıkıntı, bir acı karşısında korkmaya, sızlanmaya başlarsınız. Ümitsizliğe ve gevşekliğe düşersiniz. Şunu biliniz ki sabır, her başarının başıdır. İmandan sonra takip edilecek yolun başı sabır, ahlâkın başı sabır, ilmin başı sabır, amelin başı sabır, kısaca varlık âlemini tanımanın başı sabırdır. Sabırsızlık; ivmek ve bir anda her şeyi istemektir. Halbuki yaratıklar, zamana bağlı olup, terbiye kanununa tâbidirler. Zaman ise peşpeşe gitmek, yavaş yavaş olmak demektir. Bunun için yaratıkların tam başarıya ulaşmaları derece derece bir silsile takip eder. Bu da sabra bağlıdır. Her şeyi bir anda istemek, hiçbir şey istememektir. Hatta yaşamak, sabretmektir. Âlimler sabrı iki kısma ayırırlar: 1- Kötü şeylerin acısına sabır ve tahammül ile güzel sonuçlarını beklemek, 2- Çabucak gelecek olan lezzetten ve şehvetten uzak durmada sabırla, onların kötü sonuçlarından sakınmaktır. Bunların biri olumlu, diğeri olumsuz şekilde bir sabırdır. Birincisi, acı ilaçlarla tedavi gibi vazifeye atılmak; ikincisi, zehirli tatlılardan sakınmak gibi zararlı şeylerden kaçınmaktır. Bununla beraber bazı durumlar vardır ki, orada sabır kötüdür, meşrû değildir. Öyle durumlarda hızla savunmak için hayatı feda etmek daha çok tercih edilir ve belki de vâcib olur. (EHY)

İMANLA İLGİLİ TERİMLER

SALAT;

“Salât” kelimesinin Arap dilinde iki kaynağı vardır. Birisi genel olarak dua mânâsıdır ki, “Peygamber’e salât ve selâm” dediğimiz zaman özellikle bunu anlarız. Diğeri (salv) maddesinden gelen “sallâ” fiilinin masdarıdır ki, iki uyluğu hareket ettirmek demektir. Araplar bu mânâca “sallâ” dedikleri zaman “iki uyluğunu hareket ettirdi” mânâsını anlarlar. Aynı şekilde “at (veya kısrak) kuyruğuyla iki uyluğunu sağa sola çarptı” denilir. Salveyn uylukların başındaki iki tüm s ek kemiktir. “Sallâ”nın bu hareket ettirme mânâsı tabirine benzer. Yahudiler birbirine selam ve saygı sırasında başını eğer ve kıçını oynatıp kasığına doğru bir yan bükerlermiş ve bu şekildeki selama Arapça’da “iki uyluğu hareket ettirme” mânâsına “tekf î r” denirmiş. Buna göre “keffera’l-yahûdiyyü”, “Yahudi uyluklarını oynatıp bükerek reverans yaptı.” demek olur. “Kâfire” kıçdaki kaba ve tıknaz iki etin ismidir ve “kâfire-teyn” tesniye (ikileme)dir. Bu şekilde “iki uyluğu hareket ettirme” mânâsına “sallâ” da rükû (namazda eğilme) ve secdelerde yapıldığı gibi, bizim “belini eğmek” dediğimiz “iki uyluğu hareket ettirme” mânâsına kullanılırmış. Demek ki Araplar, hem yahudilerin yaptığı reveranslı baş kıç selamlarını tanırlarmış, hem de yerlere eğilerek “kandi l li temennâ” usûllerini. İşte lügat bakımından (biri kalp ve dil işi olan dua, diğeri de bir bedenî hareket işi olan belli fiil) iki anlama gelen “salat” kelimesi, dinde Peygamberimizden görülegeldiği üzere kalbe, dile ve bedene ait fiiller ve özel esaslar d an oluşmuş gayet intizamlı, kâmil (eksiksiz) bir ibadetin ismi olmuştur ki, necâset (pislikler)ten temizlenme, hades (manevi pislikler)den temmizlenme, setr-i avret (avret yerlerinin örtülmesi), vakit, niyyet, kıbleye dönmek adıyle altısı dışından başlayan şart; iftitah (başlangıç) tekbiri, kıyam (ayakta durmak), kıraet (Kur’ân okumak), rükû (eğilmek), sücûd (secdeler), teşehhüd miktarı (şehadet kelimesi getirecek kadar bir zaman) kâde-i ahîre (son oturuş) adıyle içinde yapılan altı esas olmak üzere en az o n iki farzı; Fâtiha, zamm-ı sûre (Fâtiha’ya eklenen sûre), tâdil-i erkân (namazın esaslarına hakkıyle uyma), kâde-i ûlâ (ilk oturuş) ve diğerleri gibi bir takım vacipleri; bunlardan başka birçok sünnetleri, müstehapları, edepleri, mekruhları ve müfsidâtı ( namazı bozan şeyler) vardır. Sonra beş vakit ve Cuma gibi farz, vitir ve bayram gibi vacip ve diğer müekket sünnet ve gayr-i müekket sünnet, nafileler olmak üzere çeşitleri ve kısımları vardır ki, açıklaması fıkıh kitaplarına aittir. Cemaatle kılmak da Cu m a’da farz, diğerlerinde vacip veya müekked sünnettir. Ve burada “salât”dan asıl maksat, farz olanlardır. “Salât” kelimesinin “lâm” harfi ince de okunur, kalın da. Kalın okunmak itibariyle “vav”la yazılır, Verş kırâetinde de kalın okunur.(EHY)

SALAVAT;

Hz. Peygamber için okunan ve Allah’ın rahmet ve selamının O’nun üzerine olması dileğini dile getiren dualara denir. Salavât, salât kelimesinin çoğuludur ve genellikle “Allahümme salli…” diye başlar. Kur’ân’da “Allah ve melekleri şüphesiz Peygambere salat ediyorlar. (O halde) ey îmân etmiş olanlar, siz de onu kutsayın (salavât getirin) ve tam bir teslimiyetle selâm verin (kendinizi O’nun rehberliğine teslim edin” (Ahzâb, 33/56.) buyrulmaktadır.(DİB)

SALİH AMEL (AMEL-İ SÂLİH);

Sözlükte “yararlı, iyi ve güzel amel” anlamına gelen amel-i sâlih, din dilinde; îmanın gereği olarak ihlas ve iyi niyetle yapılan, Kur’ân ve sünnete uygun olan her türlü söz, fiil ve davranışlara denir. Kur’ân’da yetmiş iki âyette “amel-i sâlih” “îman” ile birlikte geçmiş, îman edip amel-i sâlih işleyenlere mağfiret, büyük mükâfat ve cennet vaat edilmiştir (Bakara, 2/25; Mâide, 5/9). İslâm bilginleri “amel-i sâlihi”; farz, vacip, sünnet, müstehap ve mendup kısımlarına ayırmışlardır. Namaz kılmak ve zekat vermek gibi ibadetler amel-i sâlih olduğu gibi, dürüstlük, doğru sözlülük ve meşru bir işte çoluk çocuğunun rızkını temin için çalışmak da sâlih ameldir. Allah’ın rızasına uygun olan her amele sâlih amel diyebiliriz. Tevbe sûresinin yüz yirminci âyetinde mü’minlerin Allah yolunda açlık, susuzluk, yorgunluk ve sıkıntıya uğramaları, bir yeri zaptetmeleri, kâfirlere karşı zafer kazanmaları sâlih amel olarak ifade edilmiştir. Sâlih amel ile sevap elde edebilmek için insanın mutlaka îmanının bulunması ve şirkten uzak olması gerekir (Kehf, 18/110). Îman, ibadet, Allah ve peygamberin emir ve yasaklarına uymak amel-i sâlih kavramına dahildir (Kehf, 18/30; Buhârî, Îmân, 18 (II, 12). Kur’ân’da îman edip sâlih amel işleyenlerin, yaratıkların en hayırlıları olduğu bildirilmiştir (Beyyine, 98/7). Allah’ın rızasına uygun olmayan her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlara amel-i gayr-i sâlih denir. Bu kavram, sâlih amelin zıddı olup Kur’ân’da bir âyette geçmiştir (Hûd, 11/46). Sâlih olmayan amel, Kur’ân’da amel-i seyyie olarak da ifade edilmiştir. Amel-i seyyie; sözlükte kötü ve zararlı amel anlamına gelen bu tabir, din dilinde, Allah ve peygamberin emir ve yasaklarına uygun olmayan, sahibinin günaha girmesine sebep olan söz, fiil ve davranışlara denir. Bu tâbir Kur’ân’da amel-i sâlih’in zıddı olarak kullanılmıştır (Tevbe, 9/102; Fâtır, 35/10; Mü’min, 40/58). Nisâ sûresinin 123. âyetinde “Kim kötü bir amel işlerse onunla cezalandırılır” denilmiştir. (DİB)

SÜNNET;

Sözlükte “iyi ya da kötü tutulan yol, gidişat, davranış, hüküm, adet, kanun” gibi anlamlara gelen sünnet, (çoğulu sünen) ıstılahta, Hz. Peygamberden sâdır olan söz, fiil ve takrirlerle, O’na ait sıfatlara denir. Bu manada sünnet, hadis-i nebevî ile eş anlamlıdır. Bir fıkıh terimi olarak sünnet, farz ya da vacib kabilinden olmaksızın, Hz. Peygamberden naklolunan nafile ibadetlerdir. (bk. Mendub) Fıkıh usulünde sünnet, Kur’ân’dan sonra şerî delillerin ikincisi olup, Hz. Peygamberin söz, fiil ve takrirleridir. Kelâm bilim dalında sünnet, bid’atın karşıtı olup, Hz. Peygamberin düşünce ve davranışlarına uygun bir hayat tarzı olarak tanımlanmıştır. Gerek hadisçilere, gerekse fıkıh usulü âlimlerine göre sünnet, üç bölümde ele alınmıştır: a) Kavli Sünnet: Hz. Peygamberin herhangi bir konu hakkında sözlü olarak yaptığı açıklamalardır. b) Fiili Sünnet: Hz. Peygamberin herhangi bir konudaki fiillerinin, sahabe tarafından görülüp nakledildiği haberlerdir. c) Takrirî Sünnet: Hz. Peygamberin, huzurunda sahabe tarafından söylenen sözleri ya da işlenen fiilleri reddetmeyip susması, onaylaması veya güzel karşılamasıyla oluşan sünnettir. Delil değeri açısından sünnetler, sünnet-i hudâ ve sünnet-i zevâid kısımlarına ayrılır: Sünnet-i hüdâ, İslâm Dini’nde alamet olarak kabul edilen ve oldukça önem verilen ezan, ikâmet, cemaata devam etmek gibi sünnetlere denir. Bunlar sünnet-i müekkede hükmündedir, yapana sevap verilir. Yapmayan cezalandırılmaz ama kınanır. Sünnet-i zevâid, Peygamber (a.s.)’in yeme, içme, giyinme, uyuma adabı gibi ibadet kasdı olmadan, insan sıfatıyla yaptığı mutad davranışlarına denir. Bu gibi hususlarda Peygamber (a.s.)’e uymak müstehap ve şefaatine vesiledir. Sünnet-i zevâide uymayan bir kimse, cezalandırılmayı ya da kınanmayı da hak etmez. Sünnet, dini hükümler için Kur’ân’-dan sonra gelen ikinci ana kaynaktır. Kur’ân’daki hükümlerin açıklaması ve Kur’ân’da bulunmayan hükümler için sünnete bakılır. Sahih sünnet, ibadet, muâmelat, ukubat ve ahlâk da delil teşkil eder. İtikâdi konularda yalnızca mütevatir sünnet delil olur. Haramı, helalı ortaya koyma konusunda Kur’ân’la sahih sünnet arasında fark yoktur. Sünnet, hiçbir zaman Kur’ân’a aykırı düşmez. Kur’ân’da ve hadislerde, sünnetin değeri konusunda şöyle buyurulmaktadır: “Allah’a ve Peygambere itaat edin ki merhamet olunasınız.” (Âli-İmrân, 3/132), “Kim Peygambere itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur…” (Nisâ, 4/80), “(Rasûlüm) De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız, bana tabî olunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayan ve acıyandır.” (Âli-İmrân, 3/31), “…Şüphesiz ki, sen insanları dosdoğru yola, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın yoluna iletirsin…” (Şûrâ, 42/52, 53); “Size iki şey bıraktım. Bunlara sımsıkı sarıldığınız müddetçe asla sapıklığa düşmezsiniz: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim.” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, Menâkıb, 31; Ahmed, IV/127), “Haberiniz olsun ki, bana Kur’ân ve onunla birlikte bir benzeri daha verildi. Dikkatli olun ki, koltuğu üzerindeki karnı tok bir adamın, “size şu Kur’ân yeter, onda helal olarak bulduğunuzu helâl bilin, haram olarak bulduğunuzu da haram bilin.” diye konuşması oldukça yakındır…” (Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; İbn Mâce, Mukaddime, 2; Tirmizî, İlim, 10; Ahmed, IV/131). Kur’ân’a göre sünnetin yeri şöyle ifade edilebilir: a) Sünnet, Kur’ân’ın kapalı ifadelerini açıklar. b) Kur’ân’da temelleri var olan tamamlayıcı hükümler getirir. c) Kur’ân’da hiç bulunmayan müstakil bazı hükümler koyar. d) Kur’ân’daki hükümleri te’yid eder. Buna göre sünnetin açıkladığı veya bağımsız olarak koyduğu hükümleri Kur’ân’da arayıp da bulamayınca, “bunlar Kur’ân’da yoktur, dinî hüküm değildir…” gibi bir anlayış tamamen yanlıştır.(DİB)

ŞİRK;

Sözlükte “bir şeyi ortak yapmak, birden fazla kişiye tahsis etmek, ortak kabul etmek ve ortak saymak” manalarına gelen şirk, ıstılahta, Yüce Allah’ın ilahlığında, sıfat ve fiillerinde ve Rab oluşunda ortağı, benzeri ve eşinin olduğunu kabul etmeyi ifade eder. Yapılan ibadetlerde Allah’tan gayrısını gözetme ve riya gibi kötü hasletler için de şirk kelimesi kullanılmıştır. Allah’a şirk koşmak günahların en büyüğüdür (Buharı, Edeb, 6; Müslim, Îmân, 38). Şirk ve küfrün Allah tarafından bağışlanmayacağı bildirilmektedir: “Şüphesiz ki Allah, kendisine eş koşulmasını asla bağışlamaz, bundan başkasını (günahları) dilediği kimse için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa, gerçekten pek büyük bir günah işlemiş olur.” (Nisâ, 4/48, 116).(DİB)

TASDİK ETMEK;

Genel olarak lügatta “tasdik”, ya sözlü veya fiilî olur. Sözlü tasdik de, biri kalbe, diğeri dile ait olmak üzere iki türlüdür. Buna göre lügat geleneği bakımından tasdikin üç derecesi vardır: Birincisi, kalbe ait tasdiktir. Bir kimse herhangi bir hükmün vey a bir sözün veya söyleyeninin doğruluğunu yalnız gönlünde itiraf, teslim ve bunu kendi kendine ifade ettiği ve onun doğruluğuna kalben emin olduğu zaman, o hükmü veya sözü veya söyleyeni tasdik etmiş olur. İkincisi dil ile tasdiktir. Bu da, kendisinden baş k a birine dahi bildirecek ve duyurabilecek bir tarzda; “bu böyledir” diye, bir sözü dili ile söylemektir ki, ya gerçek veya görünürde olur. Birisinde bu dil ile tasdik, kalbî tasdik ile birleşir, söyleyen kendisince de doğru olur. Diğerinde dil başka, kalp başka olur. Yani dili ile diğerini tasdik ederken, kalbi ile kendini bile yalanlar. Üçüncüsü fiil ile tasdiktir ki, bir sözün gereğini fiilen yerine getirmekle olur. Bu da kalp ile veya dil ile tasdikten birine veya her ikisine yakın olup olmadığına göre birkaç dereceye ayrılır. Fiil ile tasdik, kalp ile tasdike uygun düşmezse gösteriş veya zorlama ile yapılmış olur.(EHY)

TEKBİR;

Yaşça büyük olmak, yaşlanmak, büyüklenmek, şerefli olmak, iş zor ve ağır gelmek anlamındaki “k-b-r” kökünden gelen ve sözlükte, bir şeyi büyük yapmak, ululamak, büyük görmek anlamlarına gelen tekbir kavramı, din ıstılahı olarak, “Allah’ı yüceltmek, Allahü ekber (Allah en büyüktür, Allah her şeyden daha büyüktür) diyerek Allah’ı azamet ve kibriya ile anmak” demektir. “Tekbir”, Allah’ın bir emridir (Müddessir, 3; İsrâ, 17/111). Bu emri yerine getiren insan; eş, çocuk ve ortak edinme, âcizlik, noksanlık, haksızlık, zulüm vb. O’na layık olmayan sıfatlardan Allah’ı tenzih etmiş olur. “Allahü ekber” cümlesi, Allah’ı tazim etmede en beliğ bir ifadedir. Dinin direği ve ibadetlerin başı olan namaza “tekbir” ile başlanır. Beş vakit okunan ezanda günde 30 defa Allahü ekber cümlesi tekrar edilmektedir. Kur’ân’da geçen “kebbir” emrinde “namaz kıl” anlamı da vardır. Namaza giriş tekbiri, namazın farzlarından biridir. Namazın cüzü zikredilmiş, tamamı kastedilmiştir. Bakara sûresinin 185. âyetinde geçen “tekbir” emri ile bayramlarda tekbir getirilmesinin kastı da söz konusudur. Bu âyete dayanarak İmam Şafiî, İmam Malik, İmam Ahmed ibn Hanbel, İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed bayram namazlarına giderken tekbir getirilmesi içtihadında bulunmuşlardır. Ramazan ve kurban bayramı namazında birinci rekatta Fâtihadan sonra 3 defa, ikinci rekatta zamm-ı sûreden sonra üç defa, Allahü ekber diyerek tekbir alınır. Bunlara “zevaid” tekbirleri denir. Selamdan sonra, hutbe içinde ve hutbe sonrasında “Allah, en büyüktür, Allah en büyüktür, O’ndan başka ilah yoktur, sadece O vardır. Allah en büyüktür ve her türlü övgü Allah’ içindir” anlamındaki “Allahü ekber, Allahü ekber, lâilâhe illâllâhu vallâhu ekber, Allahü ekber ve lillâhi’l-hamd” denilerek tekbir alınır. Bu tekbirlerin dayanağı da bu âyettir. Kurban bayramının bir gün öncesi olan arafe günü sabah namazından Bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar 23 vakit farz namazlarda selamdan sonra bir defa yukarıda metnini zikrettiğimiz uzun tekbir alınır ki buna teşrik tekbirleri denir. Bu şekilde tekbir getirmek İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed’e göre vaciptir. Ebû Hanîfe’ye göre teşrik tekbirleri, arafe günü sabah namazından başlar, ertesi günü ikindi namazında son bulur ve sadece cemaatle kılınan farz namazlardan sonra getirilir. Bakara sûresindeki “tekbir” emri, “bayram namazı kılınız”, Hac sûresinin 37. âyetindeki “tekbir” emri ise, “hayvanları keserken tekbir getirin” anlamına da gelebilir. Bunu, “O halde Allah’ın âyetlerine inanıyorsanız (kesilirken) üzerine O’nun adı anılan (hayvan)lar(ın etin)den yiyin.” (En’âm, 6/118) âyeti ile, “(Kesilirken) üzerine Allah’ın adı anılmayan (hayvan)lar(ın etlerin)den yemeyin. Çünkü o(nu yemek) yoldan çıkmaktır.” (En’âm, 6/121) âyeti teyit eder. Eti yenen hayvanlar kesilirken “bismillâhi Allahu ekber” (Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür) denir. “Allahü ekber” sözü aynı zamanda Allah’ı zikirdir. Tekbir getiren kimse “Allah’ı çok zikredin” (Ahzâb, 33/41) emrini de yerine getirmiş olur. Tekbir ile Allah’ı tazim / yüceltme üç şekilde; kalp, söz ve amel ile yapılır. Kalp ile tazim; Allah’ın varlığına, birliğine ve âdil olduğuna şeksiz ve şüphesiz inanmak ve Allah’ı lâyıkı veçhiyle tanımaktır. Sözle tazim; Allah’ın yüce sıfatlarını ve güzel isimlerini ikrar etmektir. Amel ile tazim; namaz, oruç, hac, zekat, dua… gibi İslâm’ın yapılmasını istediği sâlih amelleri işlemek ve ibadet etmektir.(DİB)

TEVEKKÜL;

Sözlükte “dayanmak, güvenmek, vekil tutmak” anlamlarına gelen tevekkül, din dilinde; her hususta Allah’a güvenmek, dayanmak, teslim olmak işlerini Allah’a havale etmek demektir. Tevekkül kavramı Kur’ân’da türevleriyle birlikte 69 defa geçmiştir. Israrla Allah’a tevekkül edilmesi emredilmiş (Mâide, 5/11; Tevbe, 9/51), “?Allah’a tevekkül edene Allah yeter?” (Talak, 65/3) denilmiş, peygamberlerin (Tevbe, 9/129; Hûd, 11/56) ve gerçek müminlerin Allah’a tevekkül ettikleri (Enfâl, 8/2-3) bildirilmiştir. Allah’a tevekkül; Allah’ın yardımına, çalışanın emeklerini boşa çıkarmayacağına, sevabını, ücretini tam vereceğine, duaları kabul edeceğine, âdil olduğuna ve haksızlık etmeyeceğine inanmak ve güvenmektir. Tevekkül, çalışmadan, sebeplere sarılmadan işi Allah’a havale etmek değildir. İnsan her ne iş yapıyorsa yapsın, o işini kurallarına uygun olarak yapacak, çalışacak, sabredecek, Allah’tan başarısı için yardım isteyecek ve Allah’ın kendisini muvaffak kılacağına itimat edecektir. Bu husus, Ankebût sûresinin 58-59. âyetlerinde açıkça ifade edilmiştir. “Çalışanların ücreti ne güzeldir. Onlar ki sabrederler ve Rablerine tevekkül ederler.” Buna göre, çalışma, sabır ve tevekkül birlikte olacaktır. Çalışmadan işleri Allah’a havale etmek doğru olmadığı gibi Allah’ı devre dışı bırakmak da doğru değildir. Allah’ın izni ve yardımı olmadan başarılı olmak mümkün değildir. Bir çiftçiyi düşünelim. Toprağı sürecek, işleyecek, zamanında ve kurallarına uygun olarak tohumu ekecek, gerektiğinde sulayacak, gübreleyecek, koruyacak, kendine düşeni yaptıktan sonra gerisini Allah’a havale edecek, iyi ürün vermesini Allah’tan bekleyecek, Allah’ın emeğini zayi etmeyeceğine inanacaktır. Bunları yapmadan Allah’a tevekkül etmek, tevekkül değil miskinliktir. “Ben gereken her şeyi yaptım, iyi ürün alırım, Allah ne yapacak”, demek de Allah’ı tanımamaktır. Allah yağmur vermeyiverse, ne olacak? Bir âfetle mahsulü yok ediverse, kim engel olacak? Tevekkül edene mütevekkil denir.(DİB)

TEVHİD;

Sözlükte “bir şeyin tek olduğuna hükmetmek ve onun böyle olduğunu bilmek” anlamına gelen tevhîd, ıstılahta, Allah’ın zatını bütün tasavvurlardan, zihinlerdeki hayal ve evhamdan tecrid etmek (soyutlamak)tir. Tevhid üç şekilde olur; Yüce Allah’ın ulûhiyetini tanımak, birliğini tasdik etmek ve O’na hiç bir eş ve ortak kabul etmemektir. Bütün peygamberlerin ilk daveti tevhiddir. Çünkü o, Hak yoluna girmenin başlangıcı ve Allah’a inanmanın ilk basamağıdır. Cenab-ı Hak gönderdiği her peygambere ilk hareket tarzının ümmetini tevhide davet olduğunu bildirmiştir: “Senden önce hiç bir Rasûl göndermedik ki ona: “Benden başka ilâh yoktur; şu halde bana kulluk edin.” diye vahyetmiş olmayalım.” (Enbiyâ, 21/25). Allah’ın vahdaniyetini konu eden bilin dalına, ilm-i tevhid denir. Bu ilim başlangıçta daha çok Allah’ın birliğinden ve sıfatlarından bahsediyordu. Daha sonra nübüvvet ve ahiret konularını kapsamına almış olsa bile aynı ismi yine korumuştur. Çünkü tevhid ve sıfat daima akâid ilminin en önemli noktalarını teşkil etmiştir. İslâm tefekkür tarihinde “ilm-i tevhid”, “ilm-i kelâm” yerine de kullanılmıştır.(DİB)

TÖVBE VE İSTİĞFAR;

Bizim dünyada din ve imanımız, ilk yaratılışta takdir e d ilmiş olan rahmete ve iman akdine nazaran bir tevbe ve bir rücu’ (dönüş) mânâsındadır. Ve insana mahsus saadet, günahları kendisine huy edinmemek için daima tevbe ve istiğfar üzere bulunmaktadır. İnsanı ümitsizlendirecek şey, farzedelim vaki olan bir güna h değil, günahta ısrar etmek ve tevbeyi unutarak şeytana uymayı huy edinmektir. İnsan Allah’ına, fıtratına iftira etmemeli, şeytana ve şeytanlığa karşı mücadele etmelidir. Nitekim Hz. Âdem, hatanın neticesi olarak yeryüzüne çıkınca, Allah’ın lütfuyla kendi n i topladı ve yaratılışı gereği aldığı kelimelerle amel etti, kusurunu itiraf ile imanını arz etti ve: “Ya Rab, beni kendime bırakma!…” diye yine hilafetini yalvararak istedi de Rabbi de ona tekrar rahmetiyle iltifat etti, tevbesini kabul etti. Zira s enin Rabbin olan Allah, tevbeleri kabul eden, merhamet edendir ve hem tevbeleri kabul eden ve merhametli olan O’dur. O, o kadar merhametli bir Allah’dır ki, kulunu bir kere terkedivermekle ilel’ebed terkedivermez. Kulu dönüp tevbe ettikçe, İblis gibi ısra r etmedikçe yine bakar, yine bakar, sonsuz olarak bakar, bir oldu, iki oldu, nihayet üç oldu, “yetişir artık” demez, sayısız olarak döner bakar, çünkü Rahim (çok merhametli)’dir. Tevbe, esasen rücu’ etmek, geçmiş asla dönmek demektir. Şu halde kula nisbet edildiği zaman geçici olan günah halini bırakıp, aslî olan düzgün haline dönmek demek olur. Allah’a nisbet edildiği zaman da geçici olan öfke nazarından, aslî olan rahmet nazarına dönmek mânâsını ifade eder. Bunun için tevbenin şer’î mânâsı, kulun günahını itiraf ve ondan pişmanlık duyup, bir daha yapmamağa azmetmesi, Allah’ın da bu tevbeyi kabul ile günahı mağfiret etmesi diye açıklanır.

VESVESE;

Sözlükte “fısıltı, hışırtı gibi gizli söz, fiskos, kuruntu, işkil” gibi anlamlara gelen vesvese, ıstılahta, şeytanın ilkâı, kötü bir işin yapılması, iyi bir işin terkedilmesi veya geciktirilmesi ya da eksik yapılması için insanı kışkırtması, aklını çelmesi, nefsin bayağı arzularına uymaya teşvik etmesi demektir. Vesvese kelimesi Kur’ân’da dört yerde geçmektedir. Vesvesecinin (vesvâs) şerrinden Allah’a sığınılması emredilmiş (Nâs, 114/1-6), şeytanın Hz. Âdem ile eşini cennetten vesvese yoluyla çıkardığı bildirilerek müminlerin bu konuda duyarlı olmaları ısrarla istenmiştir (A’râf, 7/20). Hz. Peygamber de müminlere vesvese ile hareket etmemelerini tavsiye etmiş, vesvesenin dinî-hukukî bir hüküm doğurmayacağını bildirmiş ve vesvese ile hareket edenin talâkını (boşamasını) geçerli saymamıştır (Buhârî, Talâk, 11). Visvâs da aynı anlamdadır.(DİB)

YE’CÜC VE ME’CÜC;

Ateş ve kıvılcım anlamındaki “ecic” kökünden türeyen ye’cüc ve me’cüc kelimeleri Kur’ân’da iki âyette geçmektedir. Âyetlerde şöyle denilmektedir: “(Zülkarneyn) Nihayet iki dağ arasına ulaştığında onların önünde, hemen hiçbir sözü anlamayan bir kavim buldu. Dediler ki: “Ey Zülkarneyn! Bu memlekette Ye’cüc ve Me’cüc bozgunculuk yapmaktadırlar. Bizimle onlar arasında bir sed yapman için sana bir vergi verelim mi?” (Kehf, 18/93-94) “Nihayet Ye’cüc ve Me’cüc (sedleri) açıldığı ve onlar her tepeden akın ettiği zaman?” (Enbiyâ, 21/96). Her iki âyetin tefsîr ve yorumlarında Ye’cüc ve Me’cüc’ün bozgunculuk yapan bir topluluk olduğuna ve çevrelerindeki milletlere zulüm ve haksızlık yaptıklarına işaret edilmektedir. Birinci âyette, bu kavmin Zülkarneyn’e şikayet edilmesi üzerine Zülkarneyn’in de aralarına sed çekerek Ye’cüc ve Me’cüc’ün fesadlarını izale ettiği bildirilmektedir. İkinci âyette, bu seddin yıkılıp Ye’cüc ve Me’cüc’ün yeryüzüne dağılması kıyamet alameti olarak zikredilmiştir. Ye’cüc ve Me’cüc’ün hangi topluluk olduğu Kur’ân ve sahih hadislerde bildirilmemiştir. Bazı kaynaklarda Ye’cüc ve Me’cüc’ün İskitler, Moday Medleri veya Türk asıllı Moğol ve Tatarlar olduğu ileri sürülmüş ise de, doğru değildir, herhangi bir dayanağı yoktur. (DİB)

NOT:Tanımlamalar ağırlıklı olarak T.C.Diyanet İşleri Başkanlığı sitesinden alınmıştır.

İMANLA İLGİLİ TERİMLER

Rabbiniz şöyle dedi: “Bana dua edin, duânıza cevap vereyim. Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler aşağılanmış bir hâlde cehenneme gireceklerdir. (Mü’min 40/60)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Fetva-i Azam (En büyük Fetva)

Fetva-i Azam (En büyük Fetva)

Fetva-i Azam (En büyük Fetva) Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla! Değerli Müslümanlar, Allah Bir’dir, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir