Anasayfa / İMAN ESASLARI / Allah'a iman / İnanmak üzerine notlar
imanilmihali.com
İman, mü’minin her şeyidir.

İnanmak üzerine notlar

İnanmak üzerine notlar

İman; inanmanın kutsalı, katışıksız ve arı olanı, art niyet ve riya ile kaplı gösteriş taşımayanı, Allah rızasından başkaca beklentisi olmayanı ve kalpten hissedilenidir. İnanmak ile iman etmenin farkı bu satır aralarında gizlidir ve insan pek çok şeye inanabilirken, iman konusunda sadece Allah’a ve dostlarına ve sistemine inanmakla ve buna göre yaşamakla mükelleftir.

İman ediyorum dendiği anda kulun kalbindeki kara lekeler temizlenmiş, nefse gem vurulmuş, şeytana sırt çevrilmiş, zulüm ve yokluklara gülüp geçilecek olgunluğa erişilmiş, bolluk anlarında şımarmayarak ve bunun bir sınav vesilesi olduğunu hatırlayarak şükredilmiş, sık sık tevbe ve istiğfar ile günahkâr olunulduğu hatırlanılmış, acizlik ve pişmanlıklar bedeni sarmış, kalpteki tüm aşklar yerini Allah aşkına bırakmış ve tüm imanlı kullar kardeş sevgisine benzer sevgiyle kucaklanmış olmalıdır.

Katıksız ve arı iman muhakkak zordur ve Rabbim ancak Peygamberlerine nasip eder ama en derin ve detaylı imana ulaşmak için kat edilecek mesafeler de inşallah ödüllendirilecek niyet ve ameller olacaktır.

Şüphesiz iman denilince hemen zıddı olan imansızlık akla gelir ve doğal olarak bunu en kafir veya müşrik olan bile kendisine yakıştıramaz. İmansız, şeytan askeri, münafık, kafir yoksa, ortada bir tek zulüm ve firavun bulunmuyorsa ve hepsi tarihte kaldıysa ayetler neden Kur’an’ın yarısından çoğunu bu kahredici illete ayırmıştır? Tevhid ayetlerinden de fazla neden şirkten bahseden ayetler vardır?

Cevabı basittir ama acıdır ki Şeytan imansız kalplere bir kez yapıştı mı Allah aksini dilemedikçe bir daha kolay kolay bırakmaz. Böyle olmuştur ve böyle olmaktadır.

“Şeytan, onlar hakkındaki zannını doğru çıkardı. İnananlardan bir grup dışında hepsi ona uydular.” (Sebe 34/20)

Çünkü ve maalesef önceyi ve sonrayı gören Yüce Allah ayetlerinde bu tehlikeye sayısız kere dikkat çekmiştir. Bu tehdit ve öğütleri kimse kendisine yakıştırmadığı içinse kimse ders almamaktadır.

“Sen ne kadar şiddetle arzu etsen de insanların çoğu inanacak değildir.” (Yusuf 12/103)

Şunu herkes ve mutlaka dinin ilk maddesi olarak bilmek zorundadır;

Din sadece Allah’ındır ve kudret, ilim, rahmet ve azap, din günü (ahiret) sadece O’nundur, ödül ve ceza sadece O’nundur. Din adına söz söyleme yetkisi sadece ve sadece O’nundur. Rahmet Peygamberi O’nun emir, müjde ve öğütlerini diğer insanlara duyurmakla görevli bir müstesna aracıdır ama bir beşerdir ve dini tebliğle mükelleftir. Dine Peygamberimizin bile bir nokta kadar ilave de bulunması mümkün değildir.

Vahyi alan biz değil de Peygamberimiz olduğu için de bizim itibar edeceğimiz Allah kelamı, Kur’an-ı Kerim’dir ve ilk günkü gibi değişmeden, ilave ve katkı yapılmadan kıyamete kadar Allah korumasında olmak üzere dinin kural ve kaidelerini örnekleriyle açıklayan muazzam bir eserdir ve Allah’ın biz kullarına bir lütfudur. Yani dini bize öğretecek tek kaynak Kur’an’dır ve Peygamberimizin tüm söz, hal ve davranışları, onay ve karşı çıkışları hep ayetler doğrultusundadır. Bu maksatla Peygamberimizin hadis ve rivayetleri, söz ve hareketleri Kur’an’ın yaşanarak gösterilmesinden başka bir şey değildir ve eğer bize aktarılan bir söz veya davranış Kur’an’a aykırıysa yalandır, beşeridir veya kasıtlı olarak dini tarumar etmek maksatlı şeytani bir plandır.

Kur’an ise din için ilk adımı muhakkak İMAN bahsine bağlar ki Yüce Allah sayısız yerde kendisine ve ahirete iman edilmesini, gaybın ve kıyametin muhakkak yaşanacağını, hesap ve mizanın gerçek olduğunu, şeytanın düşman ve meleklerin dost olduğunu, peygamber ve kitaplarıyla çok sevdiği biz insanlara rahmet ve merhametini esirgemeyeceğini ancak tüm bunlar için iman etmenin şart ve ilk kural olduğunu defalarca bildirmiştir.

Kısaca Yüce Allah muazzam hayat ve kâinatı tasvir ederken, yaratılış ve gaybı tasvir ederken hep kendisinin tek ve mutlak güç olduğunu, ödül ve cezanın baştan sona kendisine ait olduğunu insanlara anlatmış ve ilkelerini sıralamıştır. Rabbimiz kendisine, sistem ve dostlarına iman etmenin olmazsa olmazlığını bildirirken eğer iman edilirse o kullara şeytanın bile dokunamayacağını bildirmiştir ki bunun tersi yani şeytana uyan ve şeytanın istilasından beden ve zihinlerini kurtaramayanlar imansızdır hükmü çıkarılabilir.

Kur’an ‘da bu manada dini Allah dini tevhid ve şeytan dini şirk olarak ikiye ayırmış, yine Kur’an insanları iman eden ve etmeyen diye iki gruba ayırmıştır. Din bu kadar basit ve kolaydır. Karıştırılacak, acaba denecek bir şey yoktur. Bir insan ya iman eder ya etmez. Bunun ortası, azıcığı, dilde olanı filan yoktur. İman vardır veya yoktur.

İman edilmedikten sonra dinin gereklerini ifa etmenin de bir manası yoktur çünkü kime, neden, nasıl sorularının cevabı hep imanın manası içindedir ve bu mana hazmolunmadan yapılacak ibadetlerin de kime ve neden yapıldığı noktası hep karanlık kalacaktır. Ve cennetlere sadece iman edenler girecektir.

Ölüm anında, kalbinde bir damla bile iman bulunanlara cehennemin haram olduğu bahsi süreyle alakalıdır ve uzun müddet arınmayı müteakip inşallah o iman hatırına bedenler cehennemden cennetlere geçecektir. Bu aynı zamanda şu demektir ki kalbinde imanın kırıntısı bulunmayanlara cennetler haramdır.

Yaşadığımız zaman diliminde beşerileştirilmeye, ılımlı hale getirilmeye, diğer demode ve hükümsüz dinlerle ortak paydalara çekilmeye çalışılan İslamiyet’in bozulmaya yüz tutan hali nedeniyle insanların nefse ve şeytana daha fazla teslim olmaya başladıkları ve dinin özünden her geçen gün biraz daha uzaklaştıkları muhakkaktır.

Bu acı ve ahlaksız gayretlerin nasipsiz sahipleri, İslamiyet’i yerle bir edip Kur’an’ı tahrif etmeye çalışırken, şeytana hizmet ettiklerinin farkındadır muhakkak. Lakin dünyevi çıkarları kendilerine şehvet ve hırsları emrettiğinden karşı koyamamakta ve dini kendi yorumlarıyla yaşamaktadırlar.

Din bahsinde acımasız olunamıyorsa hesap gününün acımasızlığına razı olunmak zorundadır yani bugünden kendisini hesaba çekip düzeltemeyenler yarın zorla düzelmek mecburiyetinde kalacak ve ateşlere mahkum olacaktır. Bu yüzden acımasız ve katı bir halde inanmayanların hallerini onlara izah etmek mü’minlere borçtur.

Müslüman ve mü’min arasındaki fark işte bu iman bahsindedir ve Müslüman olmak, Müslümanlığı seçmek, Müslüman ana babadan doğmak gibi ilk adımlar insanı ancak Müslüman yapar. Her ne kadar Müslümanın kelime anlamı ‘Allah’a teslim olan kul’ olsa da bu teslimiyetin kapsamındaki iman ancak dildedir ve iman henüz kalbe yerleşmemiştir. Yani imansız, kuru bir teslimiyettir ve zamana, ispata, salih amele, ibadete muhtaçtır. Bu hale örnek ayetlerde geçen bedeviler bahsidir ki Yüce Allah onları ‘İslam’a girdik deyin, iman ettik demeyin. Çünkü iman henüz kalplerinize girmedi’ demekle ikaz etmektedir.

“Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi.” (Hucurat 49/14)

Mü’min ise Müslümanın nefsini terbiye etmeye çalışanı, kalbine imanı yerleştirmeye çalışanı, doğru ve dürüst iş yapmaya gayret ederken, kötü ve kötülüklerden sakınanı kullardır. İmanı verenin Allah, nefisleri temizleyenin sadece Allah olduğu hatırlanırsa kulun bu manada yapacakları niyet ve gayretten öte gitmeyecektir. Kulun bu istikametteki iradesi Allah’ın rıza ve iradesi ile birleştiği andan sonradır ki kul iman ve hidayet sahibi olabilir. Bunun derecesi de yine Rabbimizin ilmi ve izniyledir.

Lakin yapılan kötü ve yapılamayan iyi işlerin günahını kadere yüklemek tembelliğindeki insan, kulun iradesini sıfırlayan veya ilahi iradeyi yok sayan iki çizgi arasında gidip gelirken çoğu zaman hata yapmaktadır ki işin aslı şudur; kul ne iş olursa olsun kendi iradesini ortaya koyar ve o işi yapmayı veya yapmamayı ister, Yüce Allah o iradeye razı olur (veya olmaz) ve kendi iradesi ile desteklerse (veya dilerse desteklemez) o işe güç verir ve o iş gerçekleşir. Bu gerçekleşen iş kulu sorumlu kılar ve Yüce Rabbin müsaade etmiş olması o işin mesuliyetini kişiden almaz.

Demek ki kul her işinde akıl, ruh ve şuurunun hakkını vermek ve iradesini yani düşünme, muhakeme etme ve öğrendiklerini uygulama gibi diğer varlıklardan kendisini üstün kılan meziyetlerinin hepsini kullanarak doğruyu seçmek zorundadır. Nitekim yaptığı hemen her tercih mübahlıktan da öte sevap veya günah demektir ki mübah olan şeyler gayet azdır. Ancak Rabbimizin insana duyduğu sevgi ve rahmeti o denli yücedir ki kötülüğün cezası kendisi kadarken iyiliğin sevabı misliyledir ve bu çoğu zaman 700 katına kadar çıkar. Yani Allah kullarını cehennemlerine değil cennetlerine mirasçı kılmak ister ama bu dilek şartlara ve hallere bağlıdır ki ilk şart iman etmiş olmaktır.

Kısaca; iman edildikten sonra Yüce Allah o kuluna hikmeti, hidayeti, ihsanı nasip eder ve kulun kalp gözleri açılır. Bunun aksi imansızlık, küfür ve şirkte inatçı olanların ise bir süre sonra kalpleri kararır ve mühürlenir. Bu kimseler artık iflah olmaz haldedir ve Allah dilemedikçe kurtuluşları da mümkün değildir. Bu da aslen şu demektir ki; hata ve günah ne kadar çok olsa da bunun farkına varmak, kurtulmayı dilemek, bağışlanmayı arzulamak ve hidayeti aramak her zaman mümkündür. Bu tevbe, şükür, istiğfar imkanı kullanılmaz ise o zaman başkaca çıkar yol kalmaz ve kul bir zaman sonra önce tembelliğe, sonra boşvermeye en nihayetinde de inkara sürüklenir ve kaskatı kalple huzura varıldığında da alınacak amel defteri şüphesiz soldan verilir.

İman eden sevgi dolu yürekler ise iman derecesinin artışına paralel olarak önce kendi açıklarını, sonra yakınlarının hallerini görüp, her dakika yeni bir şeyler öğrenip, her zaman Allah’ın sınırlarına riayet etmek gayretiyle sevap ve hayırların peşinde koşar ve kötülüklerden uzak durup kötülere teslim olmaz. Yani imanlı kalbin iki kaidesi; iyilik yapıp iyilerle dost olmak ve diğeri kötülük yapmayıp kötülerle savaşmak ve onlarla gerekirse cihad etmektir.

Bu iki vazifeden sadece ilkini yapıp dünyaya açılan pencerelerini kapatan kul kendisine iyilik etmekten öte gidemez. Oysa Allah kullarının kendisine yardım etmesini isterken onların kötülükle mücadelesini arzulamakta ve iyiliğin yeryüzüne egemen olması için çalışmalarını emretmektedir. Yani kabuğuna çekilen Müslüman mü’min olmanın en fazla yarısıyla nasiplenmiş ve Allah emirlerinin sadece yarısına riayet etmiş olur ki bu asla yeterli değildir.

Mü’min kul, kalbindeki iman cevheriyle amansız zalimlere, açlık ve sıkıntılara, eza ve eziyetlere dayanabilen, haksız ve batıl olduğunu bildiği şeylere öleceğini bilse tamah etmeyendir. Çünkü o bilir ki hak olmayan bir damla nimet bile zulüm ve günahtır, başkasının hakkını yemektir ve helal değildir. Haram ve helal demeden yiyecek olursa da zaten o kulun mü’minliğinden söz bile edilemez.

Zulüm adaletin zıddı, hakkı ait olduğu yere koymamaktır ki hakka isyan ve haksızlıktır. Mü’minin hak’ka ve Hakk’a hizmet etmeyen bir adım atması da mümkün olmadığından harama, şirke, batıla, küfre uzanan tüm yollar mü’min için kapalıdır. Bunun tam tersi yani haksızlığa, haksız kazanca, zulme sessiz kalan kulların mü’minliği söz konusu değildir.

Ayetlerden çıkarılan önemli mesajlardan biri de şudur ki; Allah zalimlere süre verendir. Böyle yapması onların helakı hak olsun, azgınlıkları artsın ve kendilerine uyacaklar iyice belli olsun diyedir. Lakin Allah’ın öfkesini asıl hakedenler zalimlerden çok zalimlere boyun eğenlerdir. Çünkü bu teslimiyet Allah’tan başkasından korkmak, Allah’tan başkasından nimet ve medet beklemek demek olduğundan baştan sona küfür ve şirktir. Affı yoktur.

Keza tevhid ve şirk ayrımı da iman tanımıyla doğrudan alakalı bir diğer konudur ve önemlidir. Allah yolu, İslam istikameti, Kur’an rehberliğinde atılan her hak adım tevhidi’dir. Bu yolun dışındaki tüm hal ve yollar ise batıldır, nasipsizdir. Tevhidin tüm yolları sadece Allah’a çıkarken, şirkin yolları – Allah’ı inkar etmeden ama yanına berisine yedek ilahlar koyarak – şeytana çıkar. Yani inkar etmek küfür ama Allah’ı inkar etmeden yanına eş, ortak, evlat, benzer, aracı, şefaatçi koymak şirktir. Küfre saplanana kafir, şirke batana müşrik denir ki affedilmeyecek olan suç küfür değil şirktir. Çünkü kafir her an hakikati görüp iman edebilecekken, şeytanın egemenliğindeki müşriklerin o etkiden kurtulup hak yola dönmesi zordur. kafir tanımadığı, bilmediği bir şeyi inkar ederken yarın öğrenip pekala iman edebilecekken, dini ve Allah’ı bildiği halde eş ve ortaklar atayanların mazereti de yoktur ve cezaları sonsuza kadar sürecek olanlar da bunlardır.

O halde iman etmek mü’min olmanın ilk şartı, mü’min olmak cennetlere girebilmenin ilk şartıdır. İman yoksa riya ve gösteriş vardır, iman yoksa kullara tapmak, put niyetine para, kadın, makam , kibir, güç gibi dünyevi şeyleri, insanları ilahlaştırmak vardır ve hepsi şeytanın kandırmacasıdır. Lakin hesap aslen ahiret yurdundadır ve o gün hakikat anlaşıldığında vakit çok geç olacaktır.

Kurtuluş Kur’an’da, hakikat, ilim, öğüt ve tembihler hep Kur’an’dadır. Dünya sınavının soruları, cennetin anahtarları, cehenneme götüren yollar hep Kur’an’dadır. Kur’an’ı anlayarak okuyan talihli kullar elbet bu nimetlerden nasiplenecek, imana gelecek ve şeytana aldanmayacak olanlardır. Kur’an’ı hiç okumayan veya anlamadan okuyan gafiller ise muhakkak Allah’a ve Kur’an’a yaptıkları bu haksızlıkların ceremesini şefaatten mahrum kalarak ödeyeceklerdir. Dahası o okumadıkları Kur’an ayetleri nedeniyle dost ve düşmanı tanıyamayacakları için de er yada geç şeytana asker olacaklardır.

Rabbim tüm kullarını Kur’an’a, İslam’a, Hz. Peygamberin örnek ahlakına, hidayete kılavuzlasın.
Rabbim Müslümanlara mü’min olabilmeyi nasip etsin.
Rabbim oynanan şeytani – Yahudi oyunlarına karşı bizleri aydınlatsın.
Rabbim bizlere tevbeyi, şükrü, duayı nasip etsin, nefsimizi temizlesin, imanımızı arttırsın.
Rabbim bizi tevhid erlerinden, şirke düşman olanlardan eylesin.
Amin!
İnanmak üzerine notlar

Bu yazıyı okudunuz mu?

Yalan ve iftira

Yalan ve iftira

Yalan ve iftira Yüce Allah’ın, mübarek kelamı Kur’an’da lanetlediği şeylerden birisi elbette “yalan ve iftira”dır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir