Anasayfa / İMAN ESASLARI / İnsan olmanın erdemi
imanilmihali.com
insan olmanın erdemi

İnsan olmanın erdemi

İnsan olmanın erdemi

İNSAN OLMANIN ERDEMİ
Simsiyah boşluğun tam ortasında, kâinatın tekdüzeliğini kıskandıracak kadar güzel bir gezegende milyarlarcamız bir arada nefes alıyoruz.
Bizler için hazırlanmış beş yıldızlı bu tatil yöresinde, havayla, denizle, suyla iç içe her gün birkaç sınava giriyor, diğer zamanlarda boş geçen dersler misali aylaklık yapıyoruz. İşe gidiyor, para kazanıyor, kazandıklarımızı harcıyor, yemek yiyor, nefsimizi köreltiyor ve zaman geçiriyoruz.
Adına ister seks, ister sevgi veya aşk deyin bir şeylerle oyalanıyor, anlaşıyor, çatışıyor, yarışıyor, kendi değer yargılarımızı yaratıyor, kişisel veya toplumsal olarak iyi ve kötüyü belirliyoruz. Gerek kanun şeklinde, gerek kültür yoluyla içimize sinmese de toplumsal güdülere ayak uyduruyor, egomuzu tatmin ederken hırs ve aç gözlülüğümüzle başa çıkamıyoruz. Geceyle gündüz sürekli yer değiştirirken yaşlanıyoruz. İçimizdeki huzurun yerini nefsimizden kaynaklanan geçici tatmin dolduruyor.
Binalar arasına sıkışan yaşantımızda çoğu zaman başımızı çevirip bakmıyoruz etrafımıza, dinlemiyoruz kuşların sesini ve fark etmiyoruz renklerin ahengini. Aceleyle gidiyoruz bir yerlere durmadan.
Görmeden, dinlemeden, fark etmeden yaşıyoruz. Bencil ve tek kişilik hayatlarımıza bazen birileri girse de yalnız olmayı seviyoruz. Genç yaşlarda boyunduruktan kurtulma hevesindeyiz üzerimizdeki medyatik bombardımanlar nedeniyle. Sevgiyi aşk denen sahtelikle değiştiriyoruz, sevginin çok daha büyük olduğunu unutarak. Dokunup hissetmeyi seks denen şeyle aldatıyoruz. Hissizce, zavallı bir şekilde aldanıyoruz sabahsız gecelerde.
Varlık âleminin, maddiyatın pençesinde yitip gidiyoruz kendimizi unutarak. Para, güç, mevki, hükümranlık, hırs ve arzusuyla feda ediyoruz kendimizi. Yoruluyor, vazgeçiyor, önemsemiyoruz. Unutmak, mazeret üretmek hoşumuza gidiyor. Nefeslerimizi aldığımız gibi bomboş salıveriyoruz havaya, içini doldurmadan, kirli çöp gibi atarcasına içimizi temizlemeyi umarak.
Kanımızda, hücrelerimizde, en küçük atomlarımızda dolaşanların, kâinattaki her şeyde de var olduğunu unutarak kendimizi farklılaştırıyoruz böbürlenerek.
Diğer varlıklardan üstünmüşçesine onları dikkate bile almadan geçen zamanlarımızda kendimiz için onları feda ediyor, yaşamlarını yok sayıyoruz. Kolumuzu ısıran bir böceği saldırganlıkla suçlarken, yıkıp geçtiğimiz, kül ettiğimiz ormanlardaki milyonlarca canlının ne olacağını umursamıyoruz bile.
Ukalalık dolu yaşantımızda güç ve para için nefes alıyor, yemek yiyor, uyuyor ve sabah tekrar işe gidiyoruz. Bu kadar tekdüze yaşantıda da mutsuzluktan ve içimizdeki boşluktan söz ediyoruz. Çünkü banka cüzdanlarımızın doluluğu yüreklerimizi dolduramıyor.
Taşıdığımız beş duyuyu kullanmayı tam öğrenmeden tesadüfen yaşıyoruz. Duymayı, görmeyi, fark etmeyi bilmiyoruz. Yaptığımız sadece makineleşmiş bir biçimde veri toplamak. Yorumlamadan, eklemeden, sorgulamadan. Bu verileri de işimize geldiği ve alışageldiğimiz gibi, bize öğretildiği gibi hafızalarımızdaki eski uygulamalara bakarak ve nefsimizin istekleri doğrultusunda reaksiyona geçiriyor ve tepki veriyoruz. Karşımızdaki üzerinde bırakacağımız etkiyi çoğu zaman düşünmeden kendi isteklerimizle yaşıyoruz. Paylaşmadan, yardım etmeden. Reflekslerimiz çoğu zaman alışkanlıktan öte gidemiyor. Reaksiyon gösterirken de aklımızda en derinlere koyduğumuz ölmek fikrini hatırlamanın sıkıntısıyla ve egomuzun emirleri doğrultusunda davranıyoruz.
Güzel gezegenin bulutlarına sadece yağmur veya gölge için bakıyor, güneşi bronzlaşmak için arzuluyor, suyu deniz ve tatil olarak görüyoruz. Ağaç bizim için bir gölge, yağmur çamur, dağlar yağmur toplayan ve av hayvanlarına yuva olan yerler, gökyüzü burçların anavatanı ve zaman iş bitimini dört gözle çektiğimiz saatlerden ibaret.
Düşünen bir hayvandan farklı değil yaşantımız. Dünü az, bugünü hiç, yarını çok yaşıyoruz. Anılarımızla bazen baş başa kalsak ta bu, kalp yaralarımızı hafifletmek için gözyaşı dökmekten, sevdiklerimizi kaybetmiş olmanın verdiği acıyı azaltmak için iç çekmekten ibaret. O kadar çok yaşanmışlığın arasında tek tük canlanan anılar hatırlamak istediklerimizle sınırlı.
Görmek istemediğimiz, unutmak istediğimiz çöplük yuvası geçmişimiz. Çünkü bugün gibi dün de dost değil bize. Dolu dolu yaşayamadığımız zamanı gelecek hayallerimizle şekillendiriyor, umut edip bekliyor ama zamanı gelince o hayalleri de bilinçsizce ve acemice katlediyoruz.
“Zaman da hayat ta bizim, kim ne karışır” temasıyla boş bir çuvala benziyoruz. Annelerimizin siyah beyaz ama sevgi ve şefkat dolu fakirlik yılları kadar mutlu değiliz. Aile de, arkadaş ta, sevgili de, dost ta olamıyoruz gönülden. İçimizdeki boşluk yüzümüze de yansıyor ve gülemiyoruz göbeğimiz oynaya oynaya.
Modern yaşam zırvaları ile doldurduğumuz günlük saatlerimizde trafikten, kalabalıktan, aldatma ve kandırmadan öte gidemeyen çabalarımız bizi sahtekâr yapıyor. Yaptığımız bu aldatmaca karlı olduğu sürece yutkunuyor ve alışıyoruz. Madde her şeyimiz olurken maneviyatımız yok oluyor.
Şikâyetlerimiz bu an ile ilgili. Endişelerimiz çoğu zaman maddi kaynaklı. İnsan olamamaktan kaynaklanan hatalarımızı zamana, çağa, nesillere yüklüyoruz. Pişmanlıklarımız dağ gibi büyüse de aldattıklarımız arasına kendimizi de katıyoruz. Hayatımızın son demlerine kadar bu şekilde yaşayıp ya da yaşadığımızı sanıp yolun sonuna geliyoruz.
Gözlerimizin feri sönerken, tenimiz bir estetik ameliyatını daha kaldıramayacak hale gelirken eyvah diyoruz. Ne kadar boş geçirmişiz hayatı? Suyun sesini duyamadan geçen yıllarımızdaki kahreden hatalarımız gözlerimizden yaş olup akıyor ve pişmanlıkla acıyı koyun koyuna yatırıyoruz hasta yatağımızda yanı başımıza. Yalnız kalmak ama son nefesi verirken yalnız olmamak dileğiyle bakışlarımız camdan dışarı kayıyor. Sağlıklıyken, gençken, henüz vakit varken yapamadıklarımız şimdi gönlümüzden geçen istekler oluveriyor.
Tek başına kalmaktan korkarak son nefesimizi veriyoruz. Geride bıraktıklarımızın daha hastanede başlayan miras kavgaları arasında, ruhumuz yerine giderken bedenimiz toprağa geri dönüyor ve bir hayat daha böyle amaçsızca, sevgisizce ve nankörce geçip gidiyor.
Ölen biz değil de başkasıysa yaşam aynı sadeliğiyle devam ediyor. En kolay yaptığımız şey olan alışmak kabiliyetimizle aynı umursamazlığımıza geri dönüyor, hastanede bizi etkileyen bu doğaüstü olayını bile birkaç gün içinde unutuyoruz. Doğmakla ölmek arasındaki yılları pervasızca harcamış olanlardan da ders almadan yaşlanmaya devam ediyoruz. Sıra bize gelene kadar.
Oysa hayat sadece yaşamak değildir. Hayat takvim sayfalarına konan bir çarpı, ajandamızdaki ödenen vergi veya umutla beklediğimiz randevu değildir. Hayat kocaman bir bütündür yaprağıyla, kuşuyla, rüzgârıyla ve bizle. Biz olmasak ta, yaşamasak ta devam eden süreçtir hayat. Yaşamak sadece bizim doldurduğumuz zamandır.
Zaman etkileyebildiğimiz an dilimi, anne ve babalarımızın doğum hikâyeleriyle başlayan ve torunlarımızın ölümüyle sonuçlanan bir aralıktır. Bunun adı zamandan ziyade süreçtir. Hayat gibi zaman da bizden çok daha büyüktür ve anlayamadığımız kadar farklıdır.
Biz bir süreçte yaşarken, hayat ve zaman hep oradadır. Ulaşamayacağımız kadar derin ve tahmin edemeyeceğimiz kadar karmaşıktır. Biz bu kadar büyük düşünmeyi de çoğu zaman arzulamadığımız için bize yabancıdır ve biz bu yüzden küçüğüz. Küçüğüz çünkü en temel şeyleri sorgulamaktan ve derin düşünmekten bile uzağız.
Hayatın anlamını, zamanın derinlik ve eskiliğini, yaratanın varlığını ve en önemlisi varlık nedenimizi düşünmüyor, yüzeysel yaşıyoruz. Bu yüzeysellik her işimize yansıdığından da sığ bir hayat sürüyoruz.
Derinleşebilenler huzur ve ahengi yakalarken onlara gıpta etsek de farkı daha çok süslenerek veya daha çok para harcayarak kapatmak dileğindeyiz. Alaycılık, önemsememe veya yok saymakta oldukça marifetliyiz. Onların yaptığını yapmaya gerek yok, sorgulamadan da yaşanır diyor veya bir şeyleri nasılsa değiştiremeyiz sanıyoruz.
Yürüyen 70 kiloluk et parçası gibi bedenimiz. Üstün olduğumuzu iddia ettiğimiz hayvanlardan farklı yaşamıyor, doğanın mükemmelliğine yaklaşamıyoruz bile en şanslı varlık grubu olduğumuz halde.
İnsan olmayı becerebilen çok az kimse var etrafımızda.
Yaşamak kabiliyeti bir akşamüstü güneşi seyretmekten alınan hazzın farkındalık derecesine bağlıdır. Bu duygu iliklerimize kadar işliyorsa şayet ve daha önce neden bu manzaraya seyirci kaldığımızı düşünüyorsak bir şeyler değişmeye başlıyor demektir. Bu başlangıç aslında bu yaşamdaki ilk saniyelerimizden itibaren bizde olan fakat bizim ihmal ettiğimiz bir duygu. Biz doğanın bir parçası olarak dünyaya gelmişken çok kısa sürede ona hâkim olmak sevdasıyla böbürlenmeyi bırakmış olsaydık, bu duygu bizimle birlikte olmaya devam edecekken, yaptığımız yanlış tercihler nedeniyle şimdi kaybettiğimiz şeyleri kısa süreli de olsa geçte olsa bazen hatırlıyoruz. Bu her seferinde yeniden başlamak fikri hoş değil elbet çünkü kısa ömürlü oluyor ve bütünleşemeden, alışkanlık haline getiremeden bir süre sonra yine vazgeçiyoruz.
Vazgeçtiğimiz şey ise maalesef hayat. İnsana yakışır adilikte ve standartta. Bir parçası olduğumuz şeyi yok saymak. Tam bize ve çağımıza yaraşır bir yaşam şekli.
Elbette bu yaşımıza kadar bize öğretilenler doğrultusunda yaşadık, elbette bize anlatılanları dinledik. Bu anlatılanlar bizde yer etti ama tüm bu olanlar bilgisayardaki “D” diskine kaydolundu. Oysa “C” diskinde olanlar yani biz daha dünyaya gelirken yüklenmiş standart yazılımlar hep oradaydı ve biz onları zaten biliyorduk. Ama D’ye yüklediklerimize dayalı bir sistemde yaşadığımızdan “C” içindeki mükemmel programlara bakmadık, bazılarını kurmadık, çalıştırmadık bile. Hele güncellemeyi hiç yapmadık.
Birileri bize hep bedava yazılım sağladı ve biz bunlarla mesafe kat ettik. D programlarına ihtiyaç duymayacağımız şekilde tasarlanan yeni dünyada yine yazılım sahiplerinin zaman zaman gönderdiği virüslere takıldık. Birey veya toplum olarak bu programlara esir olup onların istediği şekilde davrandık. Programlandığımız gibi.
Önemli olan yanlış yola sapmak değil, o yoldan ilk fırsatta doğru yola ulaşabilmektir. Bu sonradan eklenen programlardan kurtulabildiğimiz gün insan olmanın erdemiyle yeniden tanışacağız demektir. Bu pencereden bakıldığında kültür, dil, tarih gibi geçmişin ağır toplarının bile ne kadar oynanmış olduğunu görmek mümkün olacaktır.
Bu şekilde yaşamış olmaktan sonra geriye bıraktıklarımız da suni gözyaşları ve anlamsız maddi miraslardan öte geçemiyor. Bu mirastan etkilenen daha doğrusu pay alan geride bıraktıklarımız ise aynen bizim gibi yaşamak yoluna gidiyor ve bir türlü toparlanamıyoruz. Mutsuzluğumuzla bizden sonrakileri de karartıyoruz. Onlara nasihat yerine bıraktığımız paralar hayat tecrübemizi onlara ulaştıramadığı gibi onları maddi dünyanın kollarına atıyor en derinden. Miras bıraktıklarımız bu yüzden boş hayatlarımız gibi değersiz.
Bizim bu keyfekeder yaşantımıza ve sorumsuzluğumuza rağmen doğduğumuz günkü sahip olduğumuz miras yaşadığımız yıllar boyunca elde ettiklerimizle beraber genlerimiz yoluyla evlatlarımıza geçiyor. Bıraktığımız para ve araziler ile sevinen çocuklarımız ne yazık ki bu genlerle gelen saadeti göremeyecek kadar kör, sağır ve dilsiz. Çünkü biz onlara nasıl yaşanması gerektiğini hayat koşturmacasından bir ara bulup ta anlatamadık. Zaten az umursadık, zaten zamanımız yoktu, zaten derin düşünmemiştik ve zaten güneşin doğmasında gördüğümüz anlam hayatın yüceliğinden ziyade mesai günü işe geç kalmamaktı. Bu nedenle de çocuklarımız hayata bir sıfır yenik başladı.
Bu salgın hastalık onların da çocuklarına, okuldaki arkadaşlarına, eşlerine, patronlarına bulaştıkça toplum zedelendi ve ruhsuzlaştı. Kontrolden çıkan sapmalar neticesinde hayat bizden ayrı kulvarda akmaya devam ederken biz denizi bırakıp suni göletlerde serinlemeye devam ettik. Kaybolduk hayatın içinde.
Sağduyu sahibi bazı insanları alaya alırken bir an bile haklı olabileceklerini düşünmedik. Düşünmemizi de fırsat yoktu çoğu zaman çünkü hemen birileri veya bir şeyler bir etiket yapıştırdı o yaşlı ve olgun adama. “D” programlarına ekledikleri şeyler onların ikaz habercileri oldu ve her şeyden haberleri oldu. Bu hastalık başkalarına bulaşmasın diye de hemen etiketlediler. Ancak çoğu zaman etiketleri hatalıydı. Bizde bu etiketlere aldandık.
Bu insanlar kendilerinden başka etiketleyen insanlara bile hoşgörü göstermediler. Hep aynı durumda aynı etiket kullanılsın istediler. Renk, şekil ve ebatları hep onlar emretti. Bizse rafta duran cansız video kasete döndük onlar sayesinde. Önceleri teker teker sonra grup halinde yüklendiler başkaldıranlara ve kazandılar.
Etkilediğimiz insanlara da kazandıklarımızı bulaştırarak suça bizde ortak olduk. İçimize dönemedik bir türlü ve hayatı tiyatro sahnesi gibi yaşadık. Her perdede yeni oyuncular geldi, sahne sonunda veda ettiler. Sahte alkışlarla teselli bulan hayatlarımız gerçekten uzak yaşadı.
Sahne ışıkları karardıktan sonra duyduğumuz çaresizlik bizi yalnızlığa terk etti ve her defasında yalnız kalmamak adına onların istediği şekilde davrandık. Topluma kaynaşıp zehirlenmeye devam ettik aç gözlülükle.
Bizi her saniye etkilemeyi başardılar. Bunu yaparken farkında olmasak ta bizi kullandılar ve insanoğlunun sonunu hep beraber hazırladık. İnsanlık alemi bilinmez bir meçhule pupa yelken giderken akarsuda sürüklenen saman parçası kadar değersiz olduk. Yanmadan, yutulmadan, yenilmeden yaşamaya devam ettiğimiz için kendimizi şanslı saydık ve teselli zincirlerimize hep yeni halkalar ekledik.
İstisnalar çıktı tabi. Kurala uymayan, düşünen, değiştirmeye çalışan. Ama onları ya kısa sürede unuttuk ya zamanla yaptıkları şeyin kötü olduğuna bizi birileri ikna etti. Bizde zavallı beyinlerimizle kolayı seçip onlara inandık. Gösterdiklerini doğru kabul ettik. Görmediğimiz şeyleri yok saydık. Gördüklerimizi abartılı bulduk, duyduklarımıza inanmadık ve geçmişten ders alamadan günü yaşamaya devam ettik. Bu sayede tarih hep tekerrür etti ve biz her seferinde yenildik.
Büyük savaşları çıkaranlar onlar olurken ölen biz olduk, birileri tokken aç gezen bizler olduk. Onlar sisteme hükmederken biz oyuncu olduk. Onlar şahken bizler piyon olmaktan öte gidemedik. Çünkü onlar güçlüydü, kurumsallaşmıştı, aklını kullanıyordu ve kararlıydı. Bizden daha çok biliyor, çalışıyor ve okuyordu. Onlar bizden farklı olarak düşünüyor ve zorluyordu. Onlar ot gelip saman gitmezken biz hep aynı merada otlayan inekler gibiydik.
Bizi vazgeçirip, unutturdular ve geriye bizden bir şey kalmamasını sağladılar. Hızlanan zamanda onlar daha çok kenetlenirken biz parçalara ayrıldık. Menfaat uğruna bölündük. En değerlilerimizi bile onlara şirin görünmek adına feda ederken bir an durup düşünmedik bile. İşverene, gelir sağlayana, maaş ödeyene hoş görünmek adına onaylamasak ta onların istediği gibi davrandık. Onlar bizi silah çekip zorlamadıysa da biz isteyerek ve severek kötü olmayı seçtik. Bize cazip gösterilene kendi rızamızla teslim olduk.
İyi insan olmak için bir ömür harcamak yerine kötü insan olmak için on dakikaları tercih ettik. Suçlu olduğuna inandıklarımızı hukuk boşluklarıyla sokaklarda dolaşır gördüğümüzde içerlemedik. Onlara bay dedik, sayın dedik. Onları hukuk zavallı kalıyor diye affettik. O beğenmediklerimize şirin görünmek için zaman geldi taklalar attık.
Mevki, makam, para ve güç bize çok cazip geldi.
Nafile, kıymetsiz zamanlar yaşadık çağlar boyu. Birey olarak basit zamanlarda basit süren yaşantımızı zamanla teknoloji ile süsledik. Kobaylaştırıldığımızın farkına varamadan alet olduk oyunlara.
Bize vaktinde doğru gelen her şey her geçen günde anlamını yitirmeye başladı. Gençlik dedik, ergenlik dedik adına. Kurallara karşı koymayı bile beceremeden aykırı olmayı suç işlemek sandık.
En değerli şeyimiz olan yaşama hakkını bile başkalarının eline teslim ettik ve bir köşede olmayı yeğledik. Ötemedik dallardaki özgür kuşlar kadar, dinleyen olduk her defasında. Hürriyetin farkına varamadan esir olduk farkına varamadan. Kaçmayı özlemeyecek kadar çaresizdik. Belki kolayımıza geldiğinden, belki alışkın olmadığımızdan razı olduk önümüze konan bir tas yemeğe. Mutlu ve beklentisiz bir köle olarak yaşamaya devam ettik özgür olmayı mutsuzluk sanarak.
Bir sabah olsun ellerimize bakmadık derinden. O incecik deri altında gezen kanımızı, o kanın içindekileri düşünmedik. Üzerindeki kire, nahoşluğa, ojemize odaklandık. Yüzeyselliğimiz kendimizi beğenmekten aldı bizi, hep başkalarına kendimizi beğendirmeye götürdü. Aldığımız her eşarp, seçtiğimiz her renk hep başkalarına göreydi.
Yaşam, hayatın umursamazlığında tercihlerimiz doğrultusunda dengesizce yön buldu ve yaşam sürecimiz engin zaman içinde kayboldu gitti. Buraya kadar yaşadıklarımız hiçken, geleceğe ait umutlarımızda aynı hiçliğe bulandı. Mutsuz, ruhsuz ve umutsuz kaldık.
Yerkürenin harikulade çıplak güzelliğini, üzerine kondurduğumuz binlerce metal parçası ve beton yığını yüzünden göremedik. Madde dolaşmaya başladı damarlarımızda ve maneviyatımız yok oldu. Maneviyat adına bizi kullananların da kirli oyunlarıyla cazip olan madde oldu maneviyat yerine. Bizde kolay olanı yapıp daldık dolarlar arasına. Borsaya ayırdığımız zamanın onda birini hayata ayırmadık.
Çok zor göründü değiştirmek, geri dönmek, değişmek, kabullenmek. O kadar güçsüz ve bir o kadar çaresiz hissettik ki teslim olduk. Kolay yoldan, hırpalanmadan oyuna ortak olduk. Günahkâr, nankör, vurdumduymaz olduk.
Her geçen gün yaşlanıyoruz. Mum sayısının artışına paralel olarak etrafımızda insan sayısı da değişiyor. Yeni aile bireyleri aramıza katılırken, eskiler birer birer eksiliyor. Biz o muma üflerken başka hayatları umursamadan, o günün kralı edasıyla yok sayıyoruz.
Toplumda bizi, toplumlar da toplumları, yaşam hayatı, süreç zamanı yok sayıyor. Yok saymalar arasında dünyamız bilinmeyen bir sona doğru devam ediyor yolculuğuna. Biz de o muhteşem yıldızlar resmi altında, süratle dolanan bir gezegenin tam üstünde kayıtsızca seyahat ediyoruz. Başımızı kaldırıp yıldızlara bakmadan.
Hak etmiyoruz yaşamayı ve layık değiliz insan olmaya, bu halimizle, değişmezsek ve yetişemezsek.
Kalbimizdeki huzur neden noksan diye sormadan bir tülü mümkün olmayacak hakikati görmek. Adilik ve haksızlıkla bezenmiş medeniyete başkaldırmadan mümkün olmayacak iman etmek. Hak’kı tanıyıp anlamadan mümkün olmayacak insan olmak.

 

İnsan olmanın erdemi

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dünyada kaç milyon Müslüman vardır

Dünyada kaç milyon Müslüman vardır

Dünyada kaç milyon Müslüman vardır Başlık bu olunca akıllara hemen Müslüman devletlerdeki milyarlarca insan gelir ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

− 3 = 1