imanilmihali.com
İnsan ve ötesi

İnsan ve ötesi

İnsan ve ötesi

İnsanoğlu biyolojik ve ruhani yapısı ile muhteşem bir yaratıktır.

Tüm kas ve kemik yapısı, hücre ve doku sistemi, salgı ve hormonları, sindirim-solunum sistemleri tabiat ile mücadele etmeye, çevre ile uyum sağlamaya, hayatta kalabilmeye, kendisini geliştirmeye ve kâinatta değerli bir mahlûk olarak vuku bulmaya uygun yaratılmıştır. Bu sistem öylesine muazzam bir ahenk içindedir ve öylesine denge ile çalışır ki taklidi değil anlaması bile imkânsızdır.

Söz gelimi görme, işitme ve konuşma başlı başına bir muammadır. İnsanın sahip olduğu aynı kaslar ile yeri geldiğinde yüz kiloluk bir ağacı kaldırması ve yeri geldiğinde bir tüyü zarar vermeden yerden alması bu muammanın bir başka sırrıdır.

Bedenin içinde ama bedene belki de ait olmayan akıl, ruh, şuur, hafıza gibi ruhani veya manevi olgular da insanın soyut muammalarıdır.

İnsan; soyut ve somut dünyaları içinde barındıran bir âlem, bir kâinat gibidir. Yaratan bu denli özenli ve ahenkli yaratmıştır.

Rabbimiz “ilah edindiklerinizin hepsini bir araya çağırsanız da onlar bir sineği bile yaratamazlar” demekle muazzam ilim ve kudreti ile meydan okumaktadır ve haklıdır.

Devasa kâinatın dizgisi ile bir kum tanesinin atomu ve insan hücresinin yapısı hemen hemen aynıdır. Bu şaheser gözlem tüm bunların aynı usta tarafından imal edildiğinin göstergesidir. O usta, Allah’tır.

Allah insanı diğer varlıklardan farklı olarak sadece maddi değil aynı zamanda soyut bedeniyle birlikte yaratmıştır. Varlığını bildiğimiz ama kendisini gösteremediğimiz bu soyut kavramlar ses, akıl, ruh, anı, idrak gibi değişik şekillerde çıkar önümüze. Günlük hayatta farkında olmadan kullandığımız bu yetenekler diğer mahlûkatta olmayan veya benzeri olmayan bir kalite ve seviyededir.

Hafıza misalen çok önemli ve yaşam standardının sürdürülebilir olması için gerekli bir unsurdur. İnsan yıllar öncesinde öğrendiği veya yaşadığı şeyleri hafızasında saklayarak derin bir tecrübe ile bakar bugüne. Bu sayede kendi yanlış ve doğrularını oluşturur, gelecek nesillere de kendi doğrularını evlatları yoluyla aktarır. Medeniyet ve bilgi aktarımı bu sayede şekillenir. Bu hafıza ecelden sonra da kabirde işe yarayacak mıdır veya ne kadar yarayacaktır bilemiyoruz ama ahiret yurdunda dünyada yapıp ettiklerimizi hatırlayacak olmamız hasebiyle hafızanın da bizimle birlikte yeniden dirileceğini düşünürüz.

Nefis ve genler insan denen muammanın diğer bilinmeyenleridir.

Dünyaya getirdiğimiz evladımızın, özelliklerimizi aldığını, hastalıklarımızın, kültür genlerimizin, ırsiyetimizin ona geçtiğini görürüz. Benzer olaylara benzer tepkileri veriyor olması, göz ve ten rengimizin benziyor olması hep birer muammadır.

Nefis kalp ile mi akıl ile mi bağlantılıdır tam bilemiyoruz ama bildiğimiz içimizde kalpten gelen vicdan sesine çoğu zaman aykırı bir tezat oluşturduğudur ki bu da nefsin kalp ile denk ve kalbe yerleşik olmadığını gösterir. Nerededir, nasıl hayat bulur bilemeyiz ama biliriz ki nefis bize kötülüğü emreder ve ıslaha muhtaçtır. Biz onu sınırlı bilgimiz ile temizlemeye de muktedir değiliz. O yüzden nefsimizi terbiyeye çalışsak ta ıslahını Yüce Allah’tan dileriz.

Yine bedenimize ait olmayan ama bizimle yaşadığını farz ettiğimiz hafıza melekleri vardır. Bunlar namuslu, hak yemeyen, sabırla görev icra eden itaatkâr meleklerdir ve bizim her hareketimizi not ederler. Bunları nasıl ve ne zaman kayda geçirirler bilemeyiz ama biliriz ki haksızlık yapmazlar, biliriz ki amel defterine yazarlar ve biliriz ki o amel defteri ahirette karşımıza irili ufaklı ne varsa yazılmış olarak çıkacaktır.

İşte insan bu denli karmaşık bir madde ve boşluk birikimi üstün varlıktır.

Bedenin % 75’inin su olması da ilginçtir. Günlük su kaybımız ve içtiğimiz su dikkate alınarak bu suyun sürekli değiştiğini, dışkı yoluyla attığımız şeylerin aslında ölen maddelerimiz olduğunu biliriz. Yani hayat ve ölüm kendi içimizde bile her dakika hayat bulur. Ölümü hatırlamak için öyle çok uzaklara gitmeye gerek yoktur.

Dünyada aynı anda yaklaşık 7 milyar ve genel toplamda tahminlere göre 107 milyar insan yaşamıştır. Bunların birbirinden sima ve beden olarak farklı olması ayrı bir mucizedir. Elinize kâğıt kalem alsanız ve farklı simalardan çizmeye başlasanız herhalde binlerde kalır ve daha fazla üretemezsiniz. Ama yaşayan milyarlarca insanın siması farklı, dili, teni, cinsi farklıdır.

Dünyada yaklaşık milyon çeşit canlı varlık insanla birlikte hayat bulmaktadır. Kimi denizin metrelerce altında kimi yüksek dağ tepelerinde yaşayan bu varlıkların hiçbiri açlıktan ölmez ve her biri kendisine verilen göreve ve yaratılış gayesine istinaden yaşar gider. İnsan bunların bazı kabiliyetlerini taklit edecek nitelikte ve zekiliktedir. Bu sayede avlanma ve keşfetme yeteneği vardır. Bu hayvanların bir kısmı et, bir kısmı ot ile beslenir. İnsan ise evrimi ve yaratılışı gereği hem et hem ot ile beslenir. Diş yapısından kan dolaşımına kadar biyolojik üretilmişliği buna göredir.
İnsanın ilgi sahsı çok geniştir. Yaşayan diğer canlıların temel hedef ve ihtiyacı emniyet ve beslenme iken insan temel ihtiyaçlara ilaveten bilgi ile buluşmaya, sanata, keşfetme arzusuna, bilinmeyene duyduğu hevesine tabi meraklı bir varlıktır.

Velhasıl insan biyolojik yapısı ve manevi veya soyut yapısı ile diğer görünen varlıklardan farklı karmaşık ve üstün bir yaratılıştadır. Göremediğimiz varlıklarla münasebeti halen kuramıyoruz ve zaten onlarla mukayese etmekte doğru değildir diye düşünüyoruz. Çünkü konu hassastır ve gayba aittir. gaybın bilgisi de Allah’a aittir. Bu konuda ahkâm kesmek yapılabilecek son şeydir.

Yüce Allah insanı bu muazzam kalitede yaratıp, onlarca üstün yetenek ile donatırken sorumluluğu da vermiştir. Bu sorumluluk önce dağlara verilmişken dağların kabul edemeyişi ama insanın kabul edişi maceracı ruhunun, cahilliğinin veya güç tutkusunun eseri olabilir ama sonuçta insan bu ağır yükü kabullenmiştir. Bu ağır yük cennete ve yeryüzüne mirasçı olmak yüküdür.

Bu yük beraberinde bir sınavı getirecek ve dünya yaşamı bir imtihan olarak cereyan edecektir.

Mirasçı olmak o mirası hak etmek ve nimetlerinden yararlanmak demektir ki bu yüzden iyiler cennete kötüler cehenneme gidecektir. Bunun istisnaları, şartları, tercih ve seçimlerinin takdir yetkisi sadece Yüce Rabbimize aittir. Ancak açık olan şu dur ki bu sınav ilahi adalet gereği kurallara uygun olmak zorundadır ve öyledir de. Şartlar ve sorular belli, kitaplar açıktır bu sınavda.

İnsan dışındaki görünen diğer canlı ve hatta cansız varlıkların kendilerine verilen görevi ifa ettiklerine şüphe yoktur. Sözgelimi güneş var edildiği günden bu yana görevini layıkıyla yapmış ve yapmaktadır. Gezegen ve yıldızlar her saniye kendilerine çizilmiş yörüngelerde dönüp durmaktadır. Tarih sahnesinden silinen dinazorlar son ana kadar bir maksada uygun yaşamışlardır. Arılar hala bal yapmakta, karıncalar hala yazları bile durmadan çalışmaktadır.

İnsanın ise yazık ki hevesle kabul ettiği halifelik görevini tam olarak yerine getirdiğini söylemek mümkün değildir.

Kur’an belki de bu yüzden insanı nankör, zalim ve cahil diye tanımlamaktadır. Melekler bu yüzden Rabbimizin insanı halife atayacağını bildirdiğinde şaşırmıştır.

Ama ne olursa olsun sonuçta insan görevini layıkıyla yapmamaktadır.

İnsanı bu itaatsizliğe götüren şey aslında kendi yaratılışındaki büyüklenme ve kendisini çok akıllı ve güçlü hissetmesidir. İnsan sanki kazandıklarını kendisi kazanmış, varlıklarını kendisi hak etmiş, kötülükleri hep başkaları ona mal etmiş düşüncesindedir. Kısaca insan başarıyı kendisine mal eder büyüklenir, kötülük, yokluk ve sıkıntıyı başkalarından bilip öfkelenir.

Bu hal tarzı onu isyana ve haddi aşmaya götürür.

Yüce Allah insana bu kadar muazzam yetenekler bahşederken ahiret yurdundaki sonsuz yaşamda da sürecek bir hayat versiyonu dilemiştir. Yani doğrusunu Rabbimiz bilir ama bir ihtimal cennetteki yaşamda insanlar şu anki hallerine benzer halde olacaklardır. Ufak, farklar olsa da insanlar cismani olarak şu hallerine yakın bir görünüşte olacaktır. Ama kin, haset, gıybet, yalan gibi bazı pis ağırlıkları üzerlerinden atmış olarak.

Yüce Allah insanı, hem dünyada hem ahirette kullanılabilecek bir bedensel ve soyut yapıda yaratmıştır denilebilir. Bu yaratılış ilk ve son olmamalıdır çünkü sürekli iş ve oluştaki Allah muhakkak ilmi ve kudreti ile sürekli insanın çevresi ve tabiatıyla, bedensel ve ahlaksal yapısıyla alakalı pek çok işlev öngörmektedir. Bunların yorumu haddimiz değildir ama şunu çok iyi biliriz ki Yüce Allah insanı yaratmış ve kaderine terk etmiş değildir.

Kader bahsi başı ve sonu gören Allah’ın kullarının akıbetini bilmesi ve dilediği ana hususlar hariç insanın cüzi iradesi ile tercihler yapabilmesine müsaade etmesidir. İnsanın kendisi ile alakalı olmayan hususlarda irade tamamen ve insana ait hususlarda pek çok irade Rabbimizindir. Ama kendimize ait işlerde biz niyet ve teşebbüs ile irademizi ortaya koyar, Rabbimizden güç ve destek dileriz. O, niyetimizi onaylarsa güç verir ve o iş gerçekleşir. İşi dileyen biz olduğumuz için de sorumluluk bize ait olur. Kader değişmez değildir çünkü Rabbimizin dilemesi her şeyden önce gelir. O’nun biliyor olması akıbetimize müdahil olmaması anlamında değildir. O’nun biliyor olması bizi hayır ve şer ile her yıl deneyen Rabbimizin akıbetimize ve durumumuza göre, kaldırabileceğimiz yüke göre bize hidayeti yakalamak için fırsatlar sunmasıdır. Bu fırsatları yakalayıp niyet ve amelimizle Hak’ka yöneldiğimiz anda ihtimaldir ki Rabbimiz hakkımızda şefaatini işletecek ve bizi affedecektir.

Konumuza dönersek insan yetenekleri ile orantılı olarak sorumludur ve imtihana tabidir. Bu imtihan Hak’ka itikad etmek, iman etmek, başkaca ilahlar atamamaktan başlar, güzel ahlak ve farz ibadetler ile devam eder ve salih amellerle sonlanır. İşte sorular bu kadar basittir.

Ama insan nefsi ve şehveti ile büyüklenir ve çoğu zaman isyan eder. Çünkü bedensel ve zihinsel yapısı ile her şeyi yapabilecek güçte olduğunu sanır. Sanır ki bu güç bakidir. Oysa her şey Rabbimizin bir dilemesi ile yok olur. Şatafatlar, güçler, mevkiler hep fanidir. Baki olanlar ise kefenin cebine koyup ahirete götüreceğimiz iman ve salih amellerdir.

Bu son iki madde insana zor gelir. Çünkü sınırsız yetenekler ile donatılmış insan tevazu ile yaşamayı reddeder, pasif ve eşit yaşam koşullarını kaldıramaz, güç kullanmak yerine merhamet etmeyi kendisine yediremez ve nihayetinde güç kullanarak elde etmek haksız bile olsa insana zevk verir. Zevk bu işin kandırmacasıdır. Zevk ardından adrenalin, büyüklenme, doymama ve azgınlık getiren bir ilk adımdır.

Oysa insan yanılır. Tüm bu yeteneklerin kendisine tabiata hükmetsin diye değil tüm varlıklara Hak olarak hükmetsin ve sevgi, bilim ve fedakârlıkla varlıklardan helal yoldan istifade etsin diye bahşedildiğinden habersizdir. Bu yanılgı gücü haddinden fazla seven insanlarda özellikle görülür.

Bazı insanlar bu yaratılış gayesine uygun yaşam sürerler. Mütevazı hayatlarında eşitliğe, sade ve basit yaşamaya odaklı bu insanlar Yaratan’ına iman eder, ahirete iman eder ve cennetini arzularlar. Onlar bilirler ki dünya hayatı fanidir. Bilirler ki ahiret yurdu kalıcı olandır. Bilirler ki hesaplaşma ve tartıda hesap sorucu olarak herkesin kendi nefsi yetecektir. Elleri ve derileri dile gelip dünyada yapıp ettiklerini anlatacaktır. Bilirler ki Rabbimiz her nimetin hesabını soracaktır.

İnsan teknoloji ile belki de vahyedilen, icat denmez ama keşfedilen her şeyin bir lütuf ile var olduğunu ve yaratılış gayesine uygun kullanılması gerektiğini idrak etmelidir.

Televizyon geniş kitlelere bilgiyi, hak ve adaleti yaymak için vasıtayken şiddet ve kötü maksatlara alet edilmesi nimete nankörlüktür. Gemiler insanlar su üzerinden geçip gidebilsinler ve Rabbin kudretini anımsasınlar diye bahşedilmişken o gemilerle nükleer bombalar taşımak, kaçak mültecileri o gemilerle taşırken boğmak nankörlüktür.

Hastalıkları tedavi etmek için lütfedilen tıp bilimleri hastalık üretir hale gelirse, parası olmayanlar tıp imkânlarından yararlanamayacak olursa bu nimete nankörlüktür.

Neslin hak yoldan nikâh yoluyla devamı ve eşler arası sevginin pekiştirilmesi için bahşedilen cinsel birleşme hazzı, bir ahlaksızlık örneği olarak fuhuş maksatlı kullanılıyorsa nankörlüktür. Uygun yeterlilikte yaratılan vücudun zamanla yıpranması kuraldanken estetik ameliyatlar milyarlar harcanması nankörlüktür. Temiz hava, yağmur, yeşil huzur ve Allah’ın ayetlerinin hatırlanması için yaratılan –sürekli tesbih eden- ağaçların katledilmesi nankörlüktür. Hayvanlara zulmetmek nankörlüktür. Eş ve çocuklar Allah emaneti iken onlara zulmetmek nankörlüktür. Yetimler Allah emaneti iken onları yok saymak nankörlüktür. Örnekleri çoğaltmak mümkündür.

İnsan nankörlük ederken Fatiha ile verdiği sözü unutur çoğu zaman. Oysa ahde vefa önemlidir. Has ve samimi duygularla Allah’a yönelmek esastır. İnanmak ve bu inanca göre iyi insan olarak yaşamak borçtur.

Yaşayanlar mükâfata, yaşamayı reddedenler cezaya maruz kalır. Bu gayet adil ve hak olandır.

Nihayetinde bahşedilen tüm yetenek ve uzuvların bir kerameti ve vebali vardır. İnsan yere ve cennetlere halifeliği kabul ettiği anda bu vebali de kabullenmiştir ve ona göre yaşamak zorundadır.

Rabbine layık kul olmaya gayret edenler esenlik, etmeyenler azap bulur.

Rabbim herkese yaratılış gayesine uygun yaşamayı nasip etsin.

Rabbim herkese yetenekleri ölçüsünde kendisinden beklediği itaat, itikad ve ibadeti, gösterebilmeyi nasip etsin.

Rabbim nimetlerden hesap sorulacağı günde bizleri mahcup etmesin.

Rabbim kalbimizden imanı, aklımızdan hakikati, nefsimizden terbiyeyi eksik etmesin.

Rabbim bizleri kendisine layık kullar eylesin.

Amin!

 

 

İnsan ve ötesi

Bu yazıyı okudunuz mu?

İman, mü’minin her şeyidir.

İMAN ETMEK İÇİN İLK ADIMLAR

İMAN ETMEK İÇİN İLK ADIMLAR İnandığımızı iddia ederken yerine getirmediğimiz mükellefiyetler veya hepten inanmadığımızı beyan ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir