Anasayfa / İMAN ESASLARI / Allah'a iman / İnsanın yaratılışı
imanilmihali.com

İnsanın yaratılışı

Kalıbıyla kişi, benliğiyle zat, ruhuyla cevher, aklıyla ilah, tekliğiyle bütün, çokluğuyla fani, ruhuyla baki, halden hale geçişiyle ölü, kemal yönünden diri, ihtiyaç bakımından noksan, istek bakımından tam, varlığın özü, kendisinde her şeyden bir şey bulunan ve her şeyle ilgisi bulunan varlık. İşte insan budur. (Ebu Hayyân et-Tevhîdî)

İnsan nedir? İlim, felsefe, sanat ve dinin ayrı ayrı cevapladığı bu sorunun, tüm ilimler kendi penceresinden baktığı için asla doğru cevabı bulunamamıştır. Çünkü ilim, insanı sadece madde olarak ele alır. Bu yüzden ilmin tanıttığı insan yaşayan değil kadavra insandır. Farklılık arz eden sanat bile konuya sadece bir yandan bakmakta ve yetersiz kalmaktadır. Felsefe bütüne götürücü bir yaklaşım sergilese de, o da insanı geçmişi ve geleceği noktasında yaya bırakır. Buna sebep felsefenin kullandığı aracın yani aklın, insandaki sevgi ve aşktan kaynaklanan esrarengiz yönü anlamakta yetersiz oluşudur. Tüm bu ilimlerin zaaflarını gideren, tümünün bakış açılarını birleştiren tek kurum ise din’dir.

Olağanüstü bir süreç ve zorluktan sonra, mükemmel bir biçim ve surette yaratılan insan, tarifi imkansız bir birliktelik ve muammadır. Bu insan, tek kelime ile tarif etmek istenirse bu kelime ‘fani’ olacaktır. Çünkü tüm diğer tarifleri kısa kalmakta, anlamı karşılayamamaktadır.

İnsan komplike, zıtları benliğinde toplayan bir yapıdadır. İnsan ruhsal özellikleriyle maddesel özellikleri birleştiren bir varlıktır. Ancak insan ayrı ayrı bunların hiçbiri değildir. Bunların birleşmesiyle ortaya çıkan bambaşka bir varlıktır. Suyun hidrojen ve oksijenden oluşması gibi su denince aklımıza nasıl hidrojen ve oksijen gelmiyorsa, insan denilince de karmaşık bir bütün anlaşılmalıdır ve bu bütün halen oluş, tekamül halindedir. Suyu nasıl üretemeyeceksek, insanı deşifre etmede de mahzun kalacağımız muhakkaktır. Ruh ve madde ilmine sahip olsak bile, insanın tabiatının sırlarına asla varamayacağız. İlimlerin tümü konuya tek yönden baktığı içindir ki, insana bütün olarak bakan Kur’an’ın seviyesine erişemezler. Çözüm; ilim sahiplerinin, Kur’ansal bakışa yanaşması ve anlamaya çalışmasıdır.

İnsan vücudu; 1.200.000 filtreye sahip böbrek, 576 megapiksel göz, 2,5 milyon GB hafıza, yüzlerce kemik kombinasyonu, akıl almaz sinir aktarım kompleksi, % 75 su, ömür boyu 250 milyon kez atan bir kalp, 100.000 kilometre damar ağından ibarettir. Ve tüm bunlar bir avuç topraktan yaratılmıştır. İşte Yüce Allah bu kadar büyük, insan bu kadar değerli bir projedir.

İnsan gibi, yaratılışı da esrarengizliklerle doludur. Tasavvufta yaratılış ve mertebeleri aşağıdaki şekilde izah edilir. İlk üç mertebe ezelidir, bütündür. Yapılan ayrım izafidir, esas nitelikleri bilinemez.

1. Lâ Teayyün veya Lâ Zuhûr aşaması; Bu merhale mutlaklık mertebesidir. Hakkında Allah’tan başka kimse bir şey bilemez. Sadece Allah’ın var olduğu zamandır. Allah’ın tecellisi henüz söz konusu değildir.
2. Teayyün-i Evvel mertebesi; Yaratılacak bütün varlıklar Hakk’In ilminde özet olarak vardır.
3. Teayyün-i Sani (Hakikat-ı İnsaniyye) mertebesi; Varlıklar Hakk’In ilminde ayrıntılı olarak yer almaktadır.
4. Alem-i Ervah; Ruhlar alemi
5. Alem-i Misal; İdeler alemi
6. Alem-i Ecsâm; cisimler alemi
7. Mertebe-i İnsaniyet; İnsanın ortaya çıkış mertebesi.

Nefis ve ruh bir bütünün parçalarıdır. Yani ortada bir dualite (ikilik) yoktur. Nefis ve ruhu isim değil, sıfatlar olarak düşünmek icap eder. Benlik sırrının varlığı için nefis de lüzumludur. Nefsi öldürmek değil, ıslah etmek esastır. Ölü nefis sıfatları ortadan kaldıran yokluk halidir ki doğru değildir. Benliğin pozitif kutbuna ruh, negatif kutbuna nefis denilmektedir. Benlik bu iki kutbun bir arada var oluşuyla ayakta durur. Nefsi çıkartıp atarak bir yere varmak mümkün değildir. Çünkü nefis tüm kötülüklerine rağmen, yukarı tırmanmak için merdiven görevi görür. Ten ve ruh içiçedir. Ne var ki göz bunun farkında olamaz. Ruh, insanın Allah’tan kaynaklanan yönlerinin bütünü, nefis ise beden kaynaklı vasıflarının tümüdür. Neticeten Tanrısal özelliklerin bir çoğu ruhta toplanmıştır, kötülük, noksanlık, şehvet ifade eden nitelikler de nefsin malıdır.

İnsan; ruh, beden, irade ve nefisten ibarettir. Ve Ruh, bedenden önce yaratılmıştır. İnsanın yaratılması ruhen var edilmesi, suretlendirilmesi ise bedenin var edilişi manasınadır. Yine ruhun mahluk olmadığını ifade eden, “Rabbin emri” olarak nitelendirenler de vardır. Yani ruh, Allah’ın emri, Allah’ın kelamı demektir. O’nun kelamı ise mahluk değildir. Bu düşünüşe göre canlanma olayı, Allah’ın ‘Canlan!’ emriyle gerçekleşmektedir. Nefis, kulun sıfatlarının, huy ve davranışlarının kötülerine verilen addır. Nefsin en kötü mertebesi, kendi arzusuna uyana “iyi, güzel” demesi, arzuladığı her şeyi yapma hakkına sahip olduğu vehimini taşımasıdır ki buna gizli şirk denir. Nefis bir hayat kuvveti olup hiçbir mücahede onu saf dışı bırakamaz. O temelli susturulamaz. En emin yol nefsin devamlı arzu ve isteklerine devamlı hayır demektir. Nefse muhalefetle tüm hareketler ibadet haline gelir. Nefis, bedensel dilek ve davranışların kaynağıdır. Tıpkı ruh gibi vücut kalıbımızla iş görür. Ruh nefsi, nefis de ruhu esir edebilir.

Nefis, ruhun vazife ve isteklerinin tam tersine, tabiatı icabı, tam tersini gerçekleştirmek ister. O edeb’i kötüye götürmek ve bozmak ister. Halbuki kul, edeb’i kemale erdirmeye memurdur. Bu yüzden nefse tolerans tanımak, ruhun esaretine zemin hazırlamak demektir. Nefsin istekleri bir problem, bir hastalık oluyorsa, ilaç onun tam tersini yapmaktır. Çünkü nefsin arzusunun tersine hareket edilince onun musallat ettiği dertler devaya döner. Mevlana bu yüzden nefse eşek demektedir ve kurtuluşu eşeğin tersine gitmekte bulur.

Ölümlü istek ve arzuların tümü nefse hizmet eder. Hepsinin putu nefistir. Birçok şeyi sevmiş olmanın temelinde bir tek şeyi sevmek vardır. O bir tek şey nefistir. Nefsi hizaya getiren işi kökünden halleder. Çünkü en büyük put nefistir. Mevlana, öteki bütün putları nefsin yanında yılana, nefsi onların başı olan ejderhaya benzetir. “Putların anası, içinizdeki nefis putudur.”

İnsan, hayvanların en çok gelişeni değildir, başka bir varlıktır. Dolayısıyla evrimle değişen bir varlık değil, tekamülü süren ama anlaşılması zor bir varlıktır. Hayvanlarda da insanda bulunmayan çokça gelişmeler ve kabiliyetler vardır. Mesela gece kelebeğinin işitme kabiliyeti son derece gelişmiştir ama yalnız yarasanın çıkardığı titreşimlere karşı. Yarasanın çıkardığı bip sesini mükemmel oranda sezebilen bu hayvan mesela bir bomba sesini duyamaz. Kabiliyeti ancak düşmanına karşıdır. Bu haliyle de gece kelebeği insandan ve öteki hayvanlardan üstündür.

Kene, kör olmasına karşılık avını esrarengiz bir biçimde saptamaktadır. Bu kuvvet koku alma gücüdür. Bu kabiliyet sadece memeli hayvanların cildinden çıkan koku için geçerlidir. Başka kokuları alamaz. Kene, memeli hayvanların sürtünebileceği alçak dallara sığınarak onların geçmesini bekler ve geçme anında kendisini hayvanın üzerine bırakır. Hayvan anılan kokuyu çıkarmadan keneye sürünse dahi kene bunun farkında olmaz. Ve kene … o koku yayan hayvanı (avını) hiçbir şey yemeden 18 yıl bekleyebilir.

Her canlının üstünlüğü kendisine has olduğundan insanın üstünlüğünü de insana özgü alanlarda aramak gerekir. Max Scheler’e göre “geist”, aklı, ide bilincini, kendiliğindenliğe yönelen anlayışı, iyilik ve acımak gibi birçok aktları kapsayan bir güçtür. İnsan, “geist”iyle çevresindekilerin tümünü objeleştirip kavrayabildiği gibi, bizzat kendisini de objeleştirip kavrayabilmektedir. Bu geist alanı psikoloji ve biyolojiyi aşan bir meseledir ve sadece insanda görünen bir beliriştir.

“İnsan kozmik anlam ve önemi olan bir varlıktır. Bu yüzden Yaratan onu varoluşun gayesini gerçekleştirebilmesi için en güzel ve en mükemmel biçimde yaratmıştır. Ona kendi öz ruhundan üflemiştir. Onu zeka, akıl ve daha başka anlayış kudretleriyle (seziş vb.) donatarak, içinde yaşadığı dünyanın sırlarını çözmeye müsait hale getirmiştir.”

Kur’an insan özüyle kainatın yani Yaratıcı kudretin özünü aynı kabul eder. İnsan bedensel varlığının ötesinde, ben’iyle ölümsüzdür. İnsan bedensel unsurlarının tasallutundan kurtulabilirse aslına, koptuğu bütüne ulaşabilecektir. Çünkü insan topraktan yaratılmış bir varlıktır (ademiyet) ama insan aynı zamanda Allah’ın ruhundan bir nefhadır. Kur’an’ın insan tabiriyle esas aldığı da bu öz yani ben’dir. İblisin ve meleklerin insan yaratılırken ki isyanı, topraktan yaratılmış oluşuna isyandır. Yani isyanları yaratılış maddesine ve bu varlıktan doğacak kötülüklere itirazdır. (Bakara 2/30) Yüce Allah’ın buna cevabı ise nettir; ‘Sizin bilmediğinizi her halde ben bilmekteyim.’ Meleklerin dahi bilmediği insanla Allah arası bu sırrın açılması için binlerce nebi tarafından yürütülecek çok uzun bir eğitime ihtiyaç duyulmuştur.

İnsanı hayvanlarla ortak eden davranış halleri salt olarak ele alınırsa hayvanlarla ortak yanlar bulunabilir ve biyolojik teoriler mümkündür ama güdüsel davranışlar, yani hayvansal reaksiyonlar dışındaki ilahi öz yani asli nefha sadece insana hastır ve ilim ötesidir. İsra suresinde hakkında pek fazla şey bilemeyeceğimizi buyuran 85 nci ayetin bahsettiği ruh da budur. Tekamül insanın sadece beden yanıyla alakalıdır, ruh varlığı, yani karmaşık ve ilahi yanı Allah için tekamül söz konusu olamayacağı için tekamülden uzaktır. İnsan bu haliyle kainatın ve mahlukatın tamamını temsil eder, bünyesinde barındırır. Bu nedenle insana ‘küçük kainat’ denmiştir.

Allah’ı nasıl zatı ve şahsıyla değil şeniyet ve tecellileri ile tanıyorsak, insanı da ortaya koyduklarıyla tanımak gerekir. Kur’an’ın imanı aksiyona, amele bağlaması bu sebepledir. Kur’an’a göre insanla ilgili özetle şunlar söylenebilir;

a. İnsan özüyle Allah arasında küll-cüz (parça – bütün) ilişkisi vardır. İnsanın yüksek mertebesi de bu ilişkiden kaynaklanır. İnsan hayatını bu yüce mertebeye uygun şekillendirmelidir. Çünkü insan yeryüzüne Allah’ın halifesi, vekili olarak gönderilmiş, tüm varlıklar bu görev için insanın emrine verilmiştir.

b. Kainat ağacının meyvesi insandır. Bütün varlıklar insanın ıstıfası (seleksiyonu) için yaratılmıştır. İnsan vasıta değil, bizzat gayedir. Toplum ve devletle esas alınarak insana değil, insan esas alınarak bunlara gidilmelidir. İnsan devletin de nüvesi olduğu içindir ki peygamberler tüm mesailerini insanı yüceltmeye ayırmışlardır. Doğu, insanı merkeze koysa da sosyal hayata yansıtamamış, Batı insanın dış kabuğunu yüceltmekle aldanmış, keza bu yanlışıyla, hümanizmle insanı yücelteceğim derken çukura mahkum etmiştir.

c. Hizmet, en önce insana yönelmelidir. İnsanı ihmal eden gayretler katkı yaratamaz. İnsan imar edilmeli, mutlu kılınmalıdır ki dünya özlenen kıvam ve düzene, dirlik ve esenliğe erişebilsin.

d. Vasat-ı Camia’lıktan (varlıkların tüm özelliklerini bünyede bulundurmak) çıkan sonuç şudur ki; insan iyi ve kötü çekişmesine sahne olan bir bedendir. İnsan bu ikilinin ve sahibi grift bir varlıktır. İnsan görülen ve sezilebilen dünya arasında idrak kurabilen tek varlıktır.

İnsan için ölümsüzlük arzusu her daim söz konusudur ve fakat bunun için sonsuzdan gelindiğinin bilinmesi gerekir. Sonsuzu aramak yani ebedi olmak arzusunu duyan, ezeli olduğunu bilmelidir. İnsan hem kendisini hem etrafını fark edebilen tek varlıktır. İnsan mahiyetini tam bilemese de özünün de farkındadır. Etraf ve öz arasındaki ayrılıklar ise insanda sıkıntı yaratanlardır. İnsan başlangıçta tanrısal bir varlığa sahipti. Bedensel olarak bulunduğu bu alemde tevhidi tam gerçekleştirebilirse yine o eski haline dönebilecektir. Bu ilk hayatı insanın Allah’tan ayrılmadan önceki hayatı yani misak devresindeki varlığıdır. Tevhidin en yüksek mertebesine çıkmak bu misakı anlamak ile mümkündür.

Kur’an, misakın mahiyetinden çok, dünya aleminde insana yüklediği görevlerin büyüklüğüne işaret etmektedir. İnsan en büyük emaneti üstlenmiştir. (Ahzab 72), Allah’ın yeryüzündeki halifesidir (Bakara 30). Bu büyük görev ona ezelde verilmiştir. Kur’an bu görevi yüklendiğimiz zaman öncesi antlaşma icaplarına uymamızı bizden ısrarla istemektedir.

Fıtrat, tabiat veya yaratış/yaratılış demektir. Bir şeyin fıtratı, yaratılıştan getirdiği tabii özelliklerdir. Kur’an ‘Allah’ın insanlığı üzerinde yarattığı ilahi fıtrata’ (Rum 30/30) atıf yaparak insanın özünde iyi bir varlık olduğunu tescil eder. Fıtrat bir şeyin kabuğunu açınca içinde bulacağımız önceden yerleştirilmiş başka bir şeyi ifade eder ki fıtratın bir diğer anlamı da yarmak/yarılmak’tır. İşte bu içerideki şey, Allah’ın insana yaratılışta yerleştirdiği ilahi yazılım olan fıtrattır. Fıtrattan söz edilen her yerde kaçınılmaz olarak bir Yaratıcı’dan ve O’nun eşyaya aktif ve aktüel müdahalesinden söz ediliyor demektir. ‘Her şeyin bir fıtratı vardır’ hükmü ise her şeyin bir yaratılış gayesi var demektir. Yani bir şeyin fıtratı o şeyin yaratılış amacı (ma hulika leh) demektir. Bir şeyi bu yaratılış istikametinde kullanmak ‘hayır’, aksi istikamette kullanmak ‘şer’dir. Amaçtan ne kadar uzaklaşılırsa şer de o kadar büyür. Lakin o şer, yaratılıştan değil, yaratılanı amacı dışında kullanmaktan kaynaklanır. Eşyanın fıtratı bir yaratıcı elinden çıktığına delildir. O fıtrat ‘ilahi format’tır. Fatır olan Allah o eşyaya imzasını atmıştır. Biz ismi o formata göre veririz. Adem’e isimlerin öğretilmesi (ta’limu’l-esma) fıtrat gerçeğiyle alakalıdır. Eğer Allah o şeye fıtrat vermemiş olsaydı eşyanın kimliği olmaz ve biz ona isim veremezdik.

Fıtrat değiştirilmez, keşfedilir. İnsan fıtratından uzaklaşabilir, yabancılaşabilir ama fıtrat kaybolmaz. İnsan onun üzerini örter. Bunun dindeki adı ‘küfür’dür. İnsan fıtratına ihanet etmeden, küfürde ısrar edemez. Bazen bu uzaklaşma ve örtme o denli kalın ve sağır edici olur ki kalbin mühürlenmesi denen olay budur. Bu manada kalp yerine fıtrat veya vicdan kelimeleri de kullanılabilir.

İnsanın yaratılışı ayetlerde değişik yer ve miktarda verilir. Bu parçaları birleştirmek okuyucunun ilmine, fikri emeğine, düşünce kapasitesine ve kavrayışına bağlıdır. (İnsan 76/1) ayeti gösterir ki insanın oluş süreci anlık ve akut bir kopuş sonucu değildir. İnsan iç içe geçmiş uzun süreçler (etvar) sonucu meydana gelmiştir. (Nuh 71/14) Bu uzun insanlaşma süreci üç halkadan oluşur; İnsanlardan evvelki elementer yaratılış süreci, insanlaşmadan önceki biyolojik yaratılış süreci ve anne karnındaki embriyolojik yaratılış süreci.

Kur’an insandan iki ifadeyle bahseder. ‘İnsan topraktan yaratıldı.’ (En’am 2, Hicr 28, Sad 71) ve ‘İnsan Allah’ın bir nefhasıdır.’ (Hicr 29) Böylece Kur’an insanın varlık yapısında iki alanın birleştiğine dikkat çeker. Beden ölümlü, ruh ölümsüzdür. Sufiler bu ayrıma nasut-lahut (Hallac) derler. Yani insanın bir obje olan bir de obje olmayan yanı vardır. İnsan bu ikinci yanıyla diğer varlıklardan ayrı ve üstün, beden yanıyla onlarla aynıdır. Kur’an insanı, özü bakımından Yaratıcı Kudret ile birleştirdiği için, ölümsüz addeder. Yani bu yanla ilgili konuşmak, Allah’ı konuşmaktır, dikkatli olmak gerekir. Fiziki insan ise hasta olan, doğan, ölen, yıpranan yapıdadır. Kur’an’ın bahsettiği ıstıfa (seleksiyon) ve tesviye (insan yaratılışının kıvama getirilmesi) bu fizik yapıdadır. (Al-i İmran 33, Nahl 59, Fatır 32)

Burada hümanist bir düşünce ortaya çıkmaktadır ki siyonizmin savunduğu hümanist (yeni dünya dini) inanç ile burada Öz’e dönmekle kast edilen hümanizm farkı çok iyi anlaşılmalıdır. Şöyle ki; siyonizm, insanın öz benliğiyle kainata hükmedebileceğini ve içsel güçleriyle kaderi bile değiştirecek güce sahip olduğunu savunur ve vahyi devre dışı bırakırken, insanın elleriyle yazacağı dini kalplere sokmaya çalışır. Yani maksadı özdeki cevheri bulmak değil, aklın köşesindeki bilgi kırıntıları ile kainata egemen olmak hayalidir. Tevhidin öze dönmekle kast ettiği ise içsel nefhaya ulaşmak, yani bedenden ayrı bir ben olan Öz’e temas etmektir. İnsan Allah’tan bir parçayı bilemeyeceğimiz bir tarzda içinde barındırmaktadır ve o parçaya ulaşmak aslında Allah’a ulaşmaktır. Zaten o parçaya yaklaşmak kamil olmak, kemale ermektir ki dinin ve inancın en yüksek mertebesi odur. Dolayısıyla okuyucu hümanist siyonist felsefe ile, tasavvufi bu izah arasındaki farkı çok iyi anlamalı, oyuna gelmeden ve şekilcilikten huşuya terfi ederek gerçek tevhidi aramaya koyulmalıdır. Nura ulaşmak ancak bu sayede mümkündür. Zaten nur ile kast edilen de bu içerdeki Öz’dür.

Fıtrat üzere olan temiz ruhlar, yalan ve eğrilik bilmez. Eğrilik meyli sonradan gelip geçici olarak kazanılan azmanlıktır.(EHY)

“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.” (A’raf 7/179)

“Şüphesiz insan çok hırslı ve sabırsız olarak yaratılmıştır.” (Me’aric 70/19)

“Ey insanlar! Ölümden sonra diriliş konusunda herhangi bir şüphe içindeyseniz (düşünün ki) hiç şüphesiz biz sizi topraktan, sonra az bir sudan (meniden), sonra bir “alaka”dan , sonra da yaratılışı belli belirsiz bir “mudga”dan yarattık ki size (kudretimizi) apaçık anlatalım. Dilediğimizi belli bir süreye kadar rahimlerde durduruyoruz. Sonra sizi bir çocuk olarak çıkarıyor, sonra da (akıl, temyiz ve kuvvette) tam gücünüze ulaşmanız için (sizi kemale erdiriyoruz.) İçinizden ölenler olur. Yine içinizden bir kısmı da ömrün en düşkün çağına ulaştırılır ki, bilirken hiçbir şey bilmez hâle gelsin. Yeryüzünü de ölü, kupkuru görürsün. Biz, onun üzerine yağmur indirdiğimiz zaman kıpırdar, kabarır ve her türden iç açıcı çift çift bitkiler bitirir.” (Hac 22/5)

Yüce Allah’ın nurdan yaratılmış meleklere ve dumansız ateşten yaratılmış cinlere ilaveten, irade kullanabilen, beyan edebilen, ruh, akıl ve kalp taşıyan, görmeden itikad ve itimad edecek bir varlık yaratmayı dilemesiyle var edilen insan, Yüce Allah’ın emaneti verdiği, cennetlerine varis kıldığı, pek çok varlıktan üstün kıldığı şerefli bir varlıktır. Bu sebeple Yüce Allah, yaratma işini bitirip içine ruhundan üflediğinde (dolayısıyla akıl, vicdan, idrak ve irade kabiliyeti verdiğinde) tüm melekut aleminin secde etmesini emretmiştir. İblis hariç tüm varlıklar secde etmiş, o isyan ve itaatsizlikle büyüklenip lanetlenmiş, sonrasında bu insanı cennetlerde de kandırmasıyla ebedi cehenneme mahkum olmuştur. Bir önceki İBLİS’İN AHDİ kitabımızda geniş olarak izaha çalıştığımız gibi bu esnada cehalet ve kibrinden ötürü ilahi hikmeti anlayamamış ve boyundan büyük bir yeminle insanlığın düşmanı olarak, aldığı sürenin sonuna dek, insanın güvenilmezliğini ispata ve cehennemlik etmeye çalışacağına and içmiştir.

Yüce Allah ise onu orada tek bir sözü ile telef edebilecekken, insan denen varlığa tatbik edeceği sınavda vesile kılmayı dilemiş ve insanı da uyarmıştır. Ağzından misak aldığı insanla birlikte asi cinleri ve iblisi yeryüzüne gönderen Allah dünya imtihanını da bu andan itibaren başlatmıştır. İblisin insanlık aleyhine ettiği o yeminine karşılık Yüce Allah nispeten zayıf ve savunmasız insana dinini tebliğ ederken bir yandan iman zırhını nasip etmiş, diğer yandan şeytana uyması durumunda başına gelecekleri tebliğ etmiştir. Bu sayede sınav hak ve adil olmuş, insan kendi belirli süresi olan eceline dek bu sınırlar yani takva içerisinde yaşamaya başlamıştır.

“Böylece, sizler insanlara birer şahit (ve örnek) olasınız ve Peygamber de size bir şahit (ve örnek) olsun diye sizi orta bir ümmet yaptık…” (Bakara 2/143)

Zamanla insanların kimisi melekler gibi olurken maalesef çoğu şeytanlara benzemiş ve ahir zamana gelinmiştir. Fıtrattan mahşere uzanan bu yolculukta insan, bazen Yüce Allah’ı gururlandıracak güzellikler yaratırken, çoğu zaman da şeytana şapka çıkartacak işlere imza atmıştır. Allah’ın vaadi haktır, zerrece haksızlık yapılmadan her şeyin karşılığı olacaktır. Ama bazıları dini, imanı ve hesabı yeterince ciddiye almadığı içindir ki dünya ve özelde de İslam alemi bugün arzu edilen durumda değildir.

“Andolsun, biz insanoğlunu şerefli kıldık. Onları karada ve denizde taşıdık. Kendilerini en güzel ve temiz şeylerden rızıklandırdık ve onları yarattıklarımızın birçoğundan üstün kıldık.” (İsra 17/70)

Bazı hayvanlar değişik sesleri çok uzaktan duyar veya görür. Kimileri de sadece çok yakındakileri ve hatta siyah – beyaz. İnsan göz ve kulağı ise öylesine mükemmeldir ki dünyanın en gelişmiş merceklerinin milyon katıdır, tiz ve bas ayarı muhteşemdir, duyulmasına ve görülmesine müsaade edilen aralıklar sonsuz güzellikte bir ahenk içerir. Ayarlarda biraz içeri veya dışarı çıkılsa dünyanın da bedenin de dengeleri şaşar, istenmeyen ses ve görüntülerle hayat kabusa döner. Gözümüzün renk skalası az ileri veya geri olsa siyah-beyaz veya kızıl-mor görür yahut tonlarca yeşil renkli ormanları tek bir ton olarak görürdük. Bazı insanlara (Peygamberlere) verilen daha geniş frekans nimeti ise mucizedir, hikmet gereğidir, hayvanları duymayı, ufuk ötelerini görmeyi sağlar. Bilim halen bu muazzamlığın binde birine erişebilmiş değildir.

Dünyanın ruhu insandır. İnsansız dünya ruhsuz bir ceset hükmündedir. İnsan Allah’ın projesidir. Yeryüzü buna göre donatılmıştır. İnsan, Allah’ın umududur. En güzel kıvamda yaratılmış, yaratılış kıvamına çabasıyla ersin diye tekamülünün başlangıç noktasına bırakılmıştır. İnsan yeryüzünü imar (hilafet) ile görevli ustadır. İnsan kendine dair fikir beyan eden sorumlu varlıktır. İnsan yerin ve dağların taşıyamayacağı emaneti (irade-akıl-vicdan) taşıma sorumluluğuna sahip müstesna bir varlıktır. İslam’da insan Allah’ın şaheseridir. Kat kat ilahi ikrama mazhar olmuştur. (İsra 17/70) Kendini gözetleyen ve kendini düşünen bir varlıktır. Yeryüzünün halifesidir. Yeryüzünü inşa sorumluluğu kendisine emanet edilmiştir. Yaratıcı dünyadaki her şeyi insan için, insanı kendisi için yaratmıştır.

Kur’an’a göre yaratılıştan iyi bir varlık olan insan değerlerle yüklenmediği, kendi kendine yettiğini zannettiği ve sınırları olmadığını düşündüğü zaman azar. Acelecidir. Şükretmek yerine kendisine karşı çok cömert olan Yaratıcısına karşı nankörlük eder (İnfitar 82/6). Ne zaman ki değerlerle yüklenir ve iç dünyasını iman ile takviye eder Kur’an’ın salih amel dediği aktif iyiliği hayat tarzı edinirse işte o zaman bu ve öteki alemde ödülü hak edecektir. (Tin 94/4,5)

Canlılar içinden biri olan beşere ruhundan üfleyerek onu irade-akıl-vicdan sahibi bir insan kılması, Allah’ın kainatı tabi kıldığı tekamül yasasının bir gereğidir. İnsanın yaratılış sebebi ise “Yüce Allah’ın bilinmeyi istemesi, aksini yapabilecekken insanın kendisine itimat ve itikad etmesini dilemesi, irade ve kabiliyetlerini iyi yönde kullanmayı isteyecek bir varlık grubu yaratmayı murad etmesidir” ki bu sayede melekler ve cinlerden farklı tabiatta var edilen insan Allah’ın kudret ve ilminin de tüm kainata ispatı olacaktır. Bu sebeple insan küçük bir kainat, kainat büyük bir insandır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İlk günah

İnsanlığın ilk günahı, yaratıldıktan hemen sonra konduğu açlık ve mutsuzluğun olmadığı cennetlerde, kendisine tek yasak ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir