Anasayfa / BAŞ YAZILAR / İslam dininin temel kavramları
imanilmihali.com
İslam dininin temel kavramları

İslam dininin temel kavramları

İslam dininin temel kavramları

Müslüman dünya tabi olduğunu iddia ettiği İslam’ın en temel kavramlarından dahi yoksun olmanın ıstırabını damarlarında hissetmekte ama bir türlü hastalığı teşhis ve tedavi edememektedir. Burada anılan sadece Kur’an’ı anlayarak okumamak günahı da değildir öte yandan en temel hususlarda dahi İslam alemi kavramların mahiyet ve hükmünü bilmediği için saçma sapan bir yolda körlemesine ilerlemektedir.

Fıkıh ilmi bu kavramları genişçe açıklamış ve örneklerle izah etmiştir. Konuya at sayısız hadis de mevcuttur. Buna rağmen kargaşa yaşanması dine verdiğimiz kıymetin azlığına emsaldir.

İslam dininin temel kavramları, Mü’min ve Müslüman olabilmenin yolunu gösteren değerler sıralaması ve manzumesidir ki tamamı Kur’anidir.

Burada öncelikle Kur’an ele alınmalıdır ki dinin tamamı O’ndadır. Hz. Peygamber’de dini O’ndan öğrenmiş ve sadece O’nunla konuşmuştur. Kur’an, insandan önce yaratılan, Adem (as)’a ve O’nun şahsında tüm nübüvvetine öğretilen, tevhidin lisanı, kıyamete dek sürecek İslam’ın kaynağı olan Allah kelamıdır.

Cüzler; Kur’an’da otuz adet olup okumayı kolaylaştırmak maksadıyla pay edilmiş bölümlerin adıdır.

Hatim indirmek; Kur’an’ı baştan sona, yavaş yavaş okuyarak anlamak, ilahi mesajın idrakine varmaktır. Anlaşılmdan okunamın da fayda ve sevabı varsa da asıl olan anlayarak okumatır. Okumamak veya anlamadan okumak ise Allah’a, Kur’an’a ve Hz. Peygamebre haksızlıktır, vebali büyüktür, Kur’an’ın şefaatinden mahrum kalmaya sebeptir.

Mişna; Kur’an dışı tüm dini kitapların adıdır ki tamamı sadece yardımcı, yorum maksatlı olabilir ve tamamı beşeriyet ürünü olduğu için asla dine kaynak olamaz. Çünkü din sadece Allah’ındır.

Farz; Allah’ın yapılmasını emrettiği, yapılmaması halinde günahı olan, inkarı halinde dinden çıkaran tek ve açık manalı nasslarıdır, yasak ve emirleridir. Bu emirler sadece “yapma” kipiyle değil bazı işleri de “yapmama” kipiyle verilir ki tamamı farzdır. (Farzların toplumun bir kesiminin yapmasıyla sorumluluğu ortadan kalkanları da (cenaze namazı gibi) vardır lakin bunlar burada kast edilen farz değildir.) Örnek; namaz kılmak bir farz, şeytana uymamak yine farzdır. Farzları yapmamak ise söz konusu değildir.

Vacip; Allah’ın emrettiği nasslardan (Kur’an’ın muhkem ayetlerinden) olup manası birkaç anlama çıkabilen emirlerinin her bir yorumuna verilen addır ve vacip yapana sevap yapmayana günah getirir. Örnek; bayram namazı, teravih namazı, kurban kesmek.

Sünnet; Kur’an’da doğrudan yer alamayan, Hz. Peygamberin söz ve davranışlarına dayanan, yapılması halinde savbı olan, yapılmaması halinde günah gerektirmeyen iş ve hallerdir. Hadis ise sözdür ve aslen sünnette yeri yoktur. Hadis sünnete çok sonraları eklenmiştir. Örnek; sakal bırakmak.

Bu üç kavram Allah’ın emirlerinin muhkem olanlarına ait tek anlamlı farzları, çok anlamlı vacipleri ve Peygamberimizin bu nassları uygularken eda ettiği söz ve hareketleri içerir. Anlaşıldığı üzere farz ve vacip Kur’an ve sünnet Hz. Peygamber üzerinden dolaylı olarak Kur’an kaynaklıdır.

Bu gerekleri eda etme mecburiyet sırası ise yukarıdaki sıradır. Yani önce farzlar, sonra vacipler ve nihayet sünnetler. Sünnet ve vaciplerde kusuru olmayan bir kişi farzları yerine getirmediği için büyük vebal altına girecek, farzları noksansız yapan ama sünnetleri ihmal eden birisi sadece sevaptan mahrum kalacaktır. Bu husus çok iyi anlaşılmalıdır ki din adına hüküm koyma yetkisi sadece Allah’ındır ve Hz. Peygamberin dahi bu yetkiyi kullanması söz konusu değildir.

Buradan çokacak sonuç ise şudur ki Hz. Peygamber gibi güzel ve örnek bir mü’min ancak Kur’an ile konuşur ve sadece Kur’an ile ahlaklanır. yani kur’an hilafına O’na isnat edilen sünnetin O’na ait olması mümkün değildir. Sahih yani gerçek ve tamamen Kur’an’a uygun dahi olsa sünnet, vaciplerin de altında bir yerdedir ve mü’min evvela farzları yerine getirmesi gerekendir.

Farzların sadece oruç ve namaz gibi ibadetlerden ibaret olduğunu sanmak ise din adına en büyük gaflettir. Çünkü hırsızlık yapmamaktan adam öldürmemeye, yalandan gıybete, faldan kumara, şaraptan kamu malı talanına, haksızlıktan adaletsizliğe kadar daha pek çok şey nass’tır, farzdır.

Bunlar yapılmazsa büyük günahtır, inkar edilirse dinden çıkmaya sebeptir.

Nassın varlığını inkar etmedikçe nassa getirdiği yorum ne olursa olsun bir insan tekfir edilemez yani din dışına çıkarılamaz. Bu fıkıhın önemli bir kuralıdır. Burada anılan yorumlar ise vaciplerdir.

Hz. Peygamber; rahmet elçisi, vahye muhatap, risaleti insanlığa layıkıyla aktaran, örnek ve güzel insan, güvenilir, Kur’an’ı yaşayarak gösteren, ibadetin nasıl ve ne kadar yapılacağını öğreten, dinin yaşayan örneğidir. Lakin bir beşerdir ve görevi dine hüküm eklemek değil var olan dini hükmü kullara duyurmak, tebliğ etmek ve insanlığı hakka davet etmektir.

Haram; Yüce Allah’ın yapılmasını, yenmesini, içilmesini kesin olarak yasakladığı şeylerdir ki leş, kan, domuz eti buna örnektir. Keza amel cinsinden aşağıdaki ayette yazılı olanlar da haramdır.

“(Ey Muhammed!) De ki: “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça, Allah’ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.” (En’am 6/151)

Haramda zaruret halinde hayati miktarın sarf edilmesine icazet vardır. Lakin bu ehliyet tehlike geçene kadardır ve zaruret miktarıncadır. Ötesi ve sonrası yine haramdır.

Muhakkak haram sadece domuz eti gibi bariz ve maddesel değildir. Söz gelimi tefecilik yapmak, yüksek faizle para kazanmak (riba), şarap yoluyla zihni bulandırmak, kumar yoluyla nafakayı risket atmak hep haramdır.

Helal ise; haram kılınmayan her şeydir yani dinde haramlaştırılmayan her şey mübah, helal, caiz, güzel ve temizdir.

Tevhid; Yüce Allah’ı yaratış, oluş ve yönetimde Bir’lemek, başkaca ilah tanımamak, eş, yardımcı atamamaktır. Tevhide gönül verenlerin adı haniftir ve şirk tevhidin tam aksi ve düşmanıdır.

İman; Allah’a ve sistemine, başkaca ilah olmadığına, gayba ve ahirete, hesaba, ilahi kitap ve peygamberlerle gelene, vahyedilene, şeytanın en büyük düşman olduğuna, dünya yaşamının imtihan olduğuna, meleklere, kadere, kazaya, hayır ve şerre, kalpten, tam teslimiyet ve sadakatle inanmak, sadece Allah’a tevekkül etmek yani güvenmektir.

Mü’min; iman edenlerin adıdır.

İmanın şartları altıdır; Allah’a, ahirete, kitaplara, peygamberlere, meleklere ve kadere iman.

Tevekkül; Allah’a inanmak ve sadece O’na güvenmektir. Tevekkül, imanın kaçınılmaz bir şartıdır.

Nimet; Yüce Allah’ın bahşettiği her türlü rızık, kolaylık, güzellik, kabiliyet, renk, desen, emir, yasak, öğüt vs. her türlü şeyin adıdır ki en büyük nimet Kur’an’dır.

İslam; imana dair kelime-i şehadetin sadece dille söylenmesi girişte yeterli olan, içerisinde zorlama barındırmayan, samimiyet ve muhabbet isteyen, ibadeti zorunlu kılan, salih ameli isteyen, Kur’an ahlakını şart koşan, dinen gereklerine uymayı icap ettiren, kelime manası “Huzur, barış, esenlik için sadece Allah’a teslimiyet” demek olan Allah katında muteber tek ve son dinin adıdır.

Müslüman; İslam’a girenlerin adıdır. Kelime anlamı Allah’a teslim olan demektir.

İman etmekle İslam’a girmek ve dolayısıyla mü’min ve müslüman aynı değildir. Cennetler ise mü’minlerindir.

“Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Hucurat 49/14)

İbadet; dinin gerektirdiği farz, sünnet ve nafile olmak üzere çeşitlere ayrılan, zamana, yere ve imkana bağlı, tehdit anında ertelenip kısaltılabilen, kazası bulunan yakınma ve tesbih halleridir. Kur’an okumak, aklı kullanmak, namaz, oruç, zekat, hac gibi ibadetler farzdır, sünnet namazlar sünnettir, nafile ibadetler ise örneğin gece vakit namazları veya Kur’an okuyuşlarıdır.

İslamın meşhur şartları beş tanedir; Kelime-i şehadet getirmek, namaz kılmak, oruç tutmak, hacca gitmek ve zekat vermek. Bu anılanların tamamının ibadete ait olması sebebiyle bunlar asla İslam’ın şartları olamaz, olsa olsa ibadetin şartları olur.

İslam’ın gerçek şartları ise Kur’an ile emredilen nasslar kadardır. Nass ise muhkem ayetlerde, herkesin aynı şeyi anladığı manayı içeren emir ve yasaklardır ki bu nasslar dinin temelidir. (Müteşahih ayetler ise yoruma dayalı olduğundan ve tam anlaşılır olana dek vacip kalacak emirlerdir.)

Allah’ın indirdikleri; Allah’ın Kur’an yani vahiy yoluyla indirilenler ile akıl yoluyla bulunabilenlerin tamamıdır. Vahiy, Kur’an, bilim bunlara örnektir.

Sünnettullah; Allah’ın matematiği, değişmez kural ve kaideleridir, kainat ve tabiat da buna dahildir. Ahenk, denge, nizam, tek seslilik bu sünnettullahın gereği ve eseridir.

Cundullah; Allah’ın yeryüzündeki orduları demektir ki meleklerden, kuşlardan, deprem ve rüzgarlardan oluşabilir. Mahiyeti sadece Yüce Allah’da saklıdır.

Hududullah; Allah’ın sınırları demektir ve Kur’an ile bildirilen tüm emir ve yasakları içerir.

Ahlak; doğru olma, doğru yapma, örnek ve düzgün olma hali, yaklaşımı, karakteri ve olgusudur. Kur’ani ahlak ise bizzat Allah’ın ve Peygamberinde üzerinde bulunduğu doğru yoldur, Sırat-ı Mustakim’dir.

Salih amel; güzel, değerli, faydalı, iyi iller yapmak, sözler söylemek, yardım etmek, paylaşmak, dertlere deva, kederlere ortak olmak, iman kardeşliğine ve Allah dostlarına olumlu katkı yapmak için mücadele etmektir.

Cihat etmek; Allah yolunda ve Hak yolunda verilen kılıçla, kalemle, fikren, dille vesair surette her türlü güzel ve iman dolu mücadeledir.

Sevap; emredilen farz, vacip veya mevcut sünnetleri eda edince, salih amel işleyince, iyi ve güzel bir şey yapıp, söyleyince sahibine mislince kazandıran iyi puan ve güzelliklerdir.

Günah ise; kötü veya çirkin bir şey yapıldığında ancak kendisi nispetince verilen cezadır, ceza puanıdır. Kebair ise büyük günahlar demektir.

Mekruh; yapılması dinen doğru bulunmayan, terk edilmesi istenen, yapılmaması yapılmasından daha uygun olan davranışlardır.

Müfsid; başlanmış bir ibadeti bozan ve iptal eden şeydir. Müfsidin özürsüz, kasten yapılması günahı gerektirir. Hatâ ile, sehven meydana gelmesinde ise günah ve azap yoktur. Namaz içinde kendisini alamayıp gülmek gibi.

Mübah; yapılmasında veya terkinde dini yönden hiçbir mahsuru bulunmayan, yani, mükellefin yapıp yapmamakta tamamen serbest olduğu işlerdir. Oturmak, yemek, içmek, uyumak gibi… Mübah olan bu gibi işlerin ne yapılmasında sevap vardır, ne de terkinde günah.

Hak; fıtratın temeli, Allah’ın da üzerinde olduğu doğru yol ve sahip olunan şeylerin tamamının adıdır.

Adalet; dünya nizamının en mühim kelimesi, Allah’ın Yüce isimlerinden birisi, doğru ve tarafsız olmayı, gerçeği söylemeyi ve gerçeği saklamamayı gerektiren hal ve karakterdir.

Huşu; samimiyet ve teslimiyetle yönelmenin adıdır.

Zulüm; bir şeyi hak ettiği veya olması gereken yerden başka bir yere koymaktır. Zulüm haksızlık ve adaletsizlik, kibirlenme, büyüklenme, ezme, acıtma, işkence etme, isyan, inkar, şirk vaziyetinde anılır ve her birinin şiddet derecesi farklı olsa da Kur’an tümüne düşmandır. Zulme sessiz kalan da, zulme destek olan da zulüm yapan kadar mesuldür. Zulüm yapana zalim denir.

Dinen mükellefiyet; kız ve erkek çocuklarda (adet veya ihtilam yoluyla) reşit olmayla başlayan ve ecele dek süren dini mesuliyettir. Buradan hareketle şu denilebilir ki onbeş yaş (bu yaş herkese göre değişir) altındakiler sevap veya günah kazanmaktan uzaktır ve reşit olduktan sonra herkes kendi yaptığı veya yapmadığından mesuldür. Mükellefiyette esas; herkesi kendi günahını üstlenmesi, kimsenin günahının başkasına yüklenmemesi, diğer aile fertlerinin günahlarının varis çocuklara yüklenmemesidir.

Kader; kelime anlamı ölçü ve nizam olan, her yaratılan için ayrı ayrı belirlenmiş bir süre, ölçü, ömür, değer, kabiliyet, yazgının adıdır. Bu kavram biraz karışıktır ve kişiler gibi toplumların ve hatta tüm insanlığın da kaderi vardır. Kaza ise kaderin hayata geçişidir. Kaderde esas olan kulun kendi iradesiyle (cüzi iradesiyle) istemesi, Yüce Allah’ın bu isteğe külli iradesiyle olur vermesi ve o işin hayata geçmesidir. Her durumda mesuliyet reşit olan ve irade kullanan insana aittir. Lakin Allah başı ve sonu bilendir. Kulun her şeyini biliyor olması ise öyle dilemesi demek değildir.

Ruh; bedenin taşıyıcılığını üstlendiği, muhtemelen kalbe yakın konuşlanan, Allah’tan bir parça, bizlere bilgisi çok az verilen bir maneviyattır. Ruhun sayesinde yapabildiklerimiz çok net olmasa da mizacımız, duygularımız, hislerimiz, vicdanımız onunla ilgilidir denebilir. Beden ölünce ruh vücuttan ayrılır, yeniden diriliş zamanı bedene geri girerek ve şahit olarak huzura gelinir ki insan bu sayede dünyada yapıp ettiklerini harfiyen hatırlar. Dahası cennet veya cehennem süresince de (Allah aksini dileyene kadar) ruh bedenle birlikte kalır. Sonrası ise akılları aşan bir husustur.

Gayb; gelecek, görünmeyen, öteki alem demektir ve gaybın bilgisi sadece Allah’tadır.

Kalp; sadece bir et parçası olmayan, maneviyata ev sahipliği yapan, kapıları sadece cennetlere açılan, gönül ve aşk yuvasıdır ki ıstıraplar, çileler burada aşka dönüşür, kulun asli fetvaları burada verilir.

Dünya hayatı; fani, geçici, süslü, imtihan alanından ibarettir. İnsan ve sınav için en uygun hale getirilmiş olsa da imtihan ile sonlanacak, zıtlıkları bir arada bulunduran dünya hayatı ömürlüdür, güzeldir lakin hedef yapılmaktan ötedir sadece bir fani duraktır.

Ahiret hayatı; sonsuz hayat, berzah ötesi alemdir. Cennet ve cehennemi de içinde barındıran hesap ve mizanı temin için şart olan, gözlerin görmediği, akılların hesap edemediği nimet ve azameti barındıran asıl yaşam ve yurttur.

Kabir hayatı; ecel ile kıyamet sonrası yeniden dirilişe kadar kullanılacak istirahatgahın adıdır, süresidir. Ecel ile ölen beden toprağa verilir, kaldırılacak ana kadar orada bekler.

Ecel; her nefse ayrı süre için bahşedilmiş hayat sınavının bitiş düdüğüdür. Her nefis ölümü tadacak ve herkes hesap evrecektir.

Helalleşme; ahiretin asli bir safhası olup dünyada yenen hakların sahiplerine iadesi demektir. Kul hakkını yediklerine sevaplarından verecek, yetmez ise onlardan günahlar alacaktır. Bu sayede de haklar yerini bulacak, adalet sağlanmış olacaktır.

Tartı; meleklerin ve insanların, uzuvların, ruhun, Kur’an’ın şahitliğinde yapılan ve söylenenlerin tamamının istisnasız olarak kaydedildiği amel defterlerinin (mahiyetini sadece Allah bilir) misalen tartılmasıdır.

Şefaat; af için Yüce Allah’a yakarmaktır ve şefaat tümden ve sadece Allah’a aittir. Şefaatte esas olan kulun Allah rızasına mazhar olmasıdır. Kul Allah rızasına eremediyse veya Allah rızasını kazanmış diğer kul, varlık ve insanlar onun hakkında şefaat dilemezse kul şefaatten mahrum kalacaktır.

Rahmet; Allah’ın acıma ve affetme ahlakı, sevgi ve şefkati, nimetlendirme ve bağışlama vasfıdır.

Azap; Yüce Allah’ın emir ve yasaklarına uymakta noksanlık gösterenlerin, isyan ve inkara yelken açanların karşılaşacağı kaçınılmaz sonun ve çekeceği acının adıdır.

Cennetler; salih amel ve iman ile yoğrulmuş, yaşamış ve ecele dek bu hallerini sürdürmüş insanların inşallah affa uğrayıp, Allah’ın rahmetinin de lutfu olarak gidecekleri selamet yurdunun adıdır ki orasının katları, mahiyeti, nimetleri dünya ile mukayese edilemeyecek kadar çok ve güzeldir.

Cehennem; Allah’ın sınırlarına uymayı reddedenlerin, emir ve yasakları terk edenlerin yurdu olup herkesin kalacağı süre farklıdır. Münafık ve mürailer kafirlerden de aşağıda, müşrikler en altta olacaktır. Kafirler belki ve müslümanlar inşallah bir süre sonra cehennemden çıkacak ve cennetlere gidebilecektir.

A’raftakiler; mahiyeti Kur’an ile açık olmayan, bir süre sonra cennete girmek üzere bekleyenler diye yorumlayabileceğimiz kimselerdir ki mahiyetini sadece Allah bilir.

Şirk koşmak; Allah’a varlık, oluş, yaratış, yönetişte eş ve ortaklar atamak, Allah’tan başka ilahlar tanımak, başkaca varlık ve kişilerin rızasını da nokta ucu kadar da olsa amel ve niyetlere dahil etmektir. Açığı ve kapalısı bulunan şirk sadece aya yıldıza tapmak değil ama kişilere, şeytanlara kul ve köle olmaktır.

Müşrik; şirk koşanın adıdır.

Küfür; dini, dinle geleni, vahyi inkar veya gereğini kısmen ya da tamamen reddetmektir.

Kafir; küfredenin adıdır.

Münafık; İnanmadığı halde inanır görünen, iman etmediği halde iman etmiş davrananların adıdır.

Mürai; menfaati için ikide birde dine girip çıkan döneklerin adıdır.

İrtidat; kişinin dileyerek, isteyerek dinden çıkmasıdır ve cezası ahiret nimetlerinden tamamen mahrumiyettir. Dünyevi cezası ise yoktur. İrtidat edene mürted denir.

Tekfir; birisinin söz veya hareketine bakarak onu din dışı ilan etmektir ki o kişi bunu ifade etmiyorsa, aksini söylüyorsa büyük vebal gerektirir.

Melekler; nurdan yaratılmış, Allah’ın hatasız ve noksansız hizmet yürüten varlıkları melekler mü’minlerin dostu, kafirlerin düşmanıdır. Kanat sayıları, miktarları, cinsiyetleri bizlerce malum değildir. Değişik görevler icra eden melekler görevlerini muntazam, adaletli, tamamen doğru, noksansız eda ederler. Kudretli ve azametli olanları da vardır, sıradan ve değişik görevler icra edenleri de.

Cinler; dumansız ateşten insanlardan önce imal edilmiş, meleklerden farklı, görünen veya görünmeyen (istediğinde görünür olan) gaybdan bilgi almaları engellenmiş, iblise uyan şeytanileri ve iblise uymamış rahmanileri bulunan varlıklardır.

Şeytan; iblisin kötülüğe bulaşmış , tagutlaşmış hali, sıfatı ve vasfıdır. Kötülükleri güzellik göstermede, aldatmakta, süslü göstermekte usta olan şeytan, insanın yaratılışı esnasında hikmeti cehalet ve kibri yüzenden anlayamamış ve bu yüzden ebedi cehenneme mahkum edilerek, daha sonra ise insanı cennette de kandırdığı için lanetlenmiş, lanetlenmesine sebep saydığı insanı aldığı süre boyunca Allah aleyhine kandırmaya ahdetmiş bir varlıktır. İblis, dumansız ateşten var edilmiş cinlerdendir, dişidir.

Allah rızası; dünya sınavının, hayatın, fıtratın, dinin ve imanın tek gayesi, en mühim kelimesidir.

Fıtrat; yaratılış ve sınav için var ediliştir.

Fıtri misak; elest günü, daha ruhalr alemindeyken tüm insanlardan alınan (Rabbiniz benim, bana , kitap ve peygamberlerime itaat edecek misiniz? sorusuna cevaben verdiğimiz) “İşittik ve itaat ettik” ahdidir.

İblisin ahdi; insan denen varlığı kıyamete kadar Allah aleyhine kandırmaya ve Allah ile aldatmaya dair verdiği sözdür.

Allah’ın ahdi; şeytanı en büyük düşman bilenlerin kurtulacağına, iman edenlerin selamete çıkacağına, şeytanın mü’minlere zarar veremeyeceğine dair ahdidir, vaadidir ki devamında mü’minlere cennet, müşriklere cehennem ihbarı vardır.

Özetle

İslam dininin temel kavramları başlığı altında daha yazılacak çok şey vardır lakin bunlar hem alt başlık hem de aslen fıkıh ilminin konusudur. Burada anılanlar ise konuya iman penceresinden yaklaşımın neticesidir.

Kul, müslüman olmakla yetinmeden mü’min olmaya, iman etmeye çalışmalı, şeytana düşman olarak yaşamalı, şirk illetinden kurtulmalı ve Rahman’a kul olmaya gayret etmelidir.

Yoksa vebal büyük, azap fena, cehennem yakıcıdır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

İslam dininin üç hedefi

İslam dininin üç hedefi

İslam dininin üç hedefi İslam dini, tevhid ve hak din olarak sondur, tamdır, kıyamete dek ...

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir