Anasayfa / AHİR ZAMANLAR / İslam ilkeleri araştırması
imanilmihali.com
İslam ilkeleri araştırması

İslam ilkeleri araştırması

İslam ilkeleri araştırması

Geçenlerde Kur’ani hükümlerin, ilkelerinin hayata geçirilmesi bağlamında ülkeler arası yapılan araştırmalar acı bir gerçeği göstermekle kalmadı, Kur’an İslam’ına geçiş için Müslüman ülkelerin ne kadar uzun yollarının olduğunu da tüm cihana ilan etti.

Hristiyanlıkla yönetilen çoğu batı ülkesinin bu anlamda ileride olması ise gösterdi ki Darül-İslam ülke olabilmek için İslam ile yönetilmek değil, İslam’ın temel ilkelerine değer vermek önemlidir. Darül- Harp diye anılan bu devletlerin hukuktan siyasete, spordan sanata, eğitimden bilimsel araştırmalara kadar her alanda kat ettiği mesafeler maalesef tüm İslam aleminin hayallerine bile sığmayacak kadar büyüktür.

O halde mühim olan ülke vatandaşlarının nüfus kağıdında yazan din hanesi değil, akıl ve kalplerdeki gönül tahtalarında hangi dinin adının yazdığıdır.

Araştırmanın detaylarında olan başlıklar insan hakları, eşitlik, özgürlük (kişisel, basın vs.), aklı işletme, bilimsel araştırma, adalet, hayvan hakları, çevre bilinci gibi konulara aitti ve tamamının dine hitap eden bir yanı vardır.

Kur’an’ın getirdiği İslam’a tabi olduğunu iddia ettiği halde Kur’an’dan habersiz yaşayanların ve bu bireylerden teşkil toplumların elbette sıralamada üstlerde yer alması beklenemezdi ve öyle de oldu.

Kur’an İslam’ının eşitlik ve özgürlüğü, hür iradeyi temsil ettiğini bilmeyen, hoşgörü ve dayanışmayı sadece filmlerde veya kitaplarda okuyan bir toplumun akla kilit vurmasıyla motoru susmuş bir gemi gibi dalgalarla sürüklenmesi kadar normal bir şey olamaz.

Ahlakın yasalara, ibadet ve salih amelin dine, tüm maneviyatın imana dayandığı bir toplum dinin adı ne olursa olsun Darül-İslam’dır çünkü temsil ettikleri değerler Kur’an’ın emirleridir.

Öte yandan İslam ülkesi olmakla övünen ancak İslam’ın hakkını vermeyen ülkelerdeki durum bir kez daha gösterdi ki Kur’an olmaksızın din olmaz, olsa da adı İslam olmaz.

Batının iman pusulasındaki şaşma bir yana diğer tüm alanlarda sergilediği Kur’ani tavır, onların bugünkü başarısının da anahtarıdır. Araştırma sonuçları bir yana onların medeniyet, bilim, insan hakları alanında kat ettikleri mesafe demokrasiye (yani şura ve biata), özgürlüğe (yani eşitlik, adalet ve hür iradeye) ne kadar değer verdiklerinin göstergesidir.

Tek farkla ki onlar tüm düzelme ihtiyaçlarını ve menfaatlerinin korunması şartını yasalara uygunluğa bağlarlar ve kutsal kitapları onlar için yaptırıcı güç olmaktan biraz uzaktır.

İslam alemi ise yasalardan daha çok Allah’tan korktuğu halde bildikleri namaz, tesettür, oruç, hacı olma, cuma, takke, tespih ve kurban olduğu için ve tüm bu sayılanlar sadece ibadet alanına hitap ettiği, geriye kalan devasa İslam mirası kalplere giremediği için yasalar çok etkili değildir ve Allah korkusu da olmayınca ortalıkta karşılıksız kalan cezalar, adam kayırmalar, usulsüzlük ve hortumlar rahatça cirit atabilmektedir.

Müslüman olmak bir lütuf değil vebaldir ve Müslüman olarak doğmak cennetlere girmek için asla kafi değildir. Patenti Müslüman olan ama müslümanlığı yaşamayan bir toplumun Allah huzurunda mazereti olmayacak, saldırdığı adalet sistemi, yediği haklar, susturduğu özgürlükler ve katlettiği canlar bu toplum için büyük bir vebal olarak cehennem biletine dönüşecektir.

O halde batı ile arayı kapatmanın ilk şartı aklı kullanmak, kalbi süzgeç yapmak, Kur’ana danışmaktır.

Bu üçü modern ve çağdaş ve bir o kadar da ferah ve zengin bir toplum bilinci yaratmanın kaçınılmazlarıdır. Eşitlik ve özgürlük ilkesi Kur’an’ın kişisel bazda ilk emri ve yaratılış kanunudur ki sınav bu sayede vardır. Toplumsal bazda ise hak ve adalet ilk sıradadır ve ehliyet ve liyakat ancak bu sayede hayata egemen olabilir.

Keza İslamın bireysel ibadet alanından hariç diğer tüm alanlarda öngördüğü insan hakları, dokunulmazlık gibi değerler toplumun bekasına yönelik tartışılmaz değerlerdir.

Cennete giden yolları gösteren ama cehenneme gitmeyi de serbest kılan İslam, bilime ve bilim adamlarına saygıyı emretmekle bilgiye verdiği kıymeti göstermiş, aklı kalp ile aynı noktaya bakar kılmayı hedeflemiştir.

Neredeyse son yedi asırdır, belki daha fazla süredir, akılları örflere ve hurafelere teslim etmiş bir İslam’ın medeni dünyada yeri olamaz ve geri kalmak yaşam hakkını kaybetmek, ezilmek, sömürülmek velhasıl insanca yaşayamamak demektir. Bu nedenle geri kalmak hakkı kimsede yoktur, bu bir özgürlük değil inkar, isyan ve nankörlüktür.

Batı suçlardan doğu günahlardan korkar haldedir ancak batının günahı bizim anladığımız dille tanımlamaması tamamen dinlerinin farklılığından ve imana bakış açılarındaki zafiyettendir. Tersi olsaydı yani o toplumlar İslam’ı yaşıyor olsalardı bugün ayda üs kurmuş, su yapabilir, şiddet ve terörü bitirmiş devletler olurlardı. Yani bizim gibi tembellik etmez, Kur’an’ı doğru tercüme ederek aklı ve bilimi ışık yapmış olurlar, yasalarla birlikte günahlardan da korkar vaziyette adeta terbiye edilmiş olurlardı.

Bizim bunları yapamayışımızın nedeni ise iki başlıdır ki bizce bunlar gayet önemlidir.

İlki batı bizi ilkel ve yabani, ilme düşman, barbar, terörist göstermeye meraklıdır ve karalamak istediği İslam’ın dini ve toplumsal liderlerini kullanarak sürekli saldırmaktadır. Bu sayede İslam terör ile anılır olmuştur. Bunun sonucu ise şudur ki ismi terör ve gaddarlıkla anılanlar, eylemleri de birer ispat olarak ekranlara çıkarılır ve İslam lanetlenir. Bunun kaçınılmaz sonucu ise İslam ülkeleri üzerine şiddet ve zulmün gönderilmesi ve toprakların sömürülmesidir.

İkincisi ise içteki sahte dincilerin gayretleridir ki dışardakilerle elele vermiş bulunan bu hainler tevhidi tanıtıp şirki tanıtmayarak, aklı kilitlettirerek, hurafe ve örfleri dinleştirerek, Allah ile aldatarak İslam’ı tamamen bambaşka bir rotaya koymakta ve toplumun hak ve hakikate ulaşmasını engellemektedir. Başını çoğu zaman devşirme yahudilerin çektiği bu grup (tamamı dindar maskesiyle dolaşmaktadır) tepeden tırnağa kadar azimli olarak uyanmasını istemedikleri toplumu Kur’an’dan uzak tutmaya gayret ederler.

İçten ve dıştan gelen bu baskılara, hurafelerin tatlı aldatıcılığına aşık olan halkın karşı durması da zaten beklenemez ve tüm halk yaşıyor sandıkları İslam’a uzak bir vaziyette şirk dinini yaşar.

Dinin erdiriciliği de olmadığı için toplum ölüm uykusundan bir türlü uyanamaz ve tecditi (Kur’an ile yeniden yapılanmayı) bir türlü gerçekleştiremez.

Hakkı yazan ve çizenleri de karalayan bu iki kesim ele geçirdikleri köşe başlarından tüm alanları kontrol eder ve başların kalkmasına asla müsade etmez.

Bu tabi ki mazeret değildir ve imkansız diye bir şey yoktur. Çünkü Kur’an en imkansızları başartacak kudrettedir ve bizzat Hz. Peygamberin hayatı en olmazların nasıl olduğuna delildir.

O halde dini tanımak ve Kur’an’dan öğrenmekle başlayacak uyanmanın ikinci şartı aklı kullanmak ve aldanmamaktır. Bilim arayışı ve akli delil şartı hasıl olunca da çoğu rivayet din olmaktan çıkacak, toplumsal ahlak küllerinden doğabilecektir.

Siyasetin tutsağı, saltanatın esiri, makamlara demirli, mezheplere bölünmüş, Kur’an iskelesinden ayrılmış İslam bu haliyle erdirici değil bitiricidir.

Batının yasaları hak ve adaletten, özgürlük ve eşitlikten kaynaklandığı için sağlam temellidir ve çoğulcu demokrasiler ile halk sesini hür ve rahat duyurabilmektedir. İslam alemi ise tek adam rejimlerine teslim olduğundan halkın sesi o kişinin hüviyeti ile sınırlıdır.

Buna rağmen batıda tek adam yönetimleri de yok değildir ama onların ki ardında meclisi şart koşan ve denetime tabi bir tek adamlıktır. Petrol zengini İslam ülkelerinde ise durum tam tersidir ve Kral tek adam olarak zulüm üretse, çocuklara tecavüz etse, ihanet suçunu işlese de sorumlu tutulamaz haldedir. Emevi uydurması bu safsatayı din diye pazarlayanlar imansızların önde gidenidir ve zulmü tek düşman kabul eden Kur’an ile savaş halindedirler.

Toplumun bu kabullere isyan edememesi ise cehaletten ve ölüm uykusundandır ki dirayetli tek adam yönetimi dahi yaşansa halkın aydın ve ileri görüşlü olması kalkınmaya asla engel teşkil etmez. Dirayetli tek adam yönetimleri, cahil ve imansız halkın çoğulcu demokrasisinden çok daha kıymetlidir.

Özetle, batı yasalara ve dine saygılı olmasını kendi hürriyeti ve refahı için şart koştuğundandır ki tüm emek ve gayreti bu huzurun bozulmamasıdır. İmani konulardaki zaaflarına rağmen insanlığın ilerlemesine, sosyal alanda hürriyetlerin kurumsallaşmasına ve yasalaşmasına katkı sağlayan bu ülkelerdir ve icat ve keşifler de çoğu zaman onlardan gelmektedir.

Parantez açarak İslam’ın kökünü kazıyan çarpık zihniyetlerinde onlardan çıktığını hatırlamak lazım gelir ve bu iman bahsindeki gafletlerinden dolayıdır. Oysa İslam’ı bizlere bakarak değil de Kur’an’a bakarak tanımaya çalışsalardı şimdiye dek çoktan Müslüman olur ve bize fark atarlardı.

İslam alemi ise Kralları petrol gelirleriyle milyon dolarlık düğünler yaparken sessizce izlemekte hatta alkışlamaktadır. Kur’an okumayı değil hocayı dinlemeyi seven, ayete değil hurafeye, hakka değil batıla kulak vermeyi seven İslam alemi, üzerindeki ölüm toprağından silkinememektedir çünkü daha ölüm uykusuna yatırıldığının farkında bile değildir.

Bedenin, malın, mahremin, ailenin dokunulmazlığı esas iken İslam ülkeleri bunu reddetmekte, aklı rafa kaldırılmakta, Kur’an musaflara hapsedilmekte, kalpler siyaset ve futbol için atmakta, bilim tercümeye dayandırılmakta, mahsuller yağmur kaderine terk edilmekte, ahlakızların ekranlardaki şovları alkışlanmakta, namussuzlar namuslulara hükmetmektedir.

İlmin yerine sözde İslam ilmi getirilmeye çalışılmakta sanki İslam dışı ilim varmış hissi, yaratılmaktadır. Küfrandan gelen ilmin reddi gibi tehlikeli bir sonuç yaratabilecek bu gaflet aradaki farkı aleyhimize çok daha fazla açabilecektir.

Oysa Kur’an net ve sahih olarak aklı işletmeyi emreder. İşletilen akıl ise evvela Kur’an’a müracatı şart koşar. gerisi kolayca gelecektir ama Kur’an’sız İslam’a tutsak edilmiş halk buna bile razı yaşamaktadır ve akibetler kapkaradır. Bu nedenledir i batıya yaklaşılamamaktadır.

Kur’an çağın ilerisinde, Müslüman dünya çağın da gerisindedir.

Beğenmediğimiz batı, inanç yönü kendilerini bağlar, ilimde ve sosyal yaşamda bizlerden çok daha müslüman ise bunun sebebi akla dayalı işler yapmasıdır.

İlahi aşk masalıyla hidayete ermek belki mümkündür ancak ebedi saadete, huzur ve barışa aşkla ulaşmak mümkün değildir. Çünkü saadet ter ve emek ister, akıllı planlama ve koordine ister ve bunların hepsi akıl ile mümkündür. Aklı kenara koyanlar şunu unutmamalıdır ki akli yeterliliği olmayanların dinen mükellefiyetlikleri dahi yoktur. Yani sevap ve günah kazanamazlar ve sevap kazanamayanlar da asla sınavı geçemez ve cennete gidemez.

Allah kullarına aklı ve ruhu bu yüzden bahşetmiş, yeryüzüne ve cennetlerine bu nedenle varis kılmıştır. Aklı inkar, emaneti de inkardır ve sahip çıkılamayan emanet kurtların eline geçmeye mahkumdur ve bunun vebali kurtlar kadar emanete sahip çıkamayanlaradır.

Müteakip araştırmalarda önlerde çıkabilmenin tek yolu bu yüzden Kur’an’dan nasiplenebilmektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Hz. Peygamber

Sünneti sorgulamak

Sünneti sorgulamak İman; Yüce Allah’a, Kur’an’a ve elçisi Hz. Peygamber (sav)’e itimat ve itaattir. Yüce ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir