Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / İSLAM UNUTULURSA…
imanilmihali.com
namaz

İSLAM UNUTULURSA…

Bedevîler “İman ettik” dediler. De ki: “İman etmediniz. (Öyle ise, “iman ettik” demeyin.) “Fakat boyun eğdik (islama, müslümanlığa geldik)” deyin. Henüz iman kalplerinize girmedi. Eğer Allah’a ve Peygamberine itaat ederseniz, yaptıklarınızdan hiçbir şeyi eksiltmez. Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.”(Hucurat 49/14)

İSLAM UNUTULURSA…

İSLAM TOPLUMU VE İMANA SADAKAT

“Benim durumum, bir ateşin yanındaki kişinin durumuna benzer. Ateş yanıp etrafını aydınlattığı zaman, pervaneler ve diğer bazı böcekler kendilerini ateşe atmaya başlarlar. Adam yanmamaları için onları ateşten uzaklaştırmaya çalışır, fakat onlar buna rağmen kendilerini ateşe atarlar. Aynı şekilde ben de sizleri eteklerinizden tutup cehennem çukuruna düşmekten alıkoymaya çalışıyorum; ‘Buraya gelin, ateşten uzaklasın, buraya gelin, ateşten uzaklaşın’ diye bağırıyorum. Ama ne var ki, sizler elimden kurtulup doğruca cehennem çukuruna koşmaya devam ediyorsunuz.” (Hz. Muhammed (s))

Resulullah tebliğ görevinin başlarında yakın akrabalarını Allah yoluna şöyle davet ediyordu;

‘Hamd Allah’a mahsustur. Ben sadece O’na hamdeder, O’ndan yardım ister, O’na iman eder ve yalnız O’na tevekkül ederim. Şahitlik ederim ki Allah’tan başka herhangi bir ilâh yoktur. O, birdir ve hiçbir ortağa sahip değildir. Kesinlikle bilin ki ileriye gönderilen bir gözcü, kendisini görevlendirmiş kimselere karşı asla yalan söylemez. Kendisinden başka hiçbir ilâh bulunmayan Allah’a yemin ederim ki ben sadece sizlere değil, bütün insanlara gönderilmiş bir elçisiyim. Allah’a yemin ederim ki uyur gibi öleceksiniz ve uyanır gibi diriltileceksiniz. Hepiniz hesaba çekileceksiniz. Daha sonra da ebedî olarak Cennete ya da Cehenneme konacaksınız.’ [Belâzürî, Ensâbü’l Eşraf, 1/118; Ibnû’l Esir, d-Kâmil fi’t-Târih, 11/61.]

Bu davet edilen Allah yolu İslam’ın ta kendisiydi ve Allah’ın hiç değişmeyen tevhid dininin kıyamete kadar sürecek şekilde kurgulanmış son haliydi. Sevgili Peygamberimiz bu dinin tebliğcisi ve yaşayan örneği ve Kur’an hidayet ve öğüt rehberiydi. Ve bu üçü yani “sadece Allah’a iman etmek, Peygamber’in sünnet ve ahlakı ile aydınlanmak ve Kur’an’ı rehber edinmek” İslam’ın omurgası ve temel istikametiydi.

Esenlik anlamına da gelen İslâm, “Yüce Allah’a itaat etmek, Hz. Peygamber’in din adına bildirmiş olduğu şeylerin hepsini kalp ile tasdik edip dil ile söyleyerek, inandıklarını yaşamak, sözleri ve davranışları ile kabul edip benimsediğini göstermek ve Allah’a teslim olmak” demektir.

Teslimiyet ise üç türlü olur. Ya kalben olur ki, bu kesin inanç (iman) demektir. Ya dille olur ki, bu da ikrardır. Ya da organlarla olur ki, bunlar da amellerdir. Her mümin, Müslüman, fakat her Müslüman, mümin değildir.

İslâm dille ve amelle kendisini gösteren genel, iman kalben inanmakla kendisini gösteren özel bir kavramdır. Meselâ münafık, diliyle Müslüman olduğunu söyler, buyrukları amelleriyle yerine getiriyormuş izlenimi verir, fakat kalbiyle inanmaz. Münafık gerçekte inanmadığı halde, Müslümanmış gibi gözükebilir.

Şu âyet-i kerîmede iman ile İslâm ayrı kavramlar olarak geçmektedir: “Bedevîler inandık dediler. De ki: Siz iman etmediniz, ama boyun eğdik deyin. Henüz iman kalplerinize yerleşmedi…” (el- Hucurât 49/14).

İslâm büyük ve benzersiz sosyal ruhun kendisidir ve gerçek anlamıyla barındırdığı toplum ve medeniyet kavramının üstünde hiçbir toplum düşünülemez. Bunu küçük ve dar vicdanlar yaşayamazlar, küçük küçük ilâhlar ararlar ve kardeşlik çerçeveleri ne kadar küçülürse o kadar rahatlık duyacağız zannederler, fakat duyamazlar. Bir Müslümanın kalbindeki güven, metanet ve sükûnete bir türlü eremezler.

Bu şekilde İslâm cemaatinin kuvveti, kişilerin çokluğu ve İslâmî vicdanlarının kuvveti ile doğru orantılıdır. Ve toplum yapısı var olup kuvvetli iken şahsın bu sosyal ruhu duyması ve taşıması kolay olur. Fakat cemaatin yapısı zayıf olduğu zaman böyle bir vicdan taşımak zor ve hele henüz gerçekten cemaat yokken böyle sonsuza eren kuvvetli bir vicdana sahip olmak, bütün dünyayı tutacak olan bir bütünün ruhuna sahip olmak demek olduğundan, bizzat bir ilâhî destekten başka şekilde göğüs gerilemeyen çok zor bir şeydir. Ve bu makam, peygamberlerin ve özellikle son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)’in makamıdır. İnsanlık, İslâm dini ile Allah’ın gerçek birliğini tam olgunluğuyla bulmuş ve kendini toplamıştır.

Bunun içindir ki, insanlar İslâm’a koştukça toplanır, nihayet İslâm dininden kaçtıkça dağılır ve sonunda zelil ve perişan olurlar. Bu yalnız teorik değil aynı zamanda tecrübe ile sabit olan bir gerçektir ve İslâm böyle evrensel bir dindir.

İslâm dininin tarifi şudur: Gazaba uğratmadan, sapıklığa düşürmeden, doğruca ve selametle Allah’a ve Allah’ın nimetlerine götürüp “el-hamdü lillâh = Allah’a hamd olsun” dedirten ve bu temiz nimetlere tam selametle ermiş, gerçekten mutlu ve övülmüş, öfkeye uğramamış ve sapıtılmamış zatlar tarafından takip edildiği tarih tarafından görülmüş ve tecrübe ile bilinen büyük, aşikâr, düz, doğru, hak yolu ve istikamet yolu.

Bu dini kabul etmenin, dindarlığın başlangıcı ilk önce Allah Teâlâ’yı tanımak ve ona diye Allah’tan başka ilâh olmadığına tam bir şekilde söz vermek ve anlaşma yapmak ve ondan sonra da tam bir sebat ve samimiyet ile gereğini yerine getirmek için hak ve vazifelerin bütün sınırlarını bildiren ve üzerinde kolaylık ve selametle yürünmek mümkün olan dosdoğru bir şeriat caddesine hidayet, yani bilimsel olarak doğru yolu göstermek ve pratikte başarılı olmayı istemektir.

İstemek ve dindarlık bizden; din, şeriat ve doğru yolu göstermek Allah’tandır. İslâm dini bir Allah kanunudur.

Bunda şüphe edenler gözlem ve tecrübe ile sabit olan örneği peygamberlerin sonuncusu Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizle yüce ashabının bu sayede nail oldukları Allah nimetlerinin büyüklük ve mukaddesliğini tarihte gözleri kamaşa kamaşa okuyabilirler. Elhamdülillah Allah’ın kitabı, bir harfi bile bozulmaksızın olduğu gibi elimizde mevcut ve Peygamberimize ait sünnetler büyük oranda korunmuş olduğundan, İslâm dininin hakikatinde hiçbir sapma, hiçbir sapıklık arız olmamıştır. Bunun için Kur’ân, Hazreti Muhammed’in mu’cizelerinin en derini, tarih de onun hak olduğuna, davasının doğruluğuna şahittir. Ve bu şekilde bizim için din ilmi, akıl ve nakil ile karışıktır.

Bunları, doğruluk ve içten sevgi ile uygulayacak olan toplumların tecrübe ile sabit olan aynı sonuçları elde edeceklerinden şüphe etmek için hiçbir hak yoktur. İlim ve fen adına böyle bir şüphe ortaya atmak, dün beni aydınlatan güneşin yarın aydınlatamayacağını iddia etmek gibi, tümevarım kanununu inkâr etmektir. Fakat ilim ve fende, tecrübe ve tümevarım kanununa pek büyük önem veren Avrupalılar bu istikra (önerme)yı yerinde yapmayarak fikirleri karıştırıyorlar. Çünkü İslâm dininin mahiyetini, aslından ve hakkıyla dindarlığına sahip olan kaynaklardan araştırmıyorlar da; çöküş içinde yuvarlanan şimdiki Müslümanlarda arıyorlar.

Hâlbuki gerçek, şimdiki zaman ile geçmiş zamanın karşılaştırmasından çıkacaktır. O zaman görülür ki o doğru yol üzerinde gerçekten yürüyenlerle yürüyemeyenler arasında büyük fark vardır. Ve bu fark bir ilerleme ile bir gerileme farkıdır. Demek ki sadıklar yükselmiş, sadık olmayanlar gerilemişlerdir.

İslam dini, hak kanunudur, fakat İslam adına yapılanlar noksandır ve doğru değildir. İlim ve fendeki her hak kanunu da böyle değil midir? İnsanlar kendilerini hakkın kanununa uydurmakla yükümlü iken, o hak kanununu kendilerine uydurmaya çalışırlarsa kusur o kanunun değil, o insanın olur ve zararına katlanan da insandır. Allah’ın gazabı ilk önce bunu bilerek yapanlar içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapıklardır. Bunlar da sonunda o akıbete mahkumdurlar.

Ne yazık ki asrımız insanlarında özellikle din hususunda hakkın kanununu kendilerine uydurmak sevdası üstün gelmiş görünmektedir. İlim, fen ve sanayideki bu kadar ilerlemelere rağmen bütün dünyada insanlığın sıkıntılarının genel bir şekilde gittikçe artmasının sebebi de budur. Bu sıkıntıları, ancak doğru yolda yürümek kesebilir.

Müslümanlık dini geneldir. Bütün insanları içeren ve vahye dayanan dinlerin hepsine hürmetkâr bir dindir. Diğer dinler ise tâbi bulundukları bayrak altında, din işleri bakımından, kendilerinden başkalarını yaşatmazlar, vicdanlarının sınırı dar ve kısadır. Bunlar, kendilerinden başkasına hayat hakkı tanımamayı dinin gereği bilirler. Tanırlarsa yalnız politik bir zorlama ile tanırlar. Bu bakış açısıyla denilebilir ki, şimdiki insanlar, Peygamberimizin gönderildiği zamanda olduğu gibi, İslâm’ın nurunun genel bir gelişmesini ve herkesin selameti için, gerçeğin bütün insanlık üzerinde kuvvetli bir egemenliğini görmek derdiyle kıvranıp çabalamaktadırlar.

İnsanlığın şimdiki sapıklığı, beşeriyetin doğru üzerinde egemen olması fikrinde toplanıyor. Bu ise, insanlar arasında en kuvvetli görünenlerin “tapılan bir yaratıcı” gibi kabul edilmesine sebep oluyor. Bu, tutkuların kuvvetlenmesiyle hukukun (hakların) çiğnenmesini, herkesin selamet ve emniyetinin bozulmasını doğuruyor.

Hâlbuki insanın saadeti gerçekte insanlığın hakka egemen olması davasında değil, hakkın insanlığa egemenliği esasındadır. Ve İslâm’ın eşit yaşamak için “Ancak sana ibadet ederiz ve ancak senden yardım bekleriz.” (Fâtiha, 1/5) antlaşmasıyla öğrettiği “yaratılış kanunu” da budur.

Şu halde insanlık, ya hakka (doğruya) üstün gelmek davasıyla ihtiras ve ızdırap içinde birbirini yiyip gidecek veya Hak Teâlâ’ya iman ile onun mutlak egemenliğine uymak için İslâm dinine ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in bildirilerine sarılacaktır. Hakk’ı, insanın emri altında gören dar vicdanların kurtuluşa ereceklerini ve beşeriyetin dairesi için bir olumlu kutup olabileceklerini zannetmek ne büyük hatadır!

Büyük vicdanlar, Hakk’ı bir bilir ve haktan gelenin hepsine, her birinin kendi derecesine göre kıymet verir. İşte İslam’ın kalbi, bu büyük iman ve vicdanın sahibidir. O, herkese bu imanıyla göğsünü açar. Bütün beşer vicdanını bu genişlik ve anlayışlılıkla hakka yaklaştırmaya çalışır.

Bunu kavrayamayan, bu yüksekliğe eremeyenleri de hakkın birlik ve kapsamına saldırmamak ve hakka az çok uymayı kabul etmek şartıyla kendi dinî sahalarında hür tutarak göğsünde yaşatır ve onların yaşama haklarına hürmeti de yalnız görünüşe has bir siyasetin değil, gerçek dinin gereği bilir.

Gerçekten İslâm’da da ilâhî kanunları bildiren delil dört tanedir: Kitap (Kur’ân), sünnet, ümmetin icmâ’ı (büyük fakihlerin, dinle ilgili bir konuda görüş birliğinde olmaları) ve kıyâs. Bunlardan ilk üçü kesin isbat, dördüncüsü de açıklayıcıdır.

Kur’an ahlakı; Cenab-ı Hak’kın Yüce Kur’an ile bildirdiği, birey ve toplumların uyması zorunlu olan, hak ve adaletle yoğrulmuş, yapılması istenen iyi davranışlar ve uzak durulması gereken yasaklar bütünüdür. Bu tanım içinde bireylerin kendi rızası, toplumların ortaklaşa isteği, akılların yanlışı ve doğruyu ayırt edebilme melekesi vardır.

İşte İslam bugün yaşanan yozlaşmış haliyle bu ahlaktan ve hakikatten uzaklaşmış haldedir ve kandırılmışlıklarla bezenmiş bu uydurulmuş din Hak’ka üstün gelmeye çalışırken kandırılmışlar ve elebaşıları tarafından hakikat gizlenmeye, cahil beyinler, nursuz yürekler satın alınmaya çalışılmaktadır.

Yazık ki biçare aldanmışlar dini, Kur’an’ı ve Resul’ü tanımak gayreti yerine birilerini dinlemeye ve hak kaybı yaşamamak adına aldanmaya meyillidir. Bu aldanış kendilerinin, aile ve toplumlarının sonu olacağı halde uçuruma yuvarlanır giderler.

İslam’ı yapılan bu haksızlıkların sorumluları, Kur’an’ın hiddetine, Peygamberin intizarına ve Allah’ın lanet, azap ve cezasına elbet uğrayacaktır….ve o gün geldiğinde isyan elebaşları kadar bu elebaşlarına uyan, destekleyen ve takip edenlerde cehennem çukuruna birlikte dolacaktır.

Toplum Kur’an’ın Hak yolundan uzaklaşırsa sonu karanlık ve müsevvibi herkestir.

…Bugün kâfirler dininizden (onu yok etmekten) ümitlerini kestiler. Artık onlardan korkmayın, benden korkun. Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. (Maide 5/3)

İSLAM UNUTULURSA…

Bu yazıyı okudunuz mu?

Bir Müslüman bunu nasıl yapar

Bir Müslüman bunu nasıl yapar

Bir Müslüman bunu nasıl yapar Bazen ekranlarda veya hayatın içinde öyle haller görürüz ki aklımıza ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir