Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / İslam’da tarikat ve cemaatler
imanilmihali.com
İslam’da tarikat ve cemaatler

İslam’da tarikat ve cemaatler

İslam’da tarikat ve cemaatler

Bir müslümanın tarikat ve cemaatlere üye olmasının dindeki yeri cevaplanması gereken ilk sorulardandır. Çünkü bu Allah ile kul arasına başka bir kul sokup sokmamakla doğrudan ilgilidir. Kabul edilen iki cevaptan ilki tarikat ve cemaatlerin hidayete ermek için hayırlı bir vesile olduğu, ikinci cevap ise bunun dini bölen büyük günah ve hatta şirk olduğudur.

Cemaat, imam arkasında namaz kılanların adı, tarikat ise yol demektir.

Her iki kelimenin de asıl kullanım yeri ibadet ile ilgilidir ve ibadet alanının konuya daha tavizkar yaklaşması bu yüzdendir. Lakin konuya asıl, değişmez ve esnemez iman penceresinden bakmak lazım gelir. Çünkü niyetin aslı, ruhun yolu, gayenin ta kendisi, tevhidin ispatı önce imandır.

Cemaat teriminin son yıllarda saptırılmış olmasının da etkisiyle toplumda bu kelime bir tarikat veya bir dini akım için kullanılır olmuştur ki bu yanlıştır. İmamın arkasında namaz kılan üç kişi bile bir cemaattir ve bu kelimenin başkaca bir anlamı yoktur. Kast edilen bir imamın ardında namaz kılan değil de o imamın çizgisinden giden ve namaz dışı zamanlarda bile o imamı dini meselelerde vekil tayin eden insanlar topluluğu ise bunun adı cemaat değil zaten tarikat olur. Bu nedenle asıl tarikat terimi incelenmelidir.

Tarikat kelimesi yol manasına olup sonraları ‘doğru yol’ diye çevrilmiş ve sanki müslümanlar için (Sırat-ı Mustakim ile denkleştirilerek) bir zorunluluk olarak aktarılmaya başlanmıştır. Tasavvufun da etkisiyle bir din alimi etrafında toplanan insanlar daha sonra kıyafetleriyle, yaşam tarzlarıyla başkalaşmış ve adeta duvarlar arkasında kendi dinlerini yaşamaya başlamışlardır. Bu da tarikatlerin ve hatta tasavvufun Allah aşkını aramak maksadından uzaklaştığının delilidir. Dünya nimetlerinden uzaklaşmak, aşırı mütevazi hayata yönelmek ve eski yaşantıları yok sayıp yeniden doğmak gayretleri dini açıdan hoş görünürse de bu yeni öğreti ve yaşantının Kur’an istikametine uygunluğu asıl sorgulanması gerekendir ki bu uygunluk çoğu tarikatte yoktur.

Tarikatlerin maksadı başlangıçta Kur’an istikametinde bir yol tutup, mümkünse sahabe nesline yakın yaşamış bir dini alim rehberliğinde öğrenilecek ilim ve irfanla şeytani yoldan uzaklaşmak olarak tanımlanmıştır. Tekkeler, zaviyeler hep bu maksatla var olmuştur. Gaye İslam’ı tanıtmak, öğretmek ve yaymaktan öte değildir. Peygamberimiz zamanında da mescitlerin aynı zamanda birer dini eğitimhane olduğu unutulmamalıdır. Sonraları ise maksattan sapılmış ve buralar İslam’a zarar veren, hurafelerle beslenen, içine siyaset ve israiliyat karışmış meskenler haline gelmiştir. Atatürk Türkiye’sinde bir süre için temizlenen bu mekan ve gruplaşmalar, malesef son yıllarda yeniden kurumsallaşmış ve güçlenebilmiştir. Benzer şekilde, Tasavvuf’ta başlarda tamamen samimi ve faydalı bir halde iken sonraları bazı (!) maksatlara hizmet eder hale getirilmekle kabuk değiştirmiştir ki pek çok tarikatın menbası tasavvuf denen deryadır.

Bugün tarikatlerin geldiği son nokta bir yanda kapkara çarşaflı bir kitle, diğer yanda ekranlarda dans eden güzel kızlar, bir yanda zincirlerle kendisine eziyet edenler, bir yanda lüks ve pahalı iftar sofralarında oruç açanlar şeklindedir.

Bugün taciz, tecavüz, yobazlık, sihir, muska ve büyü gibi yaşanan kötü örnekler de tarikatlerin geldiği noktanın anlaşılması bakımından önemlidir. En son örnek ise deve sidiğidir.

(Bir parantez açarak ahlaksızlıklara bulaşmayan, maddi ve makamsal menfaat sağlamaya çalışmayan, sadece Allah rızasını gözeten bazı tarikatleri hariç tutmak gerekir. Lakin bu sapıklıklara bulaşmasalar bile kuruluş gayeleri ve yapılanmaları ile bunlar da dinen caiz değildir.)

Tarikat türü yapılanmaların teşkilleri incelendiğinde bir hiyerarşileri ve başta da diri veya ölü bir şeyh olduğu görülür. Çoğunun kendi öğretisi ve hatta kitabı olan bu şeyhler (mürşid= yol gösterici) kendi yorum ve hissiyatlarını talebelerine (müridlerine=yolu izleyenlere) aktarmak hevesindedir. O şeyhe göre kendisine mensup olmayanlar, nurdan yeterince istifade edemeyecek zavallılardır. Şeyhin emri esas, işaret ve buyrukları elzemdir. Şeyh ölünce hiyerarşik yapıda bir sonraki şeyh olur. Kul durumundaki müridlerin bilgileri önemsiz ve hatta kurtulunması gereken faydasız şeylerdir ki boşalan bu zihinsel ve vicdani depolara şeyhin öğretileri girebilmelidir. Şeyh yaşamasa bile himayesi devam edecek büyük adamdır ve müridler o tarikata çoğu zaman şeyhin kendilerine şefaat veya aracılık etmesi için girerler. Müridlerin mal ve paradan sıyrılarak (!) girdiği tarikatte şeyhin mal varlığı sürekli artar. Şeyh lüks içinde yaşarken müridler inzivada ve mütevazi hayat yaşar. O kadardır ki şeyh kendi adına helal ve haram belirleme yetkisine bile sahiptir ve hatta sözleri sünnet ve ayetlerin bile kimi zaman önüne geçer. Bazı tarikatler evliliği bile yasaklar. Bazı şeyhler daha da ileri giderek vahiy demeseler de ilham ve rüya yoluyla kendilerine vahyolunduğunu iddia ederler. Böyle yaparak ta sahte peygamberliklerine kılıf uydururlar.

Bu genel izah İslam’ın ilk yıllarında çok daha samimi ve içten olan tarikat türü dini yapılanmaların zamanla deformasyonu ile gelinen bugünkü noktanın kısa bir özetidir. Yakın zamanlarda ortaya çıkan tarikatlere ait en genel kabul ise şudur ki bunlar yabancı maddi-manevi destek ile belli bir maksat için gizlice kurulur ve diğerlerini din dışı olmakla suçlar ve böylece din bölünür.

Siyasal İslam etkisindeki, Emevi zihniyetli, dini bölmek ve yaşanan toplumu saptırmak gayeli bu yaklaşımların faydadan çok zararı olacağı bu yüzden aşikardır.

En başta Allah’ın dinini bölmek şeklinde tezahür eden bu dini yapılanmalar, Kur’an ve Hz. Muhammed (sav) arasına hatta önüne tartışılmaz bir kimse veya bir kitap koyarak imanı zedelerler. “Mürşidi olmayanın mürşidi şeytandır” gibi sahte hadislerle müslüman camiayı aldatır ve nemalanırlar. Bu nemalanma maddi kan emiciliğin başlangıcıdır ki bu borç bir defa ödemekle de bitmez, sonsuza dek sürer. Bu şeyhlerin haram ve helal belirleme yetkisi de zaten başlı başına bir şirk unsurudur ki bu yetki peygamberimizde bile yoktur.

Mensuplarınca gözetilecek gaye Allah rızasından başkaca hedeflere kaydığı içindedir ki o yapılanma menfaat, maddi kazanç, itibar ve orta vadede hükmetme gücü arayışına girer.

Tarikat mensuplarına sağlanan haksız avantajlar, ayrıcalık ve öncelikler ise hak yemenin ve devleti talan etmenin dini kılıfa sokulmuş halidir ve imanı yok eder. Ehliyetsiz ve liyakatsizlerin işe alımlarda öne geçmesi, sınav sorularının bir gece önceden mensuplara servis edilmesi gibi menfi uygulamalar bunun göstergesidir.

Tarikat içinde, sünnet adına yalan rivayetlerle, tarikat mensuplarının dinde yeri olmayan şiddet ve hayvani zevklere mahkum edilmesi, sübyancılık ve tecavüzler de sapıklık derecesini göstermek bakımından önemlidir.

Daha uzun vadelerde yabancı destekli bu tarikatlerin İslam’a verdiği zarara bir de o ulusa verdiği teröre varan zarar eklenir ve din adına akıllar karışır.

Tarikatlerin bu menfi uygulamalarının sadece o mensupları bağladığını düşünmek te yersizdir çünkü tüm İslam alemini dinden soğutan bu ahlaksızlıklar, küfür derecesine varan amellerdir.

Oysa “Allah’ın ip” Kur’an’dır ve başkaca diğer kitaplar, bu arada hadisler din adına hüküm koyma yetkisine sahip değildir. Oysa şeyhlerce kaleme alınan eserlerde sıklıkla görülür ki şeyh ayeti veya sünneti değiştirir haldedir. Kur’an ile insanlar arası emredilen tek yapılanma iman kardeşliğidir ve insanlar Kur’an’a göre sadece iki gruptur, iman eden ve etmeyen. Ötesi, istisnası yoktur! Öte yandan bir kimse veya grubun diğer insan veya insanları din dışı ilan etmesi de yanlıştır ve kalpleri bilen sadece Allah olduğu için, tarikatlerin üye olmayanları din dışı ilan etmesi Hududullah’a aykırıdır.

Dinin tebliğcisi, mükemmel uygulayıcısı da sadece Hz. Peygamberdir ve O’nun 23 senelik risaleti örneklerle doludur. Başkaca kişilerin bu göreve aday olması peygamberlik iddiasıdır ki son derece tehlikelidir.

Kur’an, dinin tamamına, kıyamete kadar yeter olduğu halde başkaca kişi ve kitap aramak, mişnalara tabi olmak, ölülerden medet ummak, adak adamak, devam edegelen sözde vahiylere rıza göstermek günah olmakla kalmaz aynı zamanda şirktir. Cahiliye dönemi putçuluğunun Kur’an’daki tasvirleri hep bu tehlikeye işaret eder. Ata kabullerine uygun olarak (babasından, dedesinden alışageldiği üzere) tarikatlere devam eden evlatların durumu da Kur’an’ı inkar ede3n cahiliye arapları ile yakınlık arz eder.

Tevhid, sadece Allah demektir. İslam adına hüküm koyma yetkisi sadece O’nundur. Kur’an ve Hz. Peygamber ise vesile ve aracıdır ki bu ikisi dini öğrenmek ve yaşamak için yeterlidir.

Yaşamış sayısız İslam aliminin eserlerini okumak, öğrenmek, hatta fikirlerini savunmakta, yollarını izlemekte bir sakınca yoktur. Lakin bunlarda esas şudur ki kim ne derse desin ilk ve tek kaynak Kur’an, danışılacak son merci kalptir. Müftüler fetva da verseler kalbine danış hadisinin işaret ettiği bu konu o denli mühimdir ki vicdan Rabbimizin bize en değerli armağanlarındandır. Savunulan bu yorumların ilk ve en temek şartı Kur’an’a uygunluğudur.

Peygamberimizin sünnetlerini tatbik etmekte de sakınca yoktur, olmaz, hatta edilmelidir. Lakin bunlar adı üzerinde sünnetten öte gidemez. OYSA ALLAH’IN FARZLARI KUR’AN’DADIR. Din ise öncelikle farzlardan ibarettir ki ceremesi çoktur.

Peygamberimizin damadı ve sağ kolu Hz. Ali ile anılan mezhebin, Hz. Ali mezhebinden olmadığı halde halifelik için daima Hz. Ali’yi destekleyen Ebu Hanife’nin mezhebi sünni mezhebinden farklı olmasını gerektiren her ne ise bugün tarikatlere destek ve para sağlayan da o zihniyettir.

Emevilerin ve emevi zihniyetinin muhasebesi mahşerde elbet görülecektir ama şu unutulmamalıdır ki tüm bu parçalanmalar yüzyıllardır siyaset dinciliğinin eseridir. Ayetler ve sünnetler kula yeter ve yetmelidir. Yetmediği hallerde de akıl ve kalp sorunu çözmeye pekala muktedirdir. Zaten yasaklar açıkça belli, açıkça yasaklanmayan şeylerinse tümü helaldir, mübahtır. Bu açıklık derecesini de kul kalbi ve aklı ile pekala ayırt edebilir. Araya başkaca kimseleri sokmaya gerek yoktur. İbadet faslındaki ve yaşama ait şekli uygulamalar ise Allah’ın affına sığacak kadar değersiz şeylerdir.

Allah’ın razı olmadığı kula, Hz. Peygamber bile şefaat edemez ve Allah ile kul arasında aracı yoktur. Müridler ne kadar inkar etseler de mürşidlerinden hep bir beklenti içindedir, en azından onun gölgesinde emin olmak isterler ki bunun adı aracı tayin etmektir.

Kur’an’da din sınıfı bile asla yoktur. Dini yapılanma da yoktur. Bu diyanet ve cami personeli için de geçerlidir. Kolaylık ve standart sağlanması için tesis edilen bu devlet yapılanmalarının gayesi siyasal çığırtkanlığa, bölücülüğe, ötekileştirmeye varırsa zaten küfre varan haddi aşmadır. Kaldı ki resmi olmayan, kayıt dışı olan, çoğusu merdiven altı tarikat türü yapılanmaların müridi durumundaki insanlar gün gelir muhakkak ötekileşirler, iman kardeşleri ile arasına mesafe koyarlar.

Bize şah damarından yakın olduğunu söyleyen Yüce Allah’a iman ediyorsak, araya kişi, tarikat veya cemaat sokmamalı, dini Kur’andan öğrenmeliyiz ki bunun yolu da güvenilir meallerden birkaçını aynı anda okumaktır. Bu nedenle her Türk Müslümana Kur’an’ı hayatında en az bir kere anlayarak okumak farzdır ve Türkçe okumanın faydası olmadığını, arapça okumanın sayısız sevabını anlatan rivayetler ve fetvalar dine ihanettir.

Türk insanının karanlıklara, kişilere, tarikatlere mahkumiyetinin arkasında işte bu hain plan vardır. Türk insanı arapçaya mahkum edilecek, arap harflerinin okunuşunu öğrenecek ama manasını asla anlayamayacaktır, doğruyu asla bulamayacaktır. Oyun budur. Çünkü kul ayetleri öğrenirse yalana, baskıya, fitneye oyuncak olmayacak ve dini böldürmeyecek, düşmanını tanıyacak, bu sayede Kur’an’ın emrettiği İMAN KARDEŞLİĞİ tesis edilecektir.

Bu noktadan bakıldığında da tüm tarikat ve cemaatlerin imana büyük zarar verdiği ortadadır. Kaldı ki sayısız tarikatın bir diğerini yanlışlıkla, bir mezhebin diğerini dinsizlikle suçladığı İslam aleminde tek doğru Kur’an’dır, hakikat sadece Kur’an’dadır.

Kur’an kursu diye verilen arapça kurslarında da bu tarikatleştirme tehlikesi ve siyasal reklam gayesi daima vardır ve bu yüzden çok dikkatli olunmalıdır. Öte yandan Kur’an kurslarına veya cami inşaatları için cemaatten istenen maddi yardımların (her namaz çıkışı ve hatta vermeyeni hakir görerek zorla) toplanması bile bütçesi onlarca bakanlıktan fazla olan diyanetin geldiği durumun özetidir.

Tarikatle arasında nasıl sayısız fark varsa, mezhepler arasında da aynı durum söz konusudur. Söz gelimi üç mezhepte oruç bozan bir şey diğerinde bozmamakta, üç mezhepte diş dolgusuna getirilen mübah yorumu diğer mezhebe göre büyük günah olmaktadır. Tamamı diğer mezheplerce uygun görülmüş tek bir mezhep te yoktur. O halde hiçbir mezhep tam değildir. Bu da tarikatlerin din adına güvenilmezliğinin delilidir.

Tevhid ise SADECE Allah sistemidir. Allah’ın sistemi, sınırları, emir ve yasakları ise sadece Kur’an’dadır. Kıyamete kadar baki Kur’an’da unutulan veya eksik olan herhangi bir şey yoktur. Birilerinin veya bir kısım yazılı kaynakların bu dini tamamlamasına, düzeltmesine, geliştirmesine hak ve yetkisi yoktur, olamaz.

İman, çıkar kavgalarından, dünyevi beklentilerden uzak, Kur’an istikametindeki samimi ve düzgün yaşamı, faydalı ve güzel işleri emreder. Diğerlerini kendisi gibi sevmeyen iman etmiş sayılmaz. Allah’ın yanına birilerini veya bir şeyleri koyan ise zaten şirk dinine tabi demektir.

İman etmeden kimse cennete giremez. Çünkü cennetler sadece mü’minler içindir.

Bu cihetle dinin olmazsa olmazı sakalın boyu veya tesettürün rengi değil, imanın mevcudiyet ve muhafazasıdır.

Müridlerin şeklen bir hizaya sokulması, tek tip traş ve çarşaflara mahkum edilmesi şeyhin egosunu tatminden ve üyelerin birbirini tanıması için işaretleşmeden öte gitmeyen uydurmalardır. Tokalaşmadaki parmakların durumu bile anlayan için bir mana ifade eder. Kaldı ki bu tarikatin gayesi terör ve şiddeti göze alır hale geliyorsa dinen durumu zaten aşikardır.

Allah kullarının sadece Kur’an’a sarılmasını ve emir ve yasaklarına uyulmasını emreder.

Hz. Muhammed (sav) son peygamberdir. Ne başka bir peygamber, ne başka bir aziz ne de Mesih gelmeyecektir. Geleceğini veya geldiğini iddia edenler sahtekar ve yalancı peygamberdir. Tüm bu bahisler ise İsrailiyatın kırıntıları ve akılsız cahil müslümanlara inen acımasız silleleridir.

Rüya veya ilham yoluyla Arş’tan veya meleklerden birşeyler aldığını iddia edenler (tepki çekmemek için doğrudan peygamberlik iddiasında bulunamazlar) en çok cinlerden birşeyler alırlar ki bunun adı vahiy değil cin çarpmasıdır.

Bu erenlerin kalplerinde doğan en temiz Allah sevgisi nurları ise ruh güzelliklerinden ibarettir. Bu his paylaşılabilir, aktarılabilir, kitaplaştırılabilir bile. Lakin o kişiye has bu güzellik, dinin kendisi veya yolu değil, erdem ve huzur arayışına bir örnektir. Bunun yasalaştırılması demek olan tarikatçilik ise her kişideki farklı yansımaları nedeniyle uygun değildir.

Sırat’ı Mustakim (Doğru yol), tarikatlerce yorumlanan değil, Kur’an’da yazılı olandır.

Kur’an’dan uzak İslam alemi bu tür cehalet ve şirkler içinde bunalırken, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün bu ülkede laiklik ve tertemiz İslam adına yaptıklarına minnet duymalıdır. Bugün Arap coğrafyasının içler acısı hali bu bölünmeler sonucudur. Arap dünyası bir araya gelip kardeş olamıyor ve sürekli birbirleri ile savışıyorsa bu yüzdendir. Arap ülkeleri mezhep kavgaları ile birbirlerini yerken İsrail uzaktan gülüyorsa, batı para ve silah satıp müslüman devletleri birbiriyle savaştırabiliyorsa bu yüzdendir. tarikat kardeşliği yerine İMAN KARDEŞLİĞİ geçmedikçe İslam’ın kurtuluşu mümkün değildir. Ahiret yurdunda Yüce Allah ve melekleri mezhebin ne, tarikatin ne diye sormayacak, dinin ne diye soracaktır.

Ülkemiz hala dimdik ayakta ve Mehmet Akif Ersoy’un dediği gibi ‘İslam’ı tertemiz ve gerçek yaşayan tek ülke’ ise bu Atatürk ve zamanın İslam alimleri sayesindedir. İslam’ı yabanotlarından temizleyen o zaman ulemasına her kul hakkını helal etmeli ve onları anlamaya çalışmalıdır.

Laiklik İslamın teminatı, aydın ve çağdaş yaşamanın imkanıdır. Dinin selameti ise ancak bölünmemekle, bir ve birlik olmak iledir. Ulusu ve dini bölmeye çalışanlar şeytan tüccarları ve emperyalist uşaklarıdır.

Şeytan, dine şirk bulaştırmakta, şirki din yapmakta, müslümanları parça parça etmekte ustadır.

Mü’min SADECE Allah diyebilen, aracı ve şefaatçi aramayan, Rabbine sığınan, düzgün ve doğru yaşayan, Kur’an istikametinde durmaya gayret edendir.

Tarikatçiler ise kelime oyunları ile ve halkın cahilliğinden servetler kazanıp, sayısız haksızlık ve acıya imza atan yanlış ve kanmış insanlardır.

Kurtuluş Kur’an’ı okumakta ve anlamaktadır.

Rabbim, tüm sapmış ve bölünmüşleri ıslah etsin, hidayete erdirsin, şirkten kurtarsın. Amin.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Din ve Fıtrat

Allah’ın tek dini ama iki din tarifi, insanın tek doğru ama iki yaşam şekli vardır. ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir