Anasayfa / İMAN ESASLARI / Kadere iman / İSLAM’I DUYMAYAN KİŞİNİN DURUMU
imanilmihali.com
İslam

İSLAM’I DUYMAYAN KİŞİNİN DURUMU

İSLAM’I DUYMAYAN KİŞİNİN DURUMU

İslam’ı duymayan kişinin durumu

Kader konusuyla alakalı suallerden birisi de İslam’dan bihaber olanların mesuliyet dereceleridir.
Bu soru başlıca bir dini sulandırma maksatlı art niyet sorusudur çünkü cevabı zaten malumdur.
Dinde şüpheye yer yoktur ve Yüce Allah İslam ile dinini tamamlamış, bizler için bu dosdoğru yola razı olmuştur. Artık her kim İslam’ı seçerse Allah ondan razı olacaktır. Demek ki İslam temeli Kur’an’da bu sorunun da cevabı olmalıdır.
Asr-ı Saadet’te Müslüman olduktan onbeş saniye sonra şehit olanların akıbetine dair peygamberimizin “cennette” yorumu yapması Allah’ın iyi niyetle pişmanlık ve teslimiyete verdiği mükâfat ve eski cahilliklerin affedildiğinin göstergesidir. Bu İslam öncesi günah, noksan ve hataların da afedilebileceği manasına sayılabilir.
Sonuçta Allah her kulunu gücü oranında mesul tutar. Bu güce malı kadar bilgisi de dâhildir. Bilmediği bir şeyden sorumlu tutulmak adalet prensibi ile zaten bağdaşmaz.
Ancak İslam geldikten sonra yaşanan zamanlarda kulların ondan inatla bihaber yaşaması, Allah’ın emrine ve tercihini açıkça İslam’dan yana kullanmasına rağmen kendi dinlerinde ısrar etmesi savunulacak bir husus değildir.
İslamiyetten önceki insanların durumu muhakkak Rabbimizin takdirindedir. Çünkü Allah her topluma bir elçi göndermiş ve istisnasız tüm insanlara hidayeti işaret etmiştir. İslam’dan habersiz olan kişi kendi mekan ve zamanına ait dinden mesuldür. Bundan da bihaber dağ başında tek başına yaşıyor idiyse o halde de cevap; kalp ve vicdanı doğrultusunda yaşayıp yaşamadığıdır.
Taha suresi, 47-52 ayetler dinin tebliğinden önceki insanların durumunu alaycı bir şekilde soran Firavun’a cevaptır. Ve cevap bunların durumlarına ait bilgi Rabbim katındadır şeklindedir. Yani orasını Allah bilir. Yüce Allah o kadar rahmet ve merhamet sahibidir ki cezaya aday gördüğü kullarının tövbesini bekler, vazgeçerler diye umut eder ve sadece azanları, haddi aşanları, isyan ve günahta ileri gidenleri şiddetle cezalandırır. O, o kadar şefkat ve merhamet yüklüdür.
Allah’ın adaletsiz ve rastgele iş yapmayacağından emin olan kullar Allah’ın her işinde adil ve hakkaniyetli olacağını, rahmetinin çoğunu ahirete ayırdığını bilirler.
İslam üzere doğanlar hayata avantajlı başlarken bu şansı iyi kullanamayan hatta Peygamber oğul ve eşleri vardır. Aksine firavun gibi bir zalimin yanında cennetini kazananlar da bakidir. Ancak mesele sınava avantajlı başlamakla bitmeyecek kadar mühim ve devamlıdır.
Firavun’un eşi Asiye validemiz, imanını kurtardı ve ettiği şu dua ile de Kur’an’a geçti:
“Rabbim! Bana katında, cennette bir ev yap. Beni Firavun’dan ve onun yaptığı işlerden koru ve beni zalimler topluluğundan kurtar!” (Tahrim, 66/11)
Yine Peygamber Efendimiz (asv)’ın amcaları olan Ebu Talip ve Ebu Leheb, Peygamberimiz (asv) ile yan yana yaşamalarına ve Hakk’ı, O’ndan dinlemelerine, hatta birçok mucizesine şahit olmalarına rağmen imansız olarak ölürken, Peygamberimiz (asv)’ı hiç görmeyen birileri, Efendimiz (asv)’a ve Allah’a aşık olabiliyor ve aşkından tarihin sayfalarına geçebiliyor.
Demek mesele sadece İslam topraklarında doğmak değildir. Nice İslam topraklarında doğanlar vardır ki namazsız, zikirsiz, tefekkürsüz olarak, günah ve isyan içinde bir hayat sürmektedirler. Nice İslam’dan habersiz olanlar vardır ki İslam ile tanışmış ve çok iyi Müslüman olmuştur.
Dinen, iki peygamberin devirleri arasında, önceki peygamberin getirdiği dinin unutulmasından başlayarak sonraki peygamberin gelişine kadar geçen zamana “fetret devri” ve bu zamanda yaşamış ve iki peygambere yetişememiş kimseye de “ehl-i fetret” denilir. Kendinden önceki peygamberin dininin unutulduğu ve kendinden sonraki peygambere de yetişemediği için bu ismi almıştır.
Ehl-i fetret, namaz, oruç, zekât gibi ibadetlerle ve dinin diğer emirleriyle mükellef değildir. Bu hususta ittifak vardır. Ahirette onlara bu ibadetleri yapmadıklarından dolayı hiçbir hesap ve ceza olmayacaktır. Çünkü bunların bilinmesi bir peygamberin tebliğine bağlıdır. Hâlbuki bu kişiler, bir peygambere ulaşamamışlardır. Bu yüzden ibadet ve emirlere muhatap değildirler.
Lakin kendisinden önce gelen Peygamberin emir ve tebliğlerine vakıf olması istisnadır.
Yine bu kimselerin, Allah’a iman etmekle mükellef olup olmayacakları hususunda ihtilaf vardır. Çünkü ibadet ve ahlak faslı bir yana Allah’a iman için gerekli olan idrak, seziş, biliş ve anlayış yani akıl, ruh ve şuur insan denen varlıkların tümünde vardır ve muhakkaktır. O halde kendisine tebliğ edilmese bile akıl ve kalp yardımıyla Allah ve Allah’a iman bulunamayacak, bilinemeyecek şeyler değildir.
Bir iğnenin ustasız, bir harfin kâtipsiz ve bir memleketin sahipsiz olamayacağını bilen insan, şu âlemdeki sanat eserlerinden sanatkârları olan Allah’a aklı ve kalbi ile ulaşabilmelidir. Akıl, bir peygamberin davetini işitmese de bunu tek başına yapabilecek bir kabiliyettedir. Dolayısıyla fetret asrında yaşamış insanlar, eğer Allah’a iman etmeden ölürlerse, kâfir olarak ölmüş sayılırlar.
Diğer bir görüşe göre; Kur’an’da geçen “… Biz, bir peygamber göndermedikçe azap edici değiliz.” (İsrâ, 17/15.) ayetine göre, onların sorumlu olmamaları gerekir. Zira sırf akıl ve fikir, Allah’ı bilmede yeterli değildir. Dolayısıyla fetret devri insanları, iman etmemekten dolayı cehenneme girmeyeceklerdir.
Lakin Allah’ın her topluma bir Peygamber gönderdiğini unutmamak gerekir. İstisnalar eski zamanlarda Peygamberlerin tüm insanlığa değil o kavme gönderilmiş olmasındadır ki bunun nedeni iletişim zayıflığı veya bizzat o kavmin yoldan çıkan aşırılıklara teveccüh etmesidir.
Peygamber Efendimiz (asv)’ın gelişinden sonraki insanların durumu hakkında ise; İmam Gazali şöyle bir tasnif yapar ki, bu tasnif, günümüzdeki Hristiyan ve Yahudilerin akıbetlerini merak edenler için de bir cevap niteliğindedir. İmam Gazali şöyle demektedir:
“Peygamber Efendimiz (asv)’ın gönderilmesinden sonra, inanmayan insanlar üç sınıftır:
1. Sınıf: Peygamber Efendimiz (asv)’ın davetini duymamış ve kendisinden haberdar olmamış kimselerdir. Bu sınıf kesin olarak cennet ehlidir.
2. Sınıf: Peygamberimiz (asv)’ın davetini, gösterdiği mucizelerin durumunu ve güzel ahlakını duymuş olmakla birlikte iman etmemiştir. Bu sınıfta kesin olarak cehennem ehlidir.
3. Sınıf: Bu iki derece arasında bulunan sınıftır. Peygamber Efendimiz (asv)’ın ismini duymuşlarsa da vasıf ve hususiyetlerini duymamışlardır. Daha doğrusu bunlar, Peygamberimiz (asv)’ı tâ küçüklüklerinden beri, ismi Muhammed olan ve -hâşâ- peygamberlik iddiasında bulunan yalancı bir insan olarak tanımışlardır. Peygamber Efendimiz (asv) hakkında, menfi propagandadan başka hiçbir şey duymamışlardır. Tıpkı bizim çocuklarımızın, “Müseyleme- i Kezzab” hakkında, ‘peygamberlik iddiasında bulunmuş yalancı birisidir’ sözünü duymaları gibi…” İmam Gazali bu sınıfta olanlar hakkında kesin konuşmamakla birlikte şöyle devam eder: “Kanaatime göre bunların durumu, birinci grupta olanların, yani Peygamberimiz (asv)’i hiç duymamış olanların hali gibidir. Çünkü bunlar Peygamberimiz (asv)’in ismini, haiz bulunduğu vasıfların zıtlarıyla birlikte duymuşlardır. Bu ise hakikati araştırmak için insanı düşünmeye ve araştırmaya sevk etmez.” (İmam-ı Gazali, İslam’da Müsamaha, s. 60-61 (Tercüme: Süleyman Uludağ)
İmam Gazali’nin tasnifindeki üç gruba giren insanları bugünde bulmak mümkündür. Zira hala Afrika’nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan ilkel kabilelerin varlığı malumdur. Bunlar ne bir televizyon görmüş, ne de bir telefon tutmuştur. Dolayısıyla bunlar İmam Gazali’nin tasnifinde, Efendimiz (asv)’in ismini ve davetini hiç duymamış kimselere dâhil olurlar ki, İmamı Gazali’ye göre bunlar cennet ehlidir. Onların durumları iman, ibadet ve ahlak bakımından ele alınmalı ve takdir yetkisi herşeye rağmen Rabbimize bırakılmalıdır. Çünkü onların tümünü cennet ehli saymak aralarındaki hırsız ve katilleri de cennet yolcusu kabul etmektir ki tartışmalıdır.
Dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde ikinci gruba giren insanlar da vardır. Bunlar Efendimiz (asv)’in peygamberlik sıfatlarını işitmişler, ama buna rağmen iman etmemişlerdir. Hatta teknolojinin gelişimi ve bilgiye ulaşmanın kolaylığı ile bu grup en kalabalık grup olmaktadır. Bunlar Kur’an’ın birçok ayetinin ifadesiyle cehennem ehlidir. Çünkü İslam, kendinden önce gelen bütün dinleri neshetmiş ve hükümden kaldırmıştır.
Bununla birlikte zamanımızda üçüncü gruba giren insanlar da yok değildir. Hıristiyan veya Yahudi âleminin ücra bir köşesinde, toplum hayatından uzak olarak yaşayan ve çocukluğundan beri kendisine Peygamberimiz (asv)’in kötü tanıtıldığı insanlar olabilir. İmam Gazali Hazretleri bu kimseler hakkında kesin bir hüküm söylememekle birlikte, bu kimselerin cennet ehli olan birinci sınıfa benzediklerini bildirmektedir. En iyisini Allah bilir. Yine dikkat edilecek nokta; bu grup insanların ibadet olmasa bile iman, ahlak ve itaat üzere nasıl yaşadıklarına bakmak gereğidir.
Sonuç olarak takdir Yüce Allah’ın olmakla birlikte; kul gücünün yettiğinden yani bildiğinden sorumludur. Bilip itaat edenler cennetliklerdir. Bilmese de aklı ve kalbi ile hakikate ulaşanlar muhakkak imanlarıyla güzel mevkilere gelecektir. Ancak peygambersiz yaşadığı halde hakikati bulamayanlar Allah’ın şefkat ve merhametine muhtaşken, peygamberli yaşadığı veya Peygamberden haberdar olduğu halde doğru yola gelmeyenlerin sonu karanlıktır.
Doğrusunu Allah bilir.
Kader konusunun bu vesile ile noktalanması sebep ve sonuçla alakalıdır.
Masumane “sebep” ortada yoksa yani kul hakikatten habersiz ise mesul olmamakla beraber hakikati sezmek suretiyle sevap kazanabilir, sezemezse ne kadar mesuldür Allah bilir. Ancak sebepten haberdar ise yani Peygamberi var ve kitaba göre yaşama daveti almış ise mesuliyeti tam, sebebi var demektir.
Netice mesul olmayanlar için güzel en azından şefaate muhtaç iken mesul ama itaatkâr olmayanlar için acıdır.
Bırakın dış dünyayı, ilkel kabileleri, isyancı yabancı milletleri İslam topraklarında doğup yetişen Müslüman yaftalı evlatların ne kadar İslam’dan haberdar olduklarını kıyaslayın.
Mesele dış dünyanın ve başkalarının Müslüman olması değil, Müslümanların Müslüman olabilmesidir.
Hakikatten habersizlerle uğraşmak yerine hakikat gözlerinin önünde dururken iman edip etmeyenlere bakmak ve bunlarla uğraşmak daha doğru olandır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinen kader ve kadercilik nedir

Dinen kader ve kadercilik nedir

Dinen kader ve kadercilik nedir Kader, ellerimizle işlediğimiz nakıştır. Yaşamın ve dinin önündeki en büyük ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir