Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / İslam’ı Türkçe yaşamak
imanilmihali.com
Kur'an

İslam’ı Türkçe yaşamak

İslam’ı Türkçe yaşamak

İman etmek veya inanmak, isim halleriyle iman veya inanç; kulun Allah’ın birliğine, ilmine, iradesine, isim ve sıfatlarına, Tek ve Yüce olduğuna, Malik ve Muktedir olduğuna, kitaplarına, peygamberlerine, meleklerine, ahiret günlerine, kaza ve kadere kalpten ve koşulsuz, tam tekmil ve şüphesiz inanması demektir. Bu tanım sayfalarca uzatılabilirse de inanmanın en temel tasviri kısaca böyledir.

İnsan için görünmeyen şeye inanmak kolay değildir. Âcizane aklı ve iki omzu arasındaki nefsi, yaratılış ahdine ve hikmetine rağmen, daha ziyade gördüğü, dokunduğu, tadına vardığı şeylere inanmayı tercih eder. Yani manevi ve soyut olanlardan ziyade maddi ve somut olanlara. İnsan ve cin şeytanları da bunu fısıldar.

Oysa Yüce Allah kullarının kendisine, meleklerine, ahirete ve kadere, velhasıl gözleriyle bu dünyada göremeyeceği şeylere inanmalarını ister. Kitaplarıyla, peygamberleriyle yüzlerce emsal vererek anlatır, öğüt verir, davet, teşvik veya tehdit eder. Bu halleriyle Kutsal Kitaplar; hem tarih kitabı, hem dua ve Ahiret rehberidir, hem bilim kitabı hem ahlak dergisidir, hem felsefe kitabı, hem ait olduğu dinin garanti belgesi ve kullanma kılavuzudur.

Yüce Allah Kitaplarında; tarihten, eski ümmet ve kavimlerden bahseder, örnek almamızı ister. Her tür mahlûkattan değişik örnekler verir. Karıncadan örümceğe, eşek sesinden domuzlaştırılan insanlara, Peygamberleri öldürenlerden ayetleri değiştiren ve saklayanlara, kadınlardan kölelere, savaşlardan afetlere kadar çok geniş yelpazede ikna etmeye çalışır. Gök gürültüsünden, güneş ve aydan, gemilerin yüzmesinden, Tarık ve Şira yıldızlarından bahseder. Yörüngelerden, birbirine karışmayan denizlerden anlatır, kullarına diğer mahlûkatta olmayan akıl, ruh ve şuur verdiğinden, bizden daha hayata başlamadan önce Tek kendisine iman edeceğimize dair söz aldığından bahseder. Kendi yolundan sapanlardan ve saptıranlardan dem vurarak doğru yolu gösterir, razı olacaklarını ve olmayacaklarını sıralar, geçmiş örneklerden dersler almamızı ister.

Allah dininin asla değişmediğini, bizlerin yeryüzüne ve cennete mirasçı olduğumuzu, tüm peygamberlerin ilk emirlerinin iman, namaz ve zekât olduğunu, insanların zalim, cahil hatta nankör ve aceleci olduğunu, tüm mahlûkatın sürekli kendisine tesbihte bulunduğunu söyler. Aklımızın alamayacağı yıldız kümelerinden, yedi gökten, cennet ve cehennemden bahseder. Nimetlerinin hikmetlerini açıklar usanmadan.

Allah harikulade ve emsalsiz hitabıyla Peygamber eşlerinden bahsederken, boşanma ve miras gibi yasal konulara girer, sonra döner savaş ve ganimet gibi kural ve kaidelerden bahseder, sonra cennetin lütuflarına döner. Yüce Allah Kitabına Fatiha suresiyle başlar Nas ile bitirir. Yalnız sana ibadet ederiz diye önce bizden söz alır ve en sonunda da insan ve cin şeytanlarının vesvesesinden kendisine sığınmamızı ister.

Allah benzeri yapılamaz edebilikteki Kitaplarında balık karnındaki Peygamberlerden, kayadan çıkan develerden, yarılan aylardan, ebabil kuşlarından, rüzgârların ve dağların durumundan, zelzelelerden, hayvanlardan, cinayetten, öç almaktan, kıbleden, kâfirlikten, helal ve haramdan bahseder.

Kitaplarının en şereflisi ve en sonuncusu olan Kur’an-ı Kerim’de bunların hepsini, defalarca örnek vererek, basit ve sade bir şekilde anlatır, kıyamete kadar bu hükümlerin geçerli olacağını söyler. Allah bu mübarek ikramın sadece bir kavme değil tüm insanlığa indirildiğinden, bizim için İslamiyet’i seçtiğinden, son ve kusursuz din olan İslam’ın kaidelerinin tamamını anlattığından, bu fani dünyanın süslü bir eğlenceden ibaret olduğundan bahseder.

Yüce Allah gönüllerin aşkla dolmasını, sevgi ve kardeşliğin egemen olmasını, tam inanmamızı, tereddüt etmememizi, sadakatimizi ibadet ve ahlakla göstermemizi, onurlu ve hayırlı yaşamamızı ister. Meleklerinden, gaybden, ezelden ve ebediyetten bahseder, arş’tan, istiva etmekten, Melekler meclisinden, kürsiden bahseder. İblisten, ona uyanlardan, insana nasıl sokulduklarından bahseder, Adem peygambere neden secde etmediğinden, Nuh tufanından, Lut kavminden, sapıklıklardan, nankörlük ve aç gözlülüklerden. Kaderden, kazadan, alınyazısından, iradesinden, o oku bizim atmadığımızdan, nefisleri temizleyenin, kalpleri eğriltenin, imanı, rızkı ve azabı dilediğine verdiğinden söz eder.

Görüldüğü gibi imana ve İslam’a temel teşkil eden Yüce Kur’an-ı Kerim hayata ve ahirete dair ne varsa hepsini kapsayan, nurlu ve şerefli bir yol gösterici, tastamam ve dosdoğru bir Allah kelamıdır. Dinin, imanın, teslimiyetin mantığı, gayesi, şekli, sayısı, nitelik ve niceliği o satırlardadır.

Allah; Kur’an’ı kulları akıl erdirsinler, kalpler örtüler içerisinde kalmasın, tehditleri anlasınlar, inkâr etmesinler, anlamadık demesinler, anlasaydık inanırdık diyemesinler diye Peygamberin kavminin dilinden yani Arapça indirildiğinden bahseder. Tüm bunları anlayabilmemiz için en cahil insanın anlayacağı basitlikte örnekleriyle açıklar.

Yüce Allah ister ki Kur’an’ı okuyalım, anlayalım, dini ve toplum kurallarını öğrenelim, dini hükümleri bilelim, öğüt ve ders alalım, kurallara uyalım, yasaklardan sakınalım.

Allah farzlarını, sevap ve günahlarını, haram ve helallerini satır satır yazar, tekrar eder, bunlara uymamızı ister. Bilmemenin, öğrenmemenin, araştırmamanın mazeret olmayacağını söyler, aklımızı kullanmamızı ister.

Kendisine, kitaplarına, peygamberlere, kadere, ahirete, meleklere birinin bize söylediği şekilde yani taklit ederek değil araştırıp öğrenerek yani tahkik ederek iman etmemizi, icmali yani toptan ve yüzeysel değil tafsili yani her birine tek tek inanmamızı diler ve şart koşar. Yüzde doksan dokuz iman, iman değildir lafzıyla kayıtsız şartsız teslimiyeti diler.

Kul olarak bunları bilmenin, öğrenmenin, uygulamanın, yapabilmenin, öğretebilmenin şartı önce anlamak sonra telaffuz etmektir. Kutsal olan Kur’an-ı Kerim’dir, Arapça değil. Bu Kur’an’ı anlamanın düğüm noktasıdır.

“Allah’ın rahmeti, Kur’ân’ın Arapça olmasını ve son peygamberin Araplardan gelmesini gerektirmişti. Gerçi Kur’ân’ın uyarısı sadece Araba mahsus değil, hem bütün kitap ehline hem yakından başlayarak uzağa doğru tüm insanlığadır. Hz. Peygamber “Biz seni ancak bütün insanlara bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.” (Sebe’, 34/28) âyeti ifadesince bütün insanları davetle görevli bir müjdeci ve uyarıcı ise de, bu davet ve uyarı işin başında “En yakın akrabalarını uyar.” (Şuarâ, 26/214) emri gereği, en yakınından “Biz hiçbir peygamberi kendi kavminin dilinden başkasıyla göndermedik ki, onlara apaçık anlatsın.” (İbrahim, 14/4) âyeti gereğince de Araptan başlayacaktı. Bu da kavminin dili olan Arapça ile mümkündü.

Kur’an’ın ifade güzelliği, beyan gücü üç sebepledir;

a. Dilinin Arapça olmasıdır.

b. Kur’ân bu dilin, en açık, en güzel, en seçkin lehçeleri üzere nazil olmuştur.

c. Kur’ân’ın nazmı, Arap diline güzel bir beyan ve ifade üslubu kazandırmıştır.

Kur’an her kitabın üstünde ve bütün milletler üzerinde hâkim bir hak kitaptır. Dile getirdiği ilâhî hükümler Arapça olarak ifade edilmiştir. Hükmünün geçerliliği Arapça olan aslına uygunluk şartına bağlanmıştır. Bundan dolayı Kur’an’ın tercümelerine bu hâkimiyet isnat edilemez ve tercümelerden doğrudan doğruya hüküm çıkarmaya kalkışmak da doğru olmaz. Hüküm ancak Arapça indirilmiş olan aslına aittir.

İbrahim 14/4. “Biz, her peygamberi, ancak bulunduğu kavminin diliyle gönderdik ki, onlara apaçık anlatsın.”

(Biz her peygamberi kavminin dili ile gönderdik. Yani Allah’ın âdeti böyledir. Öteden beri her Peygamber, gönderildiği ümmetin ve özellikle içinde oturduğu topluluğun dili ile gönderilmiştir. Ki onlara açıklasın. Tebliğine emredilmiş olduğu şeyleri kavmine anlatsın anlattırsın. Bilenin bilmeyene, hazır bulunanın bulunmayana anlayacağı bir dil ile açıklaması ve tebliğ etmesinin bir vazife olduğunu anlatsın. Çünkü bir peygamberin peygamberliği gerek kavmine ait olsun ve gerek Hz. Muhammedin peygamberliğinde olduğu gibi bütün insanlara ve hatta insan ve cinlere kadar genel olsun ve gerekse birkaç topluma ait bulunsun mutlaka o peygamber, kavmini davet edecek ve ilk işi onlara peygamberliğini anlatmak olacaktır. Bu ise onların en iyi, en kolay anlayabilecekleri kendi dilleri, kendi lehçeleri ile açıklamaya bağlıdır.

Peygamberler, kavmine Allah’ın emirlerini açıklar ve ilan eder. Bunun üzerine Allah dilediğini saptırır, dilediğini de hidayete erdirir. Peygamberin dilinden, o açıklamadan faydalandırır, hakkı sevdirir, iman ve ilim ve onun gereğince amel etmeyi nasip eder ve bundan ötürü bir taraftan Arapça bilenler, bilmeyenlere bildikleri diller ile nakil ve tercüme ederek Hz. Peygamberin açıklamalarını tebliğ ederler ve açıklar, elçisinin elçisi, peygamberlerin varisleri olmak şerefine erişirler.

Diğer taraftan bu şerefe erişmek için birtakımları da Arapçayı öğrenirler ve bu şekilde Hz. Peygamberin dilini esas olarak anlatırlar ve onunla davet dilden dile ve bir topluluktan diğer topluluğa yayılıp umumileşir. Allah’ın saptırması da, hidayeti de hikmeti ile gerçekleşir. Ululuğundan dolayı, Peygamberini dilediği kavimden seçer ve hikmetinden dolayı açıklamasını o kavmin diliyle yaptırır. Bundan dolayı; Kur’ân’ın Arapça olarak indirilmesinde ve indiği gibi Arapça hakim kılınmasında da nice ilâhî hikmetler vardır.

Kur’ân, başka bir dil ile indirilseydi, Peygamberin içlerinde bulunduğu ve ilk önce hitap edeceği kavmi anlamayacak, “Âyetleri uzun uzadıya açıklansaydı ya, Araba yabancı dil mi?” (Fussilet, 24/44) demeye hakları olacak ve diğer kavimlere tebliğ etmek ve umumileştirmek için ilk neşredenler yetişmeyecek ve bundan dolayı hiçbir topluluk hakkında Allah’ın kesin delili gerçekleşmeyecekti. Ve eğer bütün dillerle indirilseydi de Arapçası gibi birçok Kur’ân bulunsaydı böyle bir mucize büsbütün zararlı ve tevhid hikmetine aykırı olurdu, kavimler arasında kavga ve anlaşmazlığı azaltacak yerde çoğaltır, birleştirecek yerde dağıtırdı. Çünkü her biri yalnız kendi dilini esas ve hâkim tanıtması gerekecek ve aralarında hakim ve furkan (hakkı batıldan ayıran) bir kitap bulunmamış olacaktı. Hem bu sayının artması, tercüme ihtiyacından kurtarmayacak, her topluluk kendi dilindeki Kur’ân ile diğerlerinin birbirine uygun olup olmadığını anlamak ihtiyacında bulunacak ve bundan dolayı sayıları ne kadar çoksa tercüme ihtiyacı da o oranda artacak ve bir çevirmenin bütün dilleri bilmesi gerekecek ve dayanılmaz bir şeyi teklif etmek durumunu alacaktı.) (Elmalılı Hamdi Yazır)

Gerek Peygamberimizin ve gerekse kendisinden duyup üçüncü kişilere aktaracak olanların ortak dili olan Arapça başlarda pek çok yönden gerekliydi, faydalıydı. Nitekim öyle de oldu. Lakin kavim dışındakiler için ve sonraki zamanlarda başka dillere tercüme/meal ihtiyacı hâsıl oldu ve Arapça konusunda sorunlar ortaya çıktı. Öyle ki Arapça bilmeyenlerin Müslümanlığa geçebilmesi için kendi dillerinde ibadet etmelerine veya yazılı kâğıttan okumalarına bile icazet verildi.

İlimde derinleşmek isteyenler ise Arapça öğrenmek durumunda kaldı. Sınırlı sayıdaki alim için bu zor olsa da mümkündü ama dünya geneline yayılan Müslümanlar için Arapçayı öğrenmek, kendi dili kadar net anlayabilmek o kadar kolay değildi.

“Kur’an’ın güzelliği, hikmeti ve hükmü içindekiler kadar lisanındadır. Lakin Arapça; edebiyata yatkın, zengin, güzel ve dönemine göre muazzam üstünlükleri olan ama bir o kadar da zor ve tefsiri, meali çeşitli bir dildir. Bu nedenle “Arap olmayan birinin oldukça iyi bir Arapça öğrenmesi ve bilmeyenlere öğretmesi, adeten mümkün değildir.”(Elmalılı Hamdi Yazır)

Buradan çıkan sonuç şudur ki; Arap olmayan birisinin Arapça öğrenmesi zor, Arapçayı ana dili gibi öğrenmesi olanak dışıdır.

O zaman imanın ve dinin yaygınlaşmasında lisanın, din ilminde derinleşmek, mana ve hikmeti anlayabilmek isteyen Arap olmayan âlimlere, hele geniş ve hatta cahil halk kesimlerine ne kadar büyük bir engel teşkil ettiği, Kur’an’ı Arapça konuşan milletlerin tekeline soktuğu görülecektir.

Dinin ve Kur’an’ın herkesin kendi dilinde olmasının mahsurları da ortadayken yapılacak şey ikisinin ortasını bulmak, ilahi hikmete boyun eğip kutsallığına leke sürmemek ama “Oku!” emrine uyarak anlayacağı dille okumaktır.

Bu noktada meal, tercüme, tefsir konuları karşımıza çıkacaktır. Tercüme; anlamı kaybetmek, değiştirmek tehlikesi nedeniyle risklidir. Meal’e okuduğunu anlamak niyetiyle yaklaşıldığı sürece karşı olunmaz ama tercih edilen saygın kişilerce yapılmış tefsirlerdir.

Arapça bilenler beynine aksedenlerin manasını anlayabildiği sürece Kur’an’ı Arapça okuyabilir ama Arapça bilmeyenler kendi dillerindeki tefsiri, hiç olmazsa mealleri okumalıdır. Önemli olan kelimelerin dudaklardan sihirli sözcükler gibi dökülmesi değil beyinlerde mana oluşturmasıdır. Çünkü Allah anlayarak, hissederek, titreyerek ve hatta ağlayarak okumamızı ister, mesela İngilizce bir şiir okumanın ruhsuzluğu ile değil! Hiç olmazsa hayatımızda bir kere Türkçe meal okunmalıdır ki Allah kelamı bilinebilsin ve ahirette sorulduğunda sorular cevaplanabilsin. Çünkü Kur’an’ı okumak bile ibadettir. İbadet anlaşılır dille, manasını bilerek ve hissederek yapılmalıdır ki içten olabilsin.

İbadet, namaz, ezan konularında durum hacimleri itibarıyla daha basittir.

Dinen buluğ çağına girmiş, aklı yeten, mükellef olanlar yaklaşık on beş sure ezberleyerek, bu surelerin anlamlarını (meallerini) hazmederek ibadetlerini pekâlâ Arapça yapabilir. Dileyen kendi diliyle de ibadet edebilir ama yakışanı namaz dua ve tesbihatının Arapça olmasıdır. Ama ön şart ağızdan dökülenlerin ifade ettiği manaların bilinmesi ve yürekte hissedilmesidir.

Ezanın anlamı bilinir olduğundan, sık tekrarlandığından, name ve edası hoş olduğundan Arapça olarak okunmasında sakınca yok hatta fayda vardır.

Dua konusunda ise kulun kendi lisanı dışında başka dil kullanması zaten istenen şey değildir. Kul birinci ağızdan, baş başa Yaratan’ına yakarışını dile getirirken doğaldır ki ana dilini kullanacaktır. Bu nedenle içten ve sade yakarışın dili “anadil”dir.

Yüce Allah bize Kur’an ile istek, yasak, beklenti ve tehditlerini ilettiği için bizler okuyarak anlamak ve itaat etmek zorundayız. Anlamazsak itaat edeceğimiz şeyleri bilemeyiz. O takdirde Kur’an bir rehber ve hidayet kaynağı olmaktan çıkar. Başkası bize ikinci elden bunları anlatırsa veya biz anlamları hiç tanımadan ezberden okursak Allah’ın niyet ve arzusuna ters düşeriz. Kur’an’ı en az bir kere Türkçe meal ile okumak, ibadetlerde yer alan sure, tesbih, salavat ve tekbirleri ‘Türkçesine hâkim olmak kaydıyla’ Arapça okumak mü’mine yakışandır. Mezhep farkı olmaksızın, yaş, cins ve tahsil durumu ne olursa olsun gerçek budur.

Ruhbaniyet Allah’ın dininde yoktur. Dinde; Peygamberler, sahabeler, halifeler, âlimler, yöneticiler vardır. Bu insanların kelamını dikkate almak, istişare etmek elbette hayırlıdır ancak aslolan ilk elden Allah kelamını kitaptan okumak ve şahit olmaktır. Ahirette sorgulanacağımız şeyler önümüzde yazılı duruyorken okumamak ve anlamamak ne kadar kötüdür.

Hele namaz gibi insanın miracı olan bir durumda Yüce Allah’ın huzurunda olduğumuzu kabul ettiğimize göre ağzımızdan çıkanı bilmemek kadar ayıp bir şey var mıdır?

Kur’an-ı Kerim’de bizleri vesvese, büyü ve kötülüklerden koruyacak bir muska veya ölülere okunacak dua kitabı değildir sadece. Duvarda asılı duracak bir büyüsavar da değildir. Hakkın rahmetine kavuşmuş yakınlarımıza dua etmek, Kur’an ile selam göndermek güzel olandır ama unutulmamalıdır ki Kur’an ölülerden ziyade yaşayanlar içindir. Yaşayanlar ve ölüler arasındaki fark ise bu rehberi anlamak, Allah’a doğru istikamet değiştirmek, dünya imtihanında kendimize çeki düzen vermek ve aklımızı kullanıp amel edebilmektir. Bunu anlıyorsak yapabiliriz.

Kur’an’da yazılı binlerce değişik emsalin, Allah kelamının Arapça bilmeden Arapça okunması halinde anlaşılması mümkün değildir. Oysa bizden beklenen anlamamız ve doğru yola girmemizdir. Ancak o takdirde; taşların Allah’ın korkusuyla titremesi, dağların yürümesi, arının vahye uygun bal yapması, kuşların konuşması, zebanilerin size öğüt veren yok muydu demesi bir anlam kazanacak ve imanımız sağlamlaşacaktır. İmanımızı ecele kadar korumak sağlamlaştırmakla mümkündür. Bunun yolu da Hidayet rehberi olan Kur’an’ı kendi lisanı ile okumak, Yüce Allah’ın demek istediğini anlamaktır.

Anlamadan iman olmaz, anlamadan anlaşma olmaz, anlamadan cennete mirasçı olunmaz!

Sağlam iman bizi ibadete daha çok meylettirecek, ibadette ettiğimiz ve anlamını bildiğimiz dua ve tesbihat bizi güzel ahlaka sevk edecek, güzel ahlak yine imanımızı artıracaktır.

Özetle;

Kur’an anlaşılmak ve yaşanmak için gönderilmiştir. Kur’an-ı Kerim’i anlayarak okumak mü’mine borçtur. Kur’an-ı Kerim’in tercüme, meal ve açıklamalarını okumak ta sevaptır ve genel anlamı ile ibadettir. Anlamadığımız dil ile Kur’an okumak bizi Yüce Allah’ın harikulade kelamı yerine başkalarının sözlerine mahkûm eder. Allah’ın hükmü ile değil birilerinin söyledikleri kadarıyla iman ederiz ve ahirette ödülümüzde o nispette olur.

Ezanın Arapça, duaların Türkçe yapılmasında ortak kanaat ve fayda vardır.

İbadetimizde ise sarf ettiğimiz sözlerin anlamlarına hâkim olmak kaydıyla Arapça okumak mezhepler arası farka rağmen uygun olandır.

“Yeryüzünde yaşayan iki milyar , ülkemizde yaşayan yetmiş milyon müslüman Kur’an-ı Kerim’i kendi diliyle anlayarak en az bir kere okusaydı Allah’ın azabından korkar, bu kadar çok kötülük, bu kadar huzursuzluk yaşanmazdı. Cahillik, bilmemek ve tembellik mazeret değildir. Anlayarak okumak lütuf değil sorumluluktur.”

“Yüce Allah’ın ne dediğini ve ne demek istediğini bilmeden O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir!”

“Bu Kur’an; kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak tek ilâh olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara bir bildiridir. (İbrahim 14/52)”

Okumaz ve anlamazsak; uyarılmak, bilmek, düşünüp öğüt almak, Allah’ın bildirisini dikkate alabilmek mümkün müdür?

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir