Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / İslam’ın abdesti iman
imanilmihali.com

İslam’ın abdesti iman

Bir çekirdekten dev çınarı çıkartan Allah bizler için iman nüvesini kalplere koymuştur. O iman büyüyecek, asırlık çınarlar gibi göklere uzanacak, yayılacak, dallanıp budaklanacaktır. O iman bakıldıkça, beslendikçe dallarına konanlara da, gölgesinde serinleyenlere de, meyvesinden yiyenlere de rahmet olacaktır. Mis kokulu, tap taze o iman çınarı, bakımsız bırakılırsa da kuruyacak, çirkin, faydasız, sağlıksız hale gelecektir ki bu durumda kendisine bile faydası olmayacaktır. Yüce Allah’ın şeytanlardan korunmak için verdiği zırh, cennetlere vasıl olmak için aradığı şart, yardımı için kalpte olmasını koşula bağladığı lezzet… imandır. İman, Allah’ın vaadinin hak oluşunu, o vaade yardımı, o vaad ile bildirilen şekilde yaşamayı mümkün kılan kalbi deryadır, öze dönüştür, Yaratan ile gönül bağı kurmaktır.

İman; varlık, yaratış ve yönetişte Yüce Allah’ın Tek’liğine, sonsuz ilim ve kudretine, her şeye muktedir oluşuna, yaşamın, dinin, ahiretin ve sınavın tek sahibi oluşuna, ilahi sisteminin varlığına ve kusursuzluğuna, gayba, yeniden dirilmeye, ahirete, hesap ve mizana, sonsuz hayata, Kutsal Kitap ve Peygamberlere, kader ve kazaya, meleklere, samimi olarak inanmak, güvenmek, teslim olmak ve sığınmak, bunu dille, elle, kalple ispat etmek, şeytana düşman olarak zulümle mücadele etmektir. İslami anlayışta iman; “Yüce Allah’ın, nebisi Hz. Muhammed (sav) vasıtasıyla (Kur’an ile) göndermiş olduğu bilinen haber, esas ve hükümlerin (emir ve yasakların) hepsini, iman ve ibadete dair Peygamberin ilettiklerini kat’i olarak kalp ile tasdik etmek, dille ikrar etmektir.

İman; Allah’ı anlayabilmek, idrak edebilmek, inanmak, güvenmek, sevmek, vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görebilmek, kudret ve mülke şahit olabilmek, hakka yönelmek, Yaratan’a teslim olmak, sadece O’na sığınmak, ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmak, bir tek O’nu kafi bulmak, kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir, samimiyettir ve beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamaktır.

İman Allah’ı bulabilmektir ki O kalptedir, civardadır, her yerdedir. Bunca nizam, ahenk, ölçü boşuna değildir. Tesadüf veya rastgele değildir. Bir ustanın, devasa eseridir ve oyun olsun diye değildir. İman, bu Yaratan’ı ispat eden, gösterendir. İman, Allah’ı anlayabilmektir ki O sonsuz kudret ve ilimdir, şefkat ve sevgidir, azap ve rahmettir, Yaratan ve yaratılmamış olandır. İman, Allah’ı idrak edebilmektir ki Allah, beyni, kalbi, ruhu verendir. O, şuurlu kılan, hür bırakan, hüküm yetkisi tanıyan, insanı yeryüzüne ve cennetlere varis kılandır.

İman; inanmaktır. Sadece Allah’a ve tüm kalple teslim olmanın adı olan iman diğer suni inançlardan çok öte içerisinde güveni de barındıran teslimiyet halidir. İman; güvenmektir. Bir tek O’na güvenmek, elden geleni yapıp sonucu O’na bırakmak, tevekkül etmek, emin olmak, güven duymak, en güvenilir Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmaya çalışmaktır. İman; sevmektir. Yüce ve güzel olanı, sevgiye ve saygıya tek başına layık olanı kalpten, baki, zaman ve mekan ötesi ve koşulsuz sevmek, değişmeyen, eksilmeyen sevgiyle bağlanmaktır.

İman; vahyin, kainatın ve bedenin ayetlerini görmektir. O, her yerdedir, her şey O’nun eseridir, O her an yeni bir iş ve oluştadır, o yarattığını güzel yaratandır. O, akla ve kalbe sayısız delil sunan, çiçeklerin kokusunu, yağmurun sesini, renklerin cümbüşünü ayet olsun diye yaratan, varlıkların çoğunu insan emrine verendir. İman; kudret ve mülke şahit olmaktır. Muazzam kainatın tek bir zerresini yaratmaktan aciz insanlığın acizliğini anlamak, Tek Muktedir Allah’tan başka ilah tanımamaktır. Dünyanın ve ahiretin mülkünün (hükümranlığının) tek sahibi Yüce Allah’ın kudretine şahit olmak başkaca ilahlar olmadığına şehadet etmektir.

İman; hakka yönelmek, hak ve adaletle yaşamaya söz vermektir. Çünkü hak, Hakk’ın en kıymetli hediyesi ve emanetidir. İman; Yaratan’a teslim olmaktır. Sadece Allah’a ve koşulsuz teslim olmak sınavı, yaratılışı anlamayı mümkün kılan, sınavı tanıtan, dünya süslerine aldanmamayı gerekli kılandır. İman; sadece O’na sığınmak, fırtınalı denizlerde kaybolmamak için sadece O’nun ipine sarılmak, sadece O’ndan medet ve nimet ummak, sapmışlarla bir tutulmamayı dilemektir. Çünkü O, en emin limandır, tek güvenilecek olandır. İman; ilahi kudret ve nizama, gönlü verene aşık olmaktır. Yüce Allah’a gönülden bağlanmak, gönül tahtasına sadece Allah ismi yazmak, O’na kavuşmayı özlemek, O’nun aşkından başkaca aşklara kıymet vermemektir.

İman; bir tek O’nu kafi bulmaktır. Fani olan her şeyi, kifayetsiz ve hikmetsiz olanları terk ederek, tüm yaratılmışları geride bırakarak, Tek Yaratan’a ait olmayı dilemek ve O’ndan başkasını aramamaktır. İman; kötülükten sıyrılmak ve hayra yönelik yaşamak, şerle mücadele etmektir. Çünkü yaşam güzeldir, dünya güzeldir, Yaratan ve yaratılan güzeldir, güzel söz göğe yükselendir, güzellik Yüce Allah’ın eseridir. Kötülük karadır, batıldır, şerdir, çirkin ve yanlıştır. Akıbet için, fıtrat için, yaşam için cihat Allah emridir ve tek düşman zulümdür. İman samimiyettir. Huşu ve tevazu ile boyun bükmek, kalpten yönelmek, ruh ve bedenle teslim olmaktır. İman; beşeriyetten sıyrılıp berzahı aralamak, gözleri dünyadan ahirete çevirmek, dünya süslerine haddinden fazla kıymet vermemek, ahiret için biriktirmek, ahiret hesabını unutmamaktır. Ve nihayet iman, Allah için sevmek ve Allah için sevmemektir.

İman, dinin ve tevhidin özü, kulluk ve ibadetin neden, kime ve nasıl yapılacağını öğreten kılavuzudur. İçerisinde amel bulunmayan imanın tek nüansı, Allah’ın vaadinde buyurduğu üzere, zulme direnmek, şeytanla mücadele etmektir. İman bu haliyle amelden ziyade niyettir, şekilden ve sözden ziyade kalpten gelen sestir, ibadet ve kulluğa huşu ve ruh katan güzelliktir. İman, Allah dostu olmaya, Allah rızasına mazhar olmaya, tevhid eri olabilmeye, hesapta şefaate layık olmaya inşallah yardım eden fazilettir. Kalpten iman edebilenlerin adı; mü’mindir. Görüldüğü üzere iman tanımında; inanmak, güvenmek ve koşulsuz teslim olmak vardır.

İmanın bir diğer anlamı da emin olma halidir. Yani hem emniyette hissetmek için güvenmek hem de emin hissetmek, hissettirmek demektir. Buradan çıkacak sonuçta şudur ki emin olma hali ancak iman edenler içindir. Keza başkalarına güven vermek maksadı da vardır. Güvenilecek tek makam ise sadece Allah’tır. İman sahibi kişi, yani mü’min, hem inandığı gücün sağladığı güvenin içinde emin olan; hem de kendisi başkalarına güven veren demektir. Yani, mü’min, Allah’tan gelen haberleri doğrulayan, onlara inanan, onlar hakkında güven içinde olan, kendisi de güvenli bir insan olan demektir.

İmanın tek kelimeyle ifadesi Allah’ın birliğine inanmak yani tevhittir. Kilisenin yanlışı, ‘kilise dışında kurtuluş yoktur’ (No salvation outside the churc) yanlışıdır. Bağnazların yanlışı ise; diğer inanışları ve kendi dışındakileri mahvolmuş mahluklar görmektir. Bunların ikisi de yanlıştır.

Prof. Dr. Süleyman Ateş şöyle diyor; ”Allah cennete girmek için üç şart belirlemiştir; Allah’a şirksiz iman, ahiret gününe iman ve salih amel (ibadet ve yararlı iş).”

İslam, huzur, barış, esenlik ve sadece Allah’a teslimiyet manasıyla dindir, Müslüman olmaktır. İman inanmak boyutuyken İslam amel boyutudur, kaideleri yaşamaktır. (İbadet ise İslam’ın gerekleri olan vecibelerdir.) Dinler farklı olsa da iman değişmez. Çünkü iman aslen tevhidle alakalıdır. İslam’ın geniş manasının tevhid olduğu doğrudur lakin iman dinden ve kutsal kitaplardan da önce kalbe dolması gerekendir. Çünkü iman ise kalbidir, manevidir, içseldir, öncedir, ilktir, şarttır. İmanın dil ile ortaya konması halinde iman tamamlanmış, bütün sonuçlarını doğurma noktasına ulaşmıştır. Dil ile ikrarını bildiğimiz bir şahsa kayıtsız şartsız mü’min (iman sahibi) deme mecburiyetimiz vardır. Böyle bir şahsın dinin pratikleriyle (ibadet vs.) ilişkisi ne olursa olsun onun mü’min sıfatını etkilemez. İşin ikrardan sonrası Allah ile iman süjesi olan kişi arasındadır. Bize düşen iman ilanını geçerli saymaktır. Bu geçerliliği ancak aynı kişinin inkar ilanı bozabilir. Dolayısıyla tecdit eri, tevhidin askeri, kamil mü’min olan Atatürk’ü fütursuzca itham edenler, dine isyan halinde olduklarını bilmelidir.

İmanın, Kur’an ile bildirilen zıddı şirktir. İnsanın sonsuz kurtuluşunu iman, sonsuz felaketini ise şirk hazırlar. (İmanın zıddı küfür değildir.) Dine giren herkes Müslümandır, mü’min ise gerçekten iman edebilenlerin adıdır. Buna göre her mü’min Müslümandır ama her Müslüman mü’min değildir. Nur kutbunda yer almak içinse lazım olan mü’min olmaktır. Cennetlere girmek için de lazım olan yine bu kalpten gelen koşulsuz, ortaksız imandır. Müslüman, kelime anlamı olarak Allah’a teslim olan demektir. Dine girene, İslam’a tabi olana Müslüman denir. Yani Kur’an ile tebliğ edilen dine dahil olanın adı Müslümandır. Mü’min ise o dinin manasını, sahibini, ilahi kudret ve sistemini, fıtrat ve tevhidini, hesap ve mizanı kalbiyle hissedebilen kamil kimsedir.

İman amelden de önce niyetlerle alakalı bir konudur. Riya ve gösterişin, takiyyenin, münafıklığın yerilmesi de bu sebepledir ki yapmacık, samimiyetsiz hallerin imana faydası yok zararı çoktur çünkü imanı da, niyeti de bilen sadece Allah’tır. O’nu kandırmak ise mümkün değildir ve Allah Müslümanları sevse de sadece iman edenlerin yani mü’minlerin dostudur. Keza melekler de.

İmanlı kullar üzerinde şeytanın sultası olmayacaktır ve bu Allah’ın vaadidir. Maalesef yakın asırlar boyu bu iki kelime aynı anlamda kullanılmakta ve iman bahsi unutturularak insanlık şekli ibadet ile meşgul edilmektedir. Bu kısır ve yanlış iddia nedeniyle de dinde abartılar, riyayla yaşanmakta, iman unutulduğu için, zırhsız ve korumasız kalan insanlık, ruhsuz ve hüviyetsiz, samimiyetten uzak ibadetlerine rağmen şeytanın salvolarından kurtulamamaktadır. İblisin ahdine engel olan ‘imanı’ unutturma gayretleri elbette masum değildir. Nasıl ki şirk dini asırlarca tevhid masalları ile uyutulan İslam âleminden saklandıysa ve insanlar şirki tanımadan müşrik olarak can verdiyse, şimdilerde de ibadetle, sakalla, tesettürle meşgul edilen insanlık, imandan bihaber yaşadığı için cennetlerden mahrum kaldığını da anlamamaktadır. Bu kaybın telafisi olarak sunulan şefaat mekanizması da sadece mü’minler için olduğu halde aynı ekip iş başındadır ve şeytanların güdümüyle İslam âlemine şefaat masalları söylerken, imansızlara, iman etmeyen-edemeyenlere şefaatin fayda sağlayamayacağını da gizlemektedir.

Şeytan soyu asırlardır hem şirki saklayıp tevhid masalları söylemiş, hem imanı unutturup ibadeti yani şekilselliğe dayalı dini gaye yaparak iman etmenin mecburiyetini saklı tutmuştur. Oysa rıza ve iyi niyet yoksa hiçbir amel ibadet olmaz. İyilikte de, ibadette de niyet yani salih iman şarttır. Geçici ömür ve mal sermayesini Allah yolunda sarf edenler ebedi nimetlere erecek olanlardır. Allah rızası için değil de o işin faydası, getirisi, arzusu için yapılan ibadet ise Allah’a değil nefse ibadettir.

Allah’ın dostluğundan mahrum kalan insanlık bu sayede rahmetten de mahrum kalmış ve dünya bugünkü halini alırken, en büyük zararı gören de kendisine örnek bir Peygamber gönderilen ve mucizevi – son kutsal kitap Kur’an verilen İslam âlemi olmuştur. Çünkü İslam âlemi kendisine tebliğ ve davet olunan imanı, tevhidi yaşamaktan vazgeçmiş, umursamamış, Kur’an’a müracaat etmemiş, şirki tanımaya lüzum görmemiş, şekli İslam’ı kâfi görürken en büyük haksızlığı da Kur’an’a ve O’nun sahibi Yüce Allah’a yaparak tüm bunları öğrenmek için sureleri okumaya tenezzül dahi etmemiş, okusa da anlamamış, Arapçayı kutsallaştırırken, vahyin mesajını yok saymıştır. Bu durumda da din erdirici olamamış, kulları iman etme noktasına taşıyamamıştır.

İmanın gerçeği ve kamili mutlak manada tasdikle mümkündür. Şaibe ve tereddütten uzak iman olması gerekendir. Mutlak itaat ise Yüce Allah’a, kesin olarak ve gönülden gelerek inanmak, onu doğrulamak, sözünü doğru kabul etmektir. Neye, niçin ve nasıl inanılacağı (iman edileceği) bilinmeden, bir şeye iman ve onu tasdik mümkün olmaz. Bu nedenle imanın akıl, fikir, düşünce, irade ve nazar ile ilgisi aşikârdır. İrade ve ihtiyar unsuru ise, bilinen ve iman konusu olan hususa, baskı ve korkudan uzak, samimi bir gönülle içten benimseme, tam bir teslimiyet ile kabul ve itiraf manasına gelir. İmanda; bilgiye dayanan iradeli bir tasdik (onay), kesb (azim ve gayret) ve ihtiyar (seçmek, tercih etmek) lâzımdır. Her şeyi çok iyi bilen (!) şeytanın kâfir sayılması, bu ikinci unsurun bulunmamasındandır. O halde, yalnız “marifet” ile iman olmaz. Çünkü kesb ve ihtiyar olmadan kalpte hasıl olan şey, tasdik değil, marifettir. Zira bir bilginin. imanda aslolan “tasdik” derecesinde sayılabilmesi için onda, irade ve ihtiyara dayanan kalp rızası ve teslimiyet şarttır. Tahkiki, taklidi, icmali ve tafsili şeklinde çeşitleri bulunan imanın kuvvetlisi ise akli ve naklî delillere dayanarak elde edilen “tahkiki iman”dır.

İman, insan olmanın, yaratılış ve oluşu tanımanın, varlık aleminde meydana gelen olayları, fıtratı, misakı, gaybı, yaratılışı anlamanın, evrendeki sırları bilmenin, kainat ve bedendeki ayetleri okuyabilmenin ve sonunda bütün dengeleri ve doğruları bulmanın yoludur. İnsan önce kendi içerisindeki dengeyi iman düşüncesiyle sağlar ki bunun adı huzurdur. Çünkü ‘iman’, insana kendi gerçeğini ve yeryüzündeki konumunu, neden yaratıldığını, acizliğini, günahkarlığını öğretir. İman daha sonra, tabiatla, diğer yaratıklarla, diğer insanlarla ve Yaratıcı ile olan ilişkilerinin dengesini sağlar. Yani denge için iman şarttır.

Amel zulme karşı direnmek hariç imandan olmasa da salih ameller imanın delillerindendir. Çünkü ‘iman’, salih amel (en güzel fiilleri) yapmayı, imanı ispatlamayı gerekli kılar. İbadet ve ahlak adına olan her şey bu nedenle imanın alametlerindendir lakin amel olmasa da imanın yokluğundan söz edilemez çünkü imanı veren ve bilen sadece Allah’tır.

İmanın gerçeği; mutlak tasdik’tir (doğrulamadır). İmamın iki boyutu vardır: Bunlardan birisi bilgi (marifet), diğeri istek-arzudur (irade’dir). İnsan, önce neye inanacağını bilir, onun hakkında bilgi sahibi olur. Duyularıyla anlar, aklıyla kavrar, özünü öğrenir ve sonra da hiç bir baskı altında kalmadan, kendi özgür iradesiyle onun doğruluğunu kabul eder. Bilinmeyen bir şeye imanın bir anlamı yoktur.

İmanı şöyle de tanımlamak mümkündür: ‘İman’; kalp ile tasdik (doğrulama), dil ile ikrar (doğru olduğunu söyleme)dir. Neye iman edileceği iyice bilindikten sonra kalp ile onun doğruluğu kabul edilecek, yani gönülden ‘âmentü’ denilecek, sonra dil ile bu iman ilân edilecek ve sonra da iman neyi gerektiriyorsa, inanılan ilkeler ne emrediyorsa güç yettiği kadar onlara uyulacaktır.

İmanın en bariz ve kuşatıcı özelliği ‘Allah’a şüphesiz inanma’dır. Böyle bir imanı olan kimse, kopmaz, çürümez ve insanı saptırmaz bir bağla bağlanmış ve emniyet içinde olmuş olur. Sadece Allah diyebilmek, ben Allah’tan korkarım diyebilmek de bu yolun başlangıcıdır. İman edilmesi gereken esaslara (zaruratı diniyye’ye) inanan kimse iman etmenin şartlarına uymuştur ama, imanın bir diğer amacı da insanı olgunlaştırmaktır. İmanın gereklerini yapanlar yani salih amel işleyenler hem imanlarını olgunlaştırırlar, hem de iman ile hedeflenen amaçlara ulaşırlar. Yani iman kula bir şey kazandırmıyorsa, başkaları bize bakıp imana ve İslam’a özenmiyorsa imanımızda bir noksan var demektir. İman, şüphe ve tereddüt götürmez. Kalpten gelen Kelime-i Şehadet’le ‘âmentü’ diyen bir kişi, imanın şartlarını kabul ettiği gibi, zarurat-ı diniyye denilen, inanılması gereken bütün maddelere de, bu maddelerin alt başlık ve bilgilerine de iman eder ve şüphe etmez. Bu kısaca şudur; mü’min, Kur’an’ın bütününe iman eder, bir kelimesinden, harfinden dahi şüphe etmez, Peygamberimizden geldiği kesin/sağlamca bilinen bütün haberleri, hükümleri, ilkeleri de inanıp kabul eder. Sonra da bunları hayatında yaşamaya çalışır.

Kur’an’da pek çok ayette iman etmenin gereğinden, iman edenlerin kavuşacakları nimet ve mükâfatlardan, iman etmenin şeklinden ve gereklerinden bahseder, imam edenleri müjdeler, insanları gerçek imana davet eder. Lakin imanı somut deliller ve beşeri olaylarla tarif etmek mümkün değildir. Çünkü iman içsel bir kıymettir ve diğerlerinin iman hakkında hüküm vermesi bu nedenle mümkün ve doğru değildir. Dahası kul kendisi bile çoğu zaman doğru ve gerçek imana sahip olup olmadığını bilemez. Bu konuda tek söz sahibi muhakkak Allah’tır. O, imanı veren ve bilendir. Takva bu nedenle insanlar arası dünyevi bir kıyas değil Allah katında bir üstünlük derecesidir. Bu değerlendirmeden çıkan sonuç şudur; iman insanın Yüce Allah’a, iç dünyasında kuşkuya yer kalmayacak kesinlikte ve tam bir teslimiyet duyarak inanması demektir. İman Allah’tan başka hiç bir kimse tarafından bilinemez. Bu nedenle iman, ait olduğu vicdanın dışında hiç bir kimse tarafından sorgulanamaz, mahkûm edilemez, herhangi bir hükme bağlanamaz.

İmanın en büyük düşmanı ise imanı yok etmeye çalışan iblisin gayretleridir ki küfür, münafıklık ve şirk şeklinde hayat bulur. Küfür kısaca imanı inkar, münafıklık riya ile inanıyor görünmek ve şirk inkar etmeden başkaca ilahlar yaratarak ilahi iradeyi paylaştırmaktır. Şirk, bu inançla ölünmesi halinde afsızlığa sebeptir. Küfür dinden çıkmaya sebep, iman cennetlere girmeye nedendir. Şeytan, yaratılışın en büyük nimeti olan imanı yok etmeye, kulları kandırmaya çalışan, buna yemin etmiş ve kıyamete dek süre almış yalancı cahilin adıdır. Müşrik şeytanın bu fısıltılarına kulak veren, mü’min şeytanlardan imana sarılarak kurtulandır.

“Çoklukla övünmek sizi, kabirlere varıncaya (ölünceye) kadar oyaladı. Hayır; ileride bileceksiniz! Hayır, Hayır! İleride bileceksiniz! Hayır, kesin olarak bir bilseniz. Andolsun, o cehennemi muhakkak göreceksiniz. Yine andolsun, onu gözünüzle kesin olarak göreceksiniz. Sonra o gün, nimetlerden mutlaka hesaba çekileceksiniz.” (Tekasur 102/1-8)

Hemen şimdi iman, itaat ve tövbe ederek Allah’a yönelmek, ibadetsiz, imansız, güzel amelsiz geçen her bir dakika zararda olduğumuzu bilmek, velhasıl her nefeste Yüce Rabbi; tek Malik, tek Veli, tek Mevla kabul etmek, kalpten inanmak ve hamd ile anarak sadece Allah’a yönelmek doğru olandır. İman bu yüzden ve daima ilk şart olandır. İslam’ın da, tevhidin de ilk adımı iman; ibadet, ahlak ve salih amelin de öncesi, abdesti, besmelesidir.

“Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında)

“Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir).” (Bakara 2/62)

İman ile çok yakın ilişkisi bulunan bir tabir de iman kardeşliğidir ki bu tabir tüm Allah dostlarını, tevhid erlerini kucaklar, dünyaya imandan feyz alan kardeşlik, dostluk ve sevginin, paylaşma ve yardımlaşmanın egemen olmasını, zulme karşı tüm cephelerin Allah rızası şemsiyesinde birleşmesini hedefler. İslam’ın doğup güçlenmesinde, mü’minlerin sayısız işkence ve baskılara direnme gücü bulabilmesinde, cihadların başarıyla yapılabilmesinde, iman edenlerin varlık ve yakınlarını Mekke’de bırakarak Medine’ye hicret etmesinde de, Allah’ın son dininin coğrafyalara yayılmasında da imanın manevi etkisi çok büyüktü. Beşeri karanlıktan ilahi aydınlığa uzanan tüm tevhid yollarında imanın rehberliği, şehitlerin mis kokusunda aynı iman duaları vardı.

İman ve iman kardeşliği bu denli önemliyken ve fakat iman az sayıda kula nasip olurken diğer inanç sahiplerini de anlamamız lazım gelir. Çünkü bu ayrımlar bilinmediği ve toplumda herkes aynı saf itikadda kabul edildiği için sayısız sorun yaşanmakta, din bundan büyük zarar görmektedir. Bu anlamda inanç bakımından insanların fıkıhta şöyle bir ayrımı söz konusudur;

Mü’min; kalple iman etmiş, imanını dille de beyan etmiş, söz ve hareketleriyle Allah’a güvenmiş, kendisini emin hissetmiş ve etrafına da güven hissi vermiş Müslümanlardır.

Müslüman; İslam dinine girmiş, dinin emir ve yasaklarına uymuş, niyet ve arzusunu dille beyan etmiş, dinin gereklerini yerine getirmeye gayretli insanlardır.

Kafir; Allah’ı veya dini veya Kur’an’ı veya Hz. Peygamberi yahut bunların birden fazlasını inkar edenlerin adıdır. Bu inkarın adı da küfürdür. (Ateistler dini komple inkar edenlerdir.)

Deist; Allah’ı ve Kur’an’ı değil ancak peygamberi ve diğer tüm peygamberleri kutsal vahiy silsilesinden çıkaranlara verilen addır. (Deizm de bu inancın, gafletin adıdır.)

Müşrik; Allah’ı inkar etmeyen ama yanına berisine yedek ilahlar koyan, varlık, yaratış ve oluşta ilahi iradeleri çok ilaha paylaştıran, Allah’a ortak koşan şirk dini mensuplarının adıdır. (Satanistler şeytana tapan müşriklerin ortak adıdır.)

Mekke müşrikleri Allah’ı yüce bildikleri halde Kur’an ve Peygamber ile neden kavga ediyordu? İşin can alıcı noktası da budur. Mekke müşrikleri Allah’ın yanına ekledikleri yedek ilahların (şüreka) da saygı görmesini istiyorlardı. Çünkü bu şürekayı, tıpkı günümüz tarikat şeyhleri, efendileri gibi kendileri ile Allah arasında şefaatçi-aracı-yakınlaştırıcı sayıyorlardı.

Münafık; dindeymiş ve iman ediyormuş göründüğü halde, iman etmeyen, dini bir menfaat veya yükselmek için basamaktan ibaret gören maskeli sahtekarların adıdır.

31Mürai; menfaati için dine bir girip bir çıkanların, çok sık din değiştirenlere verilen addır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Allah’ın vaadi ve İblisin ahdi mukayesesi

Yobaz zihniyet iblisi, iblisin ahdini, şirki ve cehenneme götüren yolları nasıl inanan kalplerden saklamayı başardıysa, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir