Anasayfa / BAŞ YAZILAR / İslamın baş belaları
imanilmihali.com
Sizin dininiz size, benim dinim bana

İslamın baş belaları

İslamın baş belaları

İSLAM’IN BAŞ BELALARI

İmansızlık

İmanı sadece inanmaktan ibaret sayan, Allah ile birlikte daha pek çok şeyi Allah gibi sevebilen bir toplumun esenliğe ulaşması elbette zordur. İmanı kalpte yaşatamadıkça o toplumun Kur’an’a dönmesi de mümkün değil, şeytanın tuzaklarından da kurtulması mümkün değildir. Ahlaktan ibadete, salih amelden hayırlara kadar pek çok güzelliği yok eden veya gaye dışına çıkaran bu illet toplumun ve dinin bir numaralı belasıdır. Yazık ki sokaklar, gazeteler, ekranlar bugün bu illetin haşin örnekleriyle doludur ve bu yüzden iman kardeşliğini esas alan İslam, kardeş kavgaları yaşamakta, bir avuç kafir ve müşrikin kölesi olmaktadır.

Allah ile aldatılmak (Dine yalan söyletmek)

Bu tabir Kur’an’ındır. Manasından da anlaşıldığı üzere bu şeytanın işidir ve Allah kullarını aldanmamak üzere ikaz etmektedir. “Sakın o aldatıcı şeytan sizi Allah ile aldatmasın. İmansızlık paragrafı ile yakından alakalı bu durum Kur’an’dan habersiz müslüman güruhunun kaçınılmaz kaderidir ve sonu cehennem çukurlarına çıkar. Ağzından “Allah” kelimesi çıkanı müslüman sanan, Kur’an okumayan ama birilerinden dinleyen, hurafe ve rivayetleri gerçek sanan, uydurma hadisleri dinleştiren, Allah’tan gayri parayı, kişi, varlık ve makamları ilah edinen cahillerin kanmaması zaten mümkün değildir. Nefislerin terbiyesine, imanın muhafazasına gayret göstermeyenlerin zaten aldatılmaktan başka da yolu yoktur.

Kur’an’ı hayatın dışına itmek

En son piyango fetvasında da görüldüğü üzere toplum Kur’an yerine mişnaları, okumak yerine dinlemeyi, aklı kullanmak yerine hocaları dinlemeyi tercih etmektedir. Peygamberimizin ahirette huzurda şikayetçi olacağı gibi yoğun halk kitleleri Kur’an’ı okumaktan, anlamaktan kaçınmakla şeytanların kucağına, dişi örümceklerin ağlarına takıldığının farkında bile değildir.

Kur’an üstü tartışmasız kitaplar edinmek (Mişnacılık)

Sayısız tarikat ve cemaatin sayısız dini yayın ve kitabı vardır ki çoğu tarikata Kur’an giremez bile. Hadisin, şeyhin ayetleri değiştirebileceği iddiası, ilham ve rüya yoluyla sözde şeyhin adeta vahiy aldığı numarası ile kandırılan binlerce insan şirkin pençesinde kıvranırken, Kur’an okunmamaya, duvara asılmaya, okunsa da anlaşılmamaya mahkum edilmiştir ve o anılan kitap ve kaynaklar (mişnalar) dini teslim alırken Kur’an’ı hayatın dışına itmiştir.

Aklı kullanmamak

Kur’an’ın ve dolayısıyla Yüce Allah’ın “aklını işletmeyenler üzerine pislik atacağından” habersiz toplum hala aklı kullanmamaya direnmekle batıla mahkum olmaktadır. En temel meselelerde bile bahşedilen akıl nimetinin hakkını veremeyenler tuzaklara düşmekte ve ziyana uğramaktadır. İbadet ve iman bahislerinde bizlerin bilemeyeceği bazı meselelerde akıl ile sorgulamaya gerek yoktur lakin beşeri ve toplumsal meselelerde aklı kullanmak bizzat Allah’ın emridir. Gayba, ahirete, ibadete, kader ve ruha ait meselelerde akıl ile sorgulama yapmak nasıl uygun değilse beşeri işlerde de aklı kenara koymak o denli kötü ve yanlıştır.

Maddecilik

Pozitif ilimleri dinin üzerine çıkarmak şeklinde kısaca tanımlanabilecek bu bela modern zaman uydurmalarındandır. Akıl insana dini, imanı ve Allah’ı bulmak için verilmiştir. Bu yönüyle akıl vahiyden de öncedir çünkü vahyi anlamak için de akıl gereklidir. Ancak akıl dine değil de dinsizliğe hizmet ederse, kalbe kulak tıkar ve özellikle gayba yani görünmeyene inkar yolunu seçerse ortaya maddecilik dediğimiz sapık akımlar çıkar. Kur’an’ın akıl ile ilgili emirleri hakikati aramak ve bulmakla alakalıdır. Aklın şeytani maksatlara hizmet etmesi ise şeytana hizmettir. Tabiatı “Yaratan” kabule kadar uzanan bu küfür illeti yedek ilah edinmek demek olan şirke kadar uzanır ve sahibini mahveder. Lakin etrafımızda pek çok insanın tereddütü ve bir bahane yaratma fikri mutlaka vardır. Onlar Allah’a inanmakla ama dine ve peygamberlere inanmamakla aynı cahiliye arapları durumundadırlar ve müşriktirler. Bu ise tedavi edilmesi zor bir hastalıktır.

Tevhidi, Şirk’i ve küfrü tanımamak, dini bilmemek, ders almamak

Emevi zulmünün getirdiği saltanat dinciliği ve hurafe İslam’ının etkisinden bir türlü kurtulamayan İslam alemi yüzyıllarca tevhid özlemiyle, cennet arayışıyla yaşarken bir an olsun şirki ve cehennemi düşünmemiş, düşündürülmemiştir. Çünkü kötü bilinecek ve yanlış tanınacak olursa birilerinin oyunları bozulacaktır. Toplum anlamını bilmeden okumaya, tesbih ve takkeye mahkum edilerek cennetlere kılavuzlanmış, meydanları boş bulan şeytanlar yüzyıllarca cirit atmıştır. Oysa din iyiyi bulmak ve kötülükten uzaklaşmaktır. Kötüyü, batılı, şirk ve küfrü tanımaktan ve korunmaktan uzak toplum olsa olsa yar müslüman olur ki bu yarım iman ve yarı müslümanlık demektir. Ve cennetlere sadece iman edenler gireceğine göre şirki tanımayan ve sakınmayanlar cennetlere Allah dilemedikçe giremeyecektir.

Sünnet ve hadisi ayetin üzerine taşımak

Hz. Peygamberin (sav) söz ve sünnetleri her müslümanın başı üstünedir. Lakin nüans zamanımıza kadar ulaşan bu hadis ve davranışların Kur’an’a uygun olma mecburiyetidir ki uydurma hadislerle kandırılmış milyarlarca müslüman bugün Kur’an ayetlerine değil de uydurma hadislere mahkum edilerek ayrı bir dine tabi kılınmıştır. Hadis ve sünnete riayet veya Peygambere itaat adı altında pazarlanan bu oyun birilerince kasıtlı olarak uydurulan şekilleriyle arabizme ve israiliyata hizmet eder haldedir ve ayetlerin üzerinde bir değere taşınmıştır. Bu en başta da Peygamberimize zarar vermekte, birilerinin bu oyunları en çok O’nun davet ve mesajını kirletmektedir.

Tahrim, ikrah ve tekfir yetkisi kullananlara riayet etmek

Dinde aslında olmayan ama gerçekte sokaklarda dolaşan din sınıfı hakkı olmadığı halde helal haram belirleme, zorlama ve din dışı ilan etme yetkisini de kullanan bir zümreye dönmüştür ki ayetlerin işaretine göre bir dine en çok zarar verenler o dinin din adamlarıdır. Çünkü yetkili ve doğru söylediğine inanılan o insanlar geniş kitlelere ulaşabilir, kalıcı ve etkileyici olabilirler. Kullar, dinde sınıf olmadığının ve bu yapılanların din dışılığının bilincinde olmayarak bu din sınıfına hizmet ve itaat eder. Neticede bilmeden de olsa günaha ortak olur ve imana ters bir duruma aracı hatta alet olur. Asla Kur’an’a müracat etmediği için de bu hatasından Allah dilemedikçe dönemez.

Peygamber üstü tartışmasız kişiler edinmek

Kur’an’ın başına gelen talihsizlik Hz. Peygamber’e de gelmiştir ve bugün sözü Peygamberden çok daha değerli, kara mersedeslerle gezen, uzun sakallı, el ayak öptüren sayısız canlı ve mefta insan vardır ki türbeler bile dolup taşmakta ve bu kişiler din adına hüküm verme yetkisi kullanmaktadır. Bu kişilerin erkleri o denli fazladır ki tartışmasızdırlar ve bu halleriyle Peygamberden de yüce oldukları iddiasındadırlar. Hatta vahiy diyemeseler de ilham ve rüya altında vahiy aldıklarını hatta Kur’an’ı değiştirdiklerini iddia eden sapıklar bile vardır. 

Dinde despotizm, tekelleşme, Allah ile ikrah

Sevgi ve muhabbet dini İslam, ötekileştirmelerle, cemaatleşmelerle, Kur’ansızlıklarla, mişnacılıkla, hücceti bırakıp kudrete meyletmekle, cehalet ve aşırılıkla, haddi aşma ve şımarıklıkla despot bir hale gelmiş, bazı kesimler aforoz hakkı kullanmaya, tekfire yönelmeye başlamıştır ki dine girişte zorlama olmadığı gibi dindeyim diyene de dinde değilsin demek kesinlikle haramdır. Din bir sınıf veya zümreye teslim edilmiş, bu kesimlerce Allah ile susturma silah olarak kullanılmaya başlanmıştır. Düşünülsün ki bir prens ülkesinde gerçekleştirdiği ihtilal ile bundan sonra ılımlı İslam’a (!) geçileceğini söylemek cesaretini bulabilmektedir. Yine düşünülsün ki o otoriter ve despot ülkede Kur’an mü’minleri ne kadar dik durabilir?

Din sınıfının beşeri korkuları

Doğruyu söylemekten korkmak bazen mümkündür. Korkmamak lazım gelir ancak can söz konusu olunca zaruret halinde bazen kul yalan bile söyleyebilir. Ancak din adamı veya din sınıfı yalan söyleyemez, saklayamaz, doğruları söylemekten korkamaz. Çünkü onlar maneviyat lideridir ve pek çok insan onlara itibar etmektedir. İyi veya kötü ama mutlaka bir çığır açma yetkisine sahip bu insanlar tabi olanların da, gelecek nesillerin de sevap veya günahına aynen ortaktırlar. Bu cihetle korkulacak olan sadece Allah’tır. Tevhidi anlatmakla zaman geçiren din sınıfının şirki ve küfrü de tanıtarak, dindeki yaban otlarını temizlemeye bir an önce başlaması hem görevleri hem Allah’a borçlarıdır.

Cemaatleşmek

Dini bölen, iman kardeşliğini zedeleyen, kardeş savaşlarına yol açan, dinin bir ve birlik olmasını engelleyen bu hale tarikatler, cemaatler, mezhepler dahildir. Yani ortak Kur’an, Allah ve Peygambere tabi insanların tamamı kardeş iken nasıl olur da insanlar ötekileşir ve diğerine öldüresiye düşman olur? Müşrik, münafık ve kafirler zevkle oturup seyrederken iman kardeşleri nasıl olur da birbirini dinsizlikle suçlarken müslüman olmayanların oyununa geldiklerinin farkına varmazlar?

Putlara tapmak (İbadet, para, nefis, kişi vb.)

Müşrik cahiliye dönemi araplar, İslam’dan habersiz yaşarken kendilerini Allah’a yaklaştırsınlar diye veya şefaat umuduyla reçelden, taştan yapılmış putlara taparlar, bu sayede hem nemalanırlar hem sihir sayesinde mevki sahibi olurlar, ayrıca bir din sınıfına tabi olur ve himayeye girerlerdi. Zamanın putları cisimsel olmaktan öte makam, kişi, varlık, nefis ve ibadet putlarına dönmüştür ki imandan yoksun tüm bu yaklaşımlar (ibadet dahil) beyhudeliğe mahkumdur. Toplum imanla bütünleştiremediği ibadeti ile cennete gitmeye kanacak kadar cahil, imansız salih ameli ile yüceleceğini düşünecek kadar bilgisizdir. Sadece Allah demekten uzak, başkaca putlara köle olanlar şirkin pençesinde olduklarının farkında bile değildir.

Riya ve gösteriş

Dine en çok zararı verenlerden biri durumundaki ikiyüzlülük ve gösteriş içerisinde yalanı, kandırmayı, nemalanmayı, ahlaksızlığı, iftirayı vb. barındırdığı için baştan sona yanlış ve çirkindir. Dahası ve önemlisi bu gizli şirkin tarifidir. Komşular görsün diye koç kesmek kadar masum olabilen bu bela, abdestsiz namaz kılmaya ve camileri doldurmaya kadar gider. Münafıkların can damarları bu riya ve gösteriştir ki samimiyetten uzak bu hal asıl zararı has mü’minlerin kanını, inancını sulandırarak verir. Çünkü münafıklık kardeş gibi sokulan ama ciğerde patlayandır. Gizli şirkin tanımı durumundaki bu bela samimiyet ve faziletin de düşmanıdır ve sahteye, batıla hizmet etmekten öte gidemeyen bir ahiretten nasipsizlik illetidir.

Arabizm ve israiliyat

İslam aleminin bugünkü haline en büyük sebeplerden biri de bu ikilidir. Arapçaya mahkum Kur’an unutulmuş ve terk edilmiş, uydurma hadislere mahkum din rivayetler ve içtihadlar dini olmuşsa bunun sebebi bu iki can düşmanıdır. İlahi olan Kur’an’ın ilahi mesajıdır lisanı değil. Diğer din kitapları İbranice iken o dil ilahi değil miydi de arapça ilahi oldu? Maksat özellikle Türk insanını Kur’an’dan uzaklaştırmak olduğu için bu çığıra yol açanlar yani toplumu arapçaya mahkum edenler ahirette gün yüzü göremeyecektir. Dahası Allah ümmetleri farklı farklı yaratmışken milletlerin tamamını araplaştırma gayreti zaten dinsizliğin göstergesidir. Öte yandan yahudi ve hristiyanların dine din dışı katkısı demek olan İsrailiyat özellikle hadis alanında kendisini göstermekte, tefsirlerde fark edilmeyen sapmalara yol açmaktadır. Aramızdaki yahudiler vasıtasıyla arapçılık ve yahudilik-hristiyanlık özendirilirken, hak din İslam’dan gün be gün uzaklaşılmaktadır. Kur’an’dan habersiz toplum ise hala mesih beklemekte, mehdilerle avunmakta, mucize ve keramet peşinde koşmakta, ölülerden medet ummaktadır.

Cehalet, acelecilik, nankörlük

Kur’ansızlık beraberinde zalim, cahil ve aceleci olan insanın nankörlüğüne de sebep olmakta, hem bilmeyen hem iddia eden durumundaki cahil kitleler işin içinden çıkamadıklarında maddeciliğe soyunmakta, aklı peygamber ilan ederek maneviyatı tümden inkar eder hale gelmektedir. Ayetlerin derin manasına varamayanlar ayetlerdeki tezatlardan (!) bahsederek sözde bir tereddüt yaratmaya gayret etmekte, din sanki tamam değilmiş veya kul yapımıymış gibi bir cehalete teslim olmaktadır. Bunun ne denli büyük bir bela olduğunu anlamak için Yüce Allah’ın tüm insanlık için İslam’ı seçtiğini, dinini tamamladığını ve kolaylaştırdığını bilmek yeter. Ama görünen halde entel geçinen, dine mesafeli çoğu kesimin laiklik zannıyla dinsizliğe saplanması giderek artan bir tehlikedir.

Laikliği dinsizlik, dinsizliği laiklik sanmak

Laiklik inanç hürriyeti, devlet ve din işlerinin bir diğerinin kaynağına saygıda kusur etmezken farklı kurallara göre yönetilmesi demektir. Hatta beşeri hukuk dinin temel ilkelerine de sahip olmalıdır ki bunlar nihayetinde Allah’ın emridir. Manüpilasyon işte buradadır ve ikiye bölünmüş laik ve antilaik kesim bir diğerini gericilik veya dinsizlikle suçlamaktadır. Oysa inançların en özgür yaşama şekli olan laiklik dinin emridir. Çünkü dinde zorlama yoktur. Hatta dinden çıkmak isteyen bile çıkabilir. Allah buna izin vermişken birilerinin dini silah yapması, bir diğerinin dini alaya alınması toplumun makus talihidir. Laiklikle asıl arzu edilen mana dinden yaban otlarının temizlenmesi ve zehirli tekke ve zaviyelerin kapatılması, hurafelerin din dışına itilmesidir. Yobazlık ise laiklik düşmanlığı kisvesi ile dinsizliği dinleştirme gayretidir.

Yalan ve iftira, fitne ve fesat

İfk olayı ve suresi bize hatırlatır ki müslümanlar arasında da kıyamete dek yalancı ve iftiracılar olacaktır. Münafık ve kafirlerin yalanı az zararlı iken mü’minin zararı elbet büyüktür. Çünkü kendisine itimat edilmektedir. Ancak yalan ve iftira sağlam ağızlardan yapılırsa inandırıcı olur ve hakka zulmetmekle birlikte hürriyet ve dindarlığa da darbe vurur. Fitne ve fesat ile başkalarını yere geçirmek gayesi en büyük silah olarak yalan ve iftirayı kullanır ki gerçeği saklamak ta yalan söylemekle eş anlamlıdır. Yani susmak yalan söylemek anlamına da gelebilir. Oysa din, doğruyu ana baba aleyhine bile olsa söylemeyi ve Allah adına şahitlik yaparken adil olmayı emreder. Dini tanımamak, üç kuruş menfaate tamah etmek, koltuk veya makam sevdası gibi beşeri galibiyetler için karalama vasıtası olarak kullanılan fitne ve fesat ise iman kardeşliğini bozan, Allah’ın dinini parçalayan, ötekileştiren ve kalpleri karartan bir illettir. Yeryüzündeki bozgunların ve terörün asıl sebebi de budur. Yalan ve iftiranın en büyüğü ise Allah’a atılan iftiradır ki affı yoktur.Yani dine yalan söyletmek demek olan bu hal ile bazıları beşeri çıkar sağlasa da akibetleri kapkaradır.

Açık aramak, kötü zanda bulunmak

Günahsız kul yoktur. Peygamberler bile masum değildir lakin onlar tevbe ile affa uğramış güzel ve temiz insanlardır. Bizler peygamber olmadığımıza göre günahsız değil aksine günahkarız. Herkes bu haldeyken mü’min önce kendisini düzeltmekle mükelleftir ve etrafına da tebliğ ve nasihat ile görevlidir. Mü’min gıpta eden, haset etmeyendir. Mü’min gururlu olan ama kibirli olmayandır. Başkalarını ezerek, karalayarak yükseklere çıkma gayretindekiler inançları zayıf olanlardır. Herkesin özel hayatı, bedeni, fikir hayatı ve hanesi dokunulmazlığa sahiptir. Buna tecavüz en başta özgür iradeye tecavüzdür ki sınavın şartına ters bir durum yaratır. Güzel düşünce, zan ve niyetler ise dinin emridir. Lakin hırs ve şehvetlere kurban zamane toplumunda maalesef açık aramak, alay konusu yapmak, karalamak, şantaj, kötü zan almış başını gitmiştir. Yüce Allah ifk olayında mü’minlere “İyi zanda bulunmanız gerekmez miydi? İddia ediyorsanız şahit getirmeniz gerekmez miydi?” demekle belanın büyüklüğüne ve adalete vurduğu darbeyi de çok güzel buyurmuştur.

Gıybet ve dedikodu

Ortamda olmayan birisi hakkında doğru bile olsa o hakkında konuşulanın hoşuna gitmeyecek bir şeyi söylemek gıybettir ve gıybet ölü kardeşinin etini yemeye benzer. Bu tarif Hz. Peygamberindir. Hatta eşi yoldan geçen kısa boylu bir kadını göstererek eliyle “boyu kısa” işareti yaptığında bile Peygamber gıybet ettiğini söylemiştir ki bu da gıybetin sadece söz ile yapılmasına gerek olmadığına işarettir. Dedikodu gıybetin maalesef mahalle ağzıdır. Gıybet ve dedikodu aynı şey iken sanki farklı izlenimi yaratılmaktadır. Oysa doğru olan güzeli anlatmak ve duyurmak, ihsan ve güzelliği özendirici, Kur’an ile nasihat edici sohbetlerde bulunmaktır. Gıybet gerçek olanın konuşulması iken iftira o bahsedilen olayın aslında gerçek olmamasıdır ki o halde adı iftira olur. İftira ise çok daha büyük suçtur.

Haksızlık, hak yemek, adaletsizlik

Yaşam hak üzere kurulu, din hak üzerine inşadır. Hak olan Allah, hak olan bahşedilmiş nimetlerin temiz ve güzel olanlarıdır. Bu hakka riayetsizlik ister Yüce Allah’a ister kula isterse topluma yapılsın helalleşmeye muhtaç ve mahkumdur. Haklar sahibine aittir ve o dilemeden (veya yasal-mücbir sebepler ortaya çıkmadan) terk olunamaz. Zorla alınırsa bunun adı haksızlık olur ki haklar muhakkak sahibine iade olunur. Bu iade dünyada da olur, ahiret yurdunda da. Hak yemenin adı aslında adaletsizliktir. Yani adil olan şey hakka saygılıdır. Hakka saygı yoksa orada adil olmaktan söz edilemez. Toplumun hak yeme yarışında olduğu modern zamanlarda, adaletten ziyade kaba kuvvete, mafyalara, hesabını kendisi görmeye veya hain tuzaklara tamah etmesi ise dinin en büyük belalarındandır.

İnsana süslü gösterilenler ve sınav

Kur’an insanlara mal, kadın, evlat, servetlerin süslü gösterildiğini, bunun bir sınav gereği olduğunu ama asıl zenginliğin Allah katında olduğunu buyurur. Bu sınavın adil şartıdır ki uyan ve uymayan belli olsun. Sınav için verilen bu nimetlerden zevk almak, elde etmek için helal yoldan çalışmak güzeldir, haktır. Lakin bu nimetleri araç değil de amaç edinmek sınavı inkar, dünya malına meyletme, ahireti unutmaktır ki sonu karanlıklara varır. İnsanların bugün paraya, teknolojiye, tatile, lükse ayırdığı milyar dolarlar ile dünyada açlık ve hastalık bitebilecekken dünyanın sadece yirmide biri mutlu yaşamakta diğerleri sefalet içinde sürünmektedir. Bu sınavı unutup dünyayı baki farz etmek gafletidir.

Dünya malına tamah etmek, lüks ve israf

Dünya malına meyletmenin de kötüsü israfa kaçmaktır ki Yüce Allah yemeyi helal israfı haram kılmıştır. İhtiyaçtan fazlasını yemek de, içmek de, sarf etmek de haramdır ki bu fazla olan kısım aslen muhtacın bizde durmakta olan hakkıdır. Yani biz israf etmekle o hak sahiplerinin hakkını yemekteyiz ve bu hak elbet bir gün sahibine ödenecektir. O halde dünya malına düşkünlük içerisindeki müsrifler çok iyi bilmelidir ki tevazu ile itidalli yaşamak doğru olan, israf etmek ve lükse dadanmak kötü ve çirkin olandır.

Allah’a güvenmemek

Tevekkül yani Allah’a güvenmek bahsi sadece kader ile alakalı değildir. Çünkü kul geleceğini garantiye almak hevesindedir ve sanır ki bankaya koyacağı o üç kuruş kendisini kurtaracak, çocuğunun hayatını kurtaracaktır. Sayısız misali görülen bu husus bize anlatır ki Allah en kıraç bozkırları verimli tarlalara, en verimli tarlaları yanık bozkırlara çevirir. O halde doğru olan Allah’a güvenmek ve dayanmaktır. İmanın ilk anlamı da budur. Bugünkü gibi borsaya, faize, altına, emlaka, dövize güvenen toplumun Allah’ın rahmetinden alacağı nasip te işte o kadardır.

Servet biriktirmek, Şımarıp büyüklenmek, aşağılamak ve kibir

Allah cimri değildir aksine eli bol olandır. Lakin o bolca nimeti ortaya koyar çoğu zaman paylaşılmasını kullara bırakır. Ama zalim insanoğlu asla adil paylaşmaz. Hatta bu paylaşmama kanun veya örf bile olmuştur. Bu yüzden birileri hakkından az alırken birileri fazla alır ve o fazla kesim biriktirilir, sonra lüks katlara yatlara sahip olunur ve kul sanar ki serveti kendi becerisi iledir. Bilmez ki o servet kendisine sınav için verilmiş veya mahrum edilmiştir. Yani serveti muhtaca ulaştırmak ta bir sınav, servetten mahrum olunduğunda sabretmek ve doğruluktan ayrılmamak ta bir sınavdır. Servet, sahibine sahte bir güç verir ve o küçük dağları kendisi yarattı sanır. Şımarır, büyüklenir. Bu nedenle dinde zenginleşmek yoktur. Kim adını ne koyarsa koysun ihtiyaç fazlası kazancın çoğu muhtaca gitmeli, biriktirmek yerine o para hayırlara sevk edilmelidir. Muhakkak ki paranın tamamı helal yoldan kazanılmalıdır ki bugünkü ticari ahlak ortamında zaten helal kazanç çok ta mümkün değildir. Bu büyüklenme ve şımarma ise aşağılamayı ve kibri beraberinde getirir ve kibir şeytanın en etkili silahıdır. Kur’an’ın ezen ve ezilen sınıf tarifi bu manadadır ve Kur’an ezilenleri ezenlerin üzerine çıkarmak için vahyedilmiş bir kitaptır.

Cihadı ganimet savaşına çevirmek

Para hırsı Allah adına yapılan cihadı bile ganimet savaşlarına, cariye arayışlarına, altın avcılığına dönüştürmüştür ki günümüzün terör ve sözde cihadları bile bu manadadır. Emevilerce başlatılan toprak elde etme ve ganimete ulaşma savaşları Kur’an’ın cihad emrine de aykırıdır. Sadece savunma ve zulme karşı maksatlı yapılabilecek cihad bugün terörden sömürgeciliğe, ganimet elde etmekten petrol gelirlerine kadar pek çok alanda yapılmakta ve asla dini mana taşımamaktadır. İslami terör diye lanse edilen şeytan icatları ise tamamen dinsizlik şeklidir çünkü terör asla dinde yer almayan bir şeytan oyunudur. Kalemle cihad ettiği iddiasındaki bazı kimselerin satılık kalemler olması da konuya bir örnektir.

Kudreti hüccete egemen kılmak, şiddet ve zulüm

Bu şiddet ve zulmün perde arkasında tabi ki cehalet ve şeytani tuzaklar vardır. Ortalık kan gölüyken İsrailin adının duyulmaması da bu yüzdendir. Osmanlı dahil tüm imparatorlukların hatası hüccet (akıl ve bilimle elde edilen kudret) yerine kas ve silaha dayalı kudrete güvenmeleridir. Çünkü hüccet diğer kudreti elbet yener ve yenecektir. Ama gafillerce mafyalaşma, çeteleşme veya bizzat cepheleşmeler vasıtasıyla kudret cephesi zulmetmekte ve şiddet müracattan çekinmemektedir. Sokaklardaki mafyalardan tutun da petrol gelirlerini cebe indiren prenslere kadar İslam alemi şiddet üreten bir dine tabidir ki bu din İslam değil, beşeri bir başka dinin adıdır. Emevilerce başlatılan bu kudret savaşlarının ceremesini de o emeviler inşallah ahirette ziyadesiyle çekecektir.

Şan ve şerefi batılda aramak

Şerefe layık olan sadece Allah’tır. İnsanların şan ve şerefi ise ancak Kur’an’dadır. Kur’an’ı bırakıp şan ve şerefi tahsilde, batılda, parada, makamda aramak ise yanılgı ve gaflettir. Ata kabulleriyle, kabile kelle sayılarıyla, mevki ve makamla övünmek şan ve şerefi değil sadece kasa dayalı kudreti gösterir. Oysa asıl şeref Kur’an’a tabi olabilmekte ve davranmaktadır. Yukarıda bahsedildiği için konu burada ayrıntılanmayacaktır.

Ecdatperestlik, bağnazlık

Kur’an’ın en büyük savaşlarından birisi ata kabulleriyledir. Gerek diğer semavi dinlere mensup olanların, gerek arap kavimlerinin örf ve alışkanlıklarının batıl olanlarını değiştirmeyi öngören ayetlerin savaşı bu çirkin huy ve davranışlar iledir. Kız çocuklarını doğduklarında diri diri toprağa gömmek şeklinde bilinen bu hallerin dinde yeri yoktur. Din batıl olmayan örfe saygılı, kamu yararına sadıktır. Lakin batıl ve çirkin olan örflerle de savaş halindedir. İşte ecdatperestliğin veya bilinen adıyla yobazlığın çirkinliği de buradadır. Muhafazakar olmak bile yeniliğe açık olmamakla tehlikeliyken eskiyi, dine rağmen savunmak ve gelişmeye, aklı kullanmaya düşman olmak demek olan yobazlık dinin en büyük düşmanlarındandır.

Hırsızlık ve talan, haram sevdası

Haram müslümanın zinhar sakınması ve sadece ölüm söz konusu olduğunda ve o da zaruri miktar kadar yenmek suretiyle yanaşması emredilen bir madde veya eylemdir. Şarap, domuz, leş, kan bu kapsamdadır. Helal olan ise dinen, hak ve temiz olan, layık ve güzel olan, serbestçe yapılmasına veya tüketilmesine izin verilendir. Müslümanın gayesi helal kazanç ve tüketimdir. Harama tamah eden zamane toplumu ise dine bir hayli mesafeli olmakla kalmayıp, haramı inkar eder haldedir ki bu günahın vebalinden korkmamak olarak çok daha büyük bir beladır. Bu haram sevdası beraberinde hırsızlık ve talanı, kamu malına meyletmeyi de getirir ki usulsüzlük, yolsuzluk, hortumlar birer örnektir.

Ölçü ve tartıda hile

Ticari ahlak maddi kazanç bağlamında en büyük nimetlerdendir ki helal kazancın yolu hilesizlikten geçer. Nimeti veren, medeti veren Allah’tır. Verilenler veya verilmeyenler de sınav gereğidir. namuslu ve dürüst olmak kaydıyla kulun az da olsa kazancı sayısız servetlerden yeğdir ve helaldir. Ancak hile ve aldatmayla kazanılan en küçük para bile sahibine beladan başka bir şey getirmez. Pirince taş karıştıran, tartıyla oynayan, fahiş fiyatla satanlar durumunu buna göre değerlendirmeli ve haramdan vazgeçmelidir. Çünkü bu hile ve aşırı kazanç sevdası kulu harama ve haksızlığa itmekte, nafakaları mahvetmektedir.

Riba ve faiz oyunu

Riba ne türlü olursa olsun haksız kazanç demektir ki faiz bunlardan sadece birisidir. Oyun faizi haram kılıp, diğer haksız kazançları meşrulaştırma şeklinde cereyan eder ki faizin aslında haram olan kısmı yerinde durduğu zaman yıl içinde kaybettiği değerden taşan kısımdır yani senelik enflasyondan artan miktar haram olandır. Oysa mevduat faizleri her zaman enflasyonun altındadır. Bu da demektir ki banka faizleri kul için haram değildir. Ama bankaların yaptığı iş bizzat tefecilik ve ribacılıktır ki asıl haram budur. Faizsiz kazanç, yatırım ortaklığı ile süslenmiş yalanlar ise tıpkı helal et mantığı gibi şeytani oyunlardır. İşin doğrusu bankaların mevduatlarıyla yatırım yapması ve elde ettikleri karı (işletme giderini çıktıktan sonra) mudilere dağıtmasıdır. Bu kazanma da dağıtma da helaldir. Lakin günümüzde bu sistem yerine tefecilik egemendir ve haramdır. Kişi ve kurumların yaptığı tefecilik (borç verme) sistemi de, borsa da dönen spekülasyonlar da haramın uzantılarıdır. Müslümanların parasını bir yerde toplamak ve bu sayede daha çok para ile daha büyük karlar elde etmek gayreti ise şeytanı kıskandıracak şeytani oyunlardır. Bu bankalardaki paraları keyfi harcamalara alet etmek ise bundan habersiz mudilerin hakkını yemektir.

Şükretmemek, tevazuyu reddetmek

Allah şükranı emrederken kul nankörlük hevesindedir ve azla yetinmeyi kabul etmeyen, daha çoğunu hak ve helal olmasa da isteyen bir toplumun ar damarı çatlamış demektir. Dört evi, tarlaları, banka hesapları olan birinin bunları kızına devrederek devletten maaş istemesi şeklinde örneklendirilebilecek bu haller tevazuyu reddetmek, paraya esir olmak demektir. Haksız, adaletsiz, haram olan bu tür kazançların peşindekiler lüks ve israfı hayat gayesi edinerek nefsin kurbanı olmakta, şeytana yoldaş olmaktadır. Paraya sattıkları imanları ise her geçen gün daha da karalar bağlamaktadır.

Hırs ve şehvet

Paraya ve dünya malına tamah, para için herşeyi yapan, parasız kalınca kudurganlaşan bir nesil yaratmış, misyonerlik ve israiliyat bir yandan parayı ilahlaştırırken bir yandan tüm şehvet ve zevki paraya endekslemiş ve özellikle gençleri o zevklere ulaşmak için paraya esir kılmıştır. Uyuşturucu, kumar, alkol, seks tuzağındaki kandırılmış gençlik, şeytanın kölesi olduğunun farkında bile olmayarak, şehvet ve nefis oyunlarına mahkum kalmış, köleleşmiştir. Paraya olan bu aşk ve kavuşma isteği sınır tanımayan bir hırsı da doğurduğundan suç sayılarında artış yaşanmış, ahlak yerlerde sürünür olmuş, ailenin terbiyesi yara almış, okulların eğitimi güdük kalmıştır. Çünkü gerçek hayatta şeytanların fiili eylemlerine tabi gençlik eğitim ve öğretimdeki nazari öğretileri terk etmiş, aileler gençlerin para tutkusu karşısında mağlup olmuştur. Birbirinden güzel kızları piyasaya süren gayret, toplumsal ve ailevi ahlakı yerle bir etmiş, yarattığı ahlaksızlığı paraya esir gençlikle taçlandırmıştır. Kumar, alkol ve sabahsız geceler de cabasıdır.

Şeytan işi pislikler

Yukarılarda kısmen değinilen bahislerden özellikle şirk, şarap, kumar, fal gibi pislikler şeytanın muradıdır. Ama şeytanın en büyük muradı insanın yaratılışı esnasında Yüce Allah’a isyan ederek verdiği ahiddir, yemindir ki bunun hedefi insanların (imanlı olanlar hariç) saptırmak ve Allah’a itaatten alıkoymaktır. Daha Fatiha suresinin mealinden habersiz toplumun bu ahdi hatırlaması veya bilmesi elbette zordur. Bilenlerin de ayetin derin manasına temas edebildiği şüphelidir ama şu bir gerçektir ki dünyanın başındaki tüm belalar ve savaşlar, kıtlıklar bu ahid nedeniyledir. Şeytan duayı, secdeyi engellerken, küfrü ve batılı da egemen kılmaya çalışmakta ve fısıldamaktadır. Zorlamayan ama süslü gösteren şeytan haram ve çirkinin cazibesini, hak olmayan şehvetin hazzını, kibrin en kaymaklısını ustaca kullanandır. Kumar, fal, şarap bunların aslında en masum olanıdır. Asıl düşman şeytanın damarlara aşıladığı şirk kangrenidir ama maalesef müslüman toplumlar şirki tanımamakta, korunmayı dilememekte ve teslim olmuş halde cehenneme doğru uzanmaktadır.

Şefaat ile kurtulabileceğini sanmak

Yüce Allah şefaatin tek ve gerçek sahibidir. Şefaat edebilmeleri yani af için yalvarmalarına müsade edilecek birileri varsa da bunun bilgisi Allah’tadır. Lakin kesin olan şudur ki şefaate mazhar olmanın ilk şartı Allah’ın o kuldan razı olmasıdır. Yani Allah kulundan razı olacak ve kalan küçük günahlarını affedecektir. Peygamberimizin şefaat makamına layık olacağına ve inşallah şefaat dileneceğine inanırız ama Allah’ın razı olmadığı kullara kimseler şefaat bile isteyemez. Neden istesin ki? Kur’an’ı dışlayan, peygambere yalan isnat edenlere neden peygamber şefaat istesin ki? Kaldı ki Peygamber ümmetinden Kur’an’ı dışlamakla şikayetçi olacaktır. O halde tek ve gerçek şefaat Allah’ın ve Kur’an’ındır. Daha Kur’an’ı okumak zahmetine girmeyenlerin Allah’tan ve Kur’an’dan nasibi olabilir mi? Demek ki şefaat veya günah yüklenme veya aracılık etme iddialarının hepsi yalan ve kandırmacadır. Toplumun bir an önce şefaate bile muhtaç olmayacak cennet ahlakına, Kur’an ahlakına sahip olmaya çalışması olması gerekendir.

Ahlaksızlık çöküşü

Toplum iman ve ibadetten uzaklaştığı kadar salih amel ve ahlaktan da uzaklaşmakta, merhamet, vicdan göz ardı edilirken, çıkar ve menfaat öne alınmaktadır. Riya ve gösterişle, süslü püslü reklamlarla iman ispatı gayretindekiler daha iyi ve daha kötü müslüman yarışındadır ve takva malesef insanlar arası değer ölçüsü yapılmıştır. Dinde tevbe belki kolay ve mümkündür ama ahlakın tevbesi yoktur ve geri kazanılması zordur. Dolayısıyla ahlaktaki bu tahribat uzun soluklu ve etkilidir. Şeytanın çokça sevindiği bu hal ise imanlı kalplerin en derin yaralarındandır.

Merhamet ve vicdanı terk

Sevgi ve muhabbet dini İslam tüm yukarıdaki engelleme ve yanlış anlaşılmalarla, gaflet ve delaletlerle tanınmaz hale gelmiş, merhametsizlik rekabet, vicdansızlık beka, zaman para olarak anılır olmuştur. İslam’ın en güzel yardımlaşma, paylaşma hissiyatı yerini modern zaman koşturmaca ve meşguliyetlerine bırakmıştır ki tamamı dünya ve servetle alakalıdır. Boşanmaların çokluğu, feminizm gibi acayip iddialar, huzur evlerini dolduran sayısız yaşlılar, dini bayramlarda tatile gidip ana babasını ihmal edenler malesef ülkemizin gerçekleridir.

Siyonizm

Pekçok müslüman bu başlıktan habersiz, bir o kadarı da kelimeyi komplo teorisi olarak görse de masonluk ve siyonizm, büyü kitabı kabala kaynaklı bir şeytani akımdır ve hedefinde “Türklük ve İslamiyet” vardır. Yahudiler içinde yaklaşık % 30’u teşkil eden bu inanca göre, siyonistler seçkin ırk ve diğerleri hiçbir şeye hakkı olmayan hayvanlardan ibarettir. Tahrif edilmiş Tevrat’ı kendilerince şekillendiren hahamların eliyle doğan bu akım şeytana hizmet etmekte ve dünyayı iblisin ahdi istikametinde şekle zorlamaktadır. Siyasi ve maddi her türlü imkana sahip bu dokunulmaz ve görünmez (sinsi) akım müridleri dünyayı önceden planladıkları tabloya göre şekillendirmede ustadır ve İslam alemi hala bu oyunun farkında bile değildir. Çünkü Allah’tan değil, güçten, aklı kullanmaktan ve makam-maddi kayıplardan daha fazla korkmaktadır.

Sonuç; dincilik ve dinsizliğin, dindarlığı esir aldığı bu ahir zamanda İslamın baş belaları olmaya devam eden bu illetlerin sorumlusu yine bu dine bağlı olduğu iddiasında olanlardır.

ÖZET;

Kısaca yaşanılan yer ve zamanda İslam aleminin durumu içler acısıdır. Kişisel veya toplumsal bazda altı milyon yahudinin kölesi durumundaki İslam alemi, hristiyanların da misyonerlik faaliyetleri ile derin bir uykudadır. Dine ve İslam alemine en büyük zararı verenler ise maalesef içimizdeki şeytan insanlardır. Kurtuluş savaşını ve bağımsızlık mücadelesini canları pahasına temin eden, eşitlik, hak ve hürriyeti adeta bizlere armağan edenlere saygısızlık edecek kadar nankör toplumun dine ve Kur’an’a da saygılı olması zaten beklenemez.

Ahir zamanda gelinen bu inkar ve isyan noktası yok oluşun da başlangıcıdır. Hızlanan zaman, kainat ve bedendeki ayetler bile kulu uyandırmaya yetmemektedir. Dünya eğlencesine başını gömmüş, para, zevk ve nefsin oyunlarından başka bir şeyi gaye edinmeyen, kişilere, varlıklara, makamlara ilah diye tapan neslin geleceği de kolay olmayacaktır.

Dönüş ve kurtuluş Kur’an’dadır. İslam alemi Kur’an’a mesafeli kaldığı her dakika şeytana bir adım daha yaklaşmaktadır. Son örnek piyangonun haram olduğunu diyanetin fetvasıyla öğrenen milyonlarca Türk insanıdır.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Sünnetullah yaratışın ve dünya sınavının değişmezleridir

Sünnetullah yaratışın ve dünya sınavının değişmezleridir

Sünnetullah yaratışın ve dünya sınavının değişmezleridir Yüce Allah kainatı bir ölçü, kader, nizam, ahenk ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir