Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / İslam’ın nüansları
imanilmihali.com
Gerçek İslam nedir

İslam’ın nüansları

İslam’ın nüansları

İslam dini tevhidin bir uzantısı olarak ve tek öğreticisi Kur’an’ın muhteşem ve basit anlatımıyla idrak edilebilecek kadar kolay ve sade bir dindir. Bu dinde emir ve yasaklar bir arada olup, teşvik ve men etmeler ile şekillenen dinde tarafsızlık veya mübah hususlar gayet azdır.

Yüce Allah son din olarak bildirdiği İslam ile samimi olarak kendisine yönelindiği ve hayırlarda yarışılıp, günahlardan kaçınıldığı sürece İMANLI kullarının tamamını er ya da geç cennetlerinde misafir edeceğini sadece ŞİRK suçunu işleyenlere cennetlerini haram ettiğini, yine zalimlerle hesap günü konuşulmayacağını onlara şefaat de edilmeyeceğini açıklamıştır.

Dini buyruklar bu kadar net ve sade iken zaman içinde bazı akıllar ve işgüzar zihniyetlerce ki bunların çoğu dinden rant sağlamak gayesindedir, dine yeni tabirler icat ve ithal ederek akılları karıştırmak ve dini ARADA KENDİLERİ OLMAZ İSE İÇİNDEN ÇIKILAMAZ BİR MUAMMA HALİNE çevirmek istemektedirler.

Bunun acı sonucu gereği de bugün Müslüman olduğu iddiasındaki pek çok kişi dinden uzak ve hatta şirk içinde yaşayıp durmakta, gerçeği bilmediğinden, düzelme isteği de duymamakta ve kaderine razı olarak ateşlere sürgün edilmektedir.

Oysa İslam içinde terimler çok kısa ve sade olup beraberinde tam aksiyle birlikte verilerek anlaşılması da kolay hale getirilmiştir. Zaten hayatın kendisi de tezatlar bütünüdür. Yani aydınlık ve karanlık, iyilik ve kötülük hep yan yanadır ve insandan beklenen aydınlık, akla uygun, iyilik ve samimiyeti seçmesidir.

Hak ve batıl

İlk terim karmaşası muhakkak hak ve batıl konusunda yaşanır ki sonu Allah’a çıkmayan, Kur’an’a uymayan, kalbin tasdik etmediği, aklın kabullenmediği, vicdanlara sığmayan her şey batıldır. Hak bir iken batıl sayısız miktardadır. Çünkü hayırları muhafaza etmek zorken, şerler bakteri gibi muazzam sıklıkta ve süratte sürekli çoğalırlar. Ama bu hakikati değiştirmez ve hak olana, Hakk’a tabi olmayanlar hep kaybeder. Dolayısıyla hak olan şey batılın düşmanı, adaletin ve huzurun garantisi, Allah ve Kur’an’ın emri, dinin gereği, Peygamberimizin yaşayarak gösterdiğidir. Bu yol tevhid yoludur ve güzelliklerle, hoş kukularla, fıtrata uygun olarak yaşamayı ve mücadele etmeyi gerekli kılar.

İslam ve diğer dinler

Yüce Allah fıtrattan bu yana iblisin ahdine tedbir olarak çok sevdiği insanlara sayısız (Kur’an’da 24, tahminen 124.000) peygamberini göndermiş, şeytan ve soyuna karşı nasıl davranmaları gerektiğini ve kendisine nasıl sadık kalınacağını bildirmiştir. Din Allah’ındır ve değişmez ilkelere sahiptir. Din dediğimiz inanç manzumeleri arasındaki farklar, zamana ve toplumun azgınlığına bağlı olarak sayısı ve derecesi artan haram kılmalarla bağıntılıdır. Yoksa iman, zekat, namaz, dürüstlük, sevgi, huzur ve barış gibi kavramlar asla değişmez ve kalıcıdır. Çünkü fıtratın gayesi adam gibi yaşamak, kul gibi ibadet etmek, ibadet eder gibi amel işlemektir. Ancak zalim insan her seferinde şeytanla işbirliği yapıp, kendi minicik aklını yüce ilahi kudret ve ilimden üstün gördüğü için ama unutkanlıkla ama ihanetinden dolayı dini değiştirmiş ve tanınmaz hale getirip kendisi de hak yoldan sapmıştır. Sapınca ilahi irade sahibi Rabbimiz hemen yeni bir elçisini göndererek adeta bizleri bir sonraki peygambere kadar doğru yola kılavuzlamıştır. Özetle bugün diğer dinlerin İslam’dan farklı anlaşılması Rabbimizin değil, cahil ve zalim insan alinin eseridir. Bu nedenle manası huzur, barış, kardeşlik, barış ve sadece Allah’a teslimiyet demek olan İslam, aslen tüm dinlerin ortak adıdır ve bunun bir adı da bu nedenle tevhiddir. Yani tevhid değişmez, fıtrat gayesi değişmez, Allah’ın dini değişmez. Değişen zalim insanın kibri sonucu başlattığı şeytani isyandır ve bu haddini bilmezlikle cehennem dolup taşacaktır.

Tevhid ve şirk

İşte yukarıda bahsedilen bu tevhid yani hakka riayet edip Hakk’a tam teslimiyet cennete götüren, Rabbimizin rızasına mazhar olmayı bizlere inşallah sağlayacak olan mübarek yoldur. Tüm gayret ve temennimiz budur ve bunun bir numaralı destekçisi de muhakkak imandır. Şirk ise Allah’ın asla affetmeyeceğini bildirdiği tek suçtur ve Allah’ı inkar değil, Allah’ın yanına berisine ortaklar, eşler, benzerler, putlar, ilahlar, varlık ve kişiler koymak, ilahi kudret ve iradeyi paylaştırmak, hükmü Rabbimizin elinden alıp ortaklar arasında bölüştürmektir ki tüm bu ortak edilenler aslında ve hakikat olarak zaten Rabbimizce yaratıldığından en baştan manasızdır. Manasızdır ama yazık ki ölümsüzlük, güç, servet, şehvet peşindeki azgınlarca, liderleri iblis denen melun olmak üzere gafiller sürüsünün dinleştirdiği bu akım, beşeri bir din olarak tevhidin en büyük düşmanıdır. Şirk dininin gayesi de anlamından anlaşıldığı üzere hak olana düşmanlık, batıla ve şerre hizmet, şeytana köle ve köpek olmaktır.

Sıkıntı şuradadır ki Müslüman camia yüzyıllardır bilinçli olarak tevhid masalları ile uyutulmuş, şirk dininden ve şirk tehlikesinden bihaber yaşatılarak cennete gideceğim hayalleri ile avutulurken öte yandan cehennemin bir numaralı adayları olmaları sağlanmıştır. Çünkü yanlış bilinmeden doğru bilinemez, bilinirse de kıymeti kalmaz ve tam olmaz. Kur’an emir ve yasaklar manzumesi iken mü’mine düşen hem teşvik ve öğütlere itibar etmek, hem zinhar yasaklanan günah ve kötülüklerden uzak durmaktır. Yani tevbe edip, dua edip, secde ederek iyilikler kazanılsa da kötülükten uzak durmaya çalışılmadığı için din hep güdük kalmış ve kalmaktadır.

Dini bilmeyen, bilmesine müsaade edilmeyen insanlara en önce Kur’an’ı anlamadan okuması tembihlenmiştir ki bu şeytanın bir numaralı oyunudur. İddiamız şudur ki Kur’an’ı anlamadan okuyan en az okumayan kadar cehennemliktir. Çünkü bu hem Rabbimize hem Kur’an’a hem Peygamberimize haksızlıktır. Baştan sona şeytan oyunu olan bu hamle, Müslüman geçinen tayfaları şer ve rezil olanları tanımasını engelleyerek hatta çoğu zaman aşırı sevgi ve ilgi ile kişileri ilahlaştırmaya kadar götürerek (ki bu zaten şirktir) cehennemlere sürüklemektedir. Kur’an sürekli olarak aklınızı kullanın çağrısı yaparken insanların bu çağrıya kulak tıkaması zaten nankörlüktür.

Velhasıl şirk ve tevhid sadece ve en önce Kur’an’dan öğrenilir ki bunun uzantısı Peygamberimizin örnek ahlakı ve yaşantısıdır. O’nun yaşantısında şirkin kırıntısı yoktur ama şirke karşı en şiddetli mücadeleyi veren de o rahmet Peygamberimizdir. Bugün bizler yeşil cennetler, huriler hayalleri kurarken, sokaklardaki açlarla ilgilenmiyor, ahlaksızlıklara göz yumuyor ve hırsızlara destek veriyorsak işte bu şirki tanımadığımız içindir ve şirke ortak olup destek verende müşriktir. Unutulmamalıdır ki firavun zalimi helak edilirken, tebası da helak edilmiştir. Rabbimizin ÖFKESİNİ kazananlar ise firavundan ziyade firavuna destek verip onu firavunlaştıranlardır.

Velhasıl şirk ve tevhid tanınmadan mü’min değil Müslüman bile olunamaz ve öğrenmenin yolu Allah kelamı Kur’an’dan geçer ki Allah din seçtiği İslam’la alakalı herşeyi bildirmiş, dini tamamlamış ve bu dinin kıyamete kadar baki kalacağını müjdelemiştir. Demek ki her şey onda yazılı ve örneklidir. O halde gereken okumak, anlayarak okumak ve şeytana savaş açmaktır.

Mü’min ve Müslüman

Kelime-i şehadet getirip, namaz, hac, oruç, zekat gibi ibadetlerden üzerine düşeni yapan, yapmaya çalışan Müslümandır, İslam’a girmiştir. Ama mü’min adından anlaşılacağı üzere iman eden, sadece Allah’a ve yürekten teslim olan, iman esaslarına tahkiki ve tafsili olarak inanan, inancını ahlak ve ibadetle süsleyip, salih amellerde yarışan gösteriş ve riyadan uzak kuldur. Ve cennetlere sadece mü’minler girecektir. Bugün İslam coğrafyasındaki kan ve gözyaşının nedeni işte bu Müslümanlıkla yetinen, Müslümanlığın bile hakkını vermediği halde mü’min cübbesiyle dolaşan şeytan evliyalarıdır. Bu münafık karakterli, kafirler güruhu ve müşrik zihniyet nedeniyle Müslümanların mü’min olma yolları tıkanmakta ve tamamı bir süre sonra zayıf imanları nedeniyle de telef olmaktadır. Çünkü iman bu devirde ve aslen her zaman sahip olunması gereken ilk ve en önemli şeydir. İman olursa ve kalbe yerleşirse kul hırsızlara destek olmaz, ahlaksızla düşüp kalkmaz, kafirlere dost olmaz, şeytanın adımlarını izlemez. Ama Müslüman ile mü’minin arasındaki farkı bile bilmeyen bir kitle er ya da geç şeytana yem olmaya mahkumdur ve Allah’ın azabına da adaydır. Bu azap vebal şeklinde bu dünyada da olacaktır, ateş şeklinde ahiret yurdunda da. Çünkü Allah iman eden kullarına cehennemi haram etmiştir. İman eden kurtulur, iman etmeyen, etmek istemeyen, dünya malı tatlı, haksız kazanç güzel gelen cennetlere asla ulaşamaz. Kısaca kelime-i şehadetin dille söylenmesi İslam’ın şartı, kalpten hissedilmesi mü’min olmanın şartıdır. VE AHLAKLI OLMAK, YASAK VE PİS ŞEYLERDEN KAÇINMAK TA İSLAM’IN ŞARTLRINDANDIR. Yani kimse İslam’ın şartı beştir diye yutturmaya çalışmasın. 

Tövbe ve istiğfar

Tövbenin (istigfar dahil) nasuh, muktedir, makbul, muteber olma esasları Allah kelamı Kur’an’da açıkça bildirilmiştir. Bir kere kul tövbesini içten ve samimi olarak yapacak, geçmişine sünger çekebilme azminde olacak ve bir daha o işi tekrarlamayacaktır. Dahası önünde salih amel işleyecek, eski hatalarını telafi edebilecek zaman ve imkan olacaktır ki ecel anında, melekler ve mucizeler göründüğünde yapılan tövbe geçerli değildir. Yüce Allah bize şahdamarımızdan yakındır ve o kalplerin özünü de, dillerin dediğini de, akıllardan geçeni de bilir. Hiçbir zerre kadar iyilik ve kötülük karşılıksız kalmayacağına göre kula düşen bir an önce tövbe ile aklanmayı ve bağışlanmayı dilemektir ki kimse ne kadar ömrü kaldığını bilemez. Konuyla alakalı mağfiret kavramı ise bir başkasının bizler için veya bizim başkaları için yaptığımız dua ve yakarışlarımızdır.

Şefaat ve dinsel aracılar

Kul ile Yüce Allah arasında kimseler yoktur ve bu kurala Peygamberimiz de dahildir. Yüce Allah bize şahdamarımız kadar yakın, aklımızla beynimiz arası kadar yakındır. Hal böyleyken, omuzlarımızdaki melekler sürekli yazar ve şahitlik ederken, Kur’an nuru gibi bir rehber gözümüzün önündeyken aracıya gerek yoktur, zaten aracı edinmek bir numaralı şirktir. Şefaat yetkisi ise tamamen Rabbimize aittir ve şefaatin işletileceği kimselerde aranan bir numaralı kural Allah’ın o kuldan razı olmasıdır. Dolayısıyla şefaat iman sahibi, şirke bulaşmamış, zalimlik etmemiş, küfürde inat etmemiş, haddi aşmamış, sağmamış kullara aittir. En büyük şefaatçi ise Kur’an’dır. Sonra başta Peygamberimiz olmak üzere, Rabbimizin dilediği kimseler, Rabbimizin dilediği kadarıyla ve Rabbimizin dilediklerine şefaat dileneceklerdir. O halde şefaat ile kurtulmak sanıldığı kadar kolay değildir. Güzel olan şefaate muhtaç olmadan huzura çıkabilmek saadetidir. Binlerce din adamına sahip bir diyanet teşkilatının varlığı bu manada sadece yol gösteren, istişare edilebilecek bir makamdır. Esasen cuma namazı hariç hiçbir namazın camide kılınması farz değildir ve namazı cemaatin en bileni, yaşlısı, yetkilisi kıldırır. Hele ki son zamanlarda yayılan “kıble istikameti kontrol adamı” gibi memuriyet görevleri bu modern aletlerin elde olduğu teknoloji çağında safsata ve alaycılıktan öte bir şey değildir. Kısaca din adamlarının görevi dini tanıtmak, sevdirmek, akıllara takılan soruları Kur’an istikametinde cevaplamaktan öte değildir. Onların aldıkları ücretlerin helal veya haram olduğu bahsi ise karışık ve derindir. Çünkü din adına yaptıklarınızdan bir karşılık bekliyorsanız, bu karşılık sizin elinize para olarak geçiyorsa ahiret yurdunda başkaca karşılık bekleyemezsiniz.

Münafık, kafir ve müşrikler

Bu gruba müraileri de katmak mümkündür. Kafir küfreden, dini reddeden, hükümlerine karşı çıkan, haramları kabullenmeyendir. Müşrik şirke itibar eden şeytan soyudur, münafık ise inandığını ve Müslüman olduğunu iddia eden ama menfaati uğruna döneklik eden ve aslında iman etmeyen sahtekarlardır. Mürainin münafıklığı ise daha ziyade siyasi ve menfaat içeriklidir ki bunlar münafıklardan da beter yalancılardır.

İman, ibadet ve ahlak meselesi

İman, kalpten inanılmak ve gereği yapılmak kaydıyla lazım gelen ilk ve esas şeydir. İbadet bunun amel şeklindeki izah ve ispatlarından biri, ahlak ise iman ve ibadetin doğal sonucudur. Burada kast edilen muhakkak ilahi ahlak yani cennetvari ahlaktır. Yoksa yasalara uygun yaşamak ahlaklı olmakla birebir aynı şey asla değildir. İman en büyük payda olarak o kadar önemlidir ki kime, neden, nasıl, ne düşünceyle yapılacağı sorularının cevabı imanda gizlidir. Yani iman olmadan ibadetler spordan, ameller iyilikten, ahlak gösterişten ve beşerilikten öte gidemez. Mükâfatları elbet vardır ama imansız ibadet, ahlak ve salih amel kulu cennete götürmez, götüremez. Çünkü en başta bu imansız gayretler kulu münafıklığa sevk eder, daha doğrusu zaten bu yapılanlar münafıklıktır. En basit manası ile namaz aradan çıkarılacak, kılınıp kurtulunacak bir şey değildir. Namaz Rabbin huzuruna çıkıyor olmanın bilinciyle, kalp pırpır atarken, secde ve dua ile gözyaşı dökmek, huşu ile Rabbimize olan saygı, şükür, minnet ve ihtiyacımızı ifade etmektir. Yoksa kahvede yarım kalan okeye yetişmek için kılalım da bitsin diye kılınacak bir şey değildir.

Kader ve irade

Dini tanımayan, dine karşı olan ve dni inkar edenlerin birinci maddesi kader bahsidir ki şunu derler; herşey kaderse cüzi irademiz ve dünyanın sınav olma gerçeği nerede kaldı? Bu derinliksiz ihtimal ve suçlama yersizdir. Ucu olasılıklarla dolu matematikselliğe, Rabbimizin bizi yarattıktan sonra tek başımıza bıraktığına, güçsüzlüğüne, bizlerle her an bir arada olduğu gerçeğini inkara götürür. Yani bu bile küfür olarak adlandırılmasına yeterdir. Öte yandan kimse attığımız her adımın kaderimiz olduğunu iddia edemez. Kaderden şunu anlamak daha doğrudur sanırız; kader hakkımızda daha biz doğmadan önce belirlenmiş önemli kilometre taşlarıdır ve bunlar biz ecel yolunda ilerlerken karşımıza çıkar. Bu meydana gelme olayının adı da zaten kazadır. Yani kaderin kazası kaçınılmaz ama bizim kalbimiz, imanımız ve akidemiz ile vereceğimiz reaksiyon sınavdır. Yani evladımız yedi yaşında ölecekse bu kader, onun ölmesi kaza, bizim isyan veya sabrımız sınavdır. Oku siz atmadınız gerçeğinden hareketle oku atmayı ister ve Allah’tan cüzi irademize destek ve güç vermesini dileriz. O’nun müsaade etmesi ve güç vermesi O’nu mesul yapmaz. İlk isteyen ve dileyen biz olduğumuz için sonucun vebali bizedir. Oku attık, vurup vurmaması ise bir başka kader dalgasıdır. Vurursak geyiği eve götürür rızık yaparız, vuramazsak başka avlar peşinde koşarız. Dolayısıyla kader iç içe sayısız halkadan ibarettir ve kader her zaman bireysel değildir. Komşumuzun, annemizin, evladımızın, hatta toplumun ve dünya insanlığının yaptığı şeyler ve kaderleri de bizi etkiler. İyilik bu yüzden insanlar arası yaygınlaşmalıdır ki tüm kader ve kazalar da güzel olsun.

Tesettür ve namaz bahsi

Sosyal medyadaki dini paylaşımlarda yazık ki namaz, tesettür, dua, izdivaç dışında pek bir şey görmek mümkün değildir. Bu aslında dini tanımamanın da ispatıdır ve paylaşımların yüzeysel oluşu en başta anlatılan iman bahsinin anlaşılmadığının göstergesidir. Oysa tesettür kısmen, kadınlara has, kışkırtmama, şehveti uyandırmama vesilesi olarak vacip iken (Peygamber hanımlarına farzdır) en yüce farzlarında önüne geçirilerek dine şekli bir hiza verilmeye çalışılmakta ve din siyasete, bir partiye, bir cemaate has kılınmaya çalışılmaktadır. Oysa tesettürün derin manası kadının kışkırtmaması, erkeğin de kışkırmamasıdır. Yani özlenen ahlak yani cennet ahlakı hem kadına hem erkeğe mesuliyet yükler ama bu farzların en yücesi değildir çünkü hayatın tezatları gibi kötülük te muhakkak hayat bulacaktır ki iyiliğin kıymeti ve mükafatı artsın. Namaz ibadetlerin önüne geçirilirken maalesef mesela zekat arkaları atılmaktadır. Oysa ibadet bir bütündür ve tüm ibadetlerin gayesi sahip olunan imanı ispat ve bu imanı güçlendirme isteğidir.

Sünnet, vacip, farz meseleleri

Sünnet adı üzere Peygamberimizin kendiliğinden, Kur’an’ uygun olarak eda ettiği, söylediği, sessiz kaldığı şeylerdir. Çoğusu Kur’an’da birebir olmayan bu hususlar daha ziyade beşeri hayatla veya en çok ibadetle alakalıdır. Dinsel manada sünnet yapana sevap kazandırır, yapmayana vebali yoktur. Vacip ise kurban kesmek gibi dinen mükellef olanlarca yapılması zorunlu olan, terki halinde vebali olan işlerdir. Farz olanlar ise Allah’ın emrettiği olmazsa olmazlardır ve terki halinde tevbe gerekir. Farzın hükmü işleyene sevap, terk edene ceza olması; inkâr edenin veya küçümseyenin dinden çıkmasıdır. Vacip hakkında ise; işleyene sevap, özürsüz terk edene ceza gerekir düşüncesi hakimdir. Sünnetin kasden veya tenbellikle terkedilmesinde Cehennem azâbı yoksa da, şefâatten mahrumiyet gibi büyük bir kayıp ve ziyan söz konusudur. Görüldüğü üzere esas olan ve vebali yüksek olan farz hususlardır. Mesele şuradadır ki bazı çevrelerin sünnetleri farzlar kadar hatta onlardan daha yukarı taşıma gayretleri dini şirke bulaştırma gayretidir. Böyleleri kınanmalı, terk edilmeli ve uzaklaşılmalıdır ki cehennem hak olmasın. Dinin esası Kur’an’dır çünkü Allah’ın emir ve yasakları tümüyle ondadır. Vacipler Peygamberimizin ve ulemanın ayetlerden esinlenerek yapılmasını zorunlu olarak işaret ettiği hususlar ve ayetlerde bildirilen esaslardır. Sünnet ise bu dini zorunluluklara ek olarak, güzelleştirici, bütünleyici, açıklayıcı esaslardan öte değildir. Yani eve sağ ayakla girmek sünneti asla namaz kılmak farzından öncelikli olamaz. Lakin acı olan hadis üretim mekanizmaları ile din beşerileştirme çalışmalarının bir sonucu olarak bugün Peygamberimizin vefatından hemen sonra sayısı beş yüzü geçmeyen hadis sayısı yazık ki bugün milyonları bulmuştur. Bu da Peygamberimizi asla ama bu uydurma hadislerin itibarını mümkün değil kılar. Özetle, hadis Kur’an’a uygunsa yapılması uygun, değil ise terk edilmelidir. Sünneti farz ve vaciplerin üzerine çıkarmak niyetindeki zihniyetler ise dine en çok zarar verenler, haşa Peygamberimizi isteyerek ve hatta seve seve yine haşa, ilahlık mertebesine, din adına hüküm koyma yetkisine haiz mertebeye getirme gayretidir ki bu baştan sona şirktir. Çünkü Kur’an Peygamberimizi “Arkadaşınız” diye isimlendirmekte ve O’na itaat etmeyi isterken hemen akabinde kendisinden ve Kur’an ayetlerinden bahsetmektedir.

Bana Ahlak yeter bahsi

Ahlak, topluma, zaman, yasalara göre şekillenen bir uygunluk vasfıdır. Köpek eti yemek bizler için ahlak dışı iken, bir başka ulus için bu gayet ahlaki ve normal davranıştır. Ama ilahi ahlaktan bahsediyorsak bu tektir ve haram-helaller sadece Kur’an’da yazılı olanlardır. Bunları okumadan, bu emir ve yasakları kendi kalbince – aklınca yorumlayarak sırf iyilik ve maddi yardım ile dinin gereklerini yerine getirmek mümkün değildir. Şüphesiz ferman Rabbimizindir ama ibadet ve imana sahip çıkan, ahlakın yanında salih amellerde yarışan ile sadece ahlaklı olmaya çalışan arasında da bir fark olacaktır kanaatindeyiz.

Günah-sevap, haram-helal kavramları

Bir iş veya şey dinen kesin olarak yasaklandıysa ve adı konduysa haramdır, onu tüketene de günah yazılır. Yani her haramı işlemek günahken, her günah haram değildir. Keza her helal şey sevap getirmez ama her sevap şey helaldir. Helal yenmesinde, yapılmasında, tüketilmesinde sakınca olmayandır. Sevap ise mükafattır. Bu kavramları akıllara sığmayacak şekilde karıştırmak ve her günah şeyi haram diye nitelemek şirktir. Çünkü helal ve haram kılma yetkisi sadece Rabbimizdedir ve Kur’an’da yazılıdır. Detaylara ve nüanslara ait hususlarda da Peygamberimiz gerekli izahatı yapmış ve haram ve helaller bugün belli haldedir. Ola ki bir şüphe varsa o şeyden uzak durmak gerekir. Helal şeyler ise sayıca çok çok fazladır. Nimetlerin bu bolluğu Rabbimizin cömertliğindendir. Sevap bahsi ise emredilen hayır işlerini, ibadet ve gerekleri yapmakla da, yasak edilen şeylerden kaçınmakla da elde edilir. Yani din hem iyiliğe koşmak hem kötülükten kaçınmaktır.

Hayra vesile ve şerre kilit olmak

Tezatlar dünyasındaki hayatımız karanlık ve aydınlık gibi karşılıklarla doludur ve bizden beklenen iyi olanı seçmektir. Sınav, bu seçimlerin yani tercihlerin güzel ve doğru olmasına bağlı olarak belirlenecek akıbetimizdir. Dinin kendisi tıpkı hayat gibi bazı şeyleri yasaklar, bazı şeyleri de emreder haldedir ki kul karanlık, pis, kötü, haksız işlerden uzak durmak ve güzel, temiz, helal, namuslu, şerefli olanlara erişmeye çalışmakla mükelleftir. Yani mü’minin kazancı hem iyilik yaparak hem kötülüklerden uzak durarak sevap kazanmasıdır. Tabi bunun tam tersi de mümkündür. Günah sadece kötülüğü işleyerek değil, iyiliği yapmayarak ve iyiliğe engel olarak ta kazanılır. Bazıları bunun aksini iddia etse de niyete bağlı olarak yaptığınız engelleme veya düşmanlık haksızlığa ve zulme yol açıyorsa güç sarf etmeden sadece söz ve düşünce ile ona imkân sağlasanız da akıbetten sorumlu olursunuz. Sonuçta kimse Rabbimizi kandıramaz, O’ndan bir şey gizleyemez.

Hak ve helalleşme

Hak, o kula ait olan, o kişinin rızkı mahiyetindeki, her türlü ihtiyaç, menfaat, ödev, yetki ve vasıflardır. Bu hak, o kişinin rızası hariç diğer kullarca alınmamalı, gasp edilmemelidir. Zorla alınırsa bu hak yenmiş olur ve bunun adı haksızlıktır. Ve hak elbet hak sahibine geri döner. Eğer bu dünyada geri döner ve hak yiyen hakkı yenilenin helalliğini alırsa ne ala yoksa bu helalleşme ahiret yurdunda muhakka yaşanır ve vebali o zaman daha yüksek olur. Çünkü bu dünyada para ile ödenebilecek hakkın, ahiret yurdunda telafisi sevaplardan hakkı yenene vermek veya sevap kalmadıysa hakkı yenenin günahlarını üzerine almak şeklindedir. Bu da ağır bir yüktür. Kamunun, patronun, halkın malı, geliri, imkanı da o kamunun, toplumun, devletin, ailenin, komşunun hakkıdır. Bu hakka tecavüz edilirse de bu kez helalleşilecek kişi sayısı sadece bir olmayacağı için çok daha zordur. Yani devlet malına tamah edip bir milyon lira gasp ettiyseniz helallik alacağınız kişi sayısı 78 milyondur . Herkese dağıtmaya sevabınız muhtemel yetmeyeceği için ve o hakkı yenenlerin de birer tane bile günahını üzerinize alsanız, yetmiş yıl başınızı secdeden kaldırmasanız bile gideceğiniz yer cehennemdir.

Dinen mükellefiyet ve dine başlama yaşı

Din alimlerinin reşit olma yaşı kız ve erkekler için kesin olmamakla birlikte 15 yaştır. Dinin mükellef olarak tanımladıklarının (ibadet şekline bağlı olarak) akli yeterliliğe ve bedeni yeterliliğe, maddi yeterliliğe sahip olması gerekir ki sorumluluk başlasın. Çünkü Allah kimseye taşıyamayacağı yükle yüklemez. Bu yaştan sonra anne babanın vebali azalır ama evladın ki başlar. Bu yaştan öncesi ısındırma yaşlarıdır ki tıpkı sünnetler gibi yapana sevap kazandırırken yapmayana günah yüklemez. Ama asıl günah olan bunu farz mahiyetine sokmaya çalışmak ve altına bez bağlanan çocukları Kur’an kursuna yollamayı adeta zorunluymuş gibi bildirmektir. Öte yandan ailenin hayırlı evlat yetiştirme zorunluluğu ki bu evlatlar Allah emanetidir, evlatları veya kendileri ölene kadar devam eder.

Hukuk ve adalet

Yüce Allah’ın adaleti, dengesi, sarsılmaz ve şaşmaz hakkaniyeti vardır. Hukuk denilen şey bu adalete götüren kurallar manzumesidir. Beşeri manada ise hukuk yazılı veya sözlü hukuki kurallar bütünü, adaleti sözde temin edecek gayretler manzumesidir. Hukukun gayesi buradan da hareketle adaleti sağlamatan öte birşey değildir ve adalet hakkı hak sahibine teslim etmekten başka birşey değildir. Bu yapılmıyosa hukuk olsa da adalet yok demektir ve Allah anne ve babalarımız hakkında bile olsa adaletten ayrılmamayı emretmiştir. Aksini yapanların ne tür ceza ile muhatap olacağını varın siz düşünün !

Zulmetmek ve zalimler

Zulüm hak yemek yani hakkı hak sahibine değil de bir başka ellere teslim etmek, hakkın sahibine ulaşmasına vesair suretle negel olmak ve hakkın sahibine teslim edilmesine engel olanlara destek ve güç vermektir. Sessiz kalmak bile destek manasınadır ve zalimlerin dostu yoktur!

SONUÇ VE ÖZET

Mü’min; iman etmek, sadece Allah’a teslim olmak, iman, ibadet ve ahlakla yaşamak, erdem ve haysiyetten ayrılmamak, öte yandan şerden ve şeytandan uzak durmakla mükelleftir. Kur’an ve dinin aslen tamamı akıllarda soru bırakmayacak kadar basit ve sadedir. Yeter ki Kur’an ayetleri anlaşılır dille okunsun ve hazmedilsin. Zaten okumayanı da inşallah kurtlar kapsın, şeytanlar kendisine köpek eylesin. Tezatlar hayatın süsü, sınavın gereğidir ve insan doğru tercihleri yapmakla sorumludur. Sadece iyilik yapmak değil, kötülükten sakınmakta Kur’an emridir. Müslüman, mü’min olmaya gayret etmeli, mü’min Hakk dostu ünvanına yakışır davranmalıdır. Kimse araya aracı sokmadan Rabbine kul olmaya ve rızasına mazhar olmaya gayret etmeli, beşeri hayat ahiret yurdunun gereklerinin önüne geçmemelidir. Tevhid yolcuları cennetlere seyahat ederken, cehennem çukurlarına yuvarlanmamak için şirk dinini ve şirk illetini ve şeytanın şeytanlığını tanımak zorundadır.

Rabbim,
bizleri bu tezatlar arasında kaybolmadan, sıkılmadan, yanlışa sapmadan yaşamayı,
dini tam ve ilk ağızdan öğrenmeyi, öğrendiğimizi şirksiz olarak hayata yansıtabilmeyi nasip etsin.

Amin!

İslam’ın nüansları

Bu yazıyı okudunuz mu?

Hz. Hüseyin neden şehit oldu

Hz. Hüseyin neden şehit oldu

Hz. Hüseyin neden şehit oldu Hz. Hüseyin ve Kerbela şehitleri sadece İslam’ın değil aynı zamanda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir