Anasayfa / İMAN ESASLARI / İSLAMİYETE GÖRE SAĞ – SOL
imanilmihali.com
İslam büyükleri

İSLAMİYETE GÖRE SAĞ – SOL

İSLAMİYETE GÖRE SAĞ – SOL

İSLAMİYETE GÖRE SAĞ – SOL TANIMLARI VE LAİKLİK İLKESİ

Siyaset, sözlük anlamı itibarıyla “Devlet işlerini düzenleme ve yürütme sanatıyla ilgili özel görüş veya anlayış” anlamında olup toplumun bireyler üstünde olan ve fakat herkesi ilgilendiren hususlarda sergilenen yönetim sanatı manasınadır. Devlet içindeki ortak ideali paylaşan ve sonuçtan aynı oranda etkilenecek insanların bu yönetim sanatından etkilenmeleri de aynı orandadır. Bu yönetimin ideolojik olarak şekillenmesi ise daha ziyade coğrafyaya, halkın sosyal yapısına, eğitim ve ahlak durumuna, gelişmişlik düzeyine ve bilimselliğine göredir.

Genel olarak batılı toplumlar demokrasi ve bilim ağırlıklı, laiklik merkezli yani “sol”, Müslüman toplumlar ise daha ziyade din ağırlıklı “sağ” ideolojiler ve uzanımları ile yönetilmektedir. Kısaca batı demokrasilerinde laiklik, Müslüman ülkelerde ise din egemendir.

Demokrasi ile yönetilen Müslüman ülkelerde, seçmenlerin büyük kısmı genel olarak sağ partilere oy vererek dine bağlılıklarını ifade etmeye çalışmakta, dindar olduğunu iddia eden yöneticilerine din adına destek vermeye çalışır. Bu davranış gerek ılımlı ve gerekse aşırı kesimler için bu şekildedir.

Devlet tanımının ve yönetim ilkelerinin İslam’a göre şekillendiği noktasından hareketle yönetim işlevlerine din açısından bakmak, bunun için de en başa Asr-ı Saadet dönemine dönmek, Hz. Peygamberimizin yaşadığı ve İslam’ın önce grup, sonra ümmet ve sonra devlet olduğu yaklaşık üç asırlık duruma göz atmak gerekir.

Kur’an ışığında ve Peygamberimizin sünneti egemenliğindeki bu ilk yönetim şekillerinin ortak paydası; adalet, hakkaniyet, merhamet, bağışlamak, bağdaştırıcı ve kenetlendirici olmak, hakka saygı duymak ve ahlaki değerlere bağlı kalmaktır. Bu ilk yönetimlerde haksızlık, fenalık yoktur. İşin ehli olmayanların, sabıkalıların, suçluların, iman ve ahlaki durumunun layık olmadığı kanısına varılanların aday olması mümkün değildir. Çünkü Kur’an ve hadisler ışığında ehliyetli olmayanların yönetime talip olması da, halkın ona o yönetimi teslim etmesi de haramdır. Bu bilinçle dört halife dönemi sonuna dek, adayların tespiti aşamasından yönetimdeki ilkelere kadar her şey tertemiz bir ahlak ve Kur’an ışığında yürütülmüştür.

Bu ilk ve en saygın yönetim şekilleri kendilerinden binlerce yıl sonra gelecek İslami yönetimlere ışık tuttuğu içindir ki yaşadığımız yüzyılda şahit olduğumuz yönetimlerde aynı ortak özellikleri taşımalıdır. Yani adına sağ denen dini görüşün hâkim olduğu yönetimlerde adalet ve hakkaniyet egemen olmalıdır.

Seçmenler toplumun yaklaşık % 60 oy çoğunluğuna sahip olan sağ partiler arası oyları bölüştürürken bu en baştaki çekirdek yönetim ilkelerine ne kadar sadık kalındığına ve o zamanki ilkelerin halen ne kadar yaşatıldığına bakar. Batının Rönesans ve reform hareketlerinden sonra sol, doğu ve Ortadoğu’nun mütemadiyen sağ eğilimi yüzyıllardır bu şekilde devam etmektedir.

Batı demokrasiye sonradan ve doğudan öğrenerek geçtiği halde doğudan daha çok benimsemiş, egemenliği halka yayarak hürriyetlerin kalıcı olmasına imkân sağlamıştır. Hakkaniyetin sağlanması dinin devlet işlerinden bağımsız kılınmasıyla yargının görevi olmuş ve dokunulmaz ve tarafsız yargı sistemin garantisi haline gelmiştir. Dolayısıyla batı hakkaniyeti din ile değil adalet ve yargı ile temin etmiştir.

Doğu ve Ortadoğu ülkelerinde ise din başlangıçta adil ve eşitlikçi yapısıyla hakkaniyetin simgesi ve garantisi olmuştur. Bu nedenle yargı bile dini temeller üzerine inşa edilmiş ve laik düzen gerilere atılmıştır. Halk o gün itibarıyla dindar veya dinci olan yöneticilere oy vermiş, din adına gücü liderin adil ve dürüst olacağı inancıyla çoğu zaman tek bir kişiye emanet etmiştir. Bu sayede liderler dini savunmaya devam ettiği müddetçe de yönetimde kalmış ve fakir halkın umudu, dinin savunucusu, adaletin simgesi olmuştur. Ancak bu yapılırken teşkil edilen göstermelik meclislerden ziyade hep bir dini liderin gölgesi kürsülerde egemen olmuştur.

Meclislerden ziyade kişilerin hükmettiği dini cumhuriyetler, zamanla beraberinde gücü ve katılaşmış yöneticileri getirmiş ve bu güç zamanla varlıklaşarak hakkaniyetten uzaklaşmış ve karşı konulmaz hale gelmiştir. Nitekim liderler çok uzun yıllar yönetimde kalmış, zenginleşmiş ama bir o kadar da katılaşmıştır. Güç ve iktidar hırsı ve alışkanlığı ile Arap ülkelerindeki bu liderler bir süre sonra tek adam haline gelmiş ve söylev ve hareketleri ‘tek doğru’ olmuştur.

Ne var ki bu uzun süreli fakirlik, eziklik ve liderlerin zengin sefalarına rağmen halkın fakirlik ve geri kalmışlığı, gelirlerin eşit dağıtılmıyor olması ve büyük haksızlıklar, adil olmayan uygulamalar bir süre sonra hoşnutsuzlukları ve daha sonra da dış güçlerinde yardımıyla çatışmaları beraberinde getirmiştir.

Nitekim Arap baharı denilen bu uygulama sebep olarak haklı ancak usul olarak yanlış olsa da bu tek kişilik yönetim şekillerinin iflası anlamındadır. Halk egemenlik veya farklılık değil sadece adalet ve eşitlik istemiş, bilim ve aydınlanma ışığında İslam’ın eski gösterişli yönetimlerinin getirdiği huzuru aramıştır. Halk bir şeylerin yanlış gittiğini anlamış ve değişmesi şeklinde isteğini dile getirmiştir. Fakat bu kez gücü uzun zamandır kullanmakta olan liderler gücü kaybetme tehlikesiyle savunmaya geçmiş ve canlar yanmıştır.

Sonuçta Müslüman liderler Müslüman halkı, Müslüman halk Müslüman lideri hain ve düşman görmüş, halk taraftar ve karşı kuvvet olarak ikiye bölünmüştür. Mezhepler ve bu mezhepleri destekleyen ülke ve tarikatlar da eklenince bölünmeler çok daha fazla olmuştur.

Kazananı olmayacak bu kavga bir kaosu beraberinde getirmiş meydan bu kez terör odaklarına kalmıştır. Adına islami cihad diyen bu teşkiller batı destekli sermayeleri ile masum Müslüman halkları hem de din adına katletmiştir. Maalesef bazı Müslüman ülkelerde bu teröre bizzat destek vermiştir. Bu kez devletler bir taraftan özgürlük ve eşitlikçi halk ile bir taraftan da bunlar arasına sinsice karışmış terör gruplarıyla savaşır olmuştur.

Sonuçta liderlerin bir kısmı devrilmiş ve bir kısmı direnişi yaptıkları anayasal değişikliklerle kazanmış ama yaklaşık yüzbin Müslüman hayatını kaybetmiştir. Gelinen noktada ise kazanılan ufak özgürlük ve eşitliklere rağmen durum arap baharının hemen öncesinden çok ta farklı değildir. Bu da sorunun ideolojik değil mantıksal olduğunu gösterir. Yani yönetim şeklinden ziyade sorun yönetim ilkelerindedir.

Bu sorunlar en başta belirtilen İslam hukukundan uzaklaşma ve hakkaniyeti kaybetmekten kaynaklanırken, yargı yine mazlumun teminatı olamamış, halk zenginleşip eşit hale gelememiş, müteakip müdahalelere ve olası savaşlara daha müsait ve hassas hale getirilmiştir. Kazananı yok, kaybedeni çok olan bu beş yıllık süreçte istenen reform ve Rönesans hareketi yapılamamış, laik yönetimlere geçiş sağlanamamış, batının dini özgürce yaşayan ama devlet içinde tarafsız, eşit ve gelişmiş yapısı topluma yansıtılamamış, huzur ve refah ortamı sağlanamamış, bağımsızlık ve hür irade egemen hale getirilememiştir.

Toplumun itirazı haksızlık ve adil olmayan düzenlere iken bu noktada en ufak bir gelişme sağlanamamış ama yüzbinlerce Müslüman hayatını kaybetmiştir. Bazı tek kişilik ordu diyebileceğimiz liderler devrilse de o teokratik mantık yıkılamamış, güç tek kişinin elinde kalmaya devam etmiştir.

Batının bu ayaklanmalara verdiği desteği masum ve insancıl olarak tanımlamak doğru olmasa da, dökülen kanların sorumlusu olarak batının adı da yazılabilirse de asıl sorun halkta ve onu yönetenlerdedir. Batı buralara özgürlüğün yerleşmesi ve refahın artmasından ziyade kendi menfaatlerini ve maddi çıkarlarını düşünmekte, çok uluslu şirketlerin özellikle enerji tabanlı kar marjlarını korumaya çalışmaktadır. Dahası batı ülkeleri içindeki değişik tarikat ve kirli odakların masonluk, siyonistlik, evangelistlik gibi karanlık mecralarında hedefler çok daha farklıdır ki bu buraya sığamayacak kadar büyük ayrı bir konudur.

Nitekim Müslüman ülkeler kabuğunu yırtamamış ve kelebek olup uçamamıştır.

O zaman sorun nerededir?

Sorun İslam’ın temel ve ahlaki değerlerinden uzaklaşmakta ve dindarlık adına yapılan dinsizliklerdedir.

Asr-ı Saadet dönemi ve hemen sonrasındaki yönetimlerde egemen olan hakkaniyet ilkelerinin 21.yy.da kaybedilmesiyle asıl yarayı din almış, yayılmacı ve sömürgeci batının isteği doğrultusunda dinin ve özgürlüklerin tanımı yeniden yapılmış, dindar değil dinci liderler egemen olmuş, gizli veya açık tarikat ve mensupları yönetime etki eder halen gelmiştir.

İşte bu kadar farklı grubun hepsinin menfaatlerinin korunması uğruna verilen kavgada ezilen halk olmuştur. Bu grupların çıkarlarının korunması adına din bile yeniden tarif edilmiş ve bir yaşam tarzından ziyade bir sosyal hobiye dönüştürülmeye çalışılmıştır. Çünkü dinin asla kabul etmeyeceği haksızlık ve haram kazanımlar bu yeni tanımlamalarda makul veya en azından mübah haline getirilmiştir.

Helal ve haram, günah ve sevap, haklı ve haksız tanımları yeniden yapılırken de İslam’dan çok daha uzaklaşılmış, denizin ortasında kürekleri düşmüş sandal gibi halklar kadere ve rüzgâra çaresizce teslim olmuş, geleceğini belirleyemez hale gelmiştir. Öte yandan temel İslami değerler yerini modern zaman değerlerine bırakmış ve maalesef cahil halklar bu uydurma kural ve kazanımlarla, yanlış kurallı İslami değerlere sımsıkı sarılırken, laik yönetimlerin aslında İslam’ın teminatı olduğunu anlayamamıştır.

Bu anlamı kavrayan en büyük ülke Türkiye’dir. Sırf Müslüman ülkelerin şu anki durumlarına bakmak bile laikliğin ne kadar gerekli ve faydalı olduğunu gösterirken ne yazık ki oluşturulan kampanyalarla halklar ve devletler laikliği dinsizlik yerine koymuş ama diğer yandan İslamiyet’le alakası olmayan ahlaksızlıkları kolayca din kisvesi ile örtebilmiştir.

İslamiyet laiklik elbisesini giyemediği, ibadet ve iman konuları özgürce ele alınamadığı, tarafsız, doğrudan Allah’ın kelamı Kur’an’a dayalı olarak yaşanamadığı sürece de bu ülke ve toplumlarda yarınlar daha güzel olamayacaktır.

Yanlış ve bilerek yanlışlaştırılmış din dinsizlikten beterdir.

Münafık nasıl ki kâfirden beterse, dincilik yaparak İslam’a ve Müslümanlara hem de din adına zarar vermek ve onları kandırmak günahların en büyüğüdür. Dünya hayatının süslü kazanımları adına kendilerini de yönettikleri halkları da ateşe atan, peşinden sürükleyen liderler bu anlamda gerekli özeni gösterememiş, gücü kaybetmemek adına eziyet etmiş, baskı uygulamış, halkı farklı yorumlara ikna etmiştir.

Bu sayede toplumların öncelikleri iman ve ahlaktan, para ve makam hırs ve isteklerine dönmüş, dolayısıyla İblis başarılı olup Allah’ın doğru yolu üzerine oturmuştur. İblisin ana sayfadaki ahdi hatırlanırsa bu onun gayesidir ve doğru yol dışındaki tüm yolları bilerek açık bırakmakta ve o yolları süslü göstermektedir.

Yapılması gereken uyanmak, silkinmek ve Müslüman olunduğunu hatırlayıp tövbe ile yeniden Allah yoluna dönmektir. Eğer bir can verilecekse bu liderlerin makamları için değil, Allah’ın dininin yeryüzüne egemen olması için olmalıdır. Bilimle, malla, ter dökerek, gerekirse savaşarak yapılacak bu mücadelenin adı cihaddır. Yoksa cihad şimdilerde tanımlandığı gibi Müslümanları katleden tamamı dış odaklı terörist grupların isimlerinin önüne yapıştırdığı ve Müslüman halkı ve çocukları katlederken bahane olarak kullandığı adiliğin adı değildir.

İslami değerler liderlerin değil Allah’ın emirleridir. Değiştirilemez!

Peygamberimizin ışığında, Kur’an nuruyla ilerlenecek yol Allah yoludur. Görülecektir ki o zaman bu sorunların tamamı çözülecek, dünya cennete dönecektir. Bunun dışındaki tüm çözümler yalan ve kandırmacadır.

Dinin gerekleri kişi ile Allah arasında kabul edildiği sürece herkes hür bir şekilde ibadet edecek, kazandığı iman ve ahlakla yasalara gerek kalmadan yasaya uygun davranacaktır. Çünkü din öncelikle kişiler içindir, devletler için değil. Dünyada varlığını sürdüren yüzlerce devletin en azından şimdilik dini ağırlıklı olarak yönetilmesi mümkün değildir. Dahası dini esasların modern zaman gereklerini karşılamada acemilik yaşayacağı bellidir. Bunun yanında dinin ilkelerinin ahlaki garantiyi sağlaması daha kolay ve güzel olandır. Çünkü Yüce Allah kulları teker teker yargılayacaktır.

Ahirette sorgu esnasında kişiler huzura tek başına çıkacak ve milleti, tarikatı, lisanı ile değil imanı ile tartılacaktır. Ağızlarda çok dolaşan ümmet kavramı ise sanıldığı ve uydurulduğu gibi tüm Müslümanları kapsamaz.

Ümmet; Kur’an ve Peygamberimiz sünneti ile yoğrulmuş, gerçekten iman etmiş, halis Müslümanlardır ki bu grupta münafıklar, dini para ile değişenler, sahte Müslümanlar yoktur. Peygamberimiz sancağı altında, Kevser başında toplanacak grup budur.

Müslüman kanını dünyevi çıkarlar için dökenler, haksızlık yapanlar, baskı ve zulümle yönetime zorla sahip çıkmaya çalışanlar o esnada cehennemde yanıyor olacaktır. Çünkü onların Müslümanlıkla alakası yoktur ve onların yolu Allah yolu değil İblis yoludur.

Kandıranlar bu haldeyken maalesef kananlarda onlarla birlikte aynı kaderi paylaşacaktır. Çünkü bilmemek, anlamamak mazeret değildir. Unutulmamalıdır ki şeytan zorla yaptırmaz, süslü gösterir. Zorlarsa zaten günahı onadır. Onun yerine süslü gösterir ve eğer kişi kanarsa bu kez günahı kananadır. Ve şeytan zayıftır. İmanı kuvvetli olana bir şey yapamaz. Yapıyorsa o kişinin imanı zayıf ve kanmaya istekli ve müsait demektir ki her iki halde de cezayı hak eder.

Müslüman kimse eğer dinini dünyevi çıkarlar ve hele para için değişiyorsa, haksız olarak mevki ve makam elde ediyorsa, partizanlık veya yalakalık yaparak hak etmediği yere geliyor ve başkalarının hakkını yiyorsa, helalden uzaklaşıp harama ve günaha dalıyorsa, bir kimse veya kimseleri memnun etmek adına bazı ahlaki değerlerden vazgeçiyor ya da onun dediklerinin sorgulamadan doğru kabul edip onun Rab yerine koyuyorsa zaten o Müslüman değildir.

İşte Müslüman ülkelerdeki sorun burada başlamakta ve bitmektedir. Hem bilimsel ve çağdaş yönetim sergilemek hem de kalıplaşmış katı dini kurallara uymak devlet yönetiminde teknik olarak mümkün değildir. Bu nedenle teokratik düzenler yerine doğru olan laik düzendir ki İslam’ın hür ve kirlenmeden yaşayabilmesi bu sayede mümkündür.

Bu yapılmadığı ve laikliğe sarılınmadığı sürece halklar daha uzun zaman dinci insanlara uyacak, daha nice Arap baharları yaşanacak, daha nice kanlar dökülecektir.

Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk bu nedenle bu topraklarda İslamiyet’e en büyük faydayı sağlamış liderdir.

Modern Türkiye Cumhuriyeti saltanatı ve halifeliği kaldırarak, tekke ve zaviyeleri kapatarak dini özüne döndürmüş, Müslümanlığı duru ve temiz halde teminat altına almıştır.

Cumhuriyetin ilk yıllarında; meal, tefsir ve tercüme edilen dini yayınlarla dinin halk tarafından anlaşılması sağlanmış, hutbe, ezan ve hatta namazların Türkçe dilinde yapılmasıyla halkın Allah ile aracısız baş başa kalması temin edilmiştir. Çünkü İslamiyet’te ruhbaniyet yani kul ile Allah arasında herhangi bir mertebe yoktur.

Bir tek efendimiz peygamberimizdir. O Allah’ın kelam ve öğretilerini şeklen, ahlaken, hukuken, sosyal olarak göstermiş, öğretmiş, örnek ahlaklı yaşamıyla gözler önüne sergilemiştir. O’na salavat getirmek boynumuzun borcudur ama ibadet edilecek, şefaat umulacak sadece Yüce Allah’tır. O istemeden kimse ne şefaat edebilir, ne rızk veya azap verebilir.

İşte gönüllerin sultanı Peygamberimizin Yüce Makamı yanı başımızda dururken, ibadeti sadece Allah’a ve Allah rızasını kazanmak için yapmak esas olandır. Bu ibadet kulun doğrudan Allah huzuruna çıkması yani miracıdır. Araya giren kim olursa olsun doğru değildir.

Dini liderler kalplere, gönüllere hükmeder. İslam ilminde ihtisas yapmış alim ve ulemalar istişare edildiğinde danışılacak kişilerdir ki bunlar daha ziyade diyanet işleri başkanlığı adı altında memurlar olarak bir araya toplanmıştır. O insanların görevi doğruyu bulmak, öğrenmek ve öğretmektir. Cari, beşeri ve içtimai meselelerde Kur’an ışığında yanlış olan bir şeyler varsa müdahale etmek ve söylemek zorundadır. Bu kurum laikliğin kazandırdığı bağımsız bir kurumdur ve hedefi dinin bozulmasını engellemektir. Bu kurum eğer görevini ihmal ederse de günahların en büyüğüne namzet olur çünkü halk onların ağına bakmakta adeta bildirdiklerini fetva gibi kabul etmektedir. Bu nedenle diyanet işleri başkanlığı saklamaz, çekinmez, değiştirmez, korkmaz…sadece Allah’tan korkar!

Özetle; temiz ve ahlaklı yönetimin ilkeleri İslamiyet’tedir. Ancak bu dini, ahlaki değerler yönetim şekli olarak değil yönetimin temel kuralları olarak kabul edilmelidir. Aksi halde bundan en çok zarar görecek olan dinin kendisidir. Halk doğru, dürüst ve samimi olanı seçmeli, yöneticiler bu ahlaki ve dini değerlerden uzaklaşmamalıdır.

Dinde sağ, sol, merkez ideolojiler değil adil, insancıl, dürüst ve Hak’ka tapan ideolojiler vardır.

Kim Allah’ın emirlerini, dinin ahlaki boyutunu yaşam tarzı ve yönetim ilkesi olarak belirlediyse doğru ve dürüst olan, layık ve ehliyetli olan odur.

Kim ki Allah’ın emirleri hilafına yalan söyler, ayetleri değiştirir, Kur’an ile dalga geçer, haksızlık yapar, kul ve kamu hakkı yerse ehliyetsiz ve zalim olan odur.

Halka düşen, mü’mine düşen dine en çok fayda sağlayanı seçmek, dine zarar verenleri yönetimden uzaklaştırmaktır.

Işığımız, nurumuz, yol göstericimiz Kur’andır.

“Bu (Kur’an), insanlar için bir açıklama, Allah’a karşı gelmekten sakınanlar için bir hidayet ve bir öğüttür.”(Al-i İmran 3/138)

Yüce Allah tüm insanlık için, kıyamete kadar Kur’an’ı son kitap ve İslam’ı son din olarak seçmiş, sözlerini tamamlamıştır.

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim. Size nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslâm’ı seçtim. Kim şiddetli açlık durumunda zorda kalır, günaha meyletmeksizin (haram etlerden) yerse, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.” (Maide 5/3)

Şu üç günlük fani dünyada ahiretten vazgeçmek bahasına dünyaya dalmak yapılmaması gerekendir. İman dolu göğüslerde yalana, hırsızlığa, haksızlığa, zulme yer yoktur. Bunları yapar veya yapanlara yardım ederseniz akıbetiniz de onlar gibidir.

Tercih sizindir… çünkü dinde zorlama olmaz.

“Dinde zorlama yoktur. Çünkü doğruluk sapıklıktan iyice ayrılmıştır. O hâlde, kim tâğûtu tanımayıp Allah’a inanırsa, kopmak bilmeyen sapasağlam bir kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Bakara 2/256)

İSLAMİYETE GÖRE SAĞ – SOL

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev

Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet

Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet Kader, kâinattaki ahenk ve ölçü, olan ve olacak her şey, ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir