Anasayfa / İMAN ESASLARI / Allah'a iman / İslamiyette ruhbaniyet yoktur
imanilmihali.com
hutbe

İslamiyette ruhbaniyet yoktur

“Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadid 57/27)

İslamiyette ruhbaniyet yoktur

Allah ile kul arasında kimse yoktur

İSLAMİYET’TE RUHBANİYET, DİN ÖNDERLERİNİN – KİŞİLERİN RABLAŞTIRILMASI VE YÖNETİCİLERE İTAAT

İSLAMİYETTE RUHBANİYET, KİŞİLERİ RABLAŞTIRMA YOKTUR!

İSLAMİYET’TE ALLAH İLE KUL ARASINDA HİÇ KİMSE YOKTUR.

Maalesef toplumun çoğunluğunca (Sosyal hobi içerikli olarak) Ruhban ve ruhbaniyet kelimelerinden sadece evlenmemek ilkesi (Protestanlıktaki papazların bekârlığı) anlaşılır.

Kelimenin bu denli güçsüzleştirilmesi muhakkak ki kasıtlı bir müdahaledir.

Ruhbanlık; ileriki satırlarda da görüleceği gibi sadece evlenmemek ahdi değildir. Ve Müslümanları tehdit eden tehlike o kimselerin sadece kendisini dünyadan uzaklaştırmaları hiç değildir.

Ruhbaniyet kelime anlamı olarak ahiret korkusuyla dünya lezzetlerinden el çekip nefsi ezmek, ilim ve ibadette aşırı gitmek, fazla korkup çekinmekten dolayı ibadete tahammül etmede aşırılık ve ifrat etmek,

Ruhbanlık rahiplerin vasfı,

Ruhban ise çok korkan ve rahib kelimesinin çoğuludur.

“İslâm’da ruhbanlık yok”tur. Allah ne Müslümanlara ve ne de Yahudi ve Hristiyanlara ruhbanlığı emretmemiştir. Bu yok’luk sadece dünyevi arzu ve isteklerden uzaklaşmaya müsaade edilmemesi değildir. Bahsedilen ruhbanların yani inzivaya çekilen din ulemasının Rablaştırılması ve Allah’ın emir ve yasaklarının onlar eliyle değiştirilmesidir.

En popüler, güncel ve genel manada ise (ve Hristiyanlığın İslamiyet’i etkilemesindeki beliren manada) ruhbaniyet Allah ile kul arasına aracı bir kimse sokmaktır ki bu şirkin ta kendisi olup ileriki satırlarda ayrıntılı olarak açıklanacaktır. Kulun kendisini bu anlamda inzivaya çekmesinde mükafat ve ceza Allah’a aittir. Ancak o kimsenin ilahlaştırılması ve kutsal sayılması yanlış olandır.

Her çeşit kötü ahlâkın başı olan dünya hırsı ve şehvetlere uyma taşkınlığı ile bunun tamamen zıddı demek olan ruhbaniyet karşılaştırıldığı zaman, dünya ihtiyaçlarına karşı ruhbanlık mücadelesinin bir fazilet olduğu da inkâr edilemez. Ancak ruhbanlık adı altında dünya peşinde koşanların, helali yasaklayıp harama göz yumanların, din ve dünyaya zararlı “Ve onlardan çoğunun fasık” (Hadid 57/27) olduklarında da şüphe yoktur.

“Sonra bunların peşinden ard arda peygamberlerimizi gönderdik. Onların arkasından da Meryem oğlu İsa’yı gönderdik, ona İncil’i verdik ve kendisine uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duygusu koyduk. (Kendiliklerinden) icat ettikleri ruhbanlığa gelince; biz onu onlara farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için onu kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da fasık kimselerdir.” (Hadid 57/27)

(ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİNDEN; Rehbâniyyet, büyük bir korku hissiyle çekilip dünya lezzetlerini terk ederek zühd ve nefsin isteklerine karşı çıkmak suretiyle ibadette aşırı gitmektir ki esasen rehbâna mahsus fiil ve davranış demektir. Rehbân da çok korkmak mânâsına rehbetten râhibin mübalağası olup çok korkan demektir. Ayrıca râhibin çoğulu rânın ötresiyle “ruhbân” şeklinde geldiği için çoğula nisbet edilerek “ruhbâniyyet” dahi denildiğini Ebu’s-Suud kaydetmektedir. Ruhbanlık, rahiblerin vasfı demektir. Ki onu onlar icad ettiler, bid’at olarak ilkin kendileri ortaya çıkardılar ve kendileri için lüzumlu saymak istediler. Yani biz onu üzerlerine yazmamıştık. Müstakil olarak farz kılmamış, onunla sorumlu tutmamıştık. Ancak Allah’ın rızasını aramak için kendileri için lüzumlu gördüler. Çünkü Ashab-ı Kehf kıssasında da geçtiği üzere Hz. İsa’nın göğe yükseltilmesinden sonra müminler zorbalar tarafından tazyike uğramış, kaç defa katliama maruz kalarak kırılmışlar, pek az kalmışlardı. Onun için fitneye düşmekten korkarak dinlerini korumak ve kendilerini samimiyetle ibadete vermek üzere rehbâniyeti seçip dağ başlarına, gizli yerlere çekildiler. Taberî’nin Abdullah b. Mes’ud (r.a.)dan naklettiğine göre Resullullah (s.a.v) buyurmuştur ki: “Bizden öncekiler yetmiş bir fırkaya ayrıldılar, içlerinden üçü kurtuldu. Diğerleri helak oldu. Üç fırkadan birisi, meliklerle karşılaştı, Allah’ın dini ve Meryem oğlu İsa’nın dini üzerine onlarla çarpıştılar, melikler onları öldürdüler. Fırkalardan birinin de meliklerle çarpışmaya güçleri yoktu. Bu yüzden onların kavimleri arasında ikamet edip Allah’ın dinine ve Meryem oğlu İsa’nın dinine davet ediyorlardı, melikler bunları da katlettiler ve bıçkılarla biçtiler. Diğer bir fırkanın ise ne meliklerle çarpışmaya ne de onların kavimleri arasında ikamete güçleri yoktu, bunlar da çöllere ve dağlara çekilerek oralarda rahip oldular.” Hz. Yahya ile Hz. İsa’nın toplumdan uzak yaşayışlarında buna az çok bir örnek görülebilirse de bu, kendilerine farz kılınmış değildi. Ancak meşru olmayan bir durumun karışmaması şartıyla, Allah rızası için adakta bulunulup yapılması gerekli görüldüğü takdirde, yerine getirilmesi vacib olan ihtiyâri bir ibadet idi. Onlar Allah’ın rızasını aramak için onu tercih ettiler ve kendilerine gerekli gördüler. Sonra da ona hakkıyla riâyet etmediler, riâyet edenler oldu ise de hepsi etmediler. Çokları “Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu insanların mallarını haksız yollardan yerler ve (insanları) Allah yolundan engellerler.” (Tevbe, 9/34) âyetinin anlamına uygun hareket ettiler. O rahmet ve acıma duygusu ile tevhidi bırakıp rahiplik bahanesiyle hazine toplamaya, teslise (üçlü ilâh inancına) sapmaya ve ahlâksızlık yapmağa kalkıştılar. Biz de içlerinden iman edenlere mükâfatlarını verdik çokları ise fâsıktırlar. Hakkıyla riâyet şöyle dursun iman sınırından çıkıp, fıska dalarak insanların adalet ve insaf ölçüleri içinde hareket etmelerine engel olmaktadırlar. İşte hal bu merkezde iken, Allah Teâlâ Hz. İbrahim’in zürriyetinden Resulü Hz. Muhammed’i yeni bir kitap ve şeriatla, kılıç ve kuvvetle cihada memur ederek gönderdi.)

“(Ey Muhammed!) İman edenlere düşmanlık etmede insanların en şiddetlisinin kesinlikle Yahudiler ile Allah’a ortak koşanlar olduğunu görürsün. Yine onların iman edenlere sevgi bakımından en yakınının da “Biz hıristiyanlarız” diyenler olduğunu mutlaka görürsün. Çünkü onların içinde keşişler ve rahipler vardır. Onlar büyüklük de taslamazlar.” (Maide 5/82)

(ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİNDEN; Gerek yahudi ve hıristiyan kitap ehli, gerekse bunların dışında bütün kâfir olan insanlar içinde müminlere düşmanlık etmede en şiddetlisini -kasem olsun ki- yahudiler ve müşrik (Allah’a eş, ortak katan)leri bulacaksın. İman sahiplerine, düşmanlığın şiddeti açısından yahudileri müşriklerin de önünde göreceksin. Demek ki bunlar imandan uzaktırlar, fasıkların çoğunluğu bunlarda daha fazladır. Çünkü bunların dünyaya hırsı hepsinden çoktur. “Onları, insanların hayata en düşkünü, puta tapanlardan daha tutkunu bulacaksın” (Bakara, 2/96). Çünkü bunların kalpleri kasvetlidir. “Biz onların kalblerini katılaştırdık..” (Mâide, 5/13) Arzuları üzerine düşkünlükleri, fesat çıkarmaya meyilleri, Hakk’a karşı kibir ve inatları pek kuvvetlidir. Peygamberleri yalanlama ve öldürmede, isyan ve ihtilal yapmada alışkanlıkları pek çoktur. Ve yine kasem (yemin) olsun ki bütün bu insanların müminlere sevgice en yakınını “biz nesaray (hıristiyanlar)ız” diyenleri bulacaksın. Gerçi bunlar da genelde mümin değildir. Ve müminlere düşmanlık bunlarda da vardır. Fakat cins cinse mukayese edildiği zaman öbürlerinin düşmanlıkta şiddeti çok, bunların da müminleri sevebilmek kabiliyeti fazladır. Yani onların sevme ihtimalleri büsbütün yok değil, fakat bunların sevmesi daha çok düşünülebilir ve daha çok yakın ihtimaldir. Bunlarda iman kabiliyeti, iman ehli sevgisi diğerlerinden fazla bulunur. Bunların daha yakın bulunması şu sebepledir ki, bunlardan kıssisler, yani ilim ve ibadetle meşgul olan keşişler ve rahipler, yani ahiret korkusuyla manastırlarda nefislerini ezen, ibadetle meşgul olan dünyayı terk etmişler vardır. Bir de bunlar kibirli değildirler. Mütevazi (alçak gönüllü) ve cana yakındırlar. Bu iki sebeple müminleri sevebilmeleri daha çok düşünülebilir. Ve buna göre kulaklarına söz girme ve anladıkları zaman hakkı kabul etme ihtimalleri fazladır.

KISSÎS: Gece bir şeyi taleb etme ve inceleme mânâsına “kasse”den mübâlağa siğası (kipi)dır. İlim ve dini incelemeleri itibarıyla hıristiyan reislerinden olan bilginlere ve ibadetle meşgul olanlara da “kass” ve “kıssis” denilmiştir. İbnü Zeyd’in açıklamasına göre “kıssis”, rahiplerin başı demektir. İbnü Atiyye, aslı Arapça olmayıp Arapçalaşmış olduğunu; Kutrub da, aslı Rumca olup bilgin demek olduğunu söylemişlerdir ki, “Kamus” mütercimi de “keşiş olacaktır” diyor. “Rağıb”ın “Müfredât”ında da açıklandığı üzere “ruhbân” kelimesi “rehbet” kökünden “rahib”in çoğuludur. “Su’büm’ gibi müfret (tekil) olarak kullanıldığında zikredilmiştir ki, o zaman çoğulu “rehabîn” ve “rehâbine” gelir. “Rehbet”, ızdırab ile korkup çekinmektir. “Terahhüb”, manastırda ibadet etmektir ki, rehbetin kullanılması demektir. “Rehbâniyyet” de fazla korkup çekinmekten dolayı ibadete tahammül etmede aşırılık ve ifrat etmektir. Eski hıristiyanlarda et yememek savm-ı visâl (kavuşma orucu) tutmak, nefislerine eziyet etmek için boyunlarına zincir takmak ve hatta kendilerini iğdiş etmek derecesine varanlar olmuştur ki, bunlar nefs ile mücadele ederek aşırı isteklerini kaldırmak, nefsi sabır ve tahammül ile itaate alıştırmak ve Hristiyanların deyimince doğuştan olan günah ile günahkâr olan nefsi temizleyip kutsayarak Allah’ın rızasını celbetmek (çekmek) gibi maksatları içine alan bir hareket ise de, gerçekte “haksız yere dininizde aşırı gitmeyin” hükmünde dahil olan doğuştan olmayan aşırılık ve şiddet cümlesindendir.

Hristiyanlar, güya Hazreti Yahya ve İsa peygamberlerin hayat-ı tecerrüdlerini (her şeyden ellerini eteklerini çekmiş bir hayat sürmelerini ileri götürmek ve bu şekilde Allah’ın rızasına ermek maksadıyla bu ruhbanlık tarzını din reisleri hakkında bir kesin görev koymuş iseler de Hadid sûresinde “Arkalarından Meryem’in oğlu İsa’yı da gönderdik. Ona İncil’i verdik. Ve ona uyanların kalblerine şefkat ve rahmet duygusu koyduk. İcad ettikleri ruhbanlığı biz onlara yazmamıştık, yalnız Allah’ın rızasını kazanmak için onu icad ettiler, fakat ona layıkıyla de uymadılar” (Hadid, 57/27) âyetinde hatırlatıldığı üzere buna hakkıyle riayet edememişler ve meşru olandan kaçarken meşru olmayan durumlara düşmüşlerdir. Ve bunun için “İslâm’da ruhbanlık yok”tur. Ve böyle olduğu bu âyetlerin arkasından anlatılacaktır. Fakat her çeşit kötü ahlâkın başı olan dünya hırsı ve şehvetlere uyma taşkınlığı ile bunun tamamen zıddı demek olan ruhbaniyet karşılaştırıldığı zaman, herhalde dünya ihtiyaçlarına karşı ruhbanlık mücadelesinin bir fazilet olduğu da inkâr edilemez. Çünkü dünya sevgisi bütün hataların başıdır. Bir millet içinde böyle ciddi bir rehbet (korku) ile son derece dindar ve ibadete sarılmışcasına bir tecerrüd (Allah’dan başka her şeyden elini, eteğini çekmek), sabır ve tahammül hayatı takip edebilenler, o millette ölçülü olma hissi uyandırabilecek bir ıslah örneği olmaktan uzak kalmazlar. İşte bundan dolayıdır ki, doğru bir şekilde ilim ve amele ilgi gösteren keşişler ve dünyaya ait arzulardan soyunmaya çalışan rahiplerin varlıkları hıristiyanların kibirlerini kıran ve müminlerin sevgilerinin yakınlaşmasına sebep olan menkibelerinden sayılmıştır. Yoksa ruhbanlık adı altında dünya peşinde koşanların, helali yasaklayıp harama göz yumanların, din ve dünyaya zararlı, “Ve onlardan çoğunun fasık” (Hadid, 57/27) olduklarında şüphe yoktur.

Nitekim Hadid sûresinde “Biz de onlardan iman edenlere mükâfatlarını verdik. Fakat onlardan birçoğu da yoldan çıkmışlardır”. (Hadid, 57/27) buyurulmuştur. Kısacası âyet bize gösteriyor ki, ilim ve âlimleri sevmek, ahiret düşüncesi, akibet endişesi, aynı şekilde alçak gönüllülük, isterse kâfir olsun, hadd-i zatında beğenilen, en faydalı, en güzel yakınlaşma sebepleri cümlesindendir. Ve bu sebepledir ki Hristiyanlar, Müslümanlara sevgi açısından daha yakın bir vaziyettedir. Bundan dolayı bu ahlâkî durumlar mevcut oldukça Hristiyanlarda iman etme kabiliyeti daha fazladır. Ve bunlardan ciddi olarak imana gelenler yahudilerden daha çok olmuştur.)

“İnkâr edenlere ve âyetlerimizi yalanlayanlara gelince, işte onlar cehennemliklerdir.”(Maide 5/86)

(ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİNDEN; Muhsin (iyilik yapan)ler böyle, bunlara karşılık “İnkâr edip âyetlerimizi yalanlayanlar da cehennem ehlidir”. Hristiyanların İslâm’a yakınlık ve kabullenmelerine işaret eden bu açıklamada Hristiyanlar önce içlerinde keşişler ve rahipler bulunmakla öğüldüğü, ruhbanlığın mânası da dünya lezzetlerinden ve güzelliklerinden bütün bütün kesilme ve çekinme demek olduğu için, bundan müslümanların ruhbanlığa teşviki mânâsının anlaşılmaması ve İslâm’da ruhbanlığın bulunmadığının anlatılması için müminlere seslenilerek buyuruluyor.)

“(Yahudiler) Allah’ı bırakıp, hahamlarını; (hıristiyanlar ise) rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rab edindiler. Oysa, bunlar da ancak, bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardır. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları her şeyden uzaktır.” (Tevbe 9/31)

(ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİNDEN; Allah’dan başka bir de hahamlarını (yahudiler) ve rahiplerini (hıristiyanlar) kendilerine rab edindiler”. Allah’ın emrine, hakkın hükmüne değil, onların hükümlerine, onların iradelerine tabi oldular. Onlara Allah’a tapar gibi taptılar, hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar, Allah’ın emirlerini bırakıp, açıkça Allah’ın emirlerine ters düşen keyfî arzularına itaat eylediler. Allah’ın haram kıldığı şeyleri onların emriyle helâl gördüler. Allah’ın “yapmayın” dediği şeyleri yaptılar, “yapın” dediklerini de yapmadılar. Allah’ın emir ve yasaklarını değil de onların emir ve yasaklarını dinlediler. Onlara, Allah’ın emirlerini uygulayan, O’nun dininin hükümlerini anlayıp anlatan kimseler gözüyle değil de, dinde sanki Allah gibi hükümler vermeye ve kurallar koymaya yetkili imişler gibi baktılar. Doğrudan doğruya kendi yanlarından şeriat vaz’etmeye, dini hükümler koymaya hakları varmış, sanki birer müdebbir rabmış gibi baktılar. Onların iradelerine heva ve heveslerine uydular.

Nitekim bu âyetin mânâsı hakkında meşhur Hatim-i Tâî’nin oğlu Adiy demiştir ki: ” Resulullah’a geldim, boynumda altından bir haç vardı, ki Adiy o zaman henüz müslüman olmamıştı ve hıristiyandı, Resulullah Berâetün Sûresi’ni okuyordu, bana “ya Adiy şu boynundaki veseni at” buyurdu. Ben de çıkardım attım. “Allah’tan başka hahamlarını ve rahiplerini de rab edindiler.” anlamına olan âyetine geldi, ben, ya Resulallah, onlara ibadet etmezlerdi, dedim. Resulullah buyurdu ki: “Allah’ın helal kıldığına haram derler, siz de haram tanımaz mıydınız? Allah’ın haram kıldığına helâl derler, sizde helâl saymaz mıydınız?” Ben de “evet” dedim. “İşte bu onlara ibadettir.” buyurdu. Rebi’ demiştir ki, “Bu rablık İsrailoğulları’nda nasıl idi?” diye Abdul’âli-ye’ye sordum. O da “Genellikle Allah’ın kitabında hahamların sözlerine aykırı olan âyetler bulurlar, bununla beraber kitabın hükmünü bırakırlar da hahamların sözlerini tutarlardı.” dedi.

Bu rivayetler şunu gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak için behemahal ona “rab” adını vermiş olmak şart değildir. Allah’ın emrine uygun olup olmadığını hesaba katmayarak, onun emrine uymak ve özellikle de dinin hükümlerine ait olan hususlarda onu kural koymaya yetkili sanıp ne söylerse, ne emrederse doğru farzetmek, ona uyduğu zaman Allah’ın emrine ters düşeceğini düşünmeden hareket etmek, onun emir l erini taparcasına yerine getirmek onu rab edinmek ve ona tapmak demektir.

Şu halde burada din âlimlerine, ulul’emr adı verilen devlet başkanlarına itaat etmek, Allah’ın emri olan bir farz değil midir? O halde yahudilerle hıristiyanların kendi âlimleri ve yöneticileri demek olan “ahbar” ve “ruhban”a itaat etmeleri niçin muaheze olunuyor? Şeklinde düşünmeye gerek yoktur. Çünkü burada sözü edilen şey, Allah için itaat ve teslimiyet değil, “min dunillah” olan, yani Allah’ın emrine ters düşen itaattir. Gerçektende ilmî hakikatleri kabul ve âlimlere itaat etmek ve saygı göstermek Allah’ın emridir. Ve Allah’ın emrine itaat de Allah’a itaattir. Fakat bu doğrudan doğruya değil “Allah’a, Resule ve sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz.” (Nisa 4/59) âyetinde de işaret buyurulduğu üzere Allah’a ve Resulü’ne itaatın bir bölümü olarak ve ona bağlanarak yapılacak olan bir itaattır, Allah’a ve emirlerine rağmen bir itaat değildir. Allah için bir itaat demek, Allah’ın emirleri doğrultusunda olan, en azından mahlûka itaatte yaratıcıya isyan bulunmayan bir itaat demektir. Böyle bir itaat halıka isyan bulunmamak şartıyla meşru olur.

İlmin hükmünün hak, emrin de maruf olması şartına bağlıdır. İlmin hakkı, hak ve hakikati izlemesinde, gerçekle olan ilişkisinde, hakkın emrine uygun düşmesinde ve daima Allah’ın rızasını araştırmasında, hakkın ahkâmını tanıyıp kavramasında, hasılı Allah için olmasındadır. Yoksa gerçekle uyum sağlamayan, hak temeli üzerinde yürümeyen Allah’ın hukukuna aykırı olan, Allah’ın koyduğu kanun ve kurallara karşı gelmek isteyen kuruntular ne kadar süslenirse süslensin ilim değildir. Ve âlimlerin değeri, ilim zihniyetine ve haysiyetine bağlılıkları ile ölçülür. Ulu’l-emr olmaları sırf bilgileri ve ilmî haysiyetleri bakımındandır. Yani emredilen marufu tanımaları, uyulacak âyetin hükmünü iyi bilmeleri ve ondan elde edilecek mânâyı iyi kavramaları sebebiyledir: “Bunların hüküm çıkarmaya gücü yetenleri elbette onu anlarlardı.” (Nisâ, 4/83), “Allah’ın kulları içinde O’ndan en çok korkanlar âlimlerdir.” (Fâtır 35/28) özelliklerini taşımaları ve “Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız.” (Nahl 16/43) buyurulduğu üzere, âlimlerin ehl-i zikir olmaları bakımındandır.

Âlim, bilgi sahibi olması bakımından hiçbir şeyin değil, ancak hakkın kuludur. Delillerin ve hakkın âyetlerinin emrindedir. Lâkin delilin şerefi bizzat kendinden değil, medlulü olan hakka delalet etmesi ve hakkın açığa çıkmasına yardımcı olması yüzündendir. Hakkı batıl, batılı hak yapmaya çalışanlar ise ilmî haysiyetten mahrum birer tağutturlar. İlme ve ilmin ortaya koyduğu verilere, Hak Teâlâ tarafından yaratılmış gerçekler olduğu bakımından itaat, Allah’ın emrine itaat ve hakkın farizasını yerine getirmektir. Hakka bağlı olduğu müddetçe ilme ve âlime uymamak ilim ve ulema düşmanlığıdır. Ancak Allah’ın emirlerini göz ardı ederek âlimlerde velev cüz’î bir hüküm vazetme yetkisi bulunduğunu, hatta bir zerrenin bile hükmünün yerini değiştirmeye yetkili olduklarını kabul ve teslim eylemek Allah’dan başkasına bir rablık hissesi vermektir, onları “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) rab edinmektir.

Şeytanlara, Tağutlara, Nemrudlara, Firavunlara, putlara ve evsana tapmak nasıl bir şirk ve küfür ise âlimlere de haddinden fazla kıymet vermek öyledir. Mesela; doğruyu yanlışı, hakkı batılı ayırmaksızın hak ilminin gereği olmayan fikirlerini, sözlerini, hakkın emrine dayanmayan, ondan kaynaklanmayan şahsi görüşlerini, istek ve arzuya dayanan keyfi fetvalarını ve iradelerini üstün tutmak, sanki onlarda Allah’ın haram kıldığını helâl, helâl kıldığını da haram kılma yetkisi varmış gibi, hakkı değiştirebilecek bir hakları varmış gibi, kasıtlı sapıklıklar şöyle dursun, Allah’ın emrine aykırı olduğu açık olan hatalarına bile itaatı caiz görmek, hasılı Allah bu konuda ne buyuruyor, diye düşünmeden, Allah’ın emrine uymak gerektiğini hesaba katmadan, onlara itaat dahi öyle bir şirk ve küfürdür. Allah’ı bırakıp başkalarına tapmak demektir.

Maalesef yahudiler ve hıristiyanlar işte böyle yapmışlardır: Ahbar ve Ruhbanlarını Rab edinmişlerdir. Onlara gerçekten Rab dememişlerse bile Rab yerine koymuşlardır. Dinde hüküm koyabilme haklarının olduğuna inanmışlardır. Hele Hıristiyanlık tarihinde ruhban sınıfının kutsal tanınması ve papaların hata etmez sayılması daha fazla resmiyet kazanmış olan çok açık bir durumdur. Bunların din işlerinde yetkili ve dinde her türlü tasarrufa salahiyetli olduklarını, ruhani meclislerin kararlarıyla ve papanın emriyle dinin ahkâmının ve kitabın kesin emirlerinin değiştirilecek derecede te’vil ve tebdil, hatta tahrif olunabileceğini, namaz ve oruç gibi temel ibadetlerin, haram ve helâl ile ilgili bütün kuralların ve meselelerin istenilen şekle konulabileceğini, her türlü günahın affedilebileceğini, hatta cennet ve cehennem anahtarlarının papazların elinde olup, bunların isteyene satılabileceğini ve bütün bunlara hiç kimsenin itiraza hakkı bulunmadığını iddia ve kabul edecek kadar imtiyazlar tanımışlardı ki, bu âyet işte bütün bunları hatırlatmakta, muaheze etmektedir.

Adiy ile ilgili olan hadisi şerif de bunun asgari ölçüde bir bakıma tefsiridir. Hıristiyanlıkta ruhban sınıfının böyle bir imtiyaz ve hakimiyetle “min dunillah” (Allah’ın gerisinde) Rab edinilmelerine “klerikalizm” adı verilir. Daha sonra bundan şikâyetle Protestanlık zuhur etmiştir. Mâide Sûresi (âyet 64, 65)’ne bakınız.

Daha sonra bu Rablık imtiyazı, ruhban sınıfının elinden çıkmış, parlamenterlere geçmiştir.

Bundan başka protestanlar da dahil olduğu halde, ilk devir hıristiyanları içindeki muvahhidlerden ilgisiz olarak, genelde hıristiyanlar arasında yaygın hâl almış bir şirk vardır ki, bütün diğer şirk çeşitlerinin temelini teşkil eder. Şöyle ki: Meryem oğlu Mesih’i de Rab edindiler. Hıristiyanlar rahiplerini Rab yerine koyduktan ve onların lafıyla “İsa Mesih Allah’ın oğludur.” dedikten başka bir de “Meryem oğlu Mesih Rab’dır.” diye tutturdular. Ona böyle üçüzlü bir inançla mabud ve ilâh diye taptılar. Rab kabul edip, Rablığı onda topladılar. Oysa onlar, hakikatte bir tek ilâha tapmak ve ancak ona ubudiyet etmekle emrolunmuş idiler ki O’ndan başka ilâh yoktur.

Onların hepsi; yahudisi, hıristiyanı, hahamları ve papazları, akıl delilleriyle ve Allah kitaplarının ortaya koyduğu naslarla, ilâhî hükümlerle başkasına değil, sadece ve sadece Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Mesih aleyhisselamın diliyle Allah’a ibadet ediniz ve O’na aykırılıktan sakınınız. Benim de sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibadet ediniz. Kim Allaha şirk koşarsa, Allah ona cenneti haram kılacak ve yeri cehennem olacaktır.(Mâide, 5/72) buyurulmuştu. (Bakara Sûresi’ne (âyet 87 ve 253) bakınız.) Böyle iken bunlar bu hak emrinin aksine hareket ederek bir olan Allah’dan başka Rablar da edindiler. Allah’a ve emirlerine karşı geldiler. Kendi nezahet-i sübhaniyyesiyle tenzih O’na, o şirk koşanların şirkinden. Yani, onlar müşriklere benzemekle kalmıyorlar, bilfiil müşriklik de ediyorlar ve Allah’a şirk koşuyorlar. Allah Teâlâ’nın uluhiyetinin şanı ise gerek gizli, gerek açık her türlü şirk şaibesinden uzaktır. O, kendi ezeli nezaheti ile münezzehtir. O’nun zat-ı sübhanisi hiç kimsenin tenzihine muhtaç olmadan, O kendisini, onların açık ve gizli şirk koşmalarından tenzih eyler. Şu halde Allah Teâlâ, onlardan da “berî”dir, onların şirklerinden de.)

“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.”(Tevbe 9/34)

(ELMALILI HAMDİ YAZIR TEFSİRİNDEN; Ey müminler! Şurası bir hakikattır ki, yahudi hahamlarıyla hıristiyan rahiplerinden birçoğu, hepsi değilse de muhakkak ki birçoğu insanların mallarını batıl bir şekilde yiyip geliyorlar. Yok yere, sebepsiz bir şekilde, haksız yollardan, meşru olmayan maksatlarla halkın mallarını, paralarını alıyor, hakları olmadıkları halde onlardan yararlanıyor, servetler yığıyorlar ve Allah yolundan insanları engelliyorlar. O servetlerle ve o batıl intifa maksatlarıyla halkı kendilerine bağlayıp, tağyir ve tahrif ettikleri, değiştirip durdukları din kurallarına uymaya zorluyorlar, onları İslâm’dan, doğruluktan veya Tevrat ve İncil’de yazılı olan gidişattan menediyorlar. Böylece halka fena bir örnek oluyorlar. Sanki para ile her şeyin çaresi bulunabilirmiş veya para uğruna her şeyi yapmak mübahmış gibi. Hatta hak ve hukuk değişebilir, günahlar affolunabilirmiş de haram helâl demeden para kazanmak, hazineler yığmak gerekiyormuş gibi bir duygu ve düşüncenin halk arasında yaygınlaşmasına sebep oluyorlar, insanları böylece hak yolundan saptırıyorlar, kötü örnek olup baştan çıkarıyorlar.

Ve onlar ki, altını ve gümüşü kenz yaparlar. Toplayıp sımsıkı saklarlar, tıkız ederler. Altın ve gümüşün hakkı, insanlığın faydası açısından yaratılış hikmeti, mübadele vasıtası olması, yani para olarak alışverişi kolaylaştırması ve Allah’ın kullarının gerçek ihtiyaçlarına harcanmasıdır. Üstelik “Sadece zenginler arasında dönüp dolaşan bir nimet, bir devlet ve kuvvet olmamasıdır.” (Haşr 59/7). Para bütün halk arasında tedavül etmelidir ve ihtiyaçların ehem olanı mühim olanına, şiddetlisi hafifine tercih edilerek güzelce harcanmalıdır. İhtiyaçların önceliklerine göre sarf edilmesi gerekirken bazıları onu ya çarçur eder, ya da tedavülden çekerek, gömerek veya herhangi bir yerde gizleyerek, yığar ve sımsıkı saklar ve bunları Allah yolunda sarf etmezler. Allah için hakkını vermezler. Allah yolundan engellemek için mallarını sarf edenler şöyle dursun, bunlar parayı toplayıp saklamak suretiyle Allah yolunda sarftan menederler. Bu paralarla Allah yolundan saptırmak için para harcayanlara karşı mücadele etmek varken, bunlar tutarlar parayı hiçbir işe yaramaz hale getirirler, tatil ve iptal eylerler.

İşte bunlar yok mu? Kim olursa olsunlar, gerek o haham ve papazlardan, gerek onlara uyup, onları örnek alıp para saklayanlardan olsun, gerekse zekâtlarını vermeyen ve paralarını saklayan Müslümanlardan olsun işte onları, elem verici bir azapla müjdele, ey Muhammed.)

Allah ile kul arasına aracı sokmamak, kişileri Rablaştırmamak kimselere danışmamak demek değildir. Din ilmine gönül veren görevli ve âlimlerin söz ve davranışları, istişare ve öğütleri muhakkak değerlidir ancak tüm telkin ve tembihler Allah’ın ve Kur’an’ın doğrultusunda olmak, sadece Allah’a itaati esas almak ve haşa haddi aşmamak kaydıyla.

Allah sevgisi ile bir yere kadar inzivaya çekilip (toplumdan uzak yaşamak) samimi duygularla ibadetle meşgul olmak Allah’ın yasakladığı yanlış birşey değildir. Dünya malına tapmamak yanlış değildir. Yanlış olan dünyadan hepten el etek çekmek, dünya nimetlerini yok saymak ve bu sayede kendisine kutsal bir kimlik yaratmaya, kendisini Allah ile kul arasına aracı saydırmaya gayret etmektir.

Yüce Allah ruhbaniyeti emretmezken ilim ve hikmet sahiplerine danışılmasını buyurmuştur. Çünkü onlar ilimde derinleştikçe daha çok bilir ve daha çok korkarlar.

“…Eğer bilmiyorsanız, ilim ve hikmet ehline danışınız.” (Nahl 16/43)

“…Allah’a karşı ancak; kulları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar…”(Fatır 35/28)

Özetle; ruhbaniyet protestan papazların evlenmeme ilkesi gibi basit ve sosyal hobi içerikli bir kelimeden ziyade kısaca Allah’tan aşırı korkarak dünyadan elini eteğini çekmek demektir. Lakin zamanla bu kimselerin kutsallaştırılması nedeniyle özellikle Hristiyan camiasında bu kimseler bilerek veya istemeden adeta Rab pozisyonuna sokulmuş ve şirke düşülmüştür. O ruhbanlar olmadan ibadet edilemez olmuş, kiliseler tüm imparatorluklara egemen olmuştur. İnsanlar günah çıkarmak için Allah’a tevbe etmek yerine rahiplere gitmiş, onların esaslarını dinin hükmü saymışlardır.

İslamiyet’te ruhbaniyet yoktur. İslamiyet’te Allah ile kul arasında kimse yoktur. İslamiyet’te ruhban sınıfı yok istişare ve ilim sahiplerine danışmak vardır.

İslamiyet’i tehdit eden tehlike işte buradadır.

Yüce Allah ilim sahiplerine danışmayı öğütlerken ruhbaniyeti emretmemektedir. Dahası şirk Cenab-ı Hakkın affetmeyeceği belki de tek şeydir.

Ruhban sınıfının (İslamiyet’teki karşılığıyla din adamları, manevi liderler, efendiler veya tarikat, cemaat şeyhleri, türbe sahipleri, evliyalar, mezhep imamları, hocalar, hacilar, tekke müridleri vb..) Allah’a yapılan ibadette aracı veya mertebe olması veya onlar tarafından Allah’ın helal ve haramlarının değiştirilmesi onları Rab edinmek demektir ki bu düpedüz şirktir.

Yöneticilere itaatte bunun gibidir. Allah’ın emir ve buyrukları dâhilinde olmak ve adaletsizliğe, haksızlığa meydan vermemek şartıyla Müslüman olan yöneticilere itaat elzemdir. Her şeye rağmen bu kişileri de ilahlaştırmak ve dine ait hususlarda ayetler yerine onların dediklerini esas almak, onların sözüyle Allah’ın helal ve haramlarını değiştirmek, haksızlığa ve zulme ne sebeple olursa olsun bulaşmak şirkin ta kendisidir.

Dinde ilim sahipleri samimi oldukları sürece Allah’tan en çok korkanlardır çünkü cehennem azabını en iyi onlar hissederler ve cenneti en çok onlar arzularlar. Bunlardan öğrenmek, bunlara danışmak, bunlarla istişare etmek doğal olarak güzel ve doğru olandır. (Bunun meşru olması da Allah’ın ayetlerine mutlak itaat ve riayetle mümkündür.)

Ama hepsi budur.

Ötesi cehennem ateşine yaklaştıran “kişileri Rablaştırma girişimi”dir ve azaba müstehaktır.

“Ey iman edenler! Hahamlardan ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksız yollarla yiyorlar ve Allah’ın yolundan alıkoyuyorlar. Altın ve gümüşü biriktirip gizleyerek onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.”(Tevbe 9/34)

Allah ile kul arasında kimse yoktur!

İslamiyette ruhbaniyet yoktur

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri

Dinci tayfanın din dışı söylem ve eylemleri (YAZIMIZI Sadece ve daima Allah diyebilen, Kur’an dışı ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir