Anasayfa / BAŞ YAZILAR / Kadere iman, imanın şartı mıdır
imanilmihali.com
Kader

Kadere iman, imanın şartı mıdır

Kadere iman, imanın şartı mıdır

Kader, başı ve sonu, ilkin ilkini, sonun sonunu bilen Rabbimizin, kula ve kainata bahşettiği hayatın yani yaşam süresinin içinde yaşanacakların kendisince malum olması, kaza ise kaderde belirlenmiş bu işlerin hayata geçmesidir. Milyarlarca canlı türünün ve milyarlarca canlının dün, bugün ve yarınının biliniyor olması, kainatta kendisinden habersiz bir tek yaprak bile düşmeyen Rabbimize doğal olarak ağır gelmez. Çünkü O’nun ilmi, hükmü ve kudreti sonsuzdur. Buraya kadar yazılanlarla ilgili ortak kanaat zaten vardır.

İnsan, varlık ve maddelerin ki buna dünya da dahildir bir kaderi vardır. Kader, yaşayacaklarımızın bütünüdür. Olup bitecek olanların Rabbimizce malum olması ve emrettiği zaman hayata geçmesi ise O’nun hükmüne bağlıdır. Kısaca O’nun sonu görüyor olması o sona razı olmasını gerektirmez. Dahası kul iyi yöne doğru meylettikçe kaderin kazalarını değiştirebilecek, kazaları olumluya çevirebilecek kudret yine Rabbimizdir. 

İlahi irade her şeyi kuşatan, her oluş ve bitişten haberdar olandır. Kulun cüzi iradesi ise karşısına çıkan seçenekler arasında tercih yapmasıyla sınırlıdır. Belki hakkımızda daha biz doğmadan önce belirlenen pek çok kader kırıntısı mevcuttur. Kimin çocuğu olacağımız, kiminle evleneceğimiz, ecel vaktimiz gibi. Hayatta başımıza gelecek sınavların tamamı bir defterde yazılı olduğuna göre hepsi muazzam ve adil bir plana göre olmaktadır.

Kul bu hayatı yaşamak, kaderi gereği kendisine kaza edilecek olaylarla yüzleşmek mecburiyetindedir. Kul aynı zamanda yapacağı tercihlerle de sorumluluk alacaktır. Bunun basit iki örneği şöyledir;

İlk örneğimizde, tren dağın arkasındaki yıkık köprüye doğru hızla yol almakta ve yıkık köprüyü dağ nedeniyle göremediğinden yavaşlamamaktadır. Rabbimiz trenin öncesini de, şu anki yerini de, köprünün yıkık olduğunu da görendir. Bir tesadüf eseri veya hızlı bir reaksiyonla makinist fren yapacak olursa belki kaza engellenebilecektir. Ama trenin o uçuruma yuvarlanması defterde yazılı olan ise makinistin de yapacağı bir şey yoktur.

İkinci örneğimiz ise şudur; bir avcı ok atıp ceylanı vurmak ister. İradesini ortaya koyar ve bu noktada ilahi irade devreye girip, kulun muradına razı olur ve gereken gücü verir. Ok bu sayede atılır. Okun ceylana isabet edip etmeyeceği ayrı bir konudur. Ama avcı oku atmak istemekle tüm sorumluluğu üzerine almıştır. Yani hayattaki tüm tercihlerimizde olduğu gibi o hayvanın ölmesi veya kurtulması sonucu ortaya çıkacak tüm vebal bizedir. Çünkü biz istedik, biz güç kullanıp ameli gerçekleştirdik. Rabbimizin bize rıza göstermesi sorumluluğumuzu azaltmaz. Bilakis O, kulunu seven ve çoğu zaman kulun isteğine rıza gösterendir. Bu istek iyi veya kötü olsa da fark etmez. Çünkü O, azmak isteyene azgınlık, hidayet isteyene hidayet nasip eder.

Özetle kul hayatını yaşarken ana konularda başına gelecekleri yaşamak zorundadır. Sınav, bu başına geleceklere vereceği reaksiyonlarla alakalıdır. Ana konular dışındaki günlük işlerde ise kulun kişiliği, imanı, ahlakı yapageldiği tercihlerle şekillenir.

Yüce Allah, o kulun kazanımları ile nereye yuvarlandığını bilendir. Hatta o kul cehennem için bile yaratılmış olabilir. Ama kulun yapageldiği iyi tercihleri, gayreti, niyeti kaderini değiştirebilir. Mantıken hata şurdadır. kader yaşanacak olanın değişmezliği gibi düşünülür. Evet, o dakika için sona bakabilsek kulun akıbetini görürüz lakin Rabbimizin bu kadere razı olup olmaması kendisine aittir. Yani kul sonunu bilmediği hayatında, başına gelecekleri bilmeden yaşarken, sonunun Rabbimizce malum olması ona bir şey ifade etmez.

Kader bu yüzden kul için önemli değildir. Kul cehennem için yaratılanlardan bile olsa kaderi Rabbimizin dilemesi ile her an değişebilir.

Kulun belli olan bir kadere teslim olup, kaderci bir zihniyetle nasılsa kaderim belli mazeretine saklanmasına gerek yoktur zaten bu haksızlıktır da. Kul tüm insani ve imani gayretiyle iyiye ve güzele ulaşma gayretini sürdürdüğü takdirde muhakkak iyiyi yakalayacak, Rabbimizin affına mazhar olacak ve iyi düşünüp inşallah iyi sonuca erişecektir.
Kulun kader anlayışı, yapacağı tercihlere bağlı yaşamı ile doğrudan alakalıdır. Kul hayatı boyunca tevazu, hayır ve iyiliklerle yaşadıysa zaten kaderi iyi olacaktır. Sınav maksadıyla kendisine kaza edilecek şeylere o kulun vereceği tepki de zaten o merkezde olacaktır.

Kul, kaderini kendi elleri ile çizerken, kaderin yazılı olmadığını, kazaların hakikatte var olmadığını iddia edemez.
Bu iki başlı bahis şu yüzden önemlidir.

1. Kader ve kaza bizim dışımızda planlanan bir faaliyettir ve başımıza gelecekler şayet planlandıysa mutlak hayata geçecektir.

2. Ama biz o kaderden habersiz yaşadığımız için sürekli iyiliğe yönelmek, iyi ummak ve dua, tevbe, secde ile Rabbimizin mağfiretine sığınmak zorundayız. Biz kaderden habersiz yaşadığımız için de yaptığımız yaşamsal tercihler akıbetimizi belli edecek olandır.

Kaldı ki akıbetimizi değiştiremeyecek bile olsak önemli olan niyetimizdir ve o iyilik hayata geçmese bile niyet ediyor olmamız inşallah bizi kurtaracaktır.

Dünya hayatının sınav olması bahsi kadere imanın iman konuları arasında olmamasına delil gösterilmektedir. Yani kader ve kaza varsa ve insan onu, asla değiştiremeyeceği şekilde yaşayacaksa, o zaman dünya bir sınav olmazdı denilmektedir. Yani ne yaparsak yapalım değişmeyen bir kader olamaz, olursa kul suçlanamaz.

Bu düşünce kanaatimizce yanlıştır.

Çünkü kaderin aynı zamanda bir ölçü olduğu hatırlanırsa, iyi ve kötünün dengesi, yer değiştirmesi hep ölçüyledir. Bu kul için de, güneş ve ağaçlar için de geçerlidir.

Dünya hayatı bir sınav olduğuna göre kaderin değişmezliği zaten söz konusu edilmemelidir.

Rabbimizin dilemesi her şeyin üstündedir ve kulun asıl ödüllendirilecek olan niyet ve gayretidir.

Kadere iman derken kast edilen, ana başlıklar altında bizim dışımızda bir planın olduğu, kaza ile bunların teker teker hayata geçtiğidir ki ilahi bu plana kimse itiraz edemez.

Bizim etki edebileceğimiz kısım mutlak kader değil, muallak kaderdir. Yani diğer, günlük, küçük işlerde gösterdiğimiz sebat ve irade. Bizim asıl sorumlu olduğumuz alan budur.

Sonra Rabbimizin olacaklardan habersizliği zaten düşünülemez.

Bizim kadere tek başımıza yön verebiliyor olmamaız da düşünülemez.

İşte kadere iman bu iki zıt kutbun tam ortasıdır ve kadere iman bunu gerektirir. Özetleyecek olursak; mutlak kader ilahi iradenin hükmünde, muallak kader bizim tercihlerimize bağlı haldedir. gayret ve niyetimizle yön verebildiğimiz bu küçücük muallak kader boyutu muhtemelen bizim sınavdan sorumlu olduğumuz alandır.

Öte yandan mutlak kaderin kaza edilmesi halinde gösterdiğimiz sabır ve şükür, iman sınavının ve kulluk bilincinin aynasıdır.

Akibetimiz yaptığımız (cüzi irade) tercihlere göre ve mutlak kaderin kazalarına vereceğimiz tepkilerle nihai şeklini alacak, cennetlikken cehennemlik veya cehennemlikken bir anda cennetlik olabilecektir.

Sonuçta bilmediğimiz kaderimizde her şey yazılı ve değişmez olsa bile yapmamız gereken iman, ibadet ve ahlak üçgeninde salih amel üretmeye çalışmak ve doğru-dürüst yaşamaktır.

Kader bahsi üzerinde çok konuşulmaması gereken bir bahistir. Çünkü bir kedinin de, insanın da, yan sokaktaki binanın da, dünya ve kainatında, başka kişilerin de kaderi vardır. Ve kader çoğu zaman müstakil değil çok katılımlı cereyan eder. Yani o ailenin evladı olmakla, o esnada yoldan geçmekle, o trende yer almakla ortak kader ağlarına bağlanırız. Düşünüldüğünde bu muazzam bir ağdır ve insan aklı ile anlaşılabilecek bir şey değildir. Lakin akledemiyor olmamız inkarı gerektirmez. Bilakis aklımızın errmediği işlere, gayba, mucizelere görmeden iman etmek imanın esasıdır.

O halde kaderi inkar etmek, kadere iman etmeyi iman esaslarından saymamak hak değildir.

Bu aynı zamanda çok tehlikeli bir yere de varır ki bir taşın yerinde kımıldaması bile Levh-i Mahfuz’da yazılı iken kaderi inkâr o defteri de, o defterde yazılı olanları da, Allah korusun o defterin varlığını da inkara götürür ki bu küfürdür.

Son söz olarak şu eklenmelidir ki;

Kader ve kaza vardır. Bilsek te bilmesek te hakkımızda bir plan ve yaşayacağımız her bir zerre/saniye bilinir haldedir. Biz bunları bilmiyoruz diye teslim olmak yoktur. Çünkü iyiliğe ulaşmak için göstereceğimiz gayret ve emek inşallah bizi her halukarda kurtaracak olandır.

Sonuç olarak; kader ve kazaya iman, kaderi inkâr ile tam kaderci yaklaşım kutuplarının tam ortasında yer alan ve yukarıda bahsedilen haliyle anlaşılması lazım gelen bir meçhuldür.

Kul kader ve kazaya iman ederek başına gelecekleri sabırla kabullenmek ve azimle ibadet, iman etmekle mükelleftir.

Kader ve kazaya iman bu yüzden imanın başlığıdır ve iman etmeyi gerektirir.

NOT; zalimlere, kötülere, bilgisiz ve ehliyetsizlere tahammül göstermek, her türlü kötülüğü icra eden kötü yöneticilere teslimiyet (kaderdendir diyerek teslim olmak ve değişikliğe razı olmamak) kadere iman demek değildir. Aksine kadere iman; o kötülere karşı vereceğimiz iman mücadelesi ile lehimize değişebilecek olan mukadderattır.

Kadere iman, imanın şartı mıdır

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür

Kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür

Kazada rıza, belada sabır, bollukta şükür Kaza başa gelenler, bela istenmeyen hadiseler, bolluk refah ve ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir