Anasayfa / AHİR ZAMANLAR / Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev
imanilmihali.com
Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev

Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev

Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev

“Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız. Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu. Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim. Allah yardımcımız olsun!”

Yukarıdaki satırlar, Mustafa Kemal Atatürk’ün 1923 yılında, Cumhuriyet’in ilanından hemen bir gün sonra (30 Ekim 1923) İsmet İnönü’ye yazdığı mektubun son bölümüdür.

Bu mektubun yazılış maksadı ve sonrasında yaşananlar incelenecek olursa yazı başlığına esas konunun ehemmiyeti de çok daha iyi anlaşılacaktır. Çünkü Türk İstiklal Harbi ve Türk İnkılabı sadece Anadolu’ya has bir haykırış veya direniş değil, tüm Türk ve İslam alemine ışık tutacak bir başkaldırış ve aydınlanma hareketidir.

Milli mücadelenin baş aktörleri durumundaki Mustafa Kemal Paşa ve İsmet İnönü’nün gerek muharebe meydanlarında ve gerekse İnkılaplar safhasındaki siyasi hamlelerde olaya bu pencereden bakmak lazım gelir ki modern Türkiye Cumhuriyeti’nin kazanımlarının nasıl emsalsiz, köklü ve etkileyici olduğu daha iyi anlaşılabilsin.

Açıklamak gerekirse 1919 yılı itibarıyla dünyanın hali hiç iç açıcı değildir. Birinci dünya savaşından çıkmış ülkeler milyonlarca evladını kaybetmiş, evler tesisler yıkılmış, açlık ve hastalıklar yaygınlaşmış, genç nüfus azalmış, medeniyet adına olan birikimler tahrip edilmiş, işgaller, zulüm ve işkenceler dört yanı sarmış en azından açlık ve fakirlik devletlere egemen olmuş, köhne itikad ve alışkanlıklarla devam edilemeyeceği anlaşılmış, zengin ve fakir ülkeler arası uçurumlar iyiden açılmış ve kapitalist ve emperyalist (paraya dayalı gücü savunan ve yayılmacılığı esas alan) politikalar siyasetlere egemen olmuş, faşist diktatörler ve tek kişilik yönetimler halkları boğmuş, dünya sol ve sağ olarak kutuplaşmış, ülke insanları ittifaklar sebebiyle hiç tanımadıkları ülkelere gidip savaşır olmuş, nihayet dünya tam anlamıyla bir savaş sahnesine dönmüş vaziyettedir.

Biten dünya savaşına rağmen tesis edilemeyen barış ve yerine oturtulamayan dengeler sebebiyle dünya ikinci bir savaşa gebedir ve kazanan devletler mağlup olanların kanlarını emmekle meşgulken her devlet kendi bekası için diğer ülke halk ve topraklarına göz dikmektedir. Teknolojiler silaha ve savaşa dayalı haldedir, medeni anlaşmalar olmadığı için güçlü devletler her türlü savaş hilesini rahatlıkla uygulayabilmekte, yeni bombalarını diğerlerinin topraklarında kullanabilmekte, ölen insanlar kimseleri rahatsız etmemektedir.

Galip devletlerin, teknolojide mesafe kat etmiş ulusların diğerlerine yaşama hakkı vermediği bu tabloda ülkemiz dahil çoğu Müslüman ülke mazlum durumdadır ve birkaç Avrupa devleti hariç diğerlerinin halkları kan ağlamaktadır. Toplumların en temel ihtiyaçlarını dahi karşılayamadığı bu acınası düzende, sözde medeni Avrupa devletleri medeniyet naraları ile emsalsiz barbarlıklara imza atarken açgözlülükleri ve insansızlıklarıyla tarihe kara leke olarak düşmektedir.

Mazlum devletler ise evlatlarını savaşlarda şehit vermiş, yolsuz, hastanesiz, topraksız, parasız ve en acısı umutsuz haldedir. Dünya kaosa mahkumdur ve ateş kusan silahlar dünyada arzulanan barış ve huzuru getirmeye yaramadığı gibi sömürgeci devletlerin doymak bilmez açlıkları yaşanan zulmü her geçen gün daha da artırmakta, öyleki bu hunharca saldıran devletler kendi aralarında daha fazla toprak  kapma savaşına dahi girmekte, sayısız gizli anlaşma ile tüm uluslar diğerlerinin hatta müttefiklerinin dahi kuyusunu kazmaktadır.

İşte 1919 yılında durum budur .  Mazlum olan sadece virane Osmanlı’dan arata kalan bir avuç toprak değil tüm Avrasya, Ortadoğu ve hatta Avrupa’dır.

1923 yılına gelindiğinde ise tablo biraz değişmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti ordusunun emsalsiz zaferi ile temizlenen Anadolu ve Lozan ile teminat altoına alınan Türk İstiklal Ve Cumhuriyeti, akabinde Hindistan, Afganistan, Irak, İran, Suriye gibi ülkelere de umut ve örnek olmuş, Türkiye Cumhuriyeti önderliğinde tesis edilen Paktlar ve çok taraflı anlaşmalar ile Balkanlardan Ortadoğu’ya kadar tüm coğrafyalarda bir güven ve umut hasıl olmuş vaziyettedir.

Savaşın bitmesi veya İkinci Dünya savaşına kadar geçecek sürede savaştan korunma – barış ortamının tesis edilmiş olması elbette yeterli değildir. Çünkü yapılacak çok şey vardır ve barış sürekli değildir. Ülkeler bir yandan yara sarmak, bir yandan ilerlemek, bir yandan halkın sosyal ihtiyaçlarını karşılamak ve bir yandan da olası savaşa hazırlanmak zorundadır. Tüm bunlar ise para, çalışmak, umut ve iş gücü ihtiyacı demektir. Çoğusu fakir ülkeler için bunlar hiç te kolay değildir.

Türkiye Cumhuriyeti işte burada da yine sahneye çıkan, tıpkı bağımsızlığın kazanılmasında nasıl öncü ve örnek olduysa, aydınlanma ve toparlanma sürecinde de lider olan bir umut güneşidir.

Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşlarının başardıklarının her an diğer ülkelerce izleniyor ve taklit ediliyor olması, genç Cumhuriyetin ekonomi, sanat, spor, tarım, sanayi alanlarında kat ettiği başarılar ve siyasi ilişkilerde sağladığı güven ve dayanışma ortamı sadece savaşmak bahsinde değil, gelişmek ve medenileşmek bahsinde de Türkiye’yi örnek bir hale getirmiştir.

Muhakkak en mühim örneklerden birisi Laiklik ilkesinin Anayasa ile teminat altına alınmasıdır ki tüm Müslüman ülkelere esas olacak bu husus maalesef çoğu tarafından hala başarılamamıştır. Çünkü nihayetinde diğer Müslüman ülkelerin yaptığı şey Türkiye Cumhuriyeti’ni taklit etmektir ve taklit olduğu için de yeterli menzile ulaşamamış, bugün hala teokrasi altında inim inim inleyen bu uluslar ne dini ve ne de hayatı gerektiği gibi yaşayamamaya mahkum olmuşlardır.

Mustafa Kemal Atatürk ve dava arkadaşları içinse durum farklıdır ve yapılan her inkılap bir zaruret ve halk isteği neticesi olduğundan tereddüt yaşanmamış, yapılan her hamle halk tarafından anında desteklenmiş ve yaygınlaşarak yerleşik hale gelmiştir. Atatürk İnkılaplarının evrenselliği ve kalıcılığının sırrı da buradadır. Yani bu inkılaplar iş olsun diye değil, ihtiyaca binaen tesis edilmiş muazzam yapılardır ve hem sanat eseri, hem yıkılmaz kale hem de örnek birer abidedir.

İşte 30 Ekim 1923 sabahı Mustafa Kemal Atatürk’ün gayretlerin adeta tam ortasında İsmet İnönü’ye yazdığı mektup bu kutsal davanın neden ve nasıl yürümek zorunda olduğunu anlatan, yapılacak çok şey olduğunu tespit ve tarif eden, neden başarılmak zorunda olduğunu tarif eden bir mektuptur ki orada seçilen kelime kaderin yüklediği mesuliyettir.

Dünya selameti, barışı ve insanlığın bugün geldiği nokta dikkate alınırsa 1923 yılında ve yakın sonrasında yapılanların dünyaya ne güzellikler kattığı daha iyi görülür. Yayılmacı ve sömürgeci devletlerin kendi davalarında neredeyse yüzyıl kaybetmiş olmaları Atatürk İnkılapları sayesindedir.

Dünya devlerinin Türk ve İslam düşmanı olması boşuna değildir.

Kader, ölçü ve nizamdır, alınyazısıdır, kutsaldır, Allah’ın takdiridir.

İstiklal harbinde ve İnkılaplar sürecinde Türk Ordu ve devletine yardım eden Yüce Allah, bu iman cephesinin diğer tüm mazlumlara örnek teşkil etmesini istemiş, bizlere nasıl dürüst ve namuslu bir lider ile yaşanan halk egemenliğiyle güzel şeylerin başarabileceğini gösterirken, diğer mazlum devletlere de Türkiye örneğini göstererek onlara da takip etmeleri gereken yolu işaret buyurmuştur. Yazık ki o örnek alan devletlerin hiçbiri yeterince feyz alamamış ve cesur olamamışlardır.

Atatürk’ün bir anekdotta belirtildiği şekilde, kendisine bizim ordularımızın da başına geçseniz de biziz de kurtarsanız diyen diplomata, halkınız ölmeye hazır olduğu zaman haber verin geleyim şeklindeki cevabı Türk Milletinin bu kutsal davadaki başarısının ve diğer devletlerin başarısızlığının cevabıdır.

Yüce Allah, inançlı, namuslu, esaret bilmeyen, dürüst ve mert Türk’ün tarihten silinmesine razı olmamış, iman ordusunun neferleri tırnağıyla dişiyle zalimlere karşı koymuş, canlarını ortaya koyan onbeş yaşında erkek evlatlar dahi şehadet şerbetinden gülümseyerek içmiştir.

Türk’ün ne yüce bir millet olduğunun göstergesi bu haysiyet ve şeref manzumesi, işgal güçlerinin hala anlayamadıkları mağlubiyet sebebidir.

Atatürk bu kutsal inancı askerlerinin göz bebeklerinde görebilmiş, bu inanç ve Allah sevgisini potansiyel (durağan) enerjiden kinetik (hareketli) enerjiye çevirebilmiş emsalsiz bir önderdir.

Ve bu muhakkak Allah’ın yardımıyladır.

Allah’ın en sevgili kullarından olan Mustafa Kemal, muharebe kaybetmemiş, başarısız olmamış, öngörülerinde yanılmamış, hata yapmamış, kendisine bahşedilen kabiliyetleri vatan ve milleti için sonuna kadar en güzel biçimde kullanmış bir deha ve güzelliktir. İslam’ın hak ettiği temizlik ve saydamlığa ermesine de vesile olan Atatürk, İslam’a, İslam tarihi içinde en büyük hizmetleri veren kullar arasındadır.

Atatürk ve yapmaya çalıştıkları; tüm dünya huzur ve barışı için örnek, mazlum devletler için emsaldir.

Kahraman Türk Milleti, Kaderin kendisine yüklediği bu mesuliyeti, layıkıyla yerine getirmiş, halkına, mazlumlara, işgalci güçlere, içteki ve dıştaki hainlere ispat etmiştir. Anadolu halkı Atatürk ve dava arkadaşlarından razıdır, inşallah Yüce Allah’da razı olacaktır.

Şimdiden sonra yapılacaklar ise o emsalsiz başarı ve gelişmelerin zaman hamuruyla yoğrulmuş ama özünden bir şey kaybetmemiş şeklini sürdürmek gayretinden başka bir şey değildir.

Düşman orada aynen durmaktadır. Silahlarını kuşanmasa da, para, teknoloji, kumpas, faiz türü adı konmamış silahlarla sürekli ateş etmekte, topraklarımıza asker göndermese de fabrikalarımıza, basınımıza, meclisimize, okullarımıza düşman neferleri ve casuslar sevk etmekte, savaş bombalarla olmasa da soğuk veya asimetrik vaziyette devam edip gitmektedir.

Kaderin yüklediği aydınlanma ve akıllanma hareketinin muzaffer Milleti Türkiye’nin, tüm Türki Cumhuriyetlere ve Ortadoğu Müslüman halklarına lider vaziyetini çok iyi bilen yayılmacı ve sömürücü güçler için, bir numaralı hedef olması da bu yüzdendir.

Vaktinde sayısız iç ve dış hain varken şimdi de vardır, vaktinde yüzlerce işbirlikçi varken şimdi de vardır, vaktinde bizden olmayanlar, inkılaplara karşı olanlar, Cumhuriyete karşı olanlar, Atatürk’e düşman olanlar varken … şimdi de vardır.

O zaman onların isyan ve mücadelesi yaban otlarından temizlenmiş aydınlatıcı ve erdirici İslam’ın tesis edilmesine iken bugün de aynı dava İslam’ı tahrif etmek ve merdiven altına indirerek Kur’an’dan uzaklaştırmak şeklindedir.

O zaman nasıl halk egemenliğine karşıysalar bugün de köhne, teokratik (sözde dine dayalı) düzeni tesis etmek için can atmaktadırlar Oysa kurmayı hayal ettikleri düzen ne Allah emridir ve ne de halak mutluluk getirmeyecektir. Kur’an’a da zinhar karşıdır. Halifelik ve saltanat tarihte hiç olmaması gerekirken olmuş ama Cumhuriyet ile ortadan kaldırılmış kurumlardır.

Bugün Atatürk ve Cumhuriyet’e düşman olanların arzusu tüm bu kazanımları ortadan kaldırmak, sadece Türkiye’yi değil, Türkiye’yi örnek alan tüm mazlum devletleri de karamsarlığa ve yokluğa mahkûm etmektir.

Ancak Yüce Allah bu dipsiz arzulara müsaade etmeyecek, Allah’ın yeryüzündeki orduları olan Türkler tarihten silinmeyecek, mertlik ve namus ateşi sönmeyecek, mü’minler mağlup edilemeyecektir.

Çünkü kader Türk Milletine İslam’ın da, insanlığın da, insanca yaşamında bayraktarlığını vermiştir ve Mustafa Kemal bu sancaktarlardan sadece birisidir. Bu yüzden Mustafa kemaller tükenmez, tükenemez.

Allah, kahraman Türk Ordusu ve İmanlı Türk Milleti ile beraberdir. Allah yanımızda olduğu müddetçe de tüm cihan bir araya gelse bu inanç ve devlet yıkılmayacaktır.

Çünkü Türk ve Müslüman aynı manadadır.

Birini diğerinden ayırmaya çalışmak en basitinden özü anlamamak, davaya engel hatta düşman olmaktır.

Kur’an nasıl kıssalarla din tarihinin yanlış ve doğrularını gösterir ve olması gerekeni emrederse, Türk İnkılap tarihi ve dünya tarihi yanlış ve doğrunun nasıl olduğunu ve olması gerekenin “Türk gibi olmak” olduğu açıktır.

Artık Allah’ın yeryüzündeki gölgesi gibi şirk kokan safsatalarla ortalarda dolaşanlar payelenemeyecekse bu Atatürk ve dava arkadaşları sayesinde ve tabi Allah’ın izni ve yardımıyladır.

Allah’ın izni olmadan bir yaprak yere düşemezse ki öyledir, Atatürk önderliğinde bu milletin başardıkları da Allah’ın rızası ve izniyledir. Bu cihetle Allah’ın kendisine gerek savaş anlarında ve gerekse inkılaplar safhasında yardım ettiği Atatürk gibi bir iman neferini din düşmanı göstermekle beyhude zaman kaybetmek yerine, doğru olan O’nun Allah’a ve milletine olan inancından feyz alabilmek, Allah rızasına tıpkı O’nun gibi nail olmaya çalışmaktır.

Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev sebebiyle de, bu şafaklarda yüzen al sancak asla inmeyecektir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Bütünleşemeyen İslam

İslam’a hizmet nedir

İslam’a hizmet nedir “… Eğer Allah’ın, insanların bir kısmını bir kısmıyla defetmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir