Anasayfa / AHİR ZAMANLAR / Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet
imanilmihali.com
Kaderin Türk Milletine yüklediği ilahi görev

Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet

Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet

Kader, kâinattaki ahenk ve ölçü, olan ve olacak her şey, tercihler ve mecburiyetler, bilindik ve bilinmedik tüm müsibet, gelişme, hayır ve şerlerdir. Kaderin tek hâkimi Yüce Allah, kaderi bilen sadece Allah’tır. Bu yüzden kaderin hikmeti o şey başa gelmedikçe bilinemez ve gayba dair her şeyin bilgisi sadece Allah’tadır.

Kader bahsinin elbette iki ana teması vardır ki bunlar irade ve tevekkül kavramlarıdır.

İrade konusuna kısaca değinirsek kul cüzi irade sahibidir ve kendisine bahşedilen akıl ve ruhla, kalp ve vicdanla, idrak ve şuurla olaylara yorum getirir, söz söyler, niyet ve ameller üretir. Tecrübesi, bilgisi, alışkanlık ve inançları istikametinde doğruya veya yanlışa hür ve serbest olarak yönelir ama akıl taşıdığı ve kast ettiği için o şeyin iyi veya kötü sonuçlarını da üstlenir.

Kulun iradesini ortaya koyması Yüce Allah nezdinde bir dua ve yakarıştır ki Yüce Allah o niyete rıza gösterir ve gerçekleşmesi için güç verir yahut o şeyi onaylamaz ve güç vermez, gerçekleşmesine müsaade etmez.

Yüce Allah o şeye müsaade eder ve güç verirse dahi mesuliyet kuldadır çünkü ilk adımı atan, kast eden, niyet eden kuldur. Yüce Allah merhameti ile o denli insanı sever ki o iyi şey sonuçlanmasa dahi Allah niyetleri ödüllendirir ama o şey kötüyse ve gerçekleşmezse kula günah yazmaz.

Lakin o şey gerçekleşirse sonuç kulun amel defterine niyet ve amel olarak işlenir ve niyet amelden üstündür.

Yani insan irade sahibi bir varlıktır ve kader kısmen o kulun iradesi ile yaptığı tercihlerle şekillenir. Kulu aşan durumlarda da irade sadece Allah’a aittir ve kula düşen sabır veya şükürle razı olmaktır.

Başkalarının amel ve niyetlerinden de etkilenen insan, diğerlerinin kaderlerinden de etkilenir. Bu anlamda dünyanın da, kainatın da, insanlığın veya milletlerin de kaderi vardır.

Bu kader süre veya mahiyet olarak bizlerce çok malum değilse de biliriz ki milletlerin ortak kaderi o millete mensup herkesi kapsar ve etkiler.

İslam’ın komşu ve akrabaya, ana babaya, gelecek nesillere verdiği kıymet ve önemin sırrı da aslen buradadır.

Tevekkül konusu ise kulun iradesi, gücü ve kabiliyetleri ile güzel ve iyi şeyler başarmak için güç ve emek sarf etmesi, elinden geleni, aklı erdiğince yaptıktan sonra kararı ve neticeyi rızasıyla Yüce Allah’a bırakmasıdır.

Bu anlamda tevekkül Rabbin kudret ve hükmüne rıza göstermek, ilahi irade karşısında boyun bükerek teslim olmaktır. Kula düşen zaten bu teslimiyettir ve bu teslimiyetin adı İslam’dır.

Kişiler gibi milletler de ellerinden geleni yapmaya çalışır ve neticeyi Yüce Allah’a bırakır.

Kul ile milletler arasındaki fark cüzi irade sahipleri sayısındaki farktır ve maalesef insanların çoğu azmış ve haddi aşmış bir hayat yaşama hevesinde olduğu için toplumlar iki kutup halindedir.

Bu kutuplardan birisi iman kutbudur ki Allah’In salih kulları olmayı dileyen bu grup için yaşanan yanlışlar kahredicidir, şeytana tapmalar, paraya kul olmalar en büyük işkencedir. Bu düşüncedeki insanlar Allah yolunda şeytana ve imansızlıklara karşı can ve malla cihat ederler lakin sonucu yine tevekkülle Allah’a bırakırlar. Allah o güzel kulların niyetlerini ve gayretlerini elbet bilir ve saf ve masum olduğu müddetçe de başarıya ulaşamasa dahi ödüllendirir. Çünkü Allah teşebbüsleri dahi masum ve Kur’ani ise ödüllendirendir. Bu kesim inşallah cennetlere aday kesimdir.

Kutuplardan diğeri imansızlar kutbudur. Günah, kin ve nefret tohumları eken bu ikinci grup, şeytan ve nefsin tutsağı olarak dini ve fıtratı anlayamamış, iman lezzetinden istifade edememiş, Allah’a teslim olmayı kabul etmeyen gruptur. Maalesef bunların sayısı çoktur çünkü cehennem ağzına dek dolacaktır ve ayetin ifadesiyle insanların çoğu iman etmez!

Bu iki kutbun rekabet veya mücadelesi neticesi millet veya ulusların geldiği nokta ise Allah’a arz edilir ve Yüce Allah o toplumun azgınlık veya iman durumunda göre o topluma dair ilahi iradesini ortaya koyup, meleklerine emirler verir ve o toplum o andan itibaren, Allah aksini dileyene kadar o mahkûm olduğu hayatı yaşar.

Lakin Allah’ın merhamet ve lütfu çokça geniştir ve o ümmet ve milletlere zaman zaman uyarıcı, aydınlatıcı, tehlikeyi haber verici, doğru yolu gösterici kullar gönderir.

Hz. Peygamberimiz gibi Peygamberler kavim, ümmet veya tüm insanlığa kalbi güzellik ve hakiki faydayı gösterir, kurtuluşa giden esenlik yollarını tanıtır.

Atatürk gibi liderler o toplumu, milleti karanlık bağnazlıklardan kurtarır, aydınlık yarınlara, Kur’an İslam’ına, akıl ve bilime taşır.

Ama insanlar zalim, nankör ve bencildir.

Peygamberleri öldürmeye dahi tevessül eden insanlık, kendileri gibi insan olan ve doğruyu göstermeye çalışan önderlerine de nankörlükle ve nimete şükretmeyerek haksızlık etmekten geri durmaz.

Maneviyata ve maddiyata dair bu nimetlere şükreden ve minnet duyan kesim elbette vardır. Ama bir kesim de vardır ki şeytana olan biatlarını sürdürerek güzellik ve iyiye yapılan çağrıları duymazdan gelir, bencillikle haksız ve adaletsiz şeylere imza atar.

Türk Milleti, İslam denen ulvi nimetle tanışmış, zorla veya istilayla değil sevgi ve hoşgörüyle dine girmiş, o andan itibaren de İslam’ın sancaktarlığını üstlenmiş Yüce bir millettir. Çünkü İslam’ın en temel değerleri ile Türklüğün en yüce kabulleri aynen örtüşmektedir. Milletin örf ve kültüründe olan mertlik, namus, şehit olmaz arzusu, dürüstlük ve merhamet, eşitlik ve kardeşlik hissi aynen din ile de emredildiğinden Türklerin İslam’a ısınması ve çok kısa sürede benimseyerek örnek seviyede yaşaması mümkün olmuştur.

Zaman içinde gerçek kıymet ve değerlerini unutan, Avrupa’ya uzanmakla şeytanlarla yakınlaşan, devşirme hatun ve sadrazamlarla gerçek kimliğini kaybeden Türkler maalesef İslam’dan da Türklüğün yüksek değerlerinden de uzaklaşmış ve tanınmaz hale gelmiştir.

Yüce Allah bu kötü gidişe dünya selameti ve Türklüğe verdiği görev sebebiyle elbette razı gelmemiş ve o andan itibaren Türklerin çoğunlukta olduğu ama Türklükten uzak devlet önce durmaya, sonra gerilemeye ve nihayet küçülmeye başlamış, servetler tükenmiş, topraklar kaybedilmiştir.

Yüce Allah Türklere verdiği kuvvet ve gücü geri almış, yaptıklarının belki de cezası olarak sayısız düşmana musallat etmiş, asırlarca himaye edilen Ortadoğu İslam topluluklarının ihanetine maruz bırakmıştır.

Tüm bunlar ise Türklerin, doğruluk ve imanda yeterince sağlam duramamasının bedeli olmuştur.

Etkilenen ise sadece Türk milleti değil, Türk Milletinin gölgesinde ve mahiyetinde yaşayan tüm Türk ve İslam alemi olmuştur. Bozulan ve tanınmaz hale gelen Türklük ve İslam’ın kaçınılmaz neticei olarak o ülkelerde de deformasyon başlamış, İslam yerine tarikat ve mezhepler, Türklük yerine başka başka akımlar filizlenmiştir. Neticede bozulan Osmanlı tüm coğrafyayı bozmuş, o halklar örnek aldıkları Osmanlı ile aynı akibete yuvarlanmaya başlamıştır.

Lakin Yüce Allah yine lütuf ve merhametini göstermiş, yok olmanın eşiğine kadar gelen Türk’e Atatürk’ü nasip etmiştir. İmandan ve Milletinden aldığı güçle Atatürk ve dava arkadaşlarına güç ve destek veren Yüce Allah, iyiliği ve kendi yolunda mücadeleyi ödüllendirmiş, iman sahiplerinin zayıf ve sayıca yetersizliğine rağmen kalplerindeki imana mükafat vererek, diğer orduları ile de destekleyerek, muzaffer kılmıştır.

Önce Çanakkale’de ve sonra İstiklal harbinde Türk’ün muzaffer olmasındaki gerçek hikmet, Türk ve İslam olan bu Milletin yeniden Allah ve mertlik yoluna geri dönme arzusudur.

Bu sayede hem sayısız düşman dize getirilmiş ve hem de sayısız aydınlanma inkılabı hayata geçirilerek bir yandan İslam yaban otlarından temizlenmiş ve diğer yandan Türklük unuttuğu değerlerine geri dönmüştür.

Türk İstiklal harbinin ve Cumhuriyet İnkılaplarının gerçek başarısı da buradadır.

Allah’ın gölgesi diye ortalıkta dolaşan halifelerle, millete kul veya mal muamelesi yapan sultanlarla, Arapçaya mahkum İslam ile, hurafe ve uydurma hadislerle bezenmiş bir din ile karanlıklara mahkum edilmiş İslam, milletin evvela imana ve sonra Kur’an’a dönmesiyle şeffaf ve berrak bir hal almış, din karartıcı ve kahredici değil erdirici ve kurtuluşa götüren bir mahiyet kazanmıştır.

Türklük bu sayede namus ve şerefe, kahramanlık ve mertliğe, doğru ve güzele, haysiyet ve gurura, kardeşlik ve eşitliğe geri dönmüş, kısa sürede maddi ve manevi olarak toparlanarak yücelmiştir.

Atatürk ve dava arkadaşlarının Yüce Allah’ın bir rahmeti olarak bu topluma kazandırdıkları kalıcı mahiyete ersin diye de Cumhuriyet yönetimi halkın kaderi olmuş ve Atatürk sevgisi Cumhuriyet’le özdeş olarak kalplere yerleşmiştir.

Aydınlanan ve uçurumun kıyısından dönen Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin bu muazzam başarısı komşu devlet ve milletlerce de hayranlıkla ve gıpta ile izlenmiş, Türklüğün ve İslam’ın yaşadığı bu aydınlanma süreci onlara da umut ve örnek olmuştur. Neticede Laik Türkiye Cumhuriyeti’nin dini hayatla ve devletle muntazam birleştirmesine tanık olan komşu devletler bu yeni devlete saygı duymuş ve rehber edinmiştir.

Tüm İslam ülkelerinin Türkiye’nin laik Cumhuriyeti’ne özenmesi ve İslam ülkelerin lideri olarak Türkiye’yi görmesi bu sebepledir. Çünkü aklı kalple birleştirebilen Türk Milleti, Allah yolundan sapmadan aklı takip edebilmenin mümkün olduğunu da tüm cihana göstermiştir.

Keza Türkiye cumhuriyeti, esareti reddeden, şehit olmayı arzulayan, esir olmaktansa ölümü kabul eden, haysiyetli dik duruşuyla tüm milletlere namus ve erdemi örnek olarak yaşayarak göstermiş ve bu sayede Türki tüm Devletler Türkiye’yi cihan lideri ve örnek ülke kabul etmiştir.

Elbette yok olmanın sınırına gelmiş Osmanlı’yı o karanlık dehlizlerden kurtarıp aydınlık yarınlara taşımak kolay olmamış ve saysız şehit verilmiştir. Ancak her bir şehit modern ve laik Türkiye’nin temeline feyz ve can katmış, bu vatan topraklarının kutsallığına kutsallık eklemiştir.

Dünyanın tam merkezinde yer alan, sayısız nimetle mükâfatlandırılan bu mukaddes Anadolu topraklarını Türk’e emanet eden Allah, gerek Ortadoğu’ya, gerek Asya ve Avrupa’ya da yakın olmasını dileyerek oralara da iman ve şerefi taşımasını dilemiştir.

Kaderin Türk Milletine yüklediği mesuliyet de tam olarak buradadır.

Türk milleti sadece kendisi için değil, tüm iman alemi, tüm Türklük ve Türk gibi mert düşünebilen halk ve milletlerin lideri olarak tüm mazlumların sesi, bileği ve lideridir.

Yüce Allah dünyada hızla yayılmakta olan şer fikirlerin, Siyonist şeytani hamlelerin, kapitalist ve emperyalist düşmanların mazlum milletleri ezmesine karşı durmak ve lider olmak için Türk Milletini seçmiştir. Bu yüzden Türkler Allah’ın yeryüzündeki ordularıdır ve tarihten gelen güçle, kültür ve örflerden kaynaklanan kudretle, İslam’dan aldıkları imanla Türkler bunu Allah’ın izni ve desteğiyle yapabilecek kudrettedir.

Diğer tüm mazlum devlet ve milletlerin kaderleri üzerinde de etkili olan Türkler bu mesuliyeti taşıyacak iradeye sahiptir ve nasıl ki insan emaneti üstlendiyse ve cennetlere varis kılındıysa, Türkler de insani – beşeri yaşamın örnekleri olarak iyilik ve hakkaniyetin, adalet ve şerefin timsali olarak ahir zamanların emanetçisidir.

Çünkü Yüce Allah, Atatürk’ü ve Türk Milleti’ni sadece Türklere değil tüm cihana ve özellikle mazlum devletlere nasip etmiştir.

Bu yüce maneviyata düşman şeytanlar elbette olmuştur, olacaktır. Çünkü onların görevi hakka karşı durmak, şeytani emelleri, iblisin bir askeri olarak kıyamete dek sürdürmektir. İblisin ahdi istikametindeki bu gafletleri başarıya elbette ulaşamayacak ama nice canlar yanacaktır. Çünkü bir yandan aldanan ve imandan habersiz kulların cehennemlere mahkûmiyeti, bir yandan şeytanların işkenceler ile kahrettikleri mazlumların canları ve malları pek çok acıya sebep olacaktır.

Ama bunların tümü kaderin kilometre taşlarıdır ve sınav gereğidir.

Bu dünyadaki başarı; İslam ve iman nimetinin farkına vararak, tevhid ve takva yolunda yürürken Kur’an ile yaşamak şerefine ermek, kahpelik ve tuzaklar yerine mertlik ve güzelliğe hizmette yarışmaktır.

Asıl başarı ise Allah’ın verdiği nimet ve görevlere, emanet ve kabiliyetlere sadık kalarak hak ve adalet yolundan ayrılmadan, ahiret hesabını kolayca verecek tarzda doğru ve iman dolu bir hayat yaşamaktır.

Bu dünyada çekilen ızdırapları ve dökülen gözyaşları ahiret yurdunun mücevherleri olacak, Allah ve vatan yolunda sarf edilen canlar ve mallar ahirette cennet köşkleri ile inşallah mükâfatlandırılacaktır.

İslam’a ve Türk’lüğe geri dönme gayreti Allah’ın bir emri ve lütfu iken, bunu hazmedemeyen, istemeyenler için acı sonlar nasip olacaktır. Hz. Peygamber’in İslam’ından uzaklaşan din, Atatürk’ten ayrı tarif edilmeye çalışılan Türklük erdirici değil kahredicidir.

Bu oyuna gelenler ise kanan ve aldananlardır.

O halde Türk olanlar ve Türk gibi hissedenler “Ne Mutlu Türk’üm Diyene!” sözünü korkusuzca sarf edebilmeli, Allah’a kul olmaktan gayri fikriyatı olmayanlar “La İlahe İllallah” (Tek İlah Allah’tır, Allah’tan başka İlah yoktur) diyebilmelidir.

Türk ve İslam olmak aklın ve kalbin gereğidir.

Hz. Peygamberin ve Atatürk’ün izinden gitmek aklın gereğidir.

Ahirete akıp giden zamanda şeytanlar yerine Hakk’ın bu kaderine razı olmak iman gereğidir.

İmana ve Allah’a rıza göstermekten imtina edenler içinse yaşasın cehennem!

Bu yazıyı okudunuz mu?

Laiklik İslam’ın teminatıdır

Laiklik İslam’ın teminatıdır

Laiklik İslam’ın teminatıdır Atatürk ilkelerinin belkemiği durumundaki laiklik kelime olarak ayrıştıran, karıştırmayan manasına olup siyasi ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir