Anasayfa / DAHA FAZLA / Güncel / Dini yaşamak ve kemale ermek
imanilmihali.com
Dini yaşamak ve kemale ermek

Dini yaşamak ve kemale ermek

Dini yaşamak ve kemale ermek

İnsanoğlu doğar, yaşar ve büyür. Denilir ki herkes melek doğar yani lekesiz, tertemiz, iyiye kılavuzlanmış olarak. Sonra kimi insan olur kimi şeytan. Gerek ailenin, gerek sokağın, gerek arkadaş veya iş ortamının ve bilhassa maksatlı dinci kesim tarafından iyiliğe kılavuzlanmış insan bir süre sonra insanlıktan çıkar ve egoları, hırs ve kinleri, açlık ve sınır tanımazlıkları ile şeytanlaşır.

Şeytan İblis’in olgularının adı, kötülüklerinin ortaya çıkan haline verilen addır ki Kur’an’da bazı yerlerde de şeytan kelimesi ile asıl İblis aynı manada kullanılır ki bu kötülüğün mimarının ondn başkası olmadığına da delildir. Lakin suçlu yalnızca o değildir ve olamaz da.

İnsanlıktan çıkmak birilerinin sözleri ile, akletmeden, istemeden, açlıklara yenik düşmeden yapılacak bir şey değildir ve İblis kibri ve nefsi o kadar güzel kullanır ki insan teslim olur, aldanır. Bu noktadan hareketle İblis şeytani heves ve arzuların sonuçlarından % 49 suçluysa, % 51 suçlu olan insanın nefsi, benliğidir. Çünkü şeytan fısıldar, güzel gösterir ama asla zorlamaz. Şeytan evliyası dediğimiz sahtekar dinci kesim bu yüzdeler içinde İblise ait olan kısımdadır ve onlar bile kulu Allah yolu dışına çıkartırken asla zorlamaz.

Şeytan evliyası tüm askerleri, soyu ve nesilleri ile zorlamadan, cazip göstererek, aldatarak iş görür ve nitekim ahiret hesaplaşmasında insanları zorlamadığını iddia ve ispat ederek aklanacak hatta insanlar bana tapmasaydı belki düzelebilirdim iddiası ile de haklı hale gelecektir. Bu halde tüm vebal ve azapta insana yüklenecek ve lanetlenmiş, kovulmuş İblis’le birlikte tüm insanlık düşmanları cehenneme konuk olacaklardır.

Velhasıl insan aklı, ruhu ve şuuruyla, fıtrat gayesi ve daha doğmadan verdiği misak ile sadece Allah’a iman, ibadet ve kulluk etmekle mükellef nadide bir varlıktır. Ondaki derinlik İblisin secde etmeme bahanesi gibi sadece topraktan yaratılmış bir varlık olmasında değil, Rabbimizin kendi elleriyle yarattım dediği cinsten özenle yaratılmasından, Rabbimizin ruhunu bize üflemesi ile nadir kılındığımızdan, bize bahşedilen akıl ile seçme şansı verildiğimizden, özgür kılındığımızdan, kötü ve aldatıcılara rağmen Allah yolunu seçeceğimizden emin olan Rabbimiz biz insanlara ne kadar zalim, cahil ve nankör olsak ta güvendiği içindir. İblis işte bu derinlikleri cehalet ve kibirinden dolayı görememiş ve daha ilk adımda insanın iblis ve soyundan üstün olduğunun delilini kendi elleriyle vermiştir.

Bazılarının dediği gibi iblis ilimde ilericiliği ve Rabbimize sadakatle bağlı olduğu için secdeyi reddetmiş değildir. Öyle olsaydı sayısız ayetle lanetlenmez, insan düşmanı ilan edilmez, en kötü arkadaş olarak tasvir edilmezdi. Dahası iblisin tanımı imansızlara arkadaş olmasıdır -ki muazzez Peygamberimiz de mü’minlerin arkadaşıdır- kovulmuş, lanetlenmiş olarak anılmaktadır. Bu onun bilgili, takvada ileri olduğunun değil, cahil, nankör ve kibirli olduğunun beyyinesidir.

Uzun lafın kısası şeytan lakaplı iblis insanı lanetlenmesinin baş sorumlusu olarak görmüş ve insanı da şeytanlaştıracağına yemin etmiştir. Bu yemin kendisine tanınan belli süreye kadar sürecek ve ona kananlar kaybedecektir.

Bu zaman gelip insanların ve dünyanın haline baktığımızda yazık ki şeytanın ayetteki gibi insanlar hakkındaki kanısında çoğunlukla haklı çıktığını, insanların neredeyse tamamına yakınının kandığını, tevhid yolunun şirk denen kanlı tezgahlarla kirlendiğini görürüz.

Acı ama gerçek olan bu tespit bizlerin bilhassa Kur’an’dan ne kadar uzaklaştığımızın, nefsimizin ne kadar zayıf ve şeytanın ne kadar güçlü olduğunun – biz iman derecelerinde zayıf olduğumuz için- ilimin nasıl din aleyhine yontulduğunun ve insanlara dini tebliğ, öğretme, yanlışları düzeltme, açıklama, yorumlama ile sözde görevli din adamlarının nasıl işlerini yapmadıklarına ve hatta kasıtlı olarak aleyhte yaptığına, dünyevi istek ve hırsların nasıl kahırlı bir ahiret tasviri yarattığına ve kısaca kıyamete yaklaştığımız bu ahir zamanda devrin rahmani değil şeytani hale geldiğini ve Rabbimizin bizi adeta bir süreliğine – azmamıza ve haddi aşmamıza karşılık- şeytanla baş başa bıraktığının ispatıdır.

Buraya nasıl gelinmiştir noktasına bakmadan önce bu devrin tahribatını kısaca tasvir edecek olursak bozulan insanlık, yok edilen tabiat, rayından çıkartılan din, unutulan ahiret, çıkarlaştırılan dini ve maddi sömürüler, terör-şantaj-aforoz mantıklı dini zorlamaları hatırlamakta yarar vardır.

Bunları tek başına şeytanın yapabilmesi mümkün değildir ve yazık ki kendi kuyusunu asıl kazan insandır, zalim olan da aslen insandır.

İnsan bu hale nasıl gelmiştir? dediğimizde ise iki cevabımız vardır. Bilerek ve isteyerek birinci yol ve istemeden, cahillik kurbanı olarak ikinci yol.

Bilerek ve isteyerek zulmeden kesim dini tebliğ ve yorumla mükellef din adamlarının sahtelerinin tahribatı ve Kur’an’ı okumayan, anladığı dilde okumayan, Kur’an’ı başkalarından dinleyen, Arapçayı kutsal sayan, dini hurafelere, yobaz ve sofaların egemenliğine teslim eden, sözde sevgisi ile tekke şeyhlerini, türbe evliyalarını, din büyüklerini hatta Peygamberi ilahlaştırarak şirk tuzağına düşenlerdir. Bunlar şefaatçi, yardımcı, dost, veli arayışlarında kritik çizgiyi aştıklarının farkında bile olmadan Rabbimize saf duygularla ve iyi niyetli olarak ortaklar ve paydaşlar atayan kesimdir. bunlar Allah’ı bir yana bırakmadan yanına, berisine ortak-yedek ilahlar koyan, Kur’an üstü kitaplar ve Peygamberimiden başka kritik edilemez kişiler atayanlardır. Oysa Kur’an’dan başka kitap ve Peygamberimizden başka kişilerin sözleri ancak Kur’an ve Peygamberimizin çizgisindeyse makbuldür ve tartışmasız olan sadece Kur’an ve Peygamberimizdir.

Halbuki bu dinci tayfa nice kitaplar çıkartıp Kur’an hükümlerini geçersiz kılmakta, ayetleri değiştirmekte, ilham ve vahiy aldığı iddiasıyla dine yeni ayetler sürerken gizli bir peygamberlik hevesindedirler. Bu kesimin masum görülen zehiri; peygamberi ilah yerine koyup kendisini de peygamber koltuğuna oturtmak gayretidir ki bu tamamen şirktir ve şirk affedilmeyecek tek suçtur.

İkinci yola tabi insanlar ise ayetlerle hiç tanışmamış, namazda okuduğu dua ve surelerin ne demek istediğin, bile bilmeyen, dini okuyarak değil dinleyerek öğrenmeye alıştırılmış, baş örtüsü ve teravih namazı ile cennete gideceğini sanan cahil kesimdir. Bu kesim hakikatten nasibini almaya ihtiyaç bile hissetmeyen, dünya yaşamının dertlerine gark olmuş, paraya tapmaya şartlanmış, ayetleri sadece Kur’an’da arayan, evreni ve insanı kitap kabul etmeyen, Rabbimizin tecellilerini her yerde görmesi gerekirken göremeyen çoğunluktur ki bunlar birinci maddedeki zalimlerin kanını emerek beslendiği koyun sürüsüdür ki Kur’an insanlığa davar sürüsü haline gelmemelerini emretmiştir.

Bu cahil kesim dinden nasibini mezarlıklarda yasin okuyarak, farzları bir yana bırakıp şekli sünnetler peşinde koşarak, şefaatçilerin yardımıyla cennetlere alınacağını sananlardır.

Özetle kasıtlı din düşmanları, aşırı sevgi ile kişileri rableştirenler grubu ile cehalet kurbanı, aklını işletemeyen insan kitlesi sayesinde din hayata egemen olamamış, dincilerin dağıttığı ganimet insanların çoğunu satın almıştır. Bunların alacağı hak, kazanacağı hak ancak bu kişilerden aldıkları kadardır ve bunlar ahiret yurduna iman sepetleri boş olarak gidecek zavallılardır.

Oysa din aklı, bilimi, vahyi, Kur’an’ı, hak ve helali, amel ve ibadeti esas alan bir güzellikler bütünüdür ki Yüce Allah dinini Kur’an ile tamamlamıştır. Kimsenin eklemesine, yorumlamasına muhtaç bir durum yoktur. Bize şah damarımızdan yakın olan Allah ile aramıza birilerini sokmak düşüncesi baştan mantıksız ve dine aykırı, şefaat hakkının kimlerde olduğu, ne kadar ve kimlere, kimler tarafından şefaat hakkı tanınacağı belli değilken, Peygamberimiz kendi kızına bile ‘seni ben bile kurtaramam’ derken şefaatçilere yaranmak fikri baştan sona abestir.

Eş, ortak, şefaatçi tanımak zaten şirkin tanımıdır ve affedilmeyecek olandır.

İşte bu bilgili ama zalim, cahil ama aç gözlü tayfalar şeytanın ekmeğine yağ sürenler ve onu güçlendirip belki bir süre Rabbimizin bizden rahmetini esirgemesine neden olanlardır. Kötülük ve karanlığın bu denli egemen olmasının başka bir açıklaması var mıdır?

Gerçek ışık Kur’an, gerçek rehber İslam, kılavuz Peygamberimizdir. Kavuşulacak gaye Rabbimizin rızasını kazanmaksa ki ne cennete ulaşmak ve ne de cehennemden kurtulmak nihai hedef olmamalıdır, şeytanın yolundan uzak durmak, Allah’ın sınırlarına uygun yaşamak gerekir.

Din çok basit, çok temel ve kolaydır. Ama din bir o kadar da güçlü ve intikam alıcıdır. Yani insan gibi düzgün, sevgi-umut-yardım-iyilik dolu yaşandığı sürece tehlikelerden uzak durmak mümkündür. Yine köpekler ve eşekler gibi ot ve kemik uğruna birilerine yaltaklandıkça dinin gazabına uğramak kaçınılmazdır.

İnsan dini hayat olarak yaşarsa da bildiğimiz manada dini öğrenmeden, yaşamadan geçirilen hayatlar boş ve neticesizdir. İnsan bir zaman sonra dini tanımaya, yaşamaya daha basit ifadeyle emekli olduktan sonra namaz kılmaya başlar. Bu o kadar güzel duygular yaratır ki insan namaz kıldıkça yükselir ve aklanmaya başlar. Kur’an her okunduğunda insana huzur verir, temizler, aydınlatır.

Buraya kadar ki anlatılan safha sıradan insanlar için yeterli bile olabilir. Kamil insana doğru yol almak ihtiyacı ise bir süre sonra beliren açlığın etkisiyledir ve insan bir zaman sonra sadece Kur’an ve namaz ile yetinemez hale gelir. İşte o zamandır ki insan işin sadece okumak ve namaz kılmak olmadığını anlar. Daha derine inmek ve Rabbimize duyulan aşkı yüceltmek adlı bu ihtiyaç insanı gerçek kulluğa yaklaştırmaya başlar ve bir süre sonra insan ne denli günahkar ve dünyanın ne denli acınacak hale getirildiğini anlar.

Bu noktada iki seçenekten birisi küsmek, moral bozmak ve eskiye dönmek, diğeri ise daha derine gidebilmek için daha çok okumak, araştırmak, kazanılan güzellikleri yaymaya çalışmaktır.

İkinci yol izlendiği zaman insan evrende bir nokta iken ne kadar yüce, basit etle kemikten yapılmışken ne kadar mukaddes olduğunu idrak eder. Yine bu insan akılla Rabbe ulaşılamayacağını, O’na sadece aşkla gidilebileceğini anlar. Bu seviyenin insanı aynı zamanda iblisi daha iyi anlar ve güçlendirdiği imanı ile kendisine kalkan yaparken kötülüğü yerden silmeye niyetlenir.

Bu seviyeyi de geçebilmek nasip olursa şayet insan Allah’ın ayetini çiçeklerde, güneşte, su damlasında, sözlerde, mimiklerde, kedi yavrusunu besleyen anne kedide görmeye başlar. Bu iman ibadetin, ahlakın güzelini de insana hediye eder. Bu güzellikler manzumesinin neticesi hayırlı ameller, saf yürekle sevgi dokunuşları, haramlardan uzak yaşamlar, şeytanı çok uzaklardan tanıma kabiliyeti verir insana.

Her seviyede vazgeçmek, yorulmak ve iblise mağlup olmak olasıdır.

Peygamberimiz bile, ayette buyrulduğu şekliyle her şeye rağmen ‘kovulmuş şeytandan Rabbimize sığınırım’ diyerek ilahi kudrete sığınmıştır. Bu sığınmanın ayette de geçmiş olması tehlikenin büyüklüğünün olduğu kadar Rabbimizin kudretinin de bir delilidir. Ama bizler için şu manadadır ki İblis güçsüz imanları her zaman esir alabilir ve almaktadır da.

Bugünkü dünya yaşamının hali bu teslim alışın ispatıdır. Dengeleri bozulmuş tabiat, ağaç katliamı, hayat pahalılığı, emeğin karşılığının verilmemesi, dine sokulan sahtecilikler, yalan, iftira, zulüm ve haksızlıklar, terör ve saldırılar, hain ve en alçak dini değerlere yapılan saldırılar, betonlaşan dünya, kısalan etek boyları, zayıflayan aile bağları, maneviyattan her geçen gün uzaklaşan gençlik iblisin zafer çığlıklarıdır.

Mü’minler, salih kullar, gerçek dindar kesim sabretmekte, azı hariç imansızlıklara karşı yüksek sesle haykıramamaktadır. Zaten dinin zayıflatılmasının en büyük sorumlusu; ilimle uğraşan din kesimi dışındaki sıradan aydınların (sanatçı, edebiyatçı vs.) dini savunup, yaban otlarını dinden ayıklamaya gayret etmemesidir ki bu aydınlar işi dincilere havale ederek işin sadece magazin kısmıyla ilgilenmeyi gaye edinmişlerdir. Oysa Avrupa’nın yaşadığı bilimleşme süreci, Rönesans ve hatta reform hareketi din sınıfından olmayan aydınların bu yaban otlarını teker teker temizlemesi ile hayat bulmuştur. Fakat bizim aydınlar dini tanımadıklarından da dolayı dine hep mesafeli durmuşlar ve sahteciliği ifşa edememiş, toplumları sahte yobazların ellerine kendileri teslim etmiştir.

En Cumhuriyetçi, laik, solcu görünenler bile konularında ne kadar bilgili olsalar da cumhuriyeti, vatanı, demokrasiyi savunurken öte yandan bu manevi değerlere en büyük zararı verme azmindeki dinsizlikle mücadelede dini yetersizlikleri nedeniyle yetersiz ve hatta duyarsız kalmıştır.

Suçlu sadece aydınlar değildir muhakkak ve dinsizlikle savaş bahsinde. Sokaklardaki en cahilden en mazluma kadar herkes görevli ve sorumludur ki şeytan bu topraklardan, Müslüman nüfuslu coğrafyalardan ve nihayet dünyadan uzaklaştırılabilsin.

Karşı taraf; organize, bilimsel, azimli ve kararlıdır. Onlar dünyayı kan gölüne çevirmeye gayret ve niyet eder, çoğunlukla da muvaffak olurken iman dostları daha korkusuz, güçlü, bilgili ve sabırlı olmalıdır.

Bu soğuk savaşın en azılı İslam düşmanlarınca yürütüldüğünü insanlar artık anlamalı, oyunun hedefinin İslam’ı ve Türklüğü ortadan kaldırmak olduğunu idrak etmelidir.

Yapılacak en doğru şey Kur’an’ı okumak, anlamak ve hayata yansıtabilmektir. Hesap günü Peygamberimiz şöyle diyecektir; ‘Rabbim, kavmim Kur’an’ı dışladı’. Bu ne kadar acı, ne kadar vahim bir yakarıştır ki 1600 yıl öncesinden gelen bu öngörü tamamen haklı çıkmıştır.

Kur’an öğrenilip anlaşılmadan zalimler, şeytanlar sürüsüyle mücadele etmek imkanı yoktur. İnsan hangi dine mensup olursa olsun insandır ve Rabbin eseridir. Hepsi ortak gayede, iyilikte, imanda birleşmek zorundadır. İslam içi mezhep, tarikat, inanç grupları da artık yaptıklarının dini bölmek olduğunu anlamalı, bilime kapılarını açmalı, siyasal İslam’a savaş açmalıdır.

İblis, imanlı, dindar, aklını işleten, nefsini Allah’a teslim edenler üzerinde zaten etkisizdir.

İblis ve kötülük mutlaka yenilecek, Allah’ın nuru elbet tamamlanacaktır. İşte asıl o zaman iblise hizmet edenler kahrolacak ama son pişmanlık fayda etmeyecektir. Kimsenin parasızlık, takatsizlik, muhtaçlık, mazlumluk gibi mazereti de olmayacaktır.

Yazık ki bugün din o hale gelmiştir ki insanlar yüceler yücesi şehitler ardından naralarla, ulumalarla ağlamakta, şehitlerin de yüreklerini yok yere paralamaktadır. Oysa o mübarekler cennetlerdedir ve inşallah aileleri de yanlarına, oraya gidecektir. Ama onları şehadet mertebesine kalleşçe götüren kirli eller ister tetiği çekmiş, isterse emri vermiş olsun cehennemlerde yanacaklardır. İşte ağlanacak hal o emri verenlerinkidir. İşte ağlayacak ve azaplarda yüzecek olanlar o kirli ellerdir.

Şehit anaları ve yakınları ve ekranlardan seyredenler tetiği kimin çektiğini, ne maksatla oğlunun şehit edildiğini, oynanan oyunu artık anlamalı ve bu pis sahnenin gerisindekileri artık fark etmelidir. Lakin şehit anaları bunu yaparken de tıpkı din bahsindeki gibi söylenene değil aklının ve kalbinin doğru sesine kulak vermelidir. 

İblisin insan ve cinlerden askerleri bu kesime zarar veremez ve iyilikçi, aydın dindarların sayısı arttıkça İblis yenilmeye, lanetlendiği örümcek yuvasına dönmeye mahkûm olacaktır. Dünyanın ve insanlığın esenliği buradadır. Bunun sağlanması için artık uyanmak, dostu düşmanı tanımak, Kur’an’ı hayata egemen kılmak zamanıdır.

Kur’an’ın hayata egemen kılınması anlamında tarafsız gözle bir bakın bakalım; gayri müslim dediğimiz batı ülkeleri mi, biz ve Ortadoğu ülkeleri mi daha dindar? Adalet, eşitlik, kardeşlik, esenlik, güven, dokunulmazlık, saygı düzleminde kim daha çok Müslüman? Ahlak, sadakat, iftira, kandırmaca bağlamında kim daha insan? Cevap aleyhimizedir ve bunun sorumlusu başta din adamları ve aydınlar olmak üzere tüm İslam camiasıdır.

Diyanetin mantığı, halleri zaten yanlış ve tutarsızdır. O din işlerinde yol göstermekten uzak, dinin sadece bir kesimiyle alakalı bir haldedir ve cesur değildir. Yapısal ve mantıksal olarak bir reform muhtaç diyanet yani din işlerinden sorumlu müessese kendisini düzeltmek ve kuruluş gayesine yönelik tüm Kur’an dostlarına hitap eder tarzda hayırlı işlere imza atmak zorundadır.

İslam tek, din tek, Kur’an tek, Peygamberimiz tek, Rabbimiz Tek’tir. Başkaca yollar aramak beyhudedir. Delalet ve gaflete götüren başkaca yol arayışları bazı kesimlere çıkar sağlasa da kendisine tabi olanlarla birlikte hepsini ateşe götürür.

Akıl ve kalp, Kur’an nuru ile işlendiği sürece hiçbir zarara uğramaz ve eskimez. Hep parıldar ve imanlı kalır. İmanlı yaşayıp ölmekse tek gayemizdir.

O halde sapmamak, kanmamak, Allah rızasını kaybetmemek adına yapılacak şey Kur’an ve muazzez Peygamberimize itaat etmek, dini temiz, has yaşamaktır. Dinin doğrusunun da yeri yine Kur’an’dır.

Kur’an’ı okumak, Kur’an’ı mutlaka ve en az yılda bir kere mealinden okumak, Kur’an’ı hazmederek okumak, Kur’an’ı okurken gözyaşı dökecek kadar manasına temas edebilmek, Kur’an’ı bir dua kitabı değil de hayata bir rehber kılabilmek farz olandır.

Kutsal olan Kur’an’dır, Arapça değildir.

Amel ve zikirleriniz boşa gitmesin istiyorsanız, Allah’ın ve Kur’an’ın şefaatinden mahrum kalmamak istiyorsanız, dini öğrenmek ve yaşamak istiyorsanız, kanmamak ve aldanmamak istiyorsanız, başkalarının sahte dine tabi olmamak niyetindeyseniz Kur’an’ı anlayarak okumak zorundasınız. Bunun yolu öncelikle anadilde okumaktır.

Dünyanın da, tabiatın da, insanlığın da kurtuluşu bundadır.

Allah bizleri sahte dincilerden, şeytanın şerrinden muhafaza eylesin.
Rabbim bizleri Kur’an’dan, imandan, temiz nefisten mahrum bırakmasın.
Rabbim bizleri İslam’a verdiğimiz zararlardan dolayı bağışlasın.
Rabbim dini yaşamak, yaşatmak, öğrenmek ve öğretmek zorundayken, fıtratta buna söz vermişken görevimizi yapmadığımız için bizleri bağışlasın.
Rabbim bizleri salih kullarından, kamil insanlarından eylesin.

Amin!

 

 

Dini yaşamak ve kemale ermek

Bu yazıyı okudunuz mu?

Türk insanının en büyük iki gafleti

Türk insanının en büyük iki gafleti

Türk insanının en büyük iki gafleti Türk ve Müslüman olan Türk halkının çoğusu doğuştan sahip ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir