Anasayfa / DAHA FAZLA / Dini hikayeler / Kısa dini hikayeler
imanilmihali.com
dini hikayeler

Kısa dini hikayeler

Kısa dini hikayeler

Kısa dini hikayeler, dini hikayeler, çocuklar için dini hikayeler, dini öyküler, güzel dini hikayeler

HZ.ÖMER’İN YÜZÜĞÜ

Hz. Ömer yüzüğüne “Sana nasihat olarak ölüm yeter” yazdırmıştı. Bununla da yetinmedi ve kendisine parayla bir adam tutup her sabah: “Ey Ömer birgün daha yaşlandın” demesi için görevlendirdi. Uzun müddet bu adam bu şekilde her sabah Hz.Ömer’e geldi, görevini yapıp parasıı aldı. Bir sabah yine geldiğinde Hz. Ömer adamın son alacağını verdi ve artık gelmemesini istedi. Adam bir kusurum oldu mu derken Hz. Ömer şöyle açıkladı; “Artık saçlarıma ak düştü. Bu bana her ayanaya baktığımda zaten ölümü hatırlatıyor. Sana gerek kalmadı”

YEDİ SINIF GÜZEL İNSAN!

Ebu Hüreyre (ra)’den rivayet edildiğine göre Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Başka bir gölgenin bulunmadığı Kıyamet gününde Allah Teala, yedi insanı, arşının gölgesinde barındıracaktır: -Adil devlet başkanı, -Rabbine kulluk ederek temiz bir hayat ile serpilip büyüyen genç, -Kalbi mescite bağlı Müslüman, -Birbirlerini Allah için sevip buluşmaları da ayrılmaları da Allah için olan iki insan, -Güzel ve mevki sahibi bir kadının beraber olma isteğine “Ben Allah’tan korkarım” diye yaklaşmayan yiğit, -Sağ elinin verdiğini sol elinin bilemeyeceği kadar gizli sadaka veren kimse, -Tenhada Allah’ı anıp göz yaşı döken kişi.” (Buhari, Ezan 36, Zekat 16, Rikak 24, Hudüd 19; Müslim, Zekat 91)

TUTTUĞUM TARAF BELLİ OLSUN (HZ. İBRAHİM VE KARINCA)

Karıncanın birisi telaşla ağzında bir dirhem su ile koşarken karşıdan gelen arkadaşı nereye gittiğini sorar. Karınca der ki; “Duymadın mı Hz. İbrahim’i yakacaklarmış!” Diğer karınca ; “Ateşi görmedin galiba, göğe değecek. Senin bu taşıdığın su ne olacak ki?” Bizim karıncanın verdiği cevap hepimize nasihat olacak cinstendir; “OLSUN HİÇ OLMAZSA TUTTUĞUM TARAF BELLİ OLUR!”

AYETÜ’L KÜRSÎ VE CİNLER

Ebû Eyyub Ensarî radıyallahu anh’ın bodrum şeklinde bir yeri vardı. Hurmalarını buraya koyardı. Gül denilen cinlerden biri gelir, oradan hurmaları kaçırırdı. Ebû Eyyub radıyallahu anh, bu durumu Peygamber aleyhisselâma şikâyet etti. Allah’ın Resulü de:

— Git ve cinni gördüğün vakit; «Allah’ın adı ile Resûlullah aleyhisselâma git» diye söyleyiver, buyurdu.

Ebû Eyyub radıyallahu anh geldi ve o cinni yakaladı. Fakat cin tekrar gelmeyeceğine dair yemin ettiği için bırakıverdi. Sonra Peygamber aleyhisselâmın yanına geldi. Resûlullah aleyhisselâm:

— Yakaladığın esiri ne yaptın? diye sordu. Ebû Eyyub radıyallahu anh de:

— Bir daha gelmeyeceğine yemin etti, dedi.

Peygamber aleyhisselâm: — O yalan söylemiş, yine gelecek, buyurdu.

Hakikaten cin ikinci defa geldi. Ebû Eyyub radıyallahu anh kendisini yakaladı. Fakat yine bir daha gelmeyeceğine yemin edince tekrar bırakıverdi Sonra Allah’ın Resulünün yanına geldi, O da ;

— Yakaladığın esirini ne yaptın? diye tekrar sordu. Ebû Eyyub radıyallahu anh: — Bir daha gelmeyeceğine dair yemin etti, diye cevap verdi. Peygamber aleyhisselâm: — Yalan söylemiş, yine gelecektir, buyurdu.

Cin üçüncü defa geldiğinde, Ebû Eyyub radıyallahu anh kendisini yakaladı ve: — Seni Allah’ın Resulünün yanına götürünceye kadar salıvermem, dedi.

Bunu duyan cin:

— Sana bir şey haber vereceğim. Evinde Âyetü’l Kürsî’yi oku, ne cin, ne şeytan sana yaklaşabilir, dedi.

Ebû Eyyub radıyallahu anh yine Peygamber aleyhisselâmın huzuruna yalnız olarak geldi. Peygamber aleyhisselâm kendisine yine sordu: — Yakaladığın esirini ne yaptın? diye sordu. Ebû Eyyub radıyallahu anh olanları anlatınca, Allah’ın Resulü şöyle buyurdu:

— Yalancı olduğu halde, bu defa sana doğru konuşmuş. (Buharî, Tirmizî)

ŞEYTAN ABİDİ YOLDAN NASIL ÇIKARDI

Kendine ait zaviyede Allahü Teâlâ’ya ibâdetle meşgul olan münzevî bir âbid vardı. Bir kadına da bir hastalık arız olmuştu. Kadının kardeşleri, kendisini, tedavi olur ve şifa bulur ümidiyle bu adamın yanına bırakmışlardı. Zamanla kadın âbidin nefsine hoş göründü ve tuttu zina etti. Kadın bu beraberlikten hamile kalmıştı. Derken Şeytan geldi, ne yapacağını şaşıran âbide:

— «Sen, bu kadını öldür, aksi halde duruma vâkıf olurlarsa onlar seni öldürürler» diye vesvese verdi.

Adam da bunun üzerine kadını öldürüp gizli bir yere gömdü. Fakat sonra cinayet ortaya çıktı ve adamı tutup götürdüler. Giderlerken Şeytan yine geldi ve:

— «Onu sana hoş gösteren ve âna ettiren ben idim, şimdi bana secde edersen seni kurtarırım» dedi.

O adam da secde etti ve dinden çıktı. Adamı yoldan çıkaran Şeytan:

— «Haberin olsun ki, ben senden beriyim; senin bulaştığına bulaşmam, senin mes’uliyetine iştirak etmem. Çünkü ben âlemlerin rabbi olan Allah’dan korkarım» dedi.

O kimseyi kendisine secde ettirip küfre sokarken korkmamıştı da aldatıp en büyük belâya soktuktan sonra Cehennem’deki azabı hatırlayıp korkacağı tutmuş:

— «Ben karışmam, ne halt edersen et» diyerek savuşuvermişti ki bu da bir şeytanlıktı.

Sonra ikisinin de ebediyyen ateşte kalmaları kendilerinin âkibetleri oldu. Çünkü birisi âmir tavrıyla küfre teşvik etmiş, birisi de tutup bunu yapmıştı. Demek oluyor ki âmirin Allah’a karşı olan mâsiyet emri yapıldıktan sonra memur da mes’uliyetten kurtulamaz. Eğer bu mâsiyet küfür ise, cezası da ebedî olarak Cehennem’de kalıp azap görmektir. Buhari, Hanbelî ve diğerlerinin Hz. Ali radıyallahu anh’den rivâyet ettikleri bu hadise, Kür’an-ı Kerîm’de «Şeytanın meseli» diye beyân buyurulmuştur.

NAMAZIN FAZİLETİ

Talha bin Ubeydullah’dan anlatılıyor: Necid ahalisinden saçları dağınık, sesinin gürültüsü işitilip ne dediği yanımıza gelinceye kadar anlaşılmayan bir şahıs Resûlüllah aleyhisselâma geldi; baktık ki: İslâm nedir? diye soruyor adam.

Bunun üzerine Resûlüllah aleyhisselâm: Bir gün bir gecede beş vakit namazdır, buyurdu.

Adam: Beşten fazla bir şey yok mu? dedi.

Peygamber aleyhisselâm: Hayır, nafile kılmak arzu edersen başka, fakat farz olarak sadece beştir, buyurdu. Ve kendisine Ramazan ayı orucunu anlattı.

Adam: Bundan başka oruç var mı? dedi.

Resulüllah aleyhisselâm: Nafile olarak tutmak istersen başka, fakat farz olarak yoktur, buyurdu. Ve kendisine zekâtı, anlattı,

Adam: Söylediğin miktardan fazlası var mı? diye sordu.

Peygamber aleyhisselâm: Nafile olarak vermek arzu edersen başka, fakat farz olarak, anlattığım kadardır, dedi.

Bundan sonra adam: Allah’a yemin ederim ki, bundan ne fazla ne de noksan yaparım, diyerek dönüp gitti.

Allah’ın Resulü de: Doğru söylüyorsa, felaha erişti, buyurdu. (Buharı, Müslim, Ebû Davud, Neseî)

ÖMER’E GELİN OLMAK

Hazret-i Ömer r.a. Halife.. Her zamanki tedbili kıyafet haliyle.. Gece… Medine sokaklarını dolaşıyor dolaşıyor… Karanlık gece… Bir evin önünden geçmekte… Evden sesler gelmekte… Acaba ne oluyordu? Durdu. Kulak kabarttı. Dinlemeye başladı. Bir anne ve kızı.

Anne: -Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!

-Anne, Halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?

-Kızım, gecenin bu saatinde Halifenin nereden haberi olacak, O şimdi yatağında uyuyor.

-Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Herşeyi bilen, gören ve herşeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor! Hilemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat herşeyi bilen ve gören Allah’tan nasıl gizlersin?

Hazret-i Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da , o kızı oğlu Âsım’a nikâh etti. Kız Ömer’e gelin oldu. Ömer’e gelin olmak o kadar kolay ki… Allah’ın her şeyi bildiğini ve gördüğünü bilmek, ondan bir şey gizlenemeyeceğini idrak etmek ve o hal ile yaşamak o kadar o kadar kolay ki… Gelin olunacak Ömer’mi, her devirde bir Ömer bulunur, yeterki o güzel ahlak olsun. Ömer bulur Ömer’e buldurulur…

KABİRDEYKEN KONUŞAN GENÇ

Takva sahibi olmak, hayatın her döneminde güzel. Ama fırsatlar çağı gençlikte bir başka güzel. Güce, kuvvete, güzelliğe rağmen günahlardan sakınanların mükafatı ebedi mutluluk. Hayatın baharı şeytana satılmazsa, sonsuz bahar bir adım ötede. Hz. Ömer’in (R.A.) halifeliği döneminde ibadet ehli, son derece takva sahibi bir genç vardı. Hz. Ömer’in hayret ve takdirle izlediği bu gencin kalbi, Allah ve Rasulü’nün (A.S) sevgisiyle doluydu. Vakit namazlarında cemaati kaçırmaz, namazdan çıkar çıkmaz evine döner ve ihtiyar babasının hizmetini görürdü. Bu gencin evine giden yolu bir kadının kapısının önünden geçiyordu. Kadın her defasında gencin yoluna çıkarak çirkin tekliflerde bulunuyor, fakat genç, Allah korkusundan ona iltifat etmiyordu.

Yine bir gün yatsı namazını kıldıktan sonra evine giderken, kadın tekrar karşısına çıktı. Bu sefer bütün maharetini kullanarak genci kandırmayı başardı. Fakat genç, kadının ardı sıra eve girerken birden bire Allahu Tealâ Hazretleri’ni hatırladı ve korkuyla dilinden şu ayet döküldü: ‘Takvaya erenler (var ya); onlara şeytandan herhangi bir vesvese iliştiği zaman (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp, hemen gerçeği görürler.’ (A’raf/201)

Hemen ardından da bayılarak düştü. Kadın hizmetçisini çağırdı. Genci tutarak evinin önüne getirip koydular. Sonra da kapıyı çalarak babasına haber verdiler. Babası dışarı çıkınca, oğlunu baygın bir vaziyette kapının önünde buldu. Komşulardan bir kaçı genci tutup eve taşıdılar. Uzun bir müddet baygın kalan genç kendine gelince, babası:

– Evladım neyin var ne oldu? diye sordu.

Oğlu: – Bir şeyim yok. dedi.

Babası: – Allah aşkına söyle! deyince, oğlu başından geçenleri anlattı.

Babası: – Hangi ayeti okumuştun? diye sordu.

Genç, ayeti okudu ve tekrar kendinden geçti. Bir de baktılar ki genç ruhunu teslim etmiş. Bunun üzerine genci yıkadılar ve gece vakti götürüp göz yaşlarıyla defnettiler. Sabah olunca olay Hz. Ömer’e bildirildi. Hz. Ömer, gencin babasına gelerek başsağlığı diledi ve:

– Bana niye haber vermedin? diye sordu.

Gencin babası: – Ey Mü’minlerin Emiri, vakit geceydi. dedi.

Hz. Ömer: – Bizi onun kabrine götürün. dedi. Hz. Ömer ve beraberindekiler gencin kabrine geldiler.

Hz. Ömer (R.A): – Ey filan kişi! Rabbin makamında durmaktan korkanlara iki cennet var. (Rahman/46) dedi. Kabirdeki genç konuşup:

– Ya Ömer! Rabbim Cennette bana onları iki defa verdi. diye cevap verdi.

KIYMET BİLMEK

Yaşlı bir marangozun emeklilik zamanı gelmişti. İşveren müteahhidine, çalıştığı konut yapım işimden ayrılmak ve eşi, büyüyen ailesi ile birlikte daha özgür bir yaşam sürmek tasarısından söz etti. Çekle aldığı ücretini elbette özleyecekti. Emekli olmak ihtiyacındaydı ne var ki. Müteahhit iyi işçisinin ayrılmasına üzüldü. Ve ondan, kendine bir iyilik olarak, son bir ev daha yapmasını rica etti. Marangoz kabul etti ve işe girişti, ne var ki gönlünün yaptığı işte olmadığını görmek pek kolaydı.

Baştan savma bir işçilik yaptı ve kalitesiz malzeme kullandı. Kendini adamın olduğu mesleğine böyle son vermek ne talihsizlikti!.. işini bitirdiğinde, işveren, evi gözden geçirmek için geldi. Dış kapının anahtarını marangoza uzattı. “Bu ev senin” dedi, “sana benden hediye”.

Marangoz şoka girdi. Ne kadar utanmıştı! Keşke yaptığı evin kendi evi olduğunu bilseydi! O zaman onu böyle yapar mıydı! Bizim için de bu böyledir. Gün be gün kendi hayatımızı kurarız. Çoğu zamanda,yaptığımız işe elimizden gelenden daha azını koyarız. Sonra da, şoka girerek, kendi kurduğumuz evde yaşayacağımızı anlarız. Eğer tekrar yapabilsek, çok daha farklı yaparız. Ne var ki, geriye dönemeyiz. Marangoz sizsiniz. Her gün bir çivi çakar, bir tahta koyar ya da bir duvar dikersiniz. “Hayat bir kendin yap tasarımıdır” demişlerdi. Bugün yaptığınız davranış ve seçimler, yarın yaşayacağınız evi kurar. Öyle ise onu akıllıca kurun.

AHDE VEFA

Hz. Ömer arkadaşlarıyla sohbet ederken, huzura üç genç girerler. Derler ki :

-“Ey halife, bu aramızdaki arkadaş bizim babamızı öldürdü. Ne gerekiyorsa lütfen yerine getirin.” Bu söz üzerine Hz.Ömer suçlanan gence dönerek :

– Söyledikleri doğru mu? diye sorar , Suçlanan genç der ki :

– Evet doğru. Bu söz üzerine Hz Ömer;

– Anlat bakalım nasıl oldu diye sorar: Bunun üzerine genç anlatmaya başlar, der ki :

– “Ben bulunduğum kasabada hali vakti yerinde olan bir insanım. Ailemle beraber gezmeye çıktık, kader bizi arkadaşların bulunduğu yere getirdi. Affedersiniz hayvanlarımın arasında bir güzel atım var ki dönen bir defa daha bakıyor, hayvana ne yaptıysam bu arkadaşların bahçesinden meyve koparmasına engel olamadım, arkadaşların babası içerden hışımla çıktı, atıma bir taş, attı atım oracıkta öldü. Nefsime bu durum ağır geldi, ben de bir taş attım, babası öldü. Kaçmak istedim fakat arkadaşlar beni yakaladı, durum bundan ibaret.” Bu söz üzerine Hz Ömer:

– “Söyleyecek bir şey yok, bu suçun cezası idam. Madem suçunu da kabul ettin” dedi. Bu sözden sonra delikanlı söz alarak: –

“Efendim bir özrüm var” diyerek konuşmaya başlar; “Ben memleketinde zengin bir insanım, babam rahmetli olmadan bana epey bir altın bıraktı. Gelirken kardeşim küçük olduğu için saklamak zorunda kaldım. Şimdi siz bu cezayı infaz ederseniz yetimin hakkını zayi ettiğiniz için Allah(c.c.)(cc) indinde sorumlu olursunuz, bana üç gün izin verirseniz ben emaneti kardeşime teslim eder gelirim, bu üç gün içinde yerime birini bulurum” der. Hz. Ömer dayanamaz der ki :

– “Bu topluluğa yabancı birisin, senin yerine kim kalır ki?!” Sözün burasında genç adam ortama bir göz atar, der ki:

– “Bu zat benim yerime kalır.”… O zat Hz. Peygamber Efendimizin (sav) en iyi arkadaşlarından, daha yaşarken Cennet’le müjdelenen Amr İbn-i As’ dan başkası değildir. Hz.Ömer, Amr’a dönerek,

– “Ey Amr, delikanlıyı duydun” der. O yüce sahabi:

– “Evet, ben kefilim” der ve genç adam serbest bırakılır. Üçüncü günün sonunda vakit dolmak üzere ama gençten bir haber yoktur. Medine’nin ileri gelenleri Hz. Ömer’e çıkarak gencin gelmeyeceğini, dolayısıyla Amr Ibn-i As’a verilecek idam cezası yerine, maktulün diyetini vermeyi teklif ederler; fakat gençler razı olmaz ve “babamızın kanı yerde kalsın istemiyoruz” derler.

Hz. Ömer kendinden beklenen cevabı verir. Der ki : “Bu kefil babam olsa farketmez cezayı infaz ederim.” Hz Amr Ibn-i As ise tam bir teslimiyet içerisinde der ki :

– “Biz de sözümüzün arkasındayız.” Bu arada kalabalıkta bir dalgalanma olur ve insanların arasından genç görünür. Hz. Ömer gence dönerek der ki:

– Evladım gelmeme gibi önemli bir nedenin vardı, neden geldin?” Genç vakurla başını kaldırır ve (günümüz insanı için pek de önemli olmayan): – “AHDE VEFASIZLIK ETTİ” demeyesiniz diye geldim der.

Hz.Ömer başını bu defa çevirir ve Amr Ibn-i As’a der ki: – “Ey Amr, sen bu delikanlıyı tanımıyorsun. Nasıl oldu da onun yerine kefil oldun?” Amr Ibn-i As (Allah(c.c.) kendisinden ebediyyen razı olsun), vakurla kanımızı donduracak bir cevap verir,

– “Bu kadar insanın içerisinden beni seçti. “INSANLIK ÖLDÜ ” dedirtmemek için kabul ettim” der. Sıra gençlere gelir, derler ki :

– “Biz bu davadan vazgeçiyoruz.”

Bu sözün üzerine Hz Ömer ra. : -“Ne oldu, biraz evvel “babamızın kanı yerde kalmasın” diyordunuz ne oldu da vaz geçiyorsunuz?” der. Gençlerin cevabı da dehşetlidir :

-“MERHAMETLİ İNSAN KALMADI” DEMEYESİNİZ DİYE …

ACIDAKİ HİKMET!

Yaşlı kadın, bir antika dükkanından aldığı yüz yıllık fincanı özenle salon vitrinine yerleştirdi. Fincanın biçimi, üzerindeki işlemeler, renkler onun bir sanat eseri olduğunu söylüyordu. Ödediği fiyatı hatırladı; hayır, hiç de pahalıya almamıştı. Hayranlıkla fincanı seyretmeye devam etti. Derken, birden fincan dile geldi ve kadına şöyle dedi;

— ‘Bana hayranlıkla baktığının farkındayım. Ama bilmelisinki, ben hep böyle değildim yaşadığım sıkıntılar beni bu hale getirdi. Kadın şimdi hayret içindeydi. Önündeki kahve fincanı konuşuyordu! Kekeleyerek:

— ‘Nasıl? Anlayamadım?’ diyebildi yaşlı kadın.

— ‘Demek istiyorum ki, ben bir zamanlar çamurdan ibarettim ve bir sanatkâr geldi. Beni eline aldı, ezdi, dövdü, yoğurdu. Çektiğim sıkıntılara dayanamayıp:

— ‘Yeter! Lütfen dur artık!’ diye bağırmak zorunda kaldım. Ama usta sadece gülümsedi ve;

— ‘Daha değil!’ diye cevapladı beni.

Sonra beni alıp bir tahtanın üzerine koydu. Burada döndüm, döndüm, döndüm.Döndükçe başımda döndü. Sonunda yine haykırdım:

— ‘Lütfen beni bu şeyin üzerinden kurtar. Artık dönmek istemiyorum! ‘ Ama usta bana bakıp gülümsüyordu:

— ‘Henüz değil!’

Derken beni aldı ve fırına koydu. Kapıyı kapayıp ısıyı arttırdı. Onu şimdi fırının penceresinden görebiliyordum. Fırın gitgide ısınıyordu. Aklımdan şöyle geçiyordu:

— Beni yakarak öldürecek’

Fırının duvarlarına vurmaya başladım. Bir taraftan da bağırıyordum: — ‘Usta usta! Lütfen izin ver buradan çıkayım!’ — ‘Pencere den onun yüzünü görebiliyordum. Hala gülümsüyor ve;

— ‘Daha değil!’ diyordu.

Bir saat kadar sonra, fırını açtı ve beni çıkardı. Şimdi rahat nefes alabiliyordum, fırının yakıcı sıcaklığından kurtulmuştum. Beni masanın üstüne koydu ve biraz boyayla bir fırça getirdi. Boyalı fırçayla bana hafif hafif dokunmaya başladı. Fırça her tarafımda geziniyor ve bu arada ben gıdıklanıyordum.

— ‘Lütfen usta! Yapma, gıdıklanıyorum! ‘ dedim. Onun cevabı ise aynıydı:

— ‘Henüz değil!’

Sonra beni nazikçe tutup yine fırına doğru yürümeye başladı. Korkudan ölecektim.

–‘Hayır! Beni yine fırına sokma, lütfeeen!’ diye bağırdım.

Fırını açıp beni içeri iteleyip kapağı kapattı. Isıyı bir öncekinin iki katına çıkardı. Bu sefer beni gerçekten yakıp kavuracak!’ diye düşündüm. Pencereden bakıp ona yine yalvardım, ama o yine;

— ‘Daha değil!’ diyordu. Ancak bu defa ustanın yanaklarından bir damla gözyaşının yuvarlandığını gördüm.

‘Tam son nefesimi vermek üzere olduğumu düşünüyordum ki, kapak açıldı ve ustanın nazik eli beni çekip dışarı çıkardı. Derin bir nefes aldım, Hasret kaldığım serinliğe kavuşmuştum. Beni yüksekçe bir rafa koydu ve usta şöyle dedi:

— ‘Şimdi tam istediğim gibi oldun. Kendine bir bakmak ister misin?’ Ona; — ‘Evet’ dedim.

Bir ayna getirip önüme koydu. Gördüğüme inanamıyordum. Aynaya tekrar tekrar baktım ve;

— ‘Bu ben değilim. Ben sadece bir çamur parçasıydım.’

— ‘Evet bu sensin!’ dedi usta. Senin acı ve sıkıntı diye gördüğün şeyler sayesinde böyle mükemmel Bir fincan haline geldin. Eğer sen bir çamur parçası iken üzerinde çalışmasaydım, Kuruyup gidecektin. Döner tezgahın üstüne koymasaydım, ufalanıp toz olacaktın. Sıcak fırına sokmasaydım, çatlayacaktın. Boyamasaydım, hayatında renk olmayacaktı. Ama sana asıl güç ve kuvveti veren ikinci fırın oldu. Şimdi arzu ettiğim her şey var üzerinde.’ Ve ben kahve fincanı, şu sözlerin ağzımdan Çıktığını hayretle farkettim:

— ‘Ustam! Sana güvenmediğim için beni affet! Bana zarar vereceğini düşündüm. Beni benden fazla sevip iyilik yapacağını fark edemedim. Bakışım kısaydı, ama şimdi beni harika bir sanat Eseri yaptığını görüyorum. Benim sıkıntı ve acı diye gördüğüm şeyleri bana Verdiğin için teşekkür ederim…

ŞEYTAN NASIL ALDATIR?

Muhyiddin-i Arabi İbn-i Abbas (r.a) Hz.’ inden naklen Muaz b, Cebel rivayet ediyor : – Bir gün Resullullah (s.a) ile beraberdik. Ensardan birinin evinde toplanmıştık. Tam bir cemaat olmuştuk. Sohbete dalmıştık. Bu arada, dışarıdan bir ses geldi :

– Ev sahibi… içerdekiler… Eve girmem için bana izin verir misiniz? Benim sizden bir dileğim var. Bunun üzerine, herkes Resullullah (s.a)efendimizin yüzüne bakmaya başladı. Orda ve her zaman büyük oydu… İzin ondan çıkacaktı. Resullullah (s.a) Efendimiz, duruma vakıf oldu ve :

– Bu seslenen kimdir bilir misiniz? buyurdu…. Biz hep birden şöyle dedik : – En iyi bilen ALLAH ve Resuludur. Bunun üzerine Resullullah (s.a) Efendimiz :

– O, lain iblistir. –Şeytandır– Allah’ın laneti onun üzerine olsun.. buyurunca; hemen Hz. Ömer :

– Ya Resullullah , bana izin veriniz onu öldüreyim. dedi….

Resullullah (s.a) Efendimiz bu izni vermedi; şöyle buyurdu:

– Dur ya Ömer , biliyomusun ki; ona belli bir vakte kadar mühlet verilmiştir… Öldürmeyi bırak.

Kapıyı ona açtılar, içeri girdi ve bize göründü. Birde baktık ki, şekli şu : Bir ihtiyar, şaşı, aynı zamanda köse. Çenesinde altı veya yedi kadar kıl sallanıyor. At kılı gibi. Gözleri yukarı doğru açılmış. Kafası, büyük bir fil kafası gibi. Dudakları da, bir manda dudağına benziyordu. Sonra, şöyle bir selam verdi ;

– Selam ya Muhammed ; selam size ey cemaat-i müslimin. Onun bu selamına Resullullah (s.a) Efendimiz şu mukabelede bulundu ;

-Selam Allah’ındır ya lain.. Sonra şöyle buyurdu : – Bir iş için geldiğini duydum; nedir o iş?

Şeytan şöyle anlattı ; -Benim buraya gelişim kendi arzumla olmadı. Mecburen geldim.

Resullullah (s.a) Efendimiz sordu ; – Nedir o mecburiyetin ?.

Şeytan anlattı ; – İzzet sahibi Rabbın katından bana bir melek geldi. Ve dedi ki ; Allah-ü Taâlâ sana emir veriyor, Muhammed’e gideceksin. Ama düşük ve zelil bir halde. Tevazu ile. Ona gideceksin ve ademoğullarını nasıl kandırdığını anlatacaksın. Onları nasıl aldattığını söyleyeceksin bir bir ona. Sonra o sana ne sorarsa doğrusunu diyeceksin. Sonra … Allah-ü Taâlâ buyurdu ki :

– Söylediklerine bir yalan katarsan , doğruyu söylemezsen …. seni kül ederim; rüzgara savurur … Düşmanlarının önünde, seni rüsvay ederim. İşte … böyle; ya Muhammed , o emir üzerine sana geldim. Arzu ettiğini bana sor. Şayet bana sorduklarına doğru cevap vermezsem; düşmanlarım benimle eğlenecek. Şu muhakkak ki, düşmanlarımın eğlencesi olmaktan daha zor bir şey yoktur.

Bundan sona Resullullah (s.a.) Efendimiz şöyle sordu: – Madem ki, sözlerinde doğru olacaksın. O halde bana anlat: Halk arasında en çok sevmediğin kimdir ?

Şeytan şu cevabı verdi : – Sensin ya Muhammed. Allah’ ın yarattıkları arasında senden daha çok sevmediğim kimse yoktur. Sonra senin gibi kim olabilir ki ?.

Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu : – Benden sonra, en çok kimlere buğuzlusun ve sevmezsin?

Şeytan anlattı : – Müttaki bir gence ki … varlığını Allah yoluna vermiştir. Bundan sonra, sual cevap aşağıdaki şekilde devam etti.

Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu; şeytan anlattı :

– Sonra kimi sevmezsin ?

– Kendisini sabırlı bildiğim, şüpheli işlerden sakınan alimi …

– Sonra ?

– Temizlik işinde.. yıkadığı yerleri üç defa yıkamayı adet eden kimseyi.

– Sonra ?

– Sabırlı olan bir fakiri ki; ihtiyacını kimseye anlatmaz… Halinden şikayet etmez.

– Peki, bu fakirin sabırlı olduğunu nerden bilirsin ?

– Ya Muhammed, ihtiyacını kendi gibi birine açmaz. Her kim ihtiyacını kendi gibi birine üç gün üst üste anlatırsa, Allah onu sabredenlerden yazmaz. Sabırlı kimselerin işi buna benzemez. Hasılı, onun sabrını; halinde, tavrından ve şikayet etmeyişinden anlarım.

– Sonra kim ?

– Şükreden zengin.

– Peki, ama zenginin şükreden olduğunu nasıl anlarsın ? …

– Onu görürsem ki, aldığını helal yoldan alıyor ve mahalline harcıyor. Bilirim ki: şükreden bir zengindir.

Resullullah (s.a.) Efendimiz bu defa mevzuu değiştirdi ve ona başka bir sual sordu : – Peki, ümmetim namaza kalkınca, senin halin nice olur? ..

– Ya Muhammed, beni bir sıtma tutar. Titrerim.

– Neden böyle olursun; ya lain ? ..

– Çünkü bir kul , Allah için secde edince bir derece yükselir.

– Peki ya oruç tuttukları zaman nasıl olursun ?…

– O zaman da bağlanırım. Taa, onlar iftar edinceye kadar.

– Peki ya hac yaptıkları zaman nasıl olursun ?

– O zaman da çıldırırım.

– Peki, ya Kur’an okudukları zaman nasıl olursun ? ..

– O zaman da, eririm. Tıpkı ateşte eriyen bir kurşun gibi eririm.

– Peki ya sadaka verdikleri zaman halin nasıldır ? ..

– Ha, işte.. o zaman halim pek yaman olur. Sanki sadaka veren, bir testere alır eline, ve beni ikiye böler.

Resullullah (s.a.) Efendimiz sebebini sordu : – Neden öyle testere ile ikiye biçilirsin, ya Ebamürre ?

Bunun üzerine iblis : – Onu da anlatayım .. Dedikten sonra anlatmaya başladı : Çünkü sadakada dört güzellik vardır. Şöyle ki; 1 – Allah-ü Teala, sadaka verenin malına bereket ihsan eyler. 2 – O, sadaka veren kimseyi halkına sevdirir. 3 – Allah-ü Teala, onun verdiği sadakayı, cehennemle arasında bir perde yapar. 4 – Allah-ü Teala, belayı sıkıntıyı ve ahları ondan defeder.

Bundan sonra Resullullah (s.a.) Efendimiz ashabı hakkında bazı sorular sordu : – Ebubekir için ne dersin ?

İblis ise şu cevabı verdi : – O bana cahiliyet devrinde bile itaat etmedi… İslam’a girdikten sonra nasıl bana itaat eder?

– Peki, Ömer b. Hattab için ne dersin ? ..

İblis ona da şu cevabı verdi : – Allah’a yemin ederim ki ; her gördüğüm yerde ondan kaçarım.

– Peki , Osman b. Affan için ne dersin ? – Ondan utanırım … hem de çok … Nasıl ki , Rahman’ ın melekleri de ondan utanırlar..

– Peki, Ali b. Ebutalib için ne dersin ?

İblis onun için de şöyle dedi : – Ah onun elinden bir kurtulsam… O, kendi başına kalsa ; ben kendi başıma kalsam… O beni bıraksa…. ben de onu bıraksam .. Ben onu bırakırım ; ama o beni bırakmaz.

Resullullah (s.a.) Efendimiz, yukarıdaki soruları sorduktan ve şeytanın verdiği cevaplar kısmen bittikten sonra, şöyle buyurdu :

– Ümmetime saadet ihsan eden; seni taa, belli bir vakte kadar şaki kılan Allah’a hamd olsun.

Resullullah (s.a.) Efendimiz’in o cümlesini duyan lain iblis şöyle dedi :

– Heyhat, heyhat… Ümmetin saadeti nerede ? Ben, o belli vakte kadar diri kaldıkça, sen ümmetin için nasıl ferah duyarsın ?.. Ben, onların kan mecralarına girerim. Etlerine karışırım. Ama onlar, benim bu halimi göremez ve bilemezler. Beni yaradan ve baas gününe kadar bana mühlet veren Allah’a yemin ederim ki: Onların tümünü azdırırım. Cahillerini ve alimlerini.. Ümmilerini ve okumuşlarını.. Facirlerini ve abidlerini.. Hasılı, bunların hiçbiri elimden kurtulamaz. Fakat, Allah’ın halis kullarını.. Evet, bunları azdıramam.

Bunun üzerine Resullullah (s.a.) Efendimiz sordu : – Sana göre ihlas sahibi olan muhlis kullar kimlerdir ?

Bu suale İblis şu cevabı verdi : – Bilmez misin ya Muhammed, bir kimse ki, dirhemini ve dinarını sever.. O Allah için bir ihlasa sahip değildir. Bir kimseyi görürsem ki; dirhemini dinarını sevmez; övülmekten, medhedilmekten hoşlanmaz.. bilirim ki o: ihlâs sahibidir.. Hemen onu bırakır kaçarım. Bir kul malı ve övülmeyi sevdiği süre, kalbi de dünya arzularına bağlı kaldığı müddet, o size vasfını yaptığım kimseler arasında bana en çok itaat edendir. Bilmez misin ki : mal sevgisi, büyük günahların en büyüğüdür. Bilmez misin ki ya Muhammed, baş olma sevgisi yine büyük günahların en büyükleri arasındadır.

İblis anlatmaya devam etti : – Ya Muhammed, bilmez misin?. Benim yetmiş bin tane çocuğum var. Bunların her birini bir başka yere tayin etmişimdir. Sonra.. o her çocuğumla birlikte yine yetmiş bin tane şeytan vardır. Onların bir kısmını ulemaya gönderdim. Bir kısmını gençlere yolladım. Bir kısmını da, meşayihe saldım. Bir kısmını da ihtiyar kadınlara musallat ettim. Gençlere gelince, aramızda hiçbir anlaşmazlık yoktur. Onlarla gayet iyi geçiniriz. Çocuklara gelince.. onlarla da, bizimkiler istedikleri gibi birlikte oynarlar. Bizimkilerin bir kısmını da abidlerin başına dert ettim. Bir kısmını da zahidlerin. Onlar bunların yanına girer; halden hale sokarlar. Bir tepeden öbürüne.. hep dolaştırıp dururlar. Öyle bir hal alırlar ki; başlarlar, sebeplerden herhangi birine sövmeye.. İşte.. böylece , onlardan ihlası alırım. Onlar bu halleri ile yaptıkları ibadeti, ihlassız yaparlar gayrı.. Ama , bu hallerin farkında olmazlar.

İblis, bundan sonra , aldattığı bir rahibin hikayesini anlatmaya geçti. Ve şöyle dedi :

– Bilmez misin; ya Muhammed, Rahip Borsisa: tam yetmiş yıl ihlas ile Allah’a ibadet etti. Bu ibadetleri sonucunda ona öyle bir hal ihsan edilmişti ki; Her dua ettiği hasta, duası ve bereketi ile şifayap oluyordu. Onun peşine takıldım. Zina etti. Katil oldu. Sonunda da küfre girdi. Bu o kimsedir ki; Allah-ü Teala aziz kitabında, ona şöyle anlatır: “Şeytan hali gibidir ki; o insana; – Kafir ol .. Dedi. Vaktaki o kafir oldu, bu defa ona şöyle dedi : Ben senden uzağım.. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.”

HZ. MUSA (a.s.) VE ŞEYTAN

Bir Rivayet’de İblis Hz. Musa´ya (a.s.) mülâki oldu ve: – Ya Musâ, sen Allah-u Teâlâ’nın risâletle seçtiği bir peygambersin. Benim durumum sence mâlum. Tevbe etmek isterim. Benim için şefaatci ol, der.

Tûr-i Sinâ’da Allah (c.c.) ile mukâlemesinden dönerken, kendisine Allah-u Teâlâ: – Emanetini yerine getir, buyurur. Hz. Musâ (a.s.) meseleyi anlatır. Allah-u Teâlâ: – Âdem’in kabrine secde etsin, dileğini yerine getireyim ve tevbesini kabul edeyim, buyurur.

Hz. Musa (a.s.) vaziyeti İblis’e anlatınca, – Ben onun dirisine secde etmedim, ölüsüne secde eder miyim? diye böbürlenip kibirlendi ve kızdı.

Sonra Hz. Musâ´ya (a.s.): – Sen ki benim için çalıştın, bana hakkın geçti. Üç yerde beni hatırla. Zira o zamanlar sen en zayıf ve ben de en güçlü olurum. İnsan oğlunun kalbini feth eder ve kendime uydururum.

– Birincisi kızdığın zaman. O zaman ruhum kalbinde, gözüm gözünde, ve kanın damarda cereyânı gibi vücuduna dahil olurum. İnsan kızdığı zaman nefsini körüklerim, artık ne yaptığını bilmez olur.

– İkincisi cihad zamanlarında. O zamanda ben mü’minlere yanaşır; karısını çocuğunu geride bıraktıklarını hatırlatır ve onu ihlâsla cihâd’den soğuturum.

– Üçüncü de mahremin olmayan kadınlarla yalnız kalınca. Sakın ola yalnız kalma. Ben arada elçilik yapar ve mutlaka fitneyi ve şehveti uyandırırım.

ÜÇ ALAMET

Hz. Ali (kv) bildiriyor: Resulullah (sav) bir gün beni huzuruna çağırdı: “Ya Ali! Senin bana yakınlığın, Harun Peygamberin Musa Aleyhisselama olan yakınlığı gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir. Sana vasiyetler edeceğim. Dinlersen şükredenler olur ve şehid olursun. Allahu Teala seni kıyamet günü alim ve fakih olarak diriltir” buyurdu ve devam etti:

“Ya Ali! Müminin üç alameti vardır: 1. Namaz kılmak 2. Oruç tutmak 3. Sadaka vermektir.

Münafıkta da üç alamet vardır: 1. Herkesin yanında namaz kılarken rüku, secde ve diğer rükunları tam olarak yapar; yalnız namaz kılarken bunların hiç birine dikkat etmez. 2. Kendisini medhettikleri zaman işlerini seve seve, zevkle yapar. 3. Allahu Teala Hazretlerini başkalarının yanında zikredip, yalnız kalınca unutur.

Münafıkta üç alamet daha bulunur: 1. Söylediği söz yalandır. 2. Verdiği sözde durmaz. 3. Emanete hıyanet eder. Ya Ali! Zalimde de üç alamet vardır: 1. Kendisinden aşağı olanlara baskı yapar. 2. Gücü yeterse başkalarının malını zorla alır. 3. Nereden yiyip, nerden giyeceğini hiç incelemez, üzülmez.

Kıskançlarda da üç hususiyet vardır: 1. Herkesin yanında o kimseye yaltaklanır. 2. Herkesin arkasından gıybet eder. 3. Musibete düşen kimselere sevinir.

Ya Ali! Tembellerde de üç alamet vardır: 1. Allahu Teala’ya yaptığı taatinde tembellik eder. 2. Kusurlu amel eder. Yaptığı da boşa gider. 3. Namazı geciktirir, hatta vaktini de geçirir.

Tevbe eden kimsenin de üç alameti vardır: 1. Haramlardan sakınır. 2. İlim öğrenmeye hırslı olur. 3. Göğüsten çıkan sütün tekrar girme ihtimali olmadığı gibi, tevbe ettiği günaha bir daha dönmez.

Ya Ali! Akıllı kimsede de üç alamet bulunur: 1. Dünyayı aşağı görür. 2. Cefa, sıkıntı çeker. 3. Sıkıntı, musibet geldiği zamanlarda sabreder.

Sabırlı kimsenin de üç alameti vardır: 1. Kendisini ziyaret etmeyenleri ziyaret eder, sıla-i rahim eder. 2. Kendisini mahrum edenlere bağışta bulunur. 3. Kendisine zulmedene karşı durmaz.

Ahmak kimsenin de üç nişanı vardır: 1. Allahu Teala’nın emirlerinde, farzlarda tembellik eder. 2. Abes sözleri çok söyler. 3. Allahu Teala’nın mahluklarına çok eziyet eder.

Ya Ali! İyi bahtlı olan kimselerinde üç vasfı vardır: 1. Yediği helaldir. 2. Kendi şehrinde ilim meclisinde bulunur. 3. Beş vakit namazı cemaatle kılar.

Bedbaht olanın da üç belirtisi vardır: 1. Yediği haramdır. 2. İlimden uzak olur. 3. Namazı özürsüz yalnız kılar.

İyi işli kimselerin de üç alameti vardır: 1. Allahu Teala’nın taatinde acele eder. 2. Haramlardan sakınır. 3. Kendisine kötülük eden kimseye iyilik eder.

Ya Ali! Kötü işli olanın da üç alameti vardır: 1. Allahu Teala’nın emirlerini yapmakta gevşek davranır. 2. Herkese zararı dokunur. 3. Kendisine iyilik edene kötülükte bulunur.

Ya Ali! Salih kimsede üç husus bulunur: 1. Allahu Teala Hazretleri ile iyi amel işlemek üzere sulh eder. 2. İlmiyle dini kuvvetlendirir. 3. Kendisi için beğendiğini başkaları için de beğenir.

Ya Ali! Sakınan, müttaki kimsenin de üç alameti vardır: 1. Kötülerle beraber bulunmaktan kaçınır. 2. Yalan söylemekten sakınır. 3. Harama düşmek korkusu sebebiyle helalden sakınır.

Günahkarın da üç alameti vardır: 1. İşlerinde yanılır, hata eder. 2. Oyun ve çalgı ile meşgul olur. 3. Unutkan olur.

Ya Ali! Kara kalpli olan kimsenin de üç nişanı vardır: 1. Zaiflere acımaz. 2. Az şeye kanaat etmez. 3. Vaaz ve nasihat ona tesir etmez.

Sadık olan kimsenin de üç hasleti vardır: 1. Yaptığı ibadetini gizler. 2. Başına gelen sıkıntı ve musibetleri gizler. 3. Üçüncü vasıf kaynak da belirtilmemiştir.

Fasıkta da üç alamet bulunur: 1. Fitne ve fesadı sever. 2. Halkın hastalık ve musibetini ister. 3. İyi amelden kaçar.

Suflilerin, aşağı kimselerin de üç hali vardır: 1. Akrabasını azarlar. 2. Komşusunu incitir. 3. Günah işlemeyi sever.

Ya Ali! Allahu Teala’nın merdûdu, reddettiği kimsenin de üç alameti vardır: 1. Çok yalan söyler, yalan yere çok yemin eder. 2. Halka sıkıntı verir. 3. İşlerini başkalarına yükler.

Abid olanın da üç nişanı vardır: 1. Allahu Teala’ya olan tazimi sebebiyle kendini zelil, aşağı tutar. 2. Şehvetini, arzularını terk eder. 3. Allahu Teala’nın rızası için huzurunda çok durmayı adet eder.

Ya Ali! Muhlis olanın da üç hasleti vardır: 1. Gücü yeterse affeder. 2. Malının zekatını verir. 3. Sadaka vermeyi sever.

Ya Ali! Bahîl, cimri olanın da üç alameti vardır: 1. Açlıktan korkar. 2. Bir şey isteyenden, dilenciden korkar. 3. Kendisine iyilik eden kimseye, içindekinin hilafına dili ile hayır söyler.

Ya Ali! Sabırlı olanın üç alameti vardır: 1. Taat etmeye sabreder. 2. Günahları terk etmeye sabreder. 3. Allahu Teala’nın hükümlerine sabreder.

Ya Ali! Facir olanın üç alameti vardır: 1. Yemin etmekle övünür. 2. Kadınları aldatır. 3. Çok bühtan, iftira eder.

Ya Ali! Seni sevenlerin üç nişanı vardır: 1. Malını sana feda eder. 2. Canını senin için feda eder. 3. Senin sırrını gizli tutar.

Ya Ali! Kafirin de üç alameti vardır: 1. Hak Teala’nın dininden şüphe eder. 2. Hak Teala’nın sevdiklerine düşmanlık eder. 3. Taat ve ibadetten gafil olur.

Rahmetten uzak olan kulun da üç nişanı vardır: 1. Allahu Teala’nın mekrinden emin olur. 2. Rahmetinden ümitsiz olur. 3. Hak Teala’ya ve Resulüne muhalefet etmeyi kendisine adet eder.

Ya Ali! Affedilmiş kulun üç alameti vardır: 1. Allahu Teala’nın azabından korkar. 2. Mekrinden çekinir. 3. Sırf Allah için vaaz ve nasihatlerde titrer.

CENNETE İLK GİREN KOCASINA SADIK KADINDIR

Hazreti Fatımatüzzehra (r.a.) Hazretleri bir gün babası Peygamberimiz (s.a.s.)’e: — Babacığım cennete en önce kadınlardan kim girecek? diye sordu. Peygamberimiz (s.a.s.): — Falan mahallede bir kadın var. O kadın ilk cennete girecek kadındır, buyurdular.

Hazreti Fatıma çok merak etmişti: — Benden de mi evvel girecek babacığım? diye sordu. Hazreti Peygamberimiz: — Senden de evvel girecek, istersen git de bir tanış. O zaman sen de neden önce onun gireceğini öğrenirsin, buyurdular. Hazreti Fatıma’nın o kadın hakındaki merakı iyice artmıştı. Bir gün kadının evini sora sora buldu, kapısını çaldı, içerden ihtiyar bir kadın sesi duyuldu: — Kim o?

Hazreti Fatıma, kendisini tanıtıp görüşmek istediğini söylediğinde kadın: — Canım sana feda ey Allah Resulünün kızı. Sizinle çok görüşmek arzu ederdim. Fakat dışarı çıkmadığım için ziyaretinize gelemedim. Sizin beni arayıp bulmanız benim için bir lütuftur. Ancak ne var ki ben kocamdan izin almadan size kapıyı açamayacağım. Sizden çok özür dilerim. Yarın gelirseniz içeri girmeniz için izin alır kapıyı açarım, görüşürüz, dedi. Hazreti Fatıma geri gitti, kadın da meseleyi anlatıp kocasından izin aldı. İkinci gün kadınla görüşeceğine emin olarak gelen Hazreti Fatıma yanına Hazreti Hasan’ı da alarak geldi. Kadının kapısını çalarak geldiğini bildirdi. Fakat kadın Hazreti Fatıma’nın yanında bir çocuk bulunduğunun farkına varmıştı. Hazreti Fatıma’ya:

— Yanınızda bir de çocuk var. Ben yalnız sizin için izin almıştım, içeri siz girebilirsiniz, fakat çocuk dışarda kalır, isterseniz yarın gelin onun için de izin alayım, beraber içeri girersiniz, dedi. Hazreti Fatıma ikinci defa içeri giremeden geri döndü. Üçüncü gün yanına Hazreti Hüseyin’i de alarak gitmişti.- Kapıda yine aynı durumla karşılaşarak Hüseyin’i içeri alamayınca geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Üçüncü gün üçü birden gittiklerinde kadın kocasından her üçü için de izin almıştı, içeri girdiler.

Hazreti Fatıma bir de baktı ki, içerde kendisini karşılayan dışarda sesinden tanıdığı kadın değil. Genç ve güzel bir kadın… Hayretle sordu: — Sizinle dışardan konuşurken sesiniz başka idi, şimdi başka, bu nasıl oluyor? dedi. Kadın; — Sizinle konuşurken sesim dışarıya çıkmakta idi. Ben de sesimi yabancı erkek duyar da günaha girerim diye ağzıma taş parçası alarak konuşuyordum. Şimdi ise o taşı çıkardım, dedi.

Hazreti Fatıma’nın gözleri yaşarmıştı. Babasının neden cennete evvelâ bu kadının gireceğini söylediğini anladı. Kadın Hazreti Fatıma (r.a.)’ya: — Ey Allah’ın Resulünün kızı! Acaba ben kocama karşı vazifemi ifa etmiş oluyor muyum? “Allah beni kocama itaatsizlikten dolayı hesaba çeker diye korkuyorum, dedi.

Hazreti Fatıma babasının müjdesini bildirdi: — Hayır! Sen bil’akis babamın cennete ilk girecek kadın diye müjdelediği birisin. Hiçbir kadın sizin yaptığınızın onda – birini bile yapamaz, dedi. Ve cennete ilk girecek olan kadınla bir hayli sohbet ettikten sonra müsaade isteyerek oradan ayrıldı.

BU AKŞAM HİNDİSTAN’DA

Hz. Süleyman’ın sarayına kuşluk vakti saf bir adam telaşla girer. Nöbetçilere, hayati bir mesele için Hz. Süleyman’la görüşeceğini söyler ve hemen huzura alınır. Hz. Süleyman (a.s) benzi sararmış, korkudan titreyen adama sorar: – Hayrola ne var? Neden böyle korku içindesin? Derdin nedir? Söyle bana… Adam telaş içinde: – Bu sabah karşıma Azrail (a.s) çıktı. Bana hışımla baktı ve hemen uzaklaştı. Anladım ki, benim canımı almaya kararlı.. – Peki ne yapmamı istiyorsun?” Adam yalvarır: – Ey canlar koruyucusu, mazlumlar sığınağı Süleyman! Sen her şeye muktedirsin. Kurt, kuş, dağ, taş senin emrinde. Rüzgarına emret de beni buradan ta Hindistan’a iletsin. O zaman Azrail (a.s) belki beni bulamaz. Böylece canımı kurtarmış olurum. Medet senden! Hz. Süleyman, adamın haline acır. Rüzgarı çağırır ve: – Bu adamı hemen al. Hindistan’a bırak!” emrini verir. Rüzgar bu… Bir eser, bir kükrer. Adamı alır ve bir anda Hindistan’da uzak bir adaya götürür. Öğleye doğru Hz. Süleyman, divanı toplayarak gelenlerle görüşmeye başlar. Bir de ne görsün, Azrail (a.s.) da topluluğun içine karışmış, divanda oturmaktadır. Hemen yanına çağırır: – Ey Azrail! Bugün kuşluk vakti o adama neden hışımla baktın? Neden o zavallıyı korkuttun?” der. Azrail (a.s) cevap verir: – Ey dünyanın ulu sultanı! Ben, o adama öfkeyle,hışımla bakmadım. Hayretle baktım. O yanlış anladı. Vehme kapıldı. Onu, burada görünce şaşırdım. Çünkü Allah (cc) bana emretmişti ki: – “Haydi git, bu akşam o adamın canını Hindistan’da al!” Ben de bu adamın yüz kanadı olsa, bu akşam Hindistan’da olamaz. Bu nasıl iştir, diye hayretlere düştüm. İşte ona bakışımın sebebi bu idi.

HZ. EBUBEKİR (r.a.) İLE HZ.ALİ (r.a.)’NIN MÜNAZARASI

Bir gün Ebu Bekir Sıddık (r.a) Resulüllah(S.A.V)’ın evine geldi. İçeri gireceği sırada, Hz. Ali Bin Ebi Talib (r.a) da geldi. Hz. Ebu Bekir (r.a.) (Geri çekilip) : -Ya Ali sen buyur, gir dedi. O da cevap verip, aralarında, aşağıdaki uzun konuşma oldu: -Ya Ebu Bekir! Sen önce gir ki, her iyilikte önde olan, her hayırlı işte ileri olan, herkesi geçen sensin. Hz. Ebu Bekir (r.a.) : – Sen önce gir ki! Resulüllah’a (s.a.v) daha yakın sensin. Hz. Ali (r.a) : -Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v)’tan işittim. “Ümmetimden, Ebu Bekir’den daha üstün bir kimsenin üzerine güneş doğmadı” buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) : – Ben, senin önüne nasıl geçebilirim ki, Resulüllah (s.a.v) kızı Fatıma(r.a)’yı sana verdiği gün, “Kadınların en iyisini, erkeklerin en iyisine verdim” buyurdu. Hz. Ali (r.a) : – Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v): “İbrahim(a.s)’ı görmek isteyen Ebubekir’in yüzüne baksın” buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) : – Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah(s.a.v): ‘Adem (a.s)’ın hilm sıfatını ve Yusuf (a.s)’ın güzel ahlakını görmek isteyen Ali Mürteza’ya baksın’ buyurdu. Hz. Ali (r.a) : – Senin önünde gidemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v): “Ya Rabbi! Beni en çok seven ve ashabımın en iyisi kimdir? dedi. Cenab-ı Hak:Ya Muhammed! Ebu Bekir Sıddıktır,” buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) : – Ben, senin önüne geçemem. Çünkü Resulüllah (s.a.v) Hayber’de: “Yarın sancağı öyle bir kimseye veririm ki, Allahü Teala onu sever. Ben de, onu çok severim” buyurdu. Hz. Ali (r.a) : – Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) “Cennetin kapıları üzerinde ‘Ebu Bekir Habibullah’ yazılıdır” buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) : – Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v) Hayber gazasında, bayrağı sana verip ‘Bu bayrak Melik-i Galibin, Ali Bin Ebi Talib’e hediyesidir’ buyurdu. Hz. Ali (r.a) : – Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Ya Eba Bekir, sen benim gören gözüm ve bilen gönlüm yerindesin”. Hz. Ebu Bekir (r.a.) : – Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Kıyamet günü Ali cennet hayvanlarından birine binmiş olarak gelir. Cenab-ı Hak buyurur ki ‘Ya Muhammed!(s.a.v) Senin baban İbrahim Halil, ne güzel babadır. Senin kardeşin Ali Bin Ebi Talib ne güzel kardeştir.’ Hz. Ali (r.a) : Ben, senin geçemem. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Kıyamet günü, Cennet meleklerinin reisi olan Rıdvan adındaki melek Cennete girer. Cennetin anahtarlarını getirir, Bana verir. Sonra Cebrail (a.s) gelip, Ya Muhammed (s.a.v)! Cennetin ve cehennemin anahtarlarını, Ebu Bekir Sıddık’a(r.a) ver, istediğini Cennete, dilediğini Cehenneme göndersin der.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah (s.a.v) buyurdu ki: “Ali kıyamet günü benim yanımdadır.Havz ve Kevser yanında, benimledir. Sırat üzerinde benimledir. Cennette, benimledir. Allahü Teala’yı görürken, benimledir.” Hz. Ali (r.a) : Ben, senden önce giremem. Çünkü Resulüllah(s.a.v) “Ebu Bekir’in imanı, bütün mü’minlerin imanı ile tartılsa, Ebu Bekir’in imanı ağır gelir” buyurdu. Hz. Ebu Bekir (r.a.) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Ben ilmin şehriyim, Ali onun kapısıdır.” Hz. Ali (r.a) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Ben sadıklığın şehriyim.Ebu Bekir onun kapısıdır.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Kıyamet günü Ali bir ata biner, görenler, acaba bu hangi peygamberdir? Derler.Allahü Teala, bu Ali Bin Ebi talib’dir, buyurur.” Hz. Ali (r.a) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Ben ve Ebu Bekir, bir topraktanız. Tekrar bir olacağız.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Allahü Teala, ey Cennet! Senin dört köşeni, dört kimse ile bezerim.Birir Peygamberleri üstünü Muhammed’dir(s.a.v).Biri, Allah’dan korkanların üstünü Ali’dir.üçüncüsü kadınların üstünü Fatımat’üz Zehra’dır. Dördüncü köşesindeki de temizlerin üstünü Hasan ve Hüseyin’dir.” Hz. Ali (r.a) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Sekiz Cennetten şöyle ses gelir’Ebu Bekir! Sevdiklerinle birlikte gel, hepiniz Cennete girin.” Hz. Ebu Bekir (r.a.) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Ben bir ağaca benzerim,Fatıma bunun kökü,Ali gövdesi, Hasan ve Hüseyin meyvesidir.” Hz. Ali (r.a) : Ben, senin önüne nasıl geçerim. Çünkü Resulüllah(s.a.v)buyurdu ki: “Allahü Teala Ebu Bekirin bütün kusurlarını affetsin. Çünkü O kızı Aişe’yi bana verdi.Hicrette bana yardımcı oldu.bilal-i Habeşi’yi, benim için azad etti.”

Resulüllah(s.a.v’)in bu iki sevgilisi, kapıda böyle konuşurlarken, kendileri içeriden dinliyorlardı. Hz. Ali’nin sözünü kesip içeriden buyurdu ki: -Ey kardeşlerim Ebu Bekir ve Ali! Artık içeri girin.Cebrail (a.s) gelip dedi ki, yerdeki ve yedi kat göklerdeki melekler sizi dinlemektedir. Kıyamete kadar birbirinizi övseniz, Allahü Teala yanındaki kıymetinizi anlatamazsınız. İkisi birbirine sarılıp, birlikte Resulullah’ın(s.a.v) huzuruna girdiler.

Resulullah’ın(s.a.v): -Allahü Teala ikinize de yüzbinlerce rahmet etsin. İkinizi sevenlere de, yüzbinlerce rahmet etsin ve düşmanlarınıza da yüzbinlerce lanet olsun, buyurdu. Hz. Ebu bekir Sıddık dedi ki: -Ya Resulallah(s.a.v) Ben Ali kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem. Hz.Ali dedi ki: -Ya Resulallah(s.a.v) Ben de Ebu Bekir kardeşimin düşmanlarına şefaat etmem ve başını kılıç ile bedeninden ayırırım. Hz. Ebu bekir Sıddık(r.a): -Ben, senin düşmanlarına Kevser havzından su vermem, buyurdu. Hz. Ali de: -Ben, senin düşmanlarını Sırat üzerinden geçirmem, buyurdu.

“Nasıl Sevmişler seni YA RASULALLAH nasıl bi kardeşlik nasıl bir edep…” Ya Rab Kalplerimize iki Cihan Serveri Efendiler Efendisi MUHAMMED MUSTAFA Sallallahu Teala Aleyhi Vesselem Hazretleri efendilerimizle HAYAT VER. Amin

ADALET VE TEVAZU

Emevi halifelerinin büyüğü Ömer b. Abdülaziz Hazretleri, devlet başkanlığı sırasında kul hakkı ve sosyal adalet hususunda çok titiz davranırdı. Gece çalışmalarında ayrı işlere tahsis ettiği iki kandili vardı. Bunlardan birini kendi özel işleriyle ilgili notları yazarken kullanır, öbürünü ise devlet ve millet işleriyle ilgili yazışmalarda kullanırdı. Halife, birden fazla gömleği olmayan,varlıksız biriydi. Yakınlarından birisi Ömer b. Abdülaziz’e bir elma hediye göndermişti. O da elmayı biraz kokladıktan sonra sahibine geri gönderdi. Elmayı geri götüren görevliye şöyle dedi: – Ona de ki, elma yerini bulmuştur. Fakat görevli itiraz edecek oldu: – Ey müminlerin başkanı! Rasulullah Aleyhisselâm hediye kabul ederdi. Bu elmayı gönderen de senin yakınlarındandır. Halife cevap verdi: – Evet ama, Rasulullah s.a.v.’e verilen hediye idi. Bize gelince, bize verilen hediyeler rüşvet olur. Valilerin maaşlarını çok bol verirdi. Sebebini şöyle açıklardı: – Valiler para sıkıntısı çekmezler, bütün ihtiyaçları karşılanırsa, kendilerini halkın işlerine vakfederler. Bir gece halifenin yanında bir misafiri vardı. Kandilin yakıtı tükenmişti. Misafir dedi ki: – Hizmetçiyi uyandıralım da kandilin yağını koyuversin. – Hayır, bırak onu uyusun. Ben ona iki ayrı işi yaptırmak istemem. – Öyleyse ben kalkıp kandile yağ koyayım. – Olmaz, misafire iş gördürmek yiğitlikten sayılmaz. Kendisi kalktı, kandilin yağını koyup yerine döndü ve şöyle dedi: – Ben kalkıp iş yaparken de Ömer’dim; gelip oturdum, yine aynı Ömer’im. İki buçuk yıllık halifelik döneminde İslâm aleminde adaleti hakim kılmıştı. Büyük dedesi Hz. Ömer r.a. gibi adalet ve basiret sahibiydi. Henüz kırk yaşlarında iken onu çekemeyenler tarafından bin dinar altın para karşılığında hizmetçisi eliyle zehirlenmişti. Hizmetçisi suçunu itiraf ettiğinde, Ömer b. Abdülaziz, paraları adamdan alarak devlet hazinesine koymuş, kendisini serbest bırakmış, öldürülmekten kurtulması için de kaçmasını söylemişti..

CÜNEYD-İ BAĞDADİ HAZRETLERİ

Bağdat’ın genç hatibi Cüneyd 7-8 yaşlarındadır. Bir gün babasını ağlarken görür. – Neler oluyor baba? – Dayına (Sırriyi Sekati Hazretlerine) zekât için bir kaç gümüş yolladım, almadı. Yoksa ben ömrümü Allah adamlarının beğenmediği şeyleri kazanmak için mi geçiriyorum? – Müsaade edersen bir de ben deneyeyim. – Alacağını zannetmem ama sen bilirsin. Nurlu çocuk dayısına gider ve gümüşleri uzatır. Büyük veli hem gülümser, hem elini çeker. ’Hayır Cüneyd’ der, ’Alamam’. – Adl edip babama emreden ve ihsan edip seni serbest bırakan Allah (Celle Celalüh) için al! Sırriyi Sekati tutulur kalır. Şiir gibi bir cümle, içinde bin mânâ. Büyük veli kucağını açar, ’Hem gümüşleri kabul ettim’ der, ’Hem de seni!’ Edipler parmak ısırır. Sırriyi Sekati Hazretleri bu cevheri çok sever. Çünkü o, en girift meseleleri bile berrak bir şekilde ifade eder. Onu yanından ayırmaz olur hatta birlikte hacca giderler. Bir ara Hicaz âlimlerinin oturduğu bir meclise katılırlar. Mevzu şükürdür. 400 âlim şükrü en veciz şekilde tarife çalışır. Tam dağılacaklardır ki içlerinden biri: ’Durun hele’ der, ’Küçükbeye sormadık’ Cüneyd: ’Şükr Allah-ü Teâlâ’nın ihsan ettiği nimetlerle ona isyan etmemektir’ der ki o ana kadar yapılan tariflerin en mânâlısıdır. Cüneyd ibadetten tarifsiz bir lezzet alır ve geceleri asla uyumaz. Bir yandan Sırriyi Sekati’nin sohbetleriyle hâllere ve sırlara kavuşurken, diğer yandan İmam-ı Şafii’nin talebelerinden fıkh ve hadis öğrenir. Ancak muhteşem ilmine rağmen kürsüye çıkmaz. Ta ki rüyasında Resulullah Efendimizi (Sallallahü aleyhi ve sellem) görünceye kadar. Server-i Kainat, ona – ’Ey Cüneyd insanlara nasihat et’ buyururlar, ’Zira sözlerin ferahlık vericidir. Allah-ü Teâlâ seni insanların kurtuluşuna vesile kıldı.’ İşte o günden sonra vaaza başlar ve Bağdatlı Cüneyd, Cüneyd-i Bağdadi olur.

HAZRETİ MUSA’NIN HAYASI

Ebû Hureyre radıyallahu anh, Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu anlatıyor: Musa aleyhisselâm çok hayâlı ve vücudunun görünmemesine çok dikkat gösteren bir zât idi. Çok hayâlı olması dolayısiyle vücudunun açık bir yeri görünmezdi. İsrail Oğullarından kendisine eziyet etmek isteyen biri: — Musa’nın bu kadar örtünmeye düşkün olması, ya cildinde abraşlık, veya husyeleri şiş, veya başka bir âfetten ileri gelmektedir, diye söyledi. Ancak Allahü Teâlâ, Peygamberin kendisine isnad edilen bu noksanlıklardan uzak bulunduğunu göstermeyi murad etti. Bu sebeple Musa aleyhisselâm bir gün yalnız başına kalıp, elbiselerini çıkardıktan sonra bir taş üzerine bıraktı ve yıkandı. Yıkandıktan sonra giyinmek üzere elbiselerine doğru geldi.

Ancak, taş, üzerindeki elbiselerle ondan kaçıp uzaklaşmaya başladı. Musa aleyhisselâm da asasını alıp taşı takip etti ve: — Ey taş, elbiselerimi ver, elbiselerimi ver! diyerek çağırdı. Tâ ki, israil Oğullarından bir topluluğun karşısına gelinceye kadar bu şekilde takibi sürdürdü. Bu topluluk da böylece kendisini, vücut bakımından en güzel yaratılışta bir insan olarak gördü. Bu hadise ile Allahü Teâlâ, Peygamberinin, ona isnad ettikleri noksanlıklardan uzak olduğunu insanlara gösterdi. Bu arada taş da durdu. Musa aleyhisselâm elbisesini alıp, taşa da asası ile vurdu. Allah’a yemin ederim ki, bu taşta asanın üç, dört veya beş âdet kadar izi meydana geldi, işte Allahü Teâlâ’nın «Ey îman edenler, siz de Musa’ya eza verenler gibi olmayın. Onlar Musa’ya eziyet ettiler de Allahü Teâlâ, onun isnad ettikleri şeylerden uzak bulunduğunu, onlara gösterdi. O, Allah nezdinde itibarlı bir zât idi.» (Ahzâb Sûresi) mealindeki Ayet-i Kerîmenin ifade ettiği mânâ budur. (Buharî, Müslim, Tirmizi)

ALLAH NASIL MİSAFİR EDİLİR?

Musa Aleyhisselâmın ümmeti: — Ya Musa! Rabbimizi yemeğe davet ediyoruz. Buyursun bir gün misafirimiz olsun. Nemiz varsa ikram etmeye hazırız, dediklerinde Musa Aleyhisselâm, onları azarladı. «Nasıl olur, Allah (haşa) yemekten, içmekten ve mekândan münezzehtir» diyerek bir daha böyle bir şeyi akıllarından bile geçirmemelerini tenbihledi. Fakat Musa Kelîmullah Turu Sina’ya çıkıp, bazı münasaatta bulunmak istediğinde, Allah tarafından şöyle nida olundu: — «Ya Musa neden kullarımın davetini bana getirip söylemiyorsun?» Musa Aleyhisselâm: «Ya Rabbi, böyle daveti size gelip söylemekten haya ederim. Nasıl olur, Zatı Ulûhiyetiniz onların söylediklerinden beridir» dedi. Allah (c.c.): «Söyle kullarıma, onların davetine Cuma akşamı geleceğim» buyurdu. Musa Aleyhisselâm gelip kavmini durumdan haberdar etti, hazırlığa başlandı, koyunlar, sığırlar kesildi. Mümkün olduğu kadar mükellef bir yemek sofrası hazırlandı. Çünkü misafir gelecek olan ne bir vali, ne bir padişah, ne bir başka yaratıktı. Kâinatın yaratıcısı misafir olarak gelecekti. Hazırlıklar tamamlandıktan sonra, akşam üstü uzak yollardan geldiği belli; yorgun argın, üstü-başı birbirine karışmış bir ihtiyar gelip: «Ya Musa! Uzak yollardan geldim, acım, bana bir miktar yemek verin de karnımı doyurayım» dedi. Hz. Musa: — Acele etme, hele şu testiyi al da biraz su getir bakalım. Senin de bir katkın bulunsun. Biraz sonra Allah (c.c.) gelecek, dedi. Tabii adam daha fazla diretmeden çekip gitti. Yatsı vakti oldu, beklenen misafir halâ gelmedi. Sabah oluncaya kadar beklediler, halâ gelen giden yoktu. Neyse ümidi kestiler. Hz. Musa taaccüp içinde idi.

İkinci gün Hz. Musa Tur’a gidip: — Ya Rabbi, mahcup oldum, ümmetim: «Ya Sen bizi kandırdın, ya Allah sözünde durmadı» diyorlar dediğinde, şöyle hitap olundu: — Geldim ya Musa, geldim. Açım dedim, beni suya gönderdin, bir lokma ekmek bile vermedin. Beni ne sen, ne kavmin ağırladı.» Bunun üzerine Hazreti Musa Kelîmullah: — Ya Rabbi bir ihtiyar geldi sadece, o da bir kuldu, Allah değildi. Bu nasıl olur? dediğinde Cenabı Allah: — «İşte ben o kulum ile beraberdim. Onu doyursa idiniz, beni doyurmuş olacaktınız. Çünkü ben ne semalara, ne yerlere sığarım, ben ancak aciz bir kulumun kalbine sığarım. Ben o kulumla beraber gelmiştim. Onu aç olarak geri göndermekle, beni geri göndermiş oldunuz» buyurdu. Demek ki, Allah için yapılan her şey, bizzat Allah’ın kendisine yapılmış gibi olmakta, Allah o kimseden razı olmaktadır.

DUA AYNI DUA AMA

Muhyiddîn-i Arabî (kuddise sırruh) hazretlerinden: Fakirin biri, bir ağaç dibinde gölgelenmekte olan Hz. Ali (r.a.)’ye gelir, ihtiyaçlarını arz eder: – Çoluk-çocuk sıkıntı içindeyim, ne olur bana biraz yardımda bulunun, der. Hz. Ali (r.a.) hemen yerden bir avuç kum alır, üzerine okumaya başlar. Sonra da avucunu açar ki, kum tanecikleri altın külçeleri hâline gelmiş… – Al, der fakire. İhtiyacını karşıla!

Fakirin gözleri yerlerinden fırlayacak gibi olur: – Allah aşkına söyle yâ Emîre’l-mü’minîn! Ne okudun da kum tanecikleri altın oluverdi? der. Hz. Ali (r.a.) anlatır: – Kur’ân-ı Kerîm, Fâtiha sûresine gizlenmiştir. Bende Kur’an-ı Kerîm’i okudum, yani Fâtiha sûresini okudum bu kumlara… Bunu öğrenen fakir durur mu? O da bir avuç kum alır ve başlar okumaya. Okur, okur, okur… Ama kumlarda bir değişiklik yoktur. Altın filan olmuyor, aynen duruyor.tekrar gelir ve İmam Ali kerremallâhü vechehû hazretlerine: – Ben de okudum, ama birşey değişmiyor; kumlar altın olmuyor, der. Emîrü’l- Mü’mînin Hz. Ali (r.a.) boynunu büker, mahcup bir edâ ile cevap verir: – Ne yapayım, der. Duâ aynı duâ; ama, okuyan ağız aynı değildir! Duâ tamam; lâkin, okuyanın ihlâsı ve teveccühü tamam değildir!.. İşte bütün mesele buradadır. Okuyanın ihlâsında ve teveccühünde… Aynı duâ; aynı îman, aynı İhlâs ve aynı teveccühle okunacak ki, aynı netice elde edilebilsin. Yoksa kumu altın yapmak gibi bir iksire sahip olabilmek mümkün olmaz

CEBRAİL (CİBRİL) HADİSİ

Ömer İbnü’l-Hattâb radıyallahu anh şöyle dedi: Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in huzurunda bulunduğumuz sırada, elbisesi beyaz mı beyaz, saçları siyah mı siyah, yoldan gelmiş bir hali olmayan ve içimizden kimsenin tanımadığı bir adam çıkageldi. Peygamber’in yanına sokuldu, önüne oturdu, dizlerini Peygamber’in dizlerine dayadı, ellerini (kendi) dizlerinin üstüne koydu ve: – Ey Muhammed, bana İslâm’ı anlat! dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: – “İslâm, Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Allah’ın resûlü olduğuna şehâdet etmen, namazı dosdoğru kılman, zekâtı (tastamam) vermen, ramazan orucunu (eksiksiz) tutman, yoluna güç yetirebilirsen Kâbe’yi ziyâret (hac) etmendir” buyurdu. Adam: – Doğru söyledin dedi. Onun hem sorup hem de tasdik etmesi tuhafımıza gitti. Adam: – Şimdi de imanı anlat bana, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: – “Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe inanmandır. Yine kadere, hayrına ve şerrine iman etmendir” buyurdu. Adam tekrar: – Doğru söyledin, diye tasdik etti ve: – Peki ihsan nedir, onu da anlat, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: – “İhsan, Allah’a onu görüyormuşsun gibi kulluk etmendir. Sen onu görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” buyurdu. Adam yine: – Doğru söyledin dedi, sonra da: – Kıyâmet ne zaman kopacak? diye sordu. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: – “Kendisine soru yöneltilen, bu konuda sorandan daha bilgili değildir” cevabını verdi. Adam: – O halde alâmetlerini söyle, dedi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: – “Annelerin, kendilerine câriye muamelesi yapacak çocuklar doğurması, yalın ayak, başı kabak, çıplak koyun çobanlarının, yüksek ve mükemmel binalarda birbirleriyle yarışmalarıdır ” buyurdu. Adam, (sessizce) çekip gitti. Ben bir süre öylece kalakaldım. Daha sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem: – “Ey Ömer, soru soran kişi kimdi, biliyor musun?” buyurdu. Ben: – Allah ve Resûlü bilir, dedim. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: – “O Cebrâil’di, size dininizi öğretmeye geldi” buyurdu.

Müslim, Îmân 1, 5. Ayrıca bk. Buhârî, Îmân 37; Tirmizi Îmân 4; Ebû Dâvûd, Sünnet 16; Nesâi, Mevâkît 6; İbni Mâce, Mukaddime, 9 Açıklamalar Kurtubî’ye göre sünnetin esası (ümmü’s-sünne) denilmeye lâyık ve “Cibril Hadisi” diye meşhur olan hadisin konumuzu doğrudan ilgilendiren kısmı, “Sen Allah’ı görmüyorsan da O seni mutlaka görüyor” cümlesidir.

Kullukta kalite işte bu noktanın bilincine varmakla gerçekleşebilecektir. Dinimizin temel kavramları hakkında önemli tarifler ihtivâ eden hadis üzerinde, konuyu dağıtmayacak ve fakat merak giderecek kadar durmakta fayda görüyoruz. Öncelikle Cebrâil aleyhisselâm’ın farklı bir şekilde gelip Hz. Peygamber’e sokulması ve sonra ismiyle hitâbetmesi, talebe gibi soru sorup hoca gibi cevapları doğrulaması oradaki müslümanların dikkatlerini tam olarak çekmek, öğrenimlerini kolaylaştırmak içindir. Çok medeni görünüşüne rağmen bedevi Araplar gibi Hz. Peygamber’e ismiyle hitabetmesi, meleklerin, müminlerle aynı yükümlülükleri taşımadıklarını göstermektedir. Aralarındaki özel dostluktan kaynaklanmış olması da düşünülebilir.

Cebrâil aleyhisselâm’ın sırasıyla İslâm, iman, ihsân ve kıyameti sorması da Hz. Peygamber’e yöneltilecek soruların temel meselelerle ilgili olması gerektiğini göstermektedir. İslâm’ın beş şartının ve imanın altı esasının tam olarak sayılması ve kadere imanın ayrıca vurgulanması, dindeki bütünlüğü ve en çok tartışma konusu olacak noktayı işâret anlamı taşımaktadır. “İhsan”ın “Allah’ı görüyormuşcasına kulluk etmek” şeklinde tarifi “müslüman kişi”nin kalitesini pek veciz olarak ortaya koymaktadır. Allah tarafından görülmek, O’nu görüyormuş gibi davranmak için yeterli sayılmıştır. Bu mü’minde sürekli bir kendi kendini denetim (murâkabe) şuuru geliştirecektir. Merkezinde ihsanın bulunduğu bir iman ve İslâm anlayışı ve hayatı herhalde ideal hayattır.

“Kıyametin ne zaman kopacağı” müşterek merak konusudur. Önceki sorulara kolaylıkla cevab veren Hz. Peygamber, bu konu sorulunca Allah’tan başka herkesin bilemeyeceği bir şeylerin olacağını da belgeleyen o tatlı cevabını veriyor: “Kendisine soru yöneltilen (ben), bu konuda soru soran senden daha bilgili değilim.” Hz. Peygamber “bilmiyorum” demenin ayıp olmadığını böylece biz ümmetine öğretmiş olmaktadır. Peygamberler ancak Allah’ın bildirdiği kadar gaybı bilebilirler. Kıyametin ne zaman kopacağı kadar, alâmetlerinin de merak konusu olduğu açıktır. Bu sebeple Cebrâil’in “bari alâmetlerini söyle” diye istekte bulunması pek tabiîdir. Bu suâle Hz. Peygamber, toplumun ahlâk ve ekonomik yapısındaki iki olumsuz gelişmeyi haber vermekle yetinmiştir. Câriyenin hanımefendisini (bir başka rivayete göre, efendisini) doğurması ki, bunu “anaların kendilerine câriye muamelesini revâ görecek âsî çocuklar doğurması” olarak anlamak lâzımdır. Nitekim bir rivayette “câriye” yerine “kadın” kelimesi yer almaktadır. Tercümeyi buna göre yaptık. Kölelik kurumunun resmen kaldırılmış olması, şerhlerde yer alan câriye-köle merkezli açıklamaları bugün için geçersiz kılmaktadır. Kıyâmetin bir başka alâmeti de lüks ve refâhın, dünün fakirlerini büyük ve lüks binalar yapmakta yarışa sokacak kadar artmasıdır. Dünyanın, bütün zenginliklerini insanlara sunmasıdır.

Bunun anlamı, servet ve paranın yegâne değer ölçüsü hâline gelmesi, hizmete değil, tüketim ve gösterişe son derece düşkünlük gösterilmesi demektir. “Size dininizi öğretmek için gelmişti” cümlesi, yerinde soru sormanın bir çeşit öğretim anlamı taşıdığını göstermektedir.

Hadisten Öğrendiklerimiz 1. Melekler insan kılığına girebilirler. Konuşabilirler, konuşmalarını insanlar da duyabilir. 2. İman, dinin esaslarını kabullenmek, İslâm ise, şer’î fiilleri yerine getirmektir. Binaenaleyh bu ikisi kavram olarak ayrı olmalarına rağmen, gerçekte biribirlerinden ayrı değildir. 3. Gücü yetenin kelime-i şehâdeti açıkca söylemesi, müslüman muamelesi görmesi için gereklidir. 4. Eğitim-öğretimde soru-cevap usûlü geçerli bir yoldur. 5. İlim adamlarına ve ilim meclislerine saygı göstermek esastır. 6. Kıyametin ne zaman kopacağını Allah’dan başka kimse bilemez. Bu konudaki söylentilere ve tahminlere asla aldanmamak, kulak asmamak gerekir. 7. İşlerin, üstesinden gelemeyecek olanların eline geçmesi, itaatsizliğin artması ve aile yapısının sarsılması kıyamet alâmetidir. 8. Müslümanın daima Allah’ın gözetimi (murâkabesi) altında olduğu bilinciyle yükümlülüklerini yerine getirmesi, sorumluluklarına sahip çıkması gerekmektedir. 9. İhsan ve murâkabenin iki derecesi vardır: Kulun “Allah’ı görüyor gibi” yaşaması, birinci derecedir. “Kendisini Allah’ın gördüğü şuuruna sahip olması” ise, ikinci derecedir.

DOĞRULUĞUN MAKBUL OLANI

Aralarında Allah yolunda ilerlemeye karar veren iki kardeşten biri, bu amacına ancak kırlık bir yerde, bir dağ başında ulaşabileceğini düşündü ve bunun için bir dağ başına çekilip çobanlık yapmaya başladı. Diğeri zorluklarına rağmen insanların kalabalık olarak yaşadığı bir yerde bu niyetini gerçekleştirmenin daha doğru ve sevaplı olacağını düşündü ve şehre yerleşip ayakkabı tamircisi oldu.

Sonra aradan yıllar geçti İki kardeş de sözlerini tuttular İşlerinde dürüstlükten ibadetlerinde ihlastan (samimiyetten) ayrılmayarak, haramlardan dikkatle kaçınarak Allah yolunda küçümsenmeyecek mesafe aldılar. Artık herkes biliyor ve inanıyordu ki bu iki kardeş Allah’ın veli kulları arasındadır. Durum bu aşamada iken birgün çoban olan kardeş şehirdekini ziyaret etmek istedi.Bez bir torbaya birkaç litre süt koyup şehrin yolunu tuttu.Kardeşinin dükkanını bulup içeri girdi ve selam verdikten sonra elindeki içi süt dolu torbayı bir çengele astı.İki kardeş hasretle kucaklaştıktan sonra derinden derine sohbete daldılar. Bu sırada dükkana bir kadın geldi. Ayakkabısının sallanan topuğuna çivi çaktırmak istiyordu Kadın ayakkabısını çıkartırken, giyerken ona bakmakta olan çoban kardeşin kalbi bozuldu O âna kadar bir keramet işareti olarak torbada duran süt şıp şıp diye akmaya başladı Kadın işi bitip ayrıldıktan sonra ayakkabıcı olan tam fırsattır diye çoban olana önemli bir gerçeği açıkladı: – Ey kardeşim, gerek din, gerek dünya bakımından insanlardan uzak yaşamak kolaydır.Böyle, insanlardan soyutlanmış bir yaşayışta günaha girme tehlikesi yoktur. Allah yolunda daha rahat ilerlenir. Fakat önemli olan insanlarla sıkı ilişkiler sürdürürken dürüst kalabilmek, ortamın elverişli olmasına rağmen günaha düşmemektir Allah katında dürüstlüğün makbul olanı budur.

SADECE NAMAZ KILMAK DEĞİL VAZİFEMİZ

Huzeyfe oğlu Cehm (ra) anlatıyor: Yermük savaşında amcamın oğlunu aramaya başladım.Yanıma birazda su aldım.Tesadüfen onu buldum. Ölmek üzere idi. Su vereyim mi diye sordum.İşaretle ver dedi. Tam o sırada yanı başında ölmek üzere olan biride ahhh etti. Amcam oğlu sesi işitince içmekten vazgeçti. İşaretle suyu ona götürmemi istedi. Yanına gittim, baktım Ebul As oğlu Hişamdı. Yanına henüz varmıştım ki, yakınında başka bir sahabi acıyla inledi. Hişam işaretle suyu ona götürmemi istedi. Yanına gittiğimde ölmüştü. Hişamın yanına gittim o da ruhunu teslim etmişti. Hemen amca oğlumun yanına gittim o da ruhunu teslim etmiş, cansız yatıyordu.” Şu fedakarlığın derecesine bakın ki, kendisi susuzluktan ölmek üzere iken bile ikram edilen suyu içmiyor, kardeşine gönderiyor. ve susuzluktan ölüyor… önce can ,sonra canan değil.önce canan,sonra can . Asil müslümanlik bu; önce din kardeşleri, dostlari, sonra kendini düşünmeli…. Rabbim affetsin…dikkat etmemiz gereken ama eksik olan bir çok şey var ki,…. Sadece namaz kilmak,oruç tutmak değil vazifemiz..

PEYGAMBERE SALAVAT

Rüyamda çadırın içinde birisinin girdiğini gördüm… Süfyan-ı Servi anlatıyor: “Kabe-i Mükerreme’yi tavaf ediyordum. Her adımında salavat-ı şerife getiren bir kimseyi gördüm. Ona sordum: -Her makamın bir duası vardır. Neden dua etmez de hep salavat-ı şerife getirirsin?” O kimse bana cevap olarak dedi ki: -Hac niyeti ile babamla beraber yola düştük. Yolda, babam vefat etti. Birdendire, yüzü simsiyah, gözleri gök gök ve başı hınzır başına döndü. Yanımızda bulunanlardan utandığım için konuyu kimseye açamadım. Gece oldu. Babamın yüzünü örttüm ve büyük bir şaşkınlık içinde ne yapacağımı düşünürken uykum geldi. Rüyamda çadırın içinde birisinin girdiğini gördüm. O güne kadar onun kadar güzel yüzlü kimseyi görmemiştim. Güzel kokusu yalnız bizim çadırı değil, her yeri doldurdu. İzzet ve vakar ile gelip, babamın başucuna oturdu.Yüzünden perdeyi kaldırdı. Mübarek elini, babamın yüzüne sürdü.Birden üzüntüm sevince, zulmetim nura tebdil oldu.Çünkü babamın yüzü evvelkinden daha güzel olmuştu.O zat kalktı, gitmeye hazırlanırken, ona: -Kimsiniz? diye sordum.

Beni ve babamı, bu gurbet diyarında, bu büyük beladan ve halk içinde utanmaktan kurtardınız. O zat: -Sen beni tanımaz mısın? Ben sahibül Kur’an, Muhammed Mustafa (s.a.v.)’yım. Senin baban, gerçi günahkar idi. Lakin, bana çok salavat getirirdi. Böyle bir musibete düçar olduğunu, bunun salavat-ı şerifesini bana getiren melek gelip haber verdi. Ben de gelip, onu bu beladan kurtardım. Uykudan uyandığım zaman, çadırın içi güzel koku ile dolmuştu. Babamın yüzünü açtım, yüzü nurlanmış, gözleri ve rengi güzelleşmişti. Bundan böyle artık ol hazreti seyyidil beşerin salavat-ı şerifesiyle devamlı meşgul olacağım .Ta ki şefaatine nail olayım ve bütün tehlikelerden korunayım…

MAZLUMUN DUASI

Bu misalimiz Haccac b. Yusuf es-Sekefi’nin zulmunden ve azgınlığından dolayı kendisine beddua eden kahraman sahabe Said b. Cubeyir’in (radıyallahu anh) kıssasıdır. Tarihcilerin naklettiklerine göre Said b. Cubeyir (radıyallahu anh),halka zulmeden Haccac’ı zulm ve işkenceden vazgeçirmek istiyordu.Bunun için bir yandan onunla görüşüp ikna etmeye çalışıyor,diğer yandan da insanları ona karşı muhalefette bulunmaya ve karşısında direnmeye teşvik ediyordu.Said’in (radıyallahu anh) bu hareketleri Haccac’ın canını çok sıkıyordu.Bu sebeple Haccac O’nu huzuruna çağırır ve aralarında uzun bir münakaşa cereyan eder.Hadiseyi takip ederken de göreceğiniz gibi konuşma çok sert bir havada devam eder.Bu denli cesaretle devam eden münakaşa,Hz. Said’in (radıyallahu anh) imanının kuvvetine, yakininin sağlamlığına,duygularına hakim oluşuna doğruluktaki cesaretine delalet ediyor.

Tartışma kısaca şöyle cereyan eder: Haccac: -İsmin ne? diye sorar Said (radıyallahu anh): -İsmim Said bin Cubeyir’dir. Haccac: -Sen Kesir’in oğlu şaki misin? Said (radıyallahu anh): -Babam ismimi senden daha iyi bilirdi. Haccac: -Sende babanda şakisiniz. Said (radıyallahu anh): -Gaybı ancak ALLAH (celle celalühü) bilir. Haccac: -Senin dünyanı alev alev yanan bir ateşe çevireceğim. Said (radıyallahu anh): -Senin böyle bir şey yapabileceğine inansam, seni ilah edinirim.

Haccac: -Senin Ali b. Ebu Talib (kerremallahu veche) hakkındaki görüşün ne, cennettemidir yoksa cehennemde mi? Said (radıyallahu anh): -Şayet cehenneme gitmiş olsaydım, orada kimlerin olduğunu ve ehlinin kimler olduğunu öğrenirdim. Ancak ben halen dünyadayım. Haccac: -Halifeler hakkında görüşün ne? Said (radıyallahu anh): -Onların vekili değilim Haccac: -Hangisini daha çok seviyorsun? Said (radıyallahu anh): -Hepsini Rabb’imden dolayı severim. Haccac: -Onlardan hangisi ALLAH’ın rızasına daha yakındır. Said (radıyallahu anh): -Bunun ilmi onların gizlisini ve açığını bilen Zatın yanındadır. Haccac: -Sen neden bizim gibi gülmüyorsun? Said (radıyallahu anh): -Topraktan yaratılmış biri ve ateş o toprağı yutacakken nasıl gülebilirim. Haccac: -Fakat biz gülüyoruz. Said (radıyallahu anh): -Çünkü kalpler birbirine denk değildir. Haccac: -Kendine ölümlerden bir ölüm seç. Said (radıyallahu anh): -Asıl sen kendine ölümlerden bir ölüm seç ey Haccac.ALLAH’a yemin olsun ki,sen beni ancak ALLAH’ın seni öldüreceği bir ölümle öldürebilirsin. Haccac: -Seni affetmemi istermisin? Said (radıyallahu anh): -Af edileceksem ALLAH’tan olmasını isterim. Haccac: -Askerler!Onu götürün ve öldürün. Said (radıyallahu anh) askerlerle birlikte çıkarken gülüyordu. Haccac: -Neden gülüyorsun? Said (radıyallahu anh): -Senin ALLAH’a karşı olan cesaretine ve ALLAH’ın sana karşı olan hilmine şaştığım için gülüyorum. Haccac: -Onu öldürün!Onu öldürün,diye bağırır. Said (radıyallahu anh): -“Ben hanif olarak,yüzümü gökleri ve yeri yoktan yaratan ALLAH’a çevirdim ve ben müşriklerden değilim.” (En’am Suresi 79. Ayet) Haccac: -Onun yönünü kıbleden başka bir yöne çevirin. Said (radıyallahu anh): -“Doğu da ALLAH’ındır batı da.Nereye dönerseniz ALLAH’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz ALLAH’ın (rahmeti ve nimeti) geniştir,O herşeyi bilendir.” (Bakara Suresi 115. Ayet) Haccac: -Onu yüzüstü yatırın Said (radıyallahu anh): -“Sizi topraktan yarattık; yine sizi oraya döndüreceğiz ve bir kez daha sizi ondan çıkaracağız.” (Taha Suresi 55. Ayet) Haccac: -Kesin onu! Said (radıyallahu anh) ellerini Rabb’ine kaldırarak şöyle dua eder. -“Ey yüce ALLAH’ım!Sana kavuşacağım şu anda Senden bir tek ricada bulunuyorum;benim ölümümden sonra bir daha zalim Haccac’ı kimseye musallat etme.” Halisane yapılan dua bitmiştir.Cellat vazifesini yapar. Hızla inen zalim bir darbe masum bir velinin başını vucudundan ayırır. Yere düşen başı iki defa (LA İLAHE İLLALLAH) der. Üçüncü defada tekrar eder ancak yarıda kalır,bitiremez. Hicri 95 yılında büyük veli şehadet şerbetini içer. Said bin Cubeyir’in (radıyallahu anh) ölüm anında içten yaptığı bu dua kabul olmuştur.Katı yürekli cesur bir günahkar olup şeytanın bile el etek çekerek sahip çıkmadığı Haccac idam gününden sonra bir türlü uyuyamıyor.Tam yatıp uykuya dalacağı sırada birden bire heyacanla sıçrayarak uyanır ve şöyle der: Said bin Cübeyir ile benim halim ne olacak? Tam uykuya dalacağım sırada iki ayağımdan da şiddetle çekerek beni uyandırıyor. Zalimin ömrü,mazlum veli Said’in (radıyallahu anh) ölümünden sonra ızdırap içinde 15 gün devam eder.Onbeşinci günün akşamında her anı feci hatıralarla dolu bir ömür son bulur. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem), şu sözüyle ne kadar güzel buyurmuştur: Hz. Ebu Hureyre (radıyallahu anh) naklediyor:Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) buyurdular ki:”Üç kişi vardırki duaları reddolunmaz: -Oruçlunun iftar zamanına kadar -Adil hükümdar -Mazlumun duası. ALLAH bunu (mazlumun duasını) bulutların üstüne kaldırır,göğün kapılarını ona açar ve Cenab-ı Hak, “İzzetim hakkı için,bir zaman sonra da olsa (öcünü almakta) mutlaka sana yardım edeceğim!” buyurur.

124 BİN PEYGAMBERİN ŞAHİTLİĞİ

Muhammed Hariri (ks), bir gün Kabe etrafında tavaf ederken biraz ötede başını öne eğip tefekküre dalmış bir garip görür. Merak edip yaklaşır ve ona sorar: -Ey ALLAH’ın kulu, kimsin sen? Tefekküre dalmış geç başını hafifçe kaldırır, yukarı doğru bir bakar, sonrada başını eğerek şöyle cevap verir: -Buraya yeni gelmiş bir yolcuyum, misafiriniz sayılırım! Cevap çok manidardır.

Tefekkürdeki genç, yolcu olduğunu söylemekte, hemde misafir sayılacağını ifade etmektedir. Misafir olunca O’na misafirperverlik gösterip yemek ikram etmek, karnını doyurup ağırlamak İslami bir gelenektir. Ama Muhammed Hariri (ks), o gün, Halifenin yemeğine davetlidir. Böyle bir sofra çıkarmaya zamanı hiç de müsayit değildir.

Der ki: – Ey ALLAH’ın kulu, buyur, seninle Halifenin sarayına gidelim! Genç, başını kaldırmadan söylenir: – Ben şu anda Halifeden daha büyük biriyle sohbet ediyorum. (Zikreden ALLAH ile birlikteyim.) Bana bir tas çorba yeter! Muhammed Hariri (ks), gençle daha fazla meşgul olamaz, doğruca Halifenin sarayına gider, davete katılır. Orada çeşitli yemekler yenir, lezzetli şerbetler içilir, hamd ve senalar edilir.

Nice zaman sonra Evine dönerken gencin tefekkürde bulunduğu yere uğrayıp onu evine götürmek ister. Ama genci uykuya dalmış, istirahata çekilmiş halde görür. Bu yüzden rahatsız etmek istemez. Gidip kendisi de yatar. Bir rüya görür. Genişce bir sahra. Güneş, ışıklarını pırıl pırıl yayarken çok sayıda nurani insanların bulunduğu bir cemaati görür. En önlerinde, müthiş güzellik ve nuraniyette bir zat bulunmaktadır! Bir an için şaşırır, ne söyleyip, ne soracağını bilemez.

Yanında beliri veren biri, O’nun kulağına eğilir: – Bu nurani cemaat, 124 BİN Peygamberin bulunduğu kafiledir. En öndeki, ahir zaman Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizdir! Bunu duyan Hariri (ks), daha çok heycanlanır, yaklaşıp Resulullah’ın (sav) mübarek ellerinden öpmek ister. Ama öpmek istesiği o el, hemen geri çekilir. Hariri, büyük bir hüzüntüyle derki: -Ya Resulallah (sav)! Şüpesizki kusur ve hatalarım çoktur. Ama mubarek elinizi öpmeme engel olan kusurum hangisidir acaba, işaret buyursanızda onu terk edip, tövbe etsem?

Aldığı cevap çok manidardır: – Bizim Elimizi, Bizim Dostlarımıza Yakınlık Gösterenler öper. Sen, Bizim Dostumuzu Kendi Haline Terk Edip Halife Sofrasına Koştun. Onu Aç ve Susuz Bıraktın. Hemen Git, Sürekli Huzur Halinde Bulunan Dostumuzun Karnını Doyur, Gönlünü Al, Sonra Yanımıza Gel! Heyacan ve telaş içinde uyanan Hariri (ks), vucudunu saran soğuk terleri sildikten sonra yatağından fırlar, Koşarak Kabe’ye varır. Bakar ki ayakkabılarını giymiş, heybesini omuzuna almış olan genç, yola çıkmak üzeridir. Ona hemen seslenir: -Ey ALLAH’ın sevgili kulu, Resul’ün (sav) aziz dostu! Lütfen azıcık dur! Sana sadece bir tas çorba ikram edeyim de ondan sonra yoluna revan ol! Ama genç, arkasına bile bakmadan ilerler.

Hariri (ks) ise onun peşini bırakmaz ve mahçup bir şekilde ısrar ederek: – Dur, ne olur, bir dakika dur, sadece bir tas çorba ikram edeyim de ondan sonra yoluna devam et! Genç, ısrara dayanamaz, geri döner ve şu karşılığı verir: – Senden bir tas çorba içmek için 124 Bin Peygamberi şahit mi getirmek gerekir? İçilmez o çorba! Böyle pahalı bir çorba geçmez insanın boğazından. Diyelim ki, onlar benim için geldiler ve seni uyardılar. Ya buna muvaffak olamayan fakirler, garipler ne yapacaklar, aç mı kalacaklar? Senin gariplere, fakirlere ilgin bu kadar mı? Muhammed Hariri (ks) bu cevabı işitince yerinde yığılır kalır. Genç de uzaklaşıp gözden kaybolup gider. Bizede bu sırlı olaydan ders alıp tefekkür etmek düşer.

YANLIŞ DÜŞÜNCE

Hayır ve salah sahibi kullardan biri şöyle anlatmıştır: “Cüneyd-i Bağdadi Rahimehullah mescidteyken gencin biri gelip: “ALLAH rızası için bana yardım edin! Ben yardıma muhtaç biriyim” diye ricada bulunur. Cüneyd-i Bağdadi gencin sapa sağlam olduğunu görür ve içinden neden dilencilik yaptığını düşünür.O gece Cüneyd-i Bağdadi bir rüya görür.Rüyasında camide gördüğü gencin vucudu bir kebap yapılıp bir tepsiye konmuş, önüne getirilmiş. Cüneyd-i Bağdadi’ye: -Bunu yiyeceksin, derler. Hazret: -O insan etidir, yenir mi? Diye karşılık verdiğinde: -Yaa! Dün camide nasıl yiyordun… Yine öyle yiyeceksin! Derler. Daha sonrasını Cüneyd-i Bağdadi Hazretleri şöyle anlatıyor: -Meğer GIYBET etmişim! Hemen korku ile uyandım. Abdest alıp iki rekat namaz kıldım… Tevbe istiğfar ettim… Sabah olunca, hakkında kendi kendime yanlış konuştuğum genci aramak için dışarı cıktım… Aradım aradım, nihayet onu Dicle Nehri kıyısında buldum. Önüne tere koymuş onları yiyor. Genç benim geldiğimi görünce başını kaldırarak: -Ey Cüneyd! Camide benim hakkımda kötü düşündüğün için tevbe edip pişmanlık duydunmu? Diye sordu. Ben: -Evet dedim… -O halde üzülme git! Dedi ve şu ayet-i kerimeyi okuyarak kayboldu: “VE O ZATTIR Kİ KULLARININ TEVBELERİNİ KABUL EDER, GÜNAHLARINI AFFEDER VE NE YAPTIKLARINI BİLİR.” (ŞÛRÂ Suresi 25. Ayet)

İMAM GAZALİ (Kudsi Hadis)

Yüce Allah (c.c) şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler, Allah’ı çokça zikrediniz ve O’nu gece ve gündüz tesbih ediniz. Ey İmrân oğlu Musa! Ey beyan sahibi, kelâmıma kulak ver! Ben deyyân (hüküm sahibi) olan Allahım. Benimle senin aranda tercüman yoktur. Faiz yiyenleri, rahmanın gazabı ve şiddeti kat kat artırılmış ateş ile müjdele! Ey âdemoğlu! Kalbinde bir katılık, bedeninde bir rahatsızlık, rızkında bir daralma ve malında bir azalma bulduğun vakit sana yararı olmayan bir konuda (mâlâyâni) konuştuğunu bil. Ey âdemoğlu! Dilin dosdoğru olmadıkça dinin de dosdoğru olmaz. Sen rabbinden haya etmedikçe de dilin dosdoğru olmaz. Ey âdemoğlu! İnsanların ayıpları ile uğraşarak kendi ayıbını unuttukça şeytanı kendinden razı eder ve rahmanı kendine gazap ettirirsin. Ey âdemoğlu! Dilin bir aslan gibidir; onu kendi başına bırakırsan seni öldürür. Senin helak olman dilinin başı boş kalıp pervasızca konuşmasındandır.”

İKAZ EDEN RÜYA

Salihlerden biri şöyle anlatmıştır: “Fakirin biri cimriliği ile tanınan bir zenginden toplum içinde bir yerde bir tas yoğurt parası istedi. Zengin adam fakir adamı tersledi. Oradakiler yoksul adama para vermeye kalkıştılar; ama o kabul etmedi.Cimri zenginin kapısı o fakir tarafından yeniden çalındı. Bunun üzerine zengin fakir adamın önüne birkaç kuruş atarak: -Al şunu benden uzak dur! Dedi. Bu yaşananlardan bir süre sonra cimri zengin ,rüyasında kendini cennette gördü.Dünyada görmediği güzellikleri orada gördü. Acıktığında ona bir kase yoğurt getirildi. Adam bir tabak yoğurdu yedi ama doymadı. -Yoğurttan başka bir şey yok mu? diye sordu.

Bunun üzerine kendisine: -Sen dünyadan buraya bir kase yoğurttan başka ne gönderdin ki, daha fazlasını istiyorsun ! Eğer fazlasını gönderseydin sana da ikram edilirdi,dendi.Cimri adam gördüğü bu rüyanın ardından cimrilikten vazgeçip,cömertlik yoluna girdi. “Allah’ın, kendilerine lütfundan verdiği nimetlere karşı cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır o, kendileri için şerdir. Cimrilik ettikleri şey, kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Göklerin ve yerin mirası Allah’a aittir. Allah yaptıklarınızdan haberdardır” (Al-i İmran Suresi 180.Ayet)

AZ TAMAH ÇOK ZARAR GETİRİR

Saf bir adamın, güzel bir koçu vardı. Boynuna ip bağlamış, ardından çekip götürüyordu. Hırsızın biri sezdirmeden ipikesip, koçu çaldı. Adam bir süre ipi sürükledikten sonra, arkasına dönüp baktığında koçun çalındığını anladı. Dövünerek, bağırarak sağa sola koşmaya başladı. Koçu çalan hırsız da bir kuyunun başında, -”Eyvahlar olsun, eyvahlar olsun” diye ağlıyordu. Koçunu çaldıran saf adam, merak edip yaklaştı ve, -”Hayrola arkadaş! Senin de mi koçun çalındı? Neden ağlıyorsun?” diye sordu. Hırsız -”İçinde 100 altın bulunan kesem, kuyuya düştü. Ne yapacağımı bilemiyorum. Kuyudan altın dolu kesemi çıkartırsan, sana beşte birini gönül rızasıyla veririm” dedi. Saf adam, bu teklif karşısında hiç tereddüt etmedi. -”Allah bir kapıyı kapar, on kapıyı açar. Koç gittiyse de deve geliyor” diyerek soyunup kuyuya indi. Hırsız da elbiseleriyle birlikte nesi varsa, hepsini alıp kaçtı. Koçunu çaldıran zavallı saf adam, tamahı yüzünden elbiselerinden de oldu. *** İnsan yolunu aydınlığa çıkaracak tedbiri, elden bırakmamalıdır. Tamah huyu hırsıza benzer. Hayal gibi her an, değişik bir sûretle ve hileyle insanı aldatır. (Mevlana Celaleddin Rumi | Mesnevi-i Şerif)

GEÇ GELEN KURTARICI

Anneannesinin sözleri yankılandı kulaklarında: ”Oğlum namaz hiç bu vakte bırakılır mı?”Anneannesinin yaşı yetmişe dayanmış, ama ezan okunduğu vakit yerinden sıçrar, yaşından beklenmeyecek bir hızla abdestini alır ve namazını kılardı.Kendisi ise, nefsini bir türlü yenemiyordu. Ne oluyorsa, hep… namaz son dakikalara kalıyor, bu sebeple namazını alelacele eda ediyordu. Bunu düşünerek kalktı yerinden, gözü saate kaydı. Yatsı ezanının okunmasına on beş dakika kalmıştı. Başını her iki yöne pişmanlıkla sallayarak, “Yine geciktirdim namazı.” dedi kendi kendine Kıvrak hareketlerle abdestini aldı ve daha elini yüzünü tam kurulamadan kendisini odasına attı.Mecburen, hızlı hareketlerle namazı eda etti. Tesbihatını yaparken anneannesini düşünmeden edemedi. “Bu halimi görse, tatlı-sert kızardı yine bana.” dedi. Çok seviyordu onu …Hele öyle bir namaz kılışı vardı ki, onu hep bir gökkuşağı hayranlığıyla seyrederdi. Namazda öyle bir mahviyeti vardı ki… hicabından renkten renge girerdi. O gün akşama kadar derse girmişti. Müthiş bir ağırlık vardı üzerinde. Duasını yaparken, başını ellerinin arasına alıp secdeye durdu. Namazdan sonra bir süre bu şekil tefekkür etmeyi severdi. Gözleri kapanır gibi oldu. “Ne kadar da yorulmuşum.” dedi. Daldı gitti öylece….

Kıyamet kopmuştu. Mahşeri bir kalabalık vardı. Her yön insanlarla doluydu. Kimi dona kalmış,hareketsiz bir şekilde etrafı izliyor; Kimi sağa sola koşturuyor, kimisi de diz çökmüş, başı ellerinin arasında bekliyordu. Yüreği yerinden fırlayacak gibi atıyor, adeta kafesinden kurtulmaya çalışıyor,soğuk soğuk terler döküyordu. Hayattayken kıyamet, sorgu sual ve mizan hakkında çok şey duymuş ve ahiret hayatı adına bu kavramlar kendisi için köşe taşı olmuşlardı. Ama mahşer meydanında ki ürperti, korku ve bekleyişin bu denli dehşet vereceğini düşünmemişti.

Hesap ve sorgu devam ediyordu. Bu arada onun ismini de okudular. Hayretle bir sağa, bir sola baktı. “Benim ismimi mi okudunuz?” dedi dudakları titreyerek….. Kalabalık birden yarılmış, bir yol olmuştu önünde. İki kişi kollarına girdi. Mahşer meydanının vazifelileri oldukları belliydi. Kalabalık arasından şaşkın bakışlarla yürüdü. Merkezi bir yere gelmişlerdi. Melekler her iki yanından uzaklaştılar. Başı önündeydi. Bütün hayatı, bir film şeridi gibi geçiyordu gözlerinin önünden…. ” Şükürler olsun ” dedi, kendi kendine ve devam etti; ” Gözlerimi dünyaya açtım, Hep hizmet eden insanları gördüm. Babam sohbetlerden sohbetlere koşuyor, malını islam yolunda harcıyordu. Annem eve gelen misafirleri ağırlıyor, yemek sofralarının biri kalkıp, bir yenisi kuruluyordu. Ben ise, hep bu yolda oldum. İnsanlara hizmete çalıştım. Onlara Allah’ı anlattım. Namazımı kıldım. Orucumu tuttum. Farz olan ne varsa yerine getirdim. Haramlardan kaçındım.“ Kirpiklerinden aşağı gözyaşları dökülürken, “Rabbimi seviyorum, en azından sevdiğimi zannediyorum.” Diyordu. Ama bir yandan da “O’nun için ne yapsam az, Cennet’i kazanmama yetmez.” Diye düşünüyordu.Tek sığınağı Allah’ın rahmetiydi.

Hesap sürdükçe sürdü. Boncuk boncuk terliyordu. Sırılsıklam olmuş, zangır zangır titriyordu. Gözleri terazinin ibresindeki neticeyi bekliyordu. Sonunda hüküm verilecekti. Vazifeli melekler ellerinde bir kağıt, mahşer meydanında ki kalabalığa döndüler. Önce ismi okundu. Artık ayakları tutmaz olmuştu. Neredeyse yığılıp kalacaktı. Heyecandan gözlerini kapamış, okunacak hükme kulak kesilmişti. Mahşeri kalabalıktan bir uğultu yükseldi. Kulakları yanlış mı duyuyordu? İsmi cehennemlikler listesindeydi. Dizlerinin üstüne yığıldı. Hayretten dona kalmıştı. ” Olamaaaazzzz ” diye bağırdı. Sağa sola koşturdu. “Ben nasıl Cehennemlik olurum? Hayatım boyunca hizmet eden insanlarla birlikte oldum. Onlarla beraber koşturdum. Hep Rabbimi anlattım.” Diyordu. Gözleri sağanak olmuş, titrek vücudunu ıslatıyordu. Vazifeli iki melek kollarından tuttu. Ayaklarını sürüyerek ve kalabalığı yararak alevleri göklere yükselen Cehennem’e doğru yürümeye başladılar. Çırpınıyordu. Medet yok muydu? Bir yardım eden çıkmayacak mıydı? Dudaklarından kelimeler kırık dökük, yalvarmayla karışık döküldü.. ”Hizmetlerim… Oruçlarım…. Okuduğum Kur’anlar…… Namazım…. Hiçbiri beni kurtarmayacak mı?” diyordu.

Bağıra bağıra yalvarıyordu. Cehennem melekleri onu hiç dinlemediler ve sürüklemeye devam ettiler. Alevlere çok yaklaşmışlardı. Başını geriye çevirdi. Son çırpınışlarıydı. Resülullah, “Evinin önünde akan bir ırmak içinde günde beş defa yıkanan bir insanı o ırmak nasıl temizler, günde beş vakit namazda insanı günahlardan öyle temizler.” Buyuruyordu. “Oysa ki benim namazlarım da mı beni kurtarmayacak?” diye düşünüyordu. “Namazlarım…..Namazlarım….Namazlarım.” diye diye hıçkırdı. Vazifeli melekler hiç durmadılar. Yürümeye devam ettiler; Cehennem çukurunun başına geldiler. Alevlerin harareti yüzünü yakıyordu.Son bir defa dönüp geriye baktı. Artık gözleri de kurumuştu. Ümitleri sönmüştü. Başını öne eğdi. İki büklüm oldu.Kollarını sıkan parmaklar çözüldü. Cehennem meleklerinden birisi onu itiverdi. Vücudunu birden bire havada buldu. Alevlere doğru düşüyordu.

Tam bir iki metre düşmüştü ki, bir el kolundan tuttu. Başını kaldırdı. Yukarıya baktı. Uzun beyaz sakallı bir ihtiyar onu düşmekten kurtarmıştı. kendisini yukarıya çekti. Üstündeki başındaki tozu silkerek ihtiyarın yüzüne baktı. – “Siz de kimsiniz?” dedi. İhtiyar gülümsedi: ” Ben senin namazlarınım.” – “Neden bu kadar geç kaldınız ? Son anda yetiştiniz. Neredeyse düşüyordum.”dedi…. İhtiyar yüzünü gererek, tekrar güldü; Başını salladı; – ” Sen beni hep son anda yetiştirirdin, …hatırladın mı?

MELEKLER CEVAP VERİYOR

Birgün hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü anh”, hazret-i Fahr-i âlem “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” huzûr-ı serîflerinde, se’âdetle otururlarken; bir bedbaht kötü huylu kimse; bir edebsizlik edip, Ebû Bekre dil uzatıp, yakışıksız sözler söyledi. Hazret-i Server-i kâinât; o edebsiz, Ebû Bekre edebsizlik etdikce; birsey söylemez, ba’zan da tebessüm eder idi. Hazret-i Ebû Bekr; o bedbaht ve edebsizin edebsizligi haddi asınca; zarûrî olarak gadaba gelip, birkaç söz söyleyince; hazret-i Fahr-i kâinât, se’âdetle ve devletle yerinden kalkıp, gitdi. Hazret-i Ebû Bekr “radıyallahü teâlâ anh” Sultân-ı Enbiyânın ardına düsüp, yetisdi ve dedi ki: Yâ Resûlallah! Niçin, bir hayâsız, edebsizlik edip, gönül incitirken, sükût buyurup [susup], birsey söylemediniz. Simdi, ben ona söyleyince, kalkıp, gitdiniz; sebebi nedir. Hazret-i Fahr-i kevneyn ve Resûl-i sakaleyn “sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem” buyurdu ki: Yâ Sıddîk! O hayâsız ve bedbaht sana dil uzatmaga basladıgı zemân, Allahü teâlâ bir melek gönderdi ki, o kimseyi karsılayıp, kovacak idi. Sen, hemen gadaba geldin; söylemege basladın. O melek gidip, yerine iblîs geldi. Iblîs-i la’înin oldugu yerde, ben durmam. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk “radıyallahü anh” ondan sonra, vaktli vaktsiz söz söylememek için, mubârek agzına bir tas koyar idi. Ne zemân söz söylemek lâzım gelse, evvelâ fikr ederdi. Bir söz söyliyecegi zemân, o sözü kendi kendine nice zemân düsünür,tefekkürden sonra, mubârek agzından o tas parçasını çıkarıp,ne söz söyliyecek ise söyler idi. Sonra o tas parçasını mubârek agzına alıp, tesbîh ve tehlîl ile mesgûl olurdu. Kimseye, hayrdan ve serden dünyâ kelâmı söylemez, eger kat’î lâzım ise ve çok efdal ise, söylerdi. Yoksa, gecede ve gündüzde tesbîh ve tehlîl ile mesgûl idi. Kaynak: MENÂKIB-I ÇIHÂR YÂR-I GÜZÎN

RÜYADA BİLDİRİLEN BEŞ SIR

Önceki Peygamberlerden (as) birisi, bir gün bir rüyâ görür. Rüyâsında kendisinden, sabahleyin kalkınca karşısına; ilk çıkan şeyi yemesi, ikinci olarak karşılaştığı şeyi gizlemesi, üçüncü olarak karşılaştığı şeyi kabûl etmesi, dördüncü olarak, karşılaştığını ümitsizliğe düşürmemesi, beşinci olarak karşılaştığından da kaçması istenir. Sabah olur. O peygamber aleyhisselâm kalkınca, karşısında gözüne ilk çarpan büyük ve kapkara bir dağ olur. Bu manzara karşısında duraklar, hayrete düşer ve kendi kendine, “Rabbim bana onu yememi emretti. Rabbim bana, gücümün yetmeyeceği şeyi emretmez” diye düşünür. Onu yemeğe azmederek oraya doğru yürür. Fakat yanına yaklaşınca dağ birden küçülür, küçülür ve baldan daha tatlı bir lokma hâline gelir.

Peygamber onu yiyerek yola koyulur. Biraz gidince karşısına altın bir tas çıkar. Hemen bir çukur açarak onu toprağa gömer ve tekrar yola koyulur. Fakat biraz gittikten sonra dönüp arkasına baktığında altın tasın toprağın üstüne çıkmış olduğunu görür. Geri döner. Onu tekrar gömerek yine yoluna devam etmek üzere hareket eder. Fakat biraz gidince yine dönüp geriye baktığında, altın tasın yine dışarıda olduğunu hayretle müşâhede eder. Bu dönüp gömmeler birkaç defa tekrarlandığı hâlde altın tas yine üste çıkar.

Nihâyet peygamber, “Ben, Rabbimin bana olan emrini yerine getirdim” diyerek onu gömmek için bir daha geri dönmez ve yoluna devam eder. Biraz gidince, kendisine doğru gelen bir kuşla karşılaşır. Kuşun peşinde de bir şâhin var. Kuş, “Ey Allahın nebîsi, beni kurtar” diyerek Peygamberden yardım ister, Peygamber de onu himâyesine alarak, “Üçüncü olarak karşılaştığın şeyi kabûl et” emri gereğince onu yeninin içine saklar. Bu arada onu avlamak için peşinden gelmekte olan şâhin gelip, “Ey Allahın nebîsi, ben aç idim. Sabahtan beri onu avlayıp karnımı doyurmak için uğraşıyordum. Tam yakalayacağım sırada onu benden aldın. Rızkıma mâni olma!” der. Bu sırada Peygamber aleyhisselâm, “Benden, üçüncü olarak karşılaştığımı kabûl etmem, dördüncü olarak karşılaştığımı da ümitsizliğe düşürmemem istenmişti. Üçüncü bu kuş. Onu kabûl edip kurtardım. Ya dördüncüyü ne yapayım? Onu ümitsizliğe düşürmemem lâzım” diye düşünür. Yanında bulunan etten biraz keserek beklemekte olan avcı kuşa atar. O da onu alıp gider. O uzaklaşınca saklamakta olduğu kuşu da salıvererek yoluna koyulur. Yolda ilerlerken beşinci olarak pis kokulu bir cîfe, pislik ile karşılaşır.

Geceki rüyâ gereğince ondan da süratle uzaklaşır. O gece rüyâsında kendisine gündüz olan hâdiselerdeki hikmet, sır şöyle izâh edilir: “Birinci olarak, çok büyük ve kapkara bir dağ olarak gördüğün ve sonradan baldan daha tatlı bir lokma hâline gelen şey, öfke ve kızgınlıktır. Öfke, önce büyük bir dağ hâlindedir. Sabır edildiği ve yenildiği zaman baldan daha tatlı bir lokma olur. İkinci olarak karşılaştığın altın tas, güzel ve iyi amellerdir. İyi ve güzel ameller, hareketler, davranışlar ne kadar örtülürse örtülsün, yine de açığa çıkar ve kendilerini belli ederler. Üçüncü olarak, sakladığın kuş, sana sığınana ihânet etmemeni, himâyene almanı öğretmek istemektedir. Dördüncü hâdise, birisi senden bir şey istedi mi, kendi ihtiyâcın olsa bile onun hâcetini görmek gerektiğine işârettir. Beşinci olarak karşılaştığın ve kendisinden kaçtığın pis kokulu cîfe gıybete işârettir. Gıybet eden, ötekini-berikini çekiştiren insanlardan, pis kokulu cîfeden kaçarcasına kaç!.. ))))))))))))))))) Cennette O’nun (sav) Arkadaşı Olabilmek…

Hz. Âişe (ra) anlatıyor: Adamın biri Resûlullah’ın (sav) yanına gelerek, -Ey Allah’ın Peygamberi! Seni canımdan daha çok seviyorum, seni çoluk çocuğumdan da çok seviyorum. Evimde olduğum zamanlarda seni hatırlıyor ve sabredemeyerek seni görmek istiyorum. Sonra, benim de ve senin de öleceğin hatırıma geliyor. O zaman senin cennete girip peygamberlerle beraber olacağın, benimse cennete girsem bile seni göremeyeceğim, seninle beraber olamayacağım aklıma geliyor; korkuyorum. Adamın bu sözlerine Resûl-i Ekrem (sav) hiçbir cevap vermedi. Ve nihayet biraz sonra ayet-i kerime nazil oldu: “Kim Allah’a ve Resûl’e itaat ederse işte onlar, Allah’ın kendilerine lûtuflarda bulunduğu peygamberler, sıddîkler, şehidler ve salih kişilerle beraberdir. Bunlar ne güzel arkadaştır.” (Nisa Suresi 69.Ayet) “Kişi Sevdiğiyle Beraberdir!” Hz Muhammed (sav) Kaynak: (İbn Hişam, Es-Siret-ün Nebeviyye 1/260-261)

HZ. SÜMEYRA’CA SEVMEK

Hz. Muhammed (sav) Efendilerimiz Uhud harbi için hazırlık yapılmasını emir buyurmuştu. İslam terbiyesiyle yoğrulmuş fedakâr ve feragat örneği cesur ve peygamber sevgisiyle dopdolu bir kadın vardır heyecanlı ve telaşlıdır. Yaşlı babasını yedirir doyurur yıkar temizler yol azığını hazırlar ve babasına şöyle der “Babacığım bu gün ALLAH rasulu çetin bir harb hazırlığındadır. Ne olursun rica ediyorum hemen sen de katıl O’na destek ol der.” babasını uğurlar. Ve sonra eşine döner O’nu da aynen babası gibi hazırlar ve beyine der ki “Bak bey bunca yıldır sana eşlik ettim hiçbir emrine “La (hayır)” demedim bak bu gün Hz. Muhammed sav büyük bir düşman gücü ile karşı karşıyadır hemen yola çık ve ona yardımcı ol. Şayet Rasulullah’a bir şey olur da sen sağ salim gelirsen gözüme görünme bu iş burada biter.” diyor. Babasının ardından kocasını ALLAH rasulunun yolunda ölüme şehit olmaya gönderir.

Daha sonra iki tane civan mert evlatlarını yıkıyor temizliyor kokuluyor yol erzağını hazırlayıp ellerine vererek yavrularına “Ben sizi bu gün için doğurdum büyüttüm varın peygamberimizin etrafında O’na uzanacak elleri kırın O’na siper olun bu vazifeyi yapamayıp da O’na bir şey olursa siz de sağ olarak gelirseniz sizin gibi evlatlarım yoktur analık hakkımı size helal etmem” diyerek evlatlarını düğüne bayrama gönderir gibi İslam davası uğrunda şehit olmaya gönderiyordu. Hak ve Peygamber muhabbeti bu derece yüksek olan hanım Sümeyra (ra) dır. Hak dava uğrunda verecek başka bir şeyi kalmayan bu mübarek annemiz secdeye kapanarak gözyaşları içersinde Müslümanlar’ın zaferi için dua ettiği anda cepheden hüzünlü bir haber gelir Muhammed (sav) şehid oldu diye. Sümeyra kendi kendine “nasıl olur demek benim babam şehid kocam şehid çocuklarım şehid oldu onlar sağ olsaydı peygamberimize kâfirler el uzatamazdı der. ” Aklı başından çıkmış gibi koşarak Uhud harbinin ceryan ettiği yere girerken kendisini tanıyan sahabiler “Sümeyra işte baban” diyerek babasının parçalanmış vücudunu gösterdiler O babasının naşına şöyle bir bakar ve “Eyne Rasulullah” rasulullah nerede? Siz bana onu gösterin diyordu. Az ilerde kocasının parçalanmış cesedini gösterdiler. Şunca sene bir yastığa beraberce başını koyduğu eşine şöyle bir bakar ve yine “Rasulullah nerede?” der. Biraz daha ilerde vücutları paramparça olmuş nerede ise tanınmayacak hale gelen evlatlarını gösterirler.

O ise bir ah çeker ve sonra tekrar “Rasulullah nerede? Bana siz O’nu gösterin” der. “Sümeyra telaşlanma tasalanma rasulullah hayattadır işte bak şurada istirahat etmektedir” bu söz üzerine bütün gücüyle oraya koşar ALLAH Rasulunu görür munisleşir ve ağzından şu cümleler dökülür. “Ben bu gün bütün musibetlere razıyım gök kubbesi çatlasa beynimde patlasa bana vız gelir değimli ki ALLAH rasulu hayattadır” der. Ve sakinleşir. Sahabe devrinin mümtaz simalarından olan Sümeyra’nın bu ibretli tavrı Müslümanlara bir model olup ismi ve mücadelesi devam ettirilmelidir. Bu gün halen ALLAH Rasulu’nun inanç savaşı dâhilde ve hariçte olanca hızıyla devam etmektedir. Dün bu uğurda neyi varsa o dava uğrunda ortaya koyan mubarek insanlar olduğu gibi bu gün de aynı fedakâr insanlar olduğu müddetçe Müslümanlar er geç muzaffer olacaktır ve küfür ateşi eninde sonunda sönecektir.

ALLAH c.c. bizlere bu uğurda gayret gösteren şuurlu Müslümanlardan olmayı nasib buyursun. Hazreti Sümeyra gibi sevmek ve anam babam sana feda olsun ya resulullah diyebilmek ve kendimize sorabilmek ben resullulahın yolunda anam babam ve iki tane civan oğlum yoluna feda olsun ya resul diyebilirmiyiz resulullahı ne kadar sevdiğimizi ve onu un için neyimizden vazgeçeriz düşünelim…

PEYGAMBER EFENDİMİZİN (SAV) ANNESİNİN DİRİLİP İMAN ETMESİ

İmam Kurtubî Hazretleri “Et-Tezkiratü fî Ahvâli’I-Mevtâ ve umûri’l-Âhireti” isimli kitabında buyurdular: Muhakkak ki Hazreti Âişe (r.a.) buyurdular: -”Efendimiz (s.a.v.) bizimle “veda haccını edâ etti. Devenin arkasındaydı. Orada ağladı. Çok üzüntülü bir şekilde ağlamaya başladı. Rasûlüllah (s.a.v.) Hazretleri’nin bu ağlamasına ben de ağladım. Sonra Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri deveden indi. Devenin yularını elime verip: -”Ey Humeyrâ tut,” dedi. Yani devenin yularını elime verip bana tut dedi. Devenin sağ tarafına yaslandı.

Uzun süre öylece kaldı. Sonra bana döndü. Sevinçli ve tesebbüm eder bir haldeydi. Ben ona: -”Annem ve babam sana feda olsun Ey Allah’ın Rasûlü. Yanımdan inerken üzüntülüydün, ağlıyordun hatta senin ağlama­na dayanamadım ben bile ağlamıştım! Sonra sen yanıma sevinçli, tebessümlü bir şekilde döndün. Ne oldu ya Rasûlellah!“dedim. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.v.) Hazretleri: -”Ben annem Amine’nin kabrine gittim! Ben Rabbim Allah’dan annemin diriltilmesini istedim, dua ettim. Allah annemi diriltti, annem dirildi ve bana dua etti.” Buyurdular. Rivayet olundu: Allahü Teâlâ, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine, ebeveynini (anne babasını), amcası Ebû Tâlib’i ve dedesi Abdülmuttalib’i diriltti ve onlar, Efendimiz (s.a.v.) Hazretlerine iman ettiler. Kaynak: İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri

KABEYİ KASTEDEN BABA VE KABENİN RABBİNİ GÖRMEYE NİYETLENEN ÇOCUK

Rivayet olundu. Allah’ın dostlarından bir arif haccetmeye niyetlendi. Yol hazırlığı yaptı. Arifin küçük bir oğlu vardı. Babasına sordu: -”Baba Nereye gidiyorsun?” Arif: -”Beytüllah’a (Allah’ın evine) gidiyorum,” dedi. Çocuk, beytüllahı (Ka’beyi) gören, Ka’benin Rabbini de göreceğini sandı. (Çocuk Allahı görme aşkıyla, babasına): -”Baba neden beni de beraberinde götürmüyorsun?” dedi. Arif: -”Oğlum! Sen daha buna elverişli değilsin. Yolculuğa dayanamazsın, sana haccetmek farz değil,” dedi. Çocuk ağladı. Çocuğunun çok ağlamasına dayanamayan baba, oğlunu da mecburen yanına alıp, yolculuğa çıktı. Mikâta vardıklarında, ihrama girib telbiye getirdiler. Harem-i şerife girdiler. Beytüllah göründüğünde, çocuk saygı gösterdi ve yere düşüp öldü. Babası dehşete düştü. -”Oğlum nerede? Ciğer pareme ne oldu?” dedi. Beytin zaviyesinden bir ses geldi: -”Sen beyti kasdettin (senin maksadın Kâbe’yi görmekti) Kâbe’yi gördün. Oğlun Rabbini görmeyi kasdetti ve o Rabbini gördü, Rabbine kavuştu.” Çocuğun ölüsü onların gözlerinin önünde yükselip kayıp oldu. Gizliden şöyle bir ses işittiler: -”O hiç bir yerde değildir. O ne yerdedir, ne cennettedir. Belki Güçlü padişahın huzurunda doğruluk koltuklarındadırlar.

ÜMMETİ KURTARAN SALİH AMELLER

Efendimiz (s.a.v.) uzunca bir Hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurdular: “Dün gece çok acâib (bir rüya) gördüm:

-Ümmetimden bir adam gördüm. Onun ruhunu almak için ölüm meleği (Azrail Aleyhisselâm) kendisine geldi. Anne ve babasına yapmış olduğu iyilik, ölüm meleğini reddetti. (Anne ve babaya yapılan iyilikler uzun Ömre sebeb olduğu gibi güzel bir ölümle iman ile gitmeye sebeb olur)

-Ümmetimden bir adam gördüm: Adamın üzerine kabir azabı saçılıyordu. (Kabir azabına müstehak olacaktı), adamın almış olduğu abdestler geldi, onu kabir azabından kurtardı.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Her tarafını şeytanlar kuşatmıştı. Onun daha önce yapmış olduğu zikrullah geldi. O adamı şeytanların elinden kurtardı.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Azab melekleri ona hakim olmuşlardı. Ona azab edeceklerdi. Onun dünyâda kılmış olduğu namazlar geldi. Namazı, kendisini zebânîlerin elinden kurtardı.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Susuzluktan solumaktaydı. Her ne zaman havuzun başına varsa, kendisine su verilmiyordu. Sudan men ediliyordu. Onun orucu geldi. Oruç, ona su verdi. Onu susuzluktan kurtardı.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Sıra sıra oturan peygamberlerin yanına varıp oturmak istiyordu.

Onu peygamberlerin yanına oturmaktan men ediyorlardı. Onu kovuyorlardı. Onun cenabetten dolayı almış olduğu gusül abdestleri geldi, elinden tutup, yanıma getirdi. Her yerde kovulan o kişiyi yanıma oturttu.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Önünde bir zulmet (karanlık) vardı. Arkasında karanlık vardı. Sağında karanlık vardı. Solunda karanlık vardı. Üstünde bir karanlık vardı. Altında karanlık vardı. Adam karanlıkların içinde şaşkındı, ne edeceğini ve hangi tarafa hareket edeceğini bilemiyordu. Adamın hac ve umreleri geldi, onu zulmetlerden (karanlıklardan) çıkarıp, nur’un içine koydular.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Mü’minler ile konuşuyordu. Müzminlerden hiç kimse kendisiyle konuşmuyordu. Adam mü’minlerin içinde yalnız kalmıştı. Sıla-ı rahmi geldi. Sıla-ı rahm: Ey mü’minler topluluğu! Bununla konuşun! Bununla konuşun! Diyordu. Bunun üzerine mü’minler de kendisiyle konuşmaya başladılar.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Ateşin önündeydi. Ateş alev alev olmuştu. Ateşin kıvılcım ve alevleri, adamın yüzünü yakmak üzereydi. Adam eliyle ateşi yüzünden savmaya çalışıyordu. Adam’ın vermiş olduğu sadakalar geldi. Adamın yüzünü ateşten korudu.

Adam ile ateş arasında bir perde oldu. Sadakaları, başının üzerinde birer gölgelik oldu. Ümmetimden bir adam gördüm: Zebaniler onu her mekandan (her tarafından sımsıkı) tutmuşlardı. Adamın yapmış olduğu emr-i bll’marûf ve nehyi ani’l-münker (iyiliği emretme ve kötülüğü yasaklama) amelleri geldi. O adamı zebanilerin elinden kurtardı. Onu rahmet meleklerinin eline verdi.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Dizlerinin üzerinde çökmüştü. Onunla Allah ın (ilâhî rahmetin) arasında perdeler vardı. Onun güzel ahlakı geldi. Onun elinden tuttu. Adamı alıp Allahın katına çıkarttı. İlâhî rahmete nail olmasına sebeb oldu.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Sahifeleri, (amel defteri) sol tarafindan verilmeye meylediyordu. Onun kalbinde bulunan Allah korkusu geldi. Amel defterini sağ eline koydu.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Mizanı çok hafifti. Onun yedirmiş olduğu iftarlar geldi. Terazinin iyi amel tarafı ağır bastı.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Cehennemin kenarında duruyordu. Cehenneme düşmek üzereydi. Allah’ın büyüklüğünden dolayı hissetmiş olduğu titremeler ve ürpermeler geldi. Onu cehennemden kurtardı. Adam sıratı geçip cennete geçti.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Cehenneme düşmek üzereydi. Cehenneme meyletmişti. Allah korkusundan dolayı dökmüş olduğu göz yaşları geldi. Göz yaşları onu cehennemden çıkarttı.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Sırat köprüsünün üzerinde ayakta duruyordu. Adam bir dal ve yaprak gibi sallanıyordu. Onun Allah’a olan hüsn-ü zannı geldi. Sallanma ve titremesi geçti. Adam sırat köprüsünü geçti.

-Ümmetimden bir adam gördüm: Sıratın üzerindeydi. Bazen sürünüp emekleyerek yürüyordu. Bazen küçük adımlar ile yürüyor, bazen de durup bir şeylere bağlanıyor ve tutunmaya çalışıyordu. Onun namazları geldi. Onun elinden tuttu. Onu doğrulttu, ayağa kaldırdı. Adam bu sıratı geçti.

-Ümmetimden bir adam gödüm: Cennetin kapılarına varmıştı. Cennetin kapıları onun yüzüne kapandı. Onun şehâdet ve tevhid kelimeleri geldi. Cennetin kapılan açıldı. Şehâdet kelimesi onu cennete koydu.

Efendimiz (s.a.v.) hazretleri, başka bir Hadîs-i şeriflerinde şöyle buyurdular: “Kim ihlasla Lâ ilahe illallah (Allah’dan başka ilâh yoktur) derse, o kişi cennete girer.” Denildi:

-”Ya Resûlellah! İmanın ihlası nedir?” Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdu: -”Senin, imanını Allah’ın haram ettiği şeylerden koruma altına almandır.” Bu tafsilâttan bilindi ki: Muhakkak ki kurtuluş her ne kadar Allahü Teâlâ hazretlerinin fazlı ve kereminde ise de lakin salih amellere bağlıdır. Amel bozuk olduğu zaman, akrabalık (yakınlık) insana fayda vermez. Amma: Bir kişinin aslı temiz olursa onun furu’u (yani ondan türeyenler de) temiz ve güzel olur,” diyen kişiye şöyle cevap verilir: Allahü Teâlâ hazretlerinin gâlib olan adeti (sürüp gelen kanunu) şudur: “Allah, ölüden diriyi çıkarır; Ve Allah diriden ölüyü çıkarıcıdır. Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri

SABREDEN VE ALLAH İÇİN BİRBİRLERİNİ SEVENLERİN MÜKAFATI

Hadis-i şerifte Efendimiz (s.a.v.) hazretleri buyurdular: Allahü Teâlâ hazretleri, âhirette mahlukatı topladığı zaman, bir münâdî şöyle nida eder: -”Fazilet ehli nerededirler?“ Bir gurup insanlar cevap verip ayağa kalkarlar. Ve onlar sür’atle Cennete doğru koşarlar. Yolda melekler onlarla karşılaşırlar. Melekler sorarlar: -”Sizi süratle Cennete koşarken görüyoruz! Sizler kimlersiniz?” Onlar: -”Biz fazilet ehliyiz!” derler. Melekler: -”Sizin faziletiniz neydi?” diye sorar. Onlar: -”Bize zülüm edildiği zaman biz sabrederdik. Ve bize kötülük edildiğinde affederdik.” derler. Melekler onlara: -”Girin Cennete! Cennet, çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!” derler. Sonra bir münâdî şöyle nida eder: -”Sabır ehli nerededirler?“ Bâzı insanlar ayağa kalkarlar. Ve onlar süratle Cennete doğru koşarlar. Yolda melekler onlarla karşılaşırlar. Melekler sorarlar: -”Sizi süratle Cennete koşarken görüyoruz! Sizler kimlersiniz?” Onlar: “Biz sabır ehliyiz!” derler. Melekler sorarlar: -”Sizin sabrınız neydi?” Onlar: -”Biz Allah’ın taatı üzerine sabrederdik ve biz Allah’ın isyanlarının üzerine yâni günah işlememek için sabrederdik,” derler. -”Girin Cennete! Cennet, çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!” derler. Sonra bir münâdî şöyle nida eder: -”Birbirlerini Allah için sevenler nerededirler?“ Bâzı insanlar ağa kalkarlar. Ve onlar süratle Cennete doğru koşarlar. Yolda melekler onlarla karşılaşırlar. Melekler sorarlar: -”Sizi süratle Cennete koşarken görüyoruz! Sizler kimlersiniz?” Onlar: “Biz muhabbet ehliyiz! Birbirimizi Allah için sevenleriz!” derler. Melekler sorarlar: -”Sizin Allah için olan muhabbetiniz neydi?” Onlar: -”Biz birbirimizi sırf Allah için severdik,” derler. -”Girin Cennetel Cennet, çalışanların ne güzel ecir ve karşılığıdır!’* derler. Bu hadis-i şerif, “Nüzhetü*I-Kulûb” isimli kitabda geçmektedir. Kaynak : İsmail Hakkı Bursevi, Rûhu’l-Beyan Tefsiri

500 YIL İBADET EDEN MÜMİNİN DURUMU

Hz.Resûlullah (s.a.v) Efendimiz anlatıyor: Dostum Cibril-i Emin bana geldi ve şöyle dedi: “Ya Muhammed! Seni hak olarak gönderen Allah´a yemin olsun ki, bizler şöyle bir olaya şahit olduk. Önceki ümmetler içinde bir kul vardı; Allahu Teala´ya bir adada beşyüz sene kulluk etti. Allahu Teala o adada onun için tatlı bir su çıkardı, bir de nar ağacı yarattı. Ağaç her gece bir nar bitiriyordu; o da su ve nar ile gıdalanıyordu. Böylece ibadetine devam ediyordu.

Bu kulun eceli yaklaşınca Allahu Teala´ya ruhunu secde hâlinde alması için dua etti. Allahu Teala da duasını kabul buyurdu. Bizler yeryüzüne inince ona uğruyorduk. Ruhu kabzedildikten sonra göğe yükseldiğimizde ilâhî ilimde bu kulun kıyametteki hâlini şöyle bulduk. O, Aziz ve Celil olan Allah´ın huzurunda durdurulur. Allahu Teala meleklerine: “Kulumu rahmetimle cennete koyun!” der; kul: “Ya Rabbi, beni amelimin karşılığı olarak cennetine koy!” der. Allahu Teala tekrar meleklerine: “Kulumu rahmetimle cennete koyun!” der; kul: Ya Rabbi, beni amelimin karşılığı olarak cennete koy” der. Allahu Teala, meleklerine: “Kulumu rahmetimle cennete koyun!” der, kul: “Ya Rabbi, beni amelimin karşılığı olarak cennetine koy!” der. O zaman Allahu Teala meleklerine: “Bu kulumu verdiğim nimetlerle yaptığı ibadetleri bir ölçün” diye emreder. Melekler ölçerler, kulun yaptığı beşyüz senelik ibadet ancak gözünün görme nimetine karşılık gelir. Vücudunun diğer azaları şükürsüz kalır.

Bunun üzerine Allahu Teala, meleklerine: “Verdiğim nimetlere karşı şükretmeyen bu kulu ateşe atın!” diye emreder; melekler kulu ateşe doğru sürüklerler. O zaman kul: “Ya Rabbi! Beni rahmetinle cennetine koy!” diye yalvarır; Allahu Teala, meleklerine: “Onu geri getirin” emrini verir; kul ilâhî huzura getirilir. Allahu Teala: “Ey kulum, sen hiçbirşey değilken seni kim yarattı?” diye sorar, kul: “Sen yarattın ya Rabbi!” der. Allahu Teala: “Bu senden mi kaynaklandı, yoksa benim rahmetimle mi oldu?” diye sorar, kul: “Benden değil, senin rahmetinle oldu!” diye cevap verir. Allahu Teala: “Sana beşyüz sene ibadet etme kuvvetini kim verdi?” diye sorar; kul: “Sen verdin ya Rabbi!” der. Allahu Teala, diğer bütün nimetleri kimin verdiğini sorar. kul: “Sen verdin ya Rabbi!” der. Allahu Teala: “Evet, bütün bunlar benim rahmetimle olmuştur; nihayet bunu anladın, seni de rahmetimle cennetime koyuyorum. Ey meleklerim bunu rahmetimle cennete koyun. Ey kulum sen bundan önce güzel bir kuldun.” buyurur ve onu cennetine koyar. Sonra Cibril aleyhisselam dedi ki: “Ey Muhammed, gördüğün gibi her şey ancak Allah´ın rahmetiyle olmaktadır.”

ADALETİN BÖYLESİ

Hz. Ömer ve Amr Bin As çok iyi arkadaştırlar. Henüz ikisi de Müslüman olmadan evvel birlikte ticaret için İran tarafına giderler. Bindikleri atlarında orada satacakları ve ya mübadele yapacakları mallar yüklüdür. İran’ın o zamanki başşehrine varırlar. Henüz daha atlarından malları indirmeden üç kişilik bir grup gelir ve zorla atlarına ve eşyalarına el koyarak oradan uzaklaşırlar. Hz. Ömer ve Amr Bin As ortada kala kalırlar. Ne yiyecek bir lokma ekmekleri, ne de ceplerinde alış veriş yapacakları beş kuruşları da yoktur. Akşama kadar ne yapacaklarını bilemeden bir yerde beklerler. Yatacak bir yerler ararlarken bir han gözlerine ilişir ve hana girerler. Orada durumu hancıya anlatırlar. Hancı şaşırır ve; “Nasıl olur, adaletli Nuş-i Revan’ın ülkesinde böyle bir yanlışlık mümkün değil arkadaşlar. Siz burada bu akşam ücretsiz yiyip, içip, yatabilirsiniz, ben de doğruca sizin durumunuzu kralımıza anlatmaya gidiyorum” der ve hemen kralın sarayına gider. Kral’a durumu anlatır. Gerçekten de Nuş-i Revan adaletiyle ün salmış müthiş bir kraldır. Bu durumu öğrenir öğrenmez bir soruşturma başlatır ve at ve develeri gasp edenlerin kimliğini kısa sürede tespit ettirir. Henüz sabah bile olmadan onları yakalattırır. Kıral, hancıya; “O iki misafire eşyaları ve hayvanları hiç zarar görmeden teslim edilecektir, sabah buradan alsınlar, yalnız şehri de hemen terk etsinler ” der. O zamanın şehirleri surlarla çevrilidir ve belli yerlerde çıkış kapıları bulunmaktadır. Kral ayrıca; “misafirin biri surun güney kapısından, diğeri de güneydoğu kapısından çıksın” diyerek hancıyı gönderir. Hancı hana gelip Ömer ve Amr Bin As’a bu müjdeyi verir. Onlar da bu duruma pek inanamasalar da, peki derler ve sabah yola çıkarlar. Kral’ın yanına vardıklarında şaşkına dönerler. Tam kendilerine anlatıldığı gibi atları, develeri ve eşyaları hiç eksiksiz kendilerine teslim edilir.

Onları geride bekleyen esas sürprizden haberleri yoktur. Hayvanlarını ve eşyalarını teslim aldıktan sonra Ömer surun güney kapısından, Amr da güneydoğu kapısından çıkarlar. Ömer’in çıkacağı güney kapısının üzerinde biri idam edilmiş ve üzerinde “şehrimize ticaret için gelen misafirlerin at, deve ve eşyalarını zorbalıkla ellerinden alan çetenin başı, aynı zamanda kral Nuş-i Revan’ın oğlu” yazmaktadır. Diğer iki kişinin cesetleri de Amr Bin As’ın çıkacağı kapıda asılıdır. Bunları gören Ömer ve Amr hayret ve şaşkınlıklarını içlerine gömerler. Onlar bir ömürlük ders olur bu hadise. Aradan yıllaaar geçer, önce Ömer Müslüman olur. Daha sonra da Amr. Kaderin cilvesine bakınız ki, Hz. Ömer halifeliği sırasında Amr Bin As’ı Mısıra vali olarak tayin eder. Amr Mısırda bir mescit yapmak üzere arsa istimlâki yapmaya başlar. Müslümanlar arsalarını severek (bazıları bağışlar, bazıları da para karşılığı) verirler. Mescidin yapılacağı mahalde bir yahudinin de arsası varmış, Amr ona çok ciddi paralar teklif ettiği halde; “Hayır ben razı değilim, arsamı vermiyorum” cevabını almış. Amr bu cevap karşısında şaşırıyor ve; “koca vali karşısında sen kim oluyorsun ki, bak bakalım senin arsanı nasıl istimlâk ederim” demiş.

Yahudi; “Adaletinden bahsettikleri bir halifeleri varmış, bakalım bu durum karşısında ne diyecek” der ve yemeyip, içmeyip taa Mısırdan kalkar Medine’ye Halife Hz. Ömer’e gelerek durumu anlatır. Hz. Ömer (ra) meseleyi öğrenince yüzü kıpkırmızı kesilir, hiddetinden boyun damarları şişer. Tabii o zaman kağıt bulunmadığı için, yerden bulduğu bir kemik parçasının üzerine bir cümle yazar ve Yahudiye uzatır. Yahudiye; “ Götür bunu Amr Bin As’a ver, o anlar” der. Yahudi kendi kendine;” ben bu kadarcık basit yazı için mi geldim” diye söylenerek oradan uzaklaşır. O ufacık yazının Amr Bin As’ın kafasında ne fırtınalar estireceğini nereden bilsin. Yahudi, Mısıra varınca çok merak ettiği sonucu görmek için beklemeden Amr’ın yanına koşar. Ve getirdiği yazıyı Amr’a uzatır.

Amr Bin As yazıyı eline alır ve okur. Yazı aynen şöyledir; “Ömer, Nuş-i Revan’dan daha adaletlidir.” Amr’ın beti benzi bembeyaz kesilir, bir anda eli ayağı titremeye başlar ve Yahudiye dönerek; “Arsan senin olsun, özür diliyorum, benden ne istersen vermeye hazırım, senin hakkını ödemem mümkün değil , seni ta Medine’ye kadar yordum” der. Önce bu kemik parçası üzerindeki bu cümleye hiçbir anlam veremeyen Yahudi, işin aslını Amr Bin As’ sorar ve meseleyi öğrenince, adalet timsali İslâm dinine girer.

CEZA KİME?

Bir gece Medine sokaklarında Halife Hazreti Ömer ve Abdurrahman bin Avf hazretleri gezerken bir evin içinden karışık seslerin geldiğini duyarlar. Biraz yaklaşınca sorar Halife: – Ey Abdurrahman, bu evin kime ait olduğunu biliyor musun? Abdurrahman bin Avf, “Bilmiyorum” der.

Şöyle açıklama yapar. – Burası Rebi a bin Ümeyye nin evidir. İçindekiler de sarhoşlar, içmişler bağırıp çağırışıyorlar. Ne dersin, bunlara ne türlü bir ceza uygulayalım? Gecenin bu saatinde bu haldeler… Abdurrahman bin Avf der ki: – Bana kalırsa ceza uygulanacaklar onlar değil, biziz! İrkilir Halife. – Neden? diye sorar. Şöyle izah eder büyük sahabe: – Allahü Azimüşşan İnsanların gizli ayıplarını araştırmayınız buyuruyor. Biz ise gecenin bu saatinde evinin içindeki ayıplarını araştırıp meydana çıkarmakla meşgulüz. Aslında cezalık işi biz yapıyoruz demektir!

Bunun üzerine düşünmeye başlayan Halife, elini Abdurrahman bin Avf in eline uzatarak der ki: – Tut şu elimden de bir an evvel buradan uzaklaşalım; yoksa biz onlara değil, onlar bize ceza isteyebilirler. Oradan hızla uzaklaşırken de söylenmekten kendini alamaz Halife! – Allah insanları doğru düşünen dostlardan mahrum etmesin. Kimseyi de kendi kanaatinde ısrarcı eylemesin. Kendi kanaatini dostlarına kontrol ettirmek, daha doğrsunu duyunca da hemen kabul etmek ne güzeldir!

HZ. HîFÂ HATUN (r.a)

Menkıbesi anlatılan fakat hayatı hakkında malumat verilmeyen kadın sahabelerden biridir. Medineli ve ensardan olduğu anlaşılmaktadır. Kabilesi ve doğum tarihi bilinmemektedir. Medine-i Münevvere’de güzelliği ile ün salmış bir kadındı. Bir gün Rasûlullah (s.a.v) efendimizin huzuruna gelip şöyle söyledi: “Ya RasûlALLAH! Bana beni cennete götürecek bir iş öğret!” Rasûlullah (s.a.v) “Önce biriyle evlen. Bununla dinin yarısını emniyete alırsın.” buyurdu.

Ya RasûlALLAH! Benim dengim kim olur? “Beni Habeş Necâşîsi (kral) istedi, ben onu istemedim. Ubeydullah yüz deve ve başka şeyler de verdi, onu da kabul etmedim. Lakin siz ahirette kurtuluşumun evlilikten geçtiğini buyurdunuz. Siz kimi münasip görürseniz onunla evlenmeye razıyım.” dedi. Hîfâ Hatun’un siz kimi münasip görürseniz razıyım sözünün altında, gönlünden Peygamberimizin kendisini müminlerin annelerinden kılacağı ümidi vardı. Lakin Rasûlullah’ın (s.a.v) böyle bir niyeti yoktu.

Onu gücendirmek de istemiyordu. “Yarın sabah mescide en evvel kim gelirse onunla evlendireceğim.” buyurdu. Onunla evlenmek isteyen sahabeleri de ümitsizliğe düşürmek istemediğinden böyle bir yol takip etmeyi uygun görmüştü. Ertesi gün hiç biri erken uyanamadı. ALLAH .(c.c) onlara uykudayken uyanma imkanı bahşetmedi. Rasûlullah (s.a.v) kimin geleceğini bekleyiverirken aniden Süheyb isimli, fakir, siyah renkli, görünüşü güzel olmayan, uzun boylu, zayıf ve ince yapılı olan sahabe geldi. Hîfâ Hatun ise, zengin, güzel ve rağbet edilen biriydi. Namazdan sonra Hîfâ Hatunu çağırdı, durumu bildirdi. O da buna razı oldu. Hiç itiraz etmedi. Rasûlullah (s.a.v) hutbe okudu, nikahlarını akdetti. “Süheyb, kalk ve bu hanımın için bir şeyler al!” buyurdu. Lakin Süheyb, dünyalığı olmadığını söyleyince Hîfâ Hatun, kendi servetinden on bin dirhem gümüşlük bir kese getirtti. Onları Süheyb’e verdiler. O da gerekli şeyleri alıverdi. Sonra Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Hanımının elini tut, onu evine götür!” buyurdu.

Bu sefer Süheyb (r.a) dedi ki, Ya RasûlALLAH (s.a.v)! benim evim mesciddir. Hangi eve götüreyim?” Süheyb’in bu cevabını işiten Hîfâ Hatun, “filan yerdeki hazır konağı sana bağışladım. Kalk beni oraya götür.” dedi. Onun bu âlicenap tavrı ve hareketi Rasûlullah’ın (s.a.v) çok hoşuna gitti de ona dua etti. Sahabe de onun bu hareketini çok takdir ettiler ve onu övdüler. Karı ve koca kalktılar ve birlikte konağa gittiler. Akşam olunca yemeklerini yediler. Rablerine hamd ettiler. Nihayet yatma vakti gelince, Hîfâ Hatun “Ey Süheyb! Bil ki, ben sana nimetim, sen bana mihnetsin. Sen bu nimete şükür, ben bu mihnete sabır için, gel bu geceyi ibadet ve taatle geçirelim. Sen şükrediciler, ben sabrediciler sevabına kovuşayım. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) ‘Cennette yüksek çardak vardır. Bunda yalnız şükredenler ve sabredenler bulunur’ buyurdu.” dedi. O gece ikisi de taat ve ibadet ile meşgul oldular. Sabah namazını eda için Süheyb mescide geldi.

Cebrail a.s onların gerekli hallerini Rasûlullah’a (s.a.v) bildirdi. Cennet ve Cemâl-i ilâhî ile onlara müjde verdi. Rasûlullah (s.a.v) “Ey Süheyb! Geceki hâlini, sen mi anlatırsın, ben mi söyleyeyim?” buyurdu. Süheyb, Ya RasûlALLAH (s.a.v) siz söyleyiniz dedi. Rasûlullah (s.a.v) durumlarını, yaptıklarını bildirdi. Ve sonra “Siz cennetliksiniz ve ALLAHu Teâlâyı göreceksiniz” müjdesini verdi. Süheyb sevincinden ve Cenâb-ı Hakk’ın didarı müjdesine kavuşmak şevkinden başını secdeye koydu ve “Ya Rabbi! Eğer beni mağfiret etmişsen, günahlara bulaşmadan ruhumu kabz et! dedi.

ALLAH u Teâlâ, onun ruhunu secdede iken kabz etti. Orada bulunan tüm sahabeler buna ağladılar. Rasûlullah (s.a.v) “Daha şaşılacak şey, Hîfâ’nın da bu anda ruhunu Hakk’a teslim etmiş olmasıdır.” buyurdular. Hakikaten o esnada Hîfâ Hatunun da Hakk’a yürüdüğünden kimsenin şüphesi olmadı. Muhbir-i sadık efendimizin her haber verdiği doğruydu. Nitekim bu da böyle oldu. Sahabe-i Kiram efendilerimiz her ikisinin de cenaze işlemlerlerini yaptıktan sonra ikisini de Cennet’ül Bakî’ye yanyana defnettiler. Başları ucuna iki tahta koydular. Tahtalardan birine: “Bu ALLAHu Teâlâ’nın nimetine şükür edenin kabridir.” diye yazdılar. Öbürüne de: “Bu ALLAH u Teâlâ’nın mihnetine sabredenin kabridir.” ibaresini yazdılar. Bu olay ile bir kere daha anlaşılmıştır ki, Ashab-ı kiram kuvvetli bir imana ve tam bir teslimiyete sahip idiler. ALLAH (c.c) hepsinden razı olsun!

BİR KALBE DÖRT SEVGİ SIĞAR MI?

Bir gün peygamber efendimiz Hz. Ali’ye sorar der ki: Ya Ali ALLAH(c.c.)’ ı seviyor musun? Evet ya Resulallah. Peki beni seviyor musun? Evet ya Resulallah. Peki eşini seviyor musun? Evet ya Resulallah. Peki çocuklarını seviyor musun? Evet ya Resulallah. Peki bunların hepsini bir kalpte nasıl yapıyorsun? diye sorunca Hz. Ali beklemediği bu soru karşısında şaşırmış ve cevap verememişti. Bunu düşünmem gerek diyerek oradan ayrılmıştı. Hz. Ali düşünceli bir şekilde dolaşırken eşi Hz.Fatima düşünceli olduğunu fark ederek kendisine sorar: Nedir bu hal ya Ali? der. Eğer bu düşünceliğin dünyevi kaygılardan dolayı ise sana yakışmaz bırak gitsin. Yok bu halin Rahmani kaygılarından dolayı ise, anlat birlikte çözüm bulmaya çalışalım der. Hz. Ali peygamber efendimiz ile arasında geçen konuşmayı bir bir Hz. Fatima ya anlatır. Hz. Fatima durumu öğrenince tebessüm eder. Hz. Ali ye der ki; Ya Ali babama git ve de ki: Kişi ALLAH(c.c.)’ ı aklı ve imanı ile sever. Peygamberimizi ruhuyla sever. Eşini nefsiyle sever. Çocuklarını şefkatiyle sever. Hz. Ali aldığı bu cevap karşısında memnun olur ve hemen Peygamber efendimizin yanına gelerek Hz. Fatima dan öğrendiklerini Peygamber Efendimize anlatır.Peygamber efendimiz cevabı alınca tebessüm eder ve der ki; Ya Ali bana getirdiğin bu gül nübüvvet ağacından koparılmıştır.

EY ÖLÜM MELEĞİ YUMUŞAK DAVRAN !!

Ensar’dan bir zat vefat etmek üzereydi. Alemlere rahmet Hz. Muhammed (s.a.v) Efendimiz de bu zatın yanında bulunuyor, onunla ilgileniyordu. Efendimiz (s.a.v) ölüm meleği Azrail’in (a.s) geldiğini gördü ve aralarında geçen konuşmayı şöyle haber verdi. Resûlullah (s.a.v), ölüm meleğine: – Ey ölüm meleği, bu sahabeme yumuşak davran; şüphesiz o bir mü’mindir. buyurdu. Ölüm meleği Azrail (a.s) şöyle dedi. – Gönlün hoş, gözün aydın olsun; bil ki ben her mü’mine yumuşak davranırım. Ey Muhammed (s.a.v), şunu bil: Ben bir insanın ruhunu alınca, onun ailesinden birisi feryat ederse, ben ruh elimde olduğu halde adamın evinin kapısında durur ve: “Bu feryat da ne oluyor? Vallahi biz bu kimseye zulmetmedik, ecelinin önüne geçmedik, kendisi için takdir edilen vakitten önce gelmedik. Onun ruhunu aldığımız için bir günaha da girmedik. Eğer Allahu Teala’nın yaptığına razı olursanız, sevap alırsınız. Eğer üzülür ve kızarsanız, günaha girersiniz. Sizin bizi ayıplayacak bir durumunuz yok. Hem biz size daha çok geleceğiz. Siz kötü halden sakının, kötü ölümden sakının.” derim.

Ey Muhammed! (s.a.v) Yer yüzünde köylü-şehirli, iyi-kötü kim varsa, ben her gün onları gözden geçiririm. Ben onların büyüğünü ve küçüğünü kendilerinden daha iyi tanırım. Vallahi Ya Muhammed (s.a.v), Allahu Teala’nın izni olmadan ben bir sineğin canını almaya güç yetiremem.”

Bu hadisi nakleden Cafer b. Muhammed (rah) demiştir ki: “Bana şu haber ulaştı: Azrail Aleyhisselam insanları namaz vakitlerinde gözden geçirir. Ölüm anında ruhunu almak için baktığında, eğer o kimse namazlarını muhafaza eden bir kimse ise, melek ona yakın durur, şeytanı ondan uzaklaştırır. Bu arada melek ona: “Lâ ilâhe illallah Muhammedu’r-Resûlullah” sözlerini telkin eder. Bu, gerçekten büyük bir hâldir.”

600 AĞAÇLI HURMA BAHÇESİNİ BAĞIŞLADI

“Ebu Talha’nın elinden topla tüfekle alınması mümkün olmayan 600 ağaçlı hurma bahçesini, kendi rızası ile fakir fukaraya verdiren duygu, iman şuurundan başka ne olabilirdi?” MESCİD-İ Saadet’te Ashab-ı Kiram toplanmışlar, derin bir vecd ve huşu içinde Allah’ın Resûlünü dinlemekteydiler. Hazret-i Fahr-i Kâinat Efendimiz ise, Al-i İmrân sûresinden şu mealdeki Âyet-i Kerimeyi okuyordu: ” Muhtaçlara, fakirlere yardım ederken malınızın kötüsünü değil de, iyisini vermedikçe imân-ı kâmile (olgun iman) kavuşamazsınız. İmânda en yüksek mertebeye çıkmak istiyorsanız, yoksullara malınızın en hoşunuza gidenini bağaşlayınız.” Âyet-i Kerîmeyi büyük bir dikkat ve hassasiyetle dinleyenlerin içinde Ebu Talha da bulunuyordu. Ebu Talha’nın Mescid-i Saadet’e yakın bir yerde, içinde 600 hurma ağacı bulunan pek kıymetli bir hurma bahçesi vardı. Sık sık dâvet ettiği Resûlullah’a burada ikramda bulunurdu.. Bu zat derin bir vecd ve huşuu içinde Âyet-i Kerimeyi dinledikten soma ayağa kalkarak şu açıklamayı yaptı. «- Yâ Resûlellah, benim servetim içinde en kıymetli ve bana en sevgili olan, işte şu şehrin içindeki sizin de bildiğiniz bahçemdir. Bu andan itibaren Allah rızası için onu Allah’ın Resûlüne bırakıyorum. İstediğiniz gibi tasarruf eder, dilediğiniz fakire verebilirsiniz. Bu sözleri söyledikten soma Ebu Talha, sevinçli ve neş’eli bir hal ile kararını tatbik için Mescid-i Şerifden çıkarak bahçeye gitti. Bir hurma ağacının gölgesinde oturan hanımı ile duvarın dışında bekleyen Ebu Talha arasında şu ibretli konuşma oldu: Hanımı: “- Yâ Eba Talha, duvarın dışında ne bekliyorsun? İçeri girsen ya!” Ebu Talha: “- Ben içeri giremem, sen eşyanı toplayıp da dışarı çıksan ya!” Hanımı: “- Neden yâ Eba Talha, bu bahçe bizim değil mi? ” Ebu Talha: “- Hayır, artık bu bahçe Medine fukarasınındır. diyerek Âyet-i Kerîmeyi ve verdiği kararını anlattı. Hanımının ” İkimiz namına mı, yoksa şahsın için mi bağışladın? ” diye bir sualine “-ikimiz namına” diye cevap veren Ebu Talha, bu sefer hanımından şu sözleri işitti: ” – Allah senden razı olsun Eba Talha. Etrafımızdaki fakirleri gördükçe aynı şeyi düşünürdüm de sana söylemeye bir türlü cesaret edemezdim; Allah hayrımızı kabul buyursun, işte ben de geliyorum! ” Aziz okuyucu, müsaade buyurursanız burada bir sual sormak istiyorum: -Ebu Talha’nın elinden topla tüfekle alınması mümkün olmayan bu 600 ağaçlı hurma bahçesini, kendi rızası ile fukaraya verdiren nedir? – O’nu böyle içtimai (sosyal) fedakârlığa sevkeden bu tesir edici sebebin memleket sathında bütün insanlarda kökleşip kuvvetlenmesi halinde nasıl bir netice doğar? – Değil âhiretimiz, dünyamızın dahi intizama girmesi için bu müessire şiddetle muhtaç değil miyiz? Sorular uzayabilir ama isterseniz son sorumuz şu olsun: -Ebu Talha’ya bu fedakârlığı yaptıran müeyyidenin aleyhinde bulunmak, bu duygu ve îmân kuvvetinin bütün insanlarda yerleşmesine mani olmayı düşünmek, fukaraya yapılan yardımın aleyhinde bulunmak kadar gayr-ı insani ve ahmakça bir düşünce mahsulü olmaz mı?”

CEHENNEMDE KADINLAR

İbni Abbas radıyallahü anh anlatıyor: Peygamber aleyhisselâm zamanında güneş tutulmuştu. Allah’ın Resulü namaz kılıp uzun uzun kıyamda kaldı. Bundan sonra Peygamberimiz şöyle buyurdu: — Muhakkak güneş ile ay Allah’ın âyetlerinden birer âyettir. Hiç bir kimsenin ölümü ve yaşaması için tutulmazlar; şu halde tutulduklarını görünce Allah’ı zikrediniz. İnsanlar dediler ki: — Ey Allah’ın Resulü, durduğun yerde bir şey almaya uzanmış olduğunu, sonra da irkilip geri çekildiğini gördük. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm: — Katî olarak Cenneti gördüm de, bir salkım üzüm yakaladım. Koparmaya muvaffak olsaydım, dünya durduğu sürece ondan yiyebilecektiniz. Bana Cehennemde gösterildi. Şu anda gördüğüm manzaradan daha kötü hiç bir manzara görmedim. Cehennemdekilerin çoğunu da kadınlardan gördüm, buyurdu.

— Ey Allah’ın Resulü, ne sebeble onların çoğu kadınlardandır? diye sordular da,

Peygamber aleyhisselâm: — Küfürleri sebebiyle, cevabında bulundu.

— Allah’a mı küfrediyorlar? diye yine sordular.

Peygamber aleyhisselâm: — Kocalarına ve kendilerine yapılan nimete küfrediyorlar; onlardan birine dünyayı versen, yahud ömrü boyunca iyilikte bulunsan, yine senden hoşlarına gitmeyen bir şey görünce, senden hiç bir zaman hayır görmedim, derler, buyurdu. (Buharî, Müslim, Neseî)

ONLARIN AMELİ YOK

Allah Resulü Sallallahu Aleyhi Vesellem bir gün ashabıyla otururken bir an kıyametten bahsetmeye başladı. Anlatır … anlatır, kıyamet günü kulun amellerine konu gelir. Kıyamet günü birçok kimse Tehame kadar sevapla gelir. Allah Teala onların amellerini boşa çıkarır. Bu dehşetli tablo karşısında ürperen Salim Mevla Huzafe Hazretleri atılarak; -Anam babam sana feda olsun ya Resulullah, Biz o kavmi nasıl tanıyacağız? -Seni hak dinle gönderen Allah’a yemin ederim ki, ben onlardan olmaktan çok korkuyorum. -Ey Salim! Onlar oruç tutarlar namaz kılarlar ama kendilerine haramdan bir şey teklif edildiği zaman Allah Teala’dan korkmadan haram işlerler. İşte Allah onların amellerini kabul etmez.

YETER Kİ İSTEMESİNİ BİL

Ashabdan Enes Bin Malik (ra) anlatıyor: Hz peygamber’in (s.a.v) ashabı içinde Ebu Ma’lek diye birisi vardı. Bu zat, Şam ile Medine arasında tüccarlık yapardı. Kendisi Allah Tealaya tevekkül ederek bir kafileye katılmaz kendisi , yalnız gidip gelirdi. Bir defasında Şam’dan Medineye doğru gelirken önüne at üzerinde bir hırsız çıktı. Dur dur! ” diye bağırdı. Tüccar durdu ve hırsıza, “İşte malım, al senin olsun; beni bırak dedi. Hırsız, “Ben malı istemiyorum, seni öldürmek istiyorum” dedi. Tüccar, Beni öldürüp eline ne geçecek? İşte malım, senin işine yarar, al da beni bırak!” dedi. Hırsız aynı sözleri tekrar etti, onu öldüreceğini söyledi. Tüccar, “Öyleyse bana biraz müsade et de bir abdest alıp namaz kılayım, yüce Rabbime dua edeyim” dedi Hırsız, “İstediğini yap ” dedi. Ebu Ma’lek, abdest aldı, sonra namaz kıldı; namazdan sonra ellerini açtı ve şöyle dua etti: “Ya Vedut, Ya Vedut, Ya Zel-Arşi’l-Mecid, Ya Mubdiü Ya Müid, Ya Fe’alün Lima yürid, Es-elüke bi nuri vechikellezi melee erkane arşik, Ve es-elüke bi kudretikelleti kaderte biha ala halkık, Ve bi rahmetikelleti vesiat külle şey’in, La ilahe illa ente, Ya Müğis, eğisni.” Manası: “Ey yüce dost, ey yüce arşın sahibi! Ey yoktan var eden, var ettiğini yok eden rabbim! Ey her istediğini yapan Allahım! Arşın her yanını dolduran Zatının nuru hürmetine, Bütün mahlukata hükmettiğin kudretinin azametine, Her şeyi kuşatan rahmetinin bereketine, Senden istiyorum. Senden başka ilah yoktur. Ey çaresizlerin yardımına yetişen Allah’ım, bana yardım et”. Bu duayı üç kez tekrarladı. Duasını bitirir bitirmez boz renkli, yeşil elbiseli bir atlı belirdi. Elinde nurdan bir mızrak vardı.Hırsız kendisine yaklaşınca atlı ona hücüm edip mızrağı öyle bir vurdu ki, hırsız atından yuvarlandı. Sonra tüccara dönerek, “kalk onu öldür” dedi. Tüccar, ” Sen kimsin? Ben bu zamana kadar hiç kimseyi öldürmedim. Onu öldürmek hoşuma gitmez” dedi.O zaman atlı gidip hırsızı öldürdü, sonra tüccarın yanına geldi ve ona şöyle dedi: “Ben üçüncü kat gökte bulunan bir meleğim. Sen ilk dua ettiğin zaman göğün kapılarının gıcırdayıp ses verdiğini işittik ve, “Yeni bir olay oluyor !” dedik. Sen ikinci kez dua yapınca göğün kapıları açıldı.Sonra üçüncü kez dua edince, Cebrail gelerek, ” Şu anda darda kalmış kula kim yardım eder? dedi. Ben yüce Allah’dan o hırsızı öldürme işini bana vermesini istedim, izin verildi ve sana yardıma geldim. Ey Allah’ın kulu, Şunu Bil, “KİM BAŞINA GELEN HER TÜRLÜ SIKINTI VE MUSİBETTE SENİN YAPTIĞIN DUA” ile dua yaparsa, Allah Teala onun sıkıntısını giderir, kendisine yardım eder!”. Bu tüccar sağ-sağlim Medine’ye döndü, Hz peygamber (s.a.v.) yanına geldi, başından geçenleri ve yaptığı dua’yı kendisine anlattı. Hz peygamber(s.a.v) ona, “Allah Teala sana kendisiyle dua edinince kabul ettiği, bir şey istenirse verdiği güzel isimlerini öğretmiş” buyurdu…

MAĞARADAKİ YILAN

Hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v) Allahü teâlânın emri ile Mekke-i mükerremeden hicret etmek dilediği zemân,

-Benim ile bu yolda kim yol arkadaşı olur. Cânına ve başına kim kıyar, dediği zemân, herkesden önce hazret-i Ebû Bekr (r.a) ileri atılıp,

– Anam ve babam, mal ve cânım, cümlesi yoluna fedâ olsun; yâ Resûlallah. Bu şerefli hizmete ben kulunu kabûl eyle diye ilticâ ve tazarru’ edince, hazret-i Fahr-i Enbiyâ (s.a.v) kabûl buyurdu. Gece ile berâber, ay ve zuhâl yıldızı gibi yola çıkdılar. Sıddîk (r.a) o Resûl-i Rabbil âlemîn hazretlerini sakınıp, kâh ardına, kâh önüne, kâh sağına ve kâh soluna geçer ve kâh, mubârek ayağı parmakları üzerine basardı. Düşmânlar izlemesin diye.

Bu esnâda Habîb-i Hudâ hazret-i Muhammed Mustafâ (s.a.v)buyurdular ki, – Yâ Ebâ Bekr, ne ızdırâb çekersin. Kendi nefsin için mi korkarsın. Cevâb buyurdular ki, – Hâşâ, sümme hâşâ ki, Ebû Bekr bu yolda kendi cânını sakınıp, kayırsın.Ve lâkin, yâ Resûlallah! Mubârek cesedinin bir kılına halel gelir diye, korkarım ki, benim gibi binlerce kimsenin başı düşse yeridir. Sen din serâyının mi’mârısın.

Resûlullah (s.a.v), – Üzülme, Allahü teâlâ bizimledir!’ buyurdu. Mağaraya geldiler. Ebû Bekr (r.a) dedi ki, – Yâ Resûlallah! Bir mikdâr sabr edin. O mağaraya ben kulun gireyim. Yılan, akreb cinsinden nesne var ise, zararı Ebû Bekre olsun! Resûlullah (s.a.v)izin verdi. Mağara içine girince, ne kadar mahlûkat var ise, târûmâr olup, herbiri deliğine girdi. Hazret-i Ebû Bekr (r.a) sırtından mübârek gömleğini çıkarıp, parça-parça edip, parçalar ile, o deliklerin temâmını tıkadı. O deliklerden biri açık kaldı. Ona parça yetişmedi. O deliğe de, ayağının tabanını iyice tıkadı. O büyük sultâna, şimdi se’âdet ile, içeri buyurun diye hitâb eyledi. İki cihân serveri de, Besmele söyliyerek, mağara içine girdi. Sabâha kadar orada kaldılar. Sabâh oldu. Hazret-i Ebû Bekrin (r.a) gömleğini arkasında göremeyince, sebebini sordular. Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a), – Yâ Resûlallah! Yolunda, gömleğimi yırtıp, akrep ve yılan deliklerini tıkayıp, şerlerini def’ eyledim; diyince, Resûl-i ekrem(s.a.v), – Allahım! Ebû Bekri, kıyâmet günü, benim derecemde, benimle berâber bulundur!, buyurdu.

Nakl edilmişdir ki, bu esnâda Fahr-i âlem (s.a.v), hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîkın (r.a) mubârek yüzlerinde değişiklik görüp, süâl etdikde, meydâna gelen hâdiseyi anlatdı. – Mağarada olan delikleri birbir tıkayıp, lâkin, cübbe parçası bir deliğe yetmedi. O delik de açık kalmasın diye tabanımı dayamışdım. Bir yılan, birkaç def’a tabanımı sokdu. Ayağımı delikden çekmeğe korkdum ki, o yılan delikden dışarı çıkıp, zât-ı şerîfine bir elem verip, ızdırâb eder, diye cevâb verdi. Resûlullah (s.a.v) – Onunla benim aramı aç, bırak çıksın buyurdu. O an Ebû Bekr-i Sıddîk (r.a) mubârek ayağını delikden çekdi. İçeriden görünüşü hüzn ve gam veren zehirli bir yılan çıkdı. Fahr-i âlem (s.a.v): – Ey utanmaz yılan! Benim mağara arkadaşımı ve esrârıma vâkıf olanı, Allahü teâlâdan korkup, benden hayâ etmedin mi, ayağını sokarak eziyyet etdin, diyerek hitâb edip, azarlayınca, Yılan cevâba kâdir olup, dedi ki, – Yâ Habîbi rahmân! Ey insanların ve cinnin Peygamberi! Senin âşıkın sâdece insanlar değildir. Belki hayvân zümresinden kuşlar, yılanlar, karıncalar, cemâline âşıkdır. Hattâ ben kulun, birçok yaşlı, gözü nemli, kendi cinsimiz olan büyüklerimizden yüksek vasflarınızı dinleyip, ışık saçan yüzünüzü görmeğe müştak ve hayrân ve kendinden geçmiş, şaşkın şeklde ağlıyarak, mâl ve mülkünü terk edip, âşık divânen olmuşdum. Bu mağarayı şereflendireceğini öğrenmişdim. Onun için nice zemândan berî, bu sıkıntılı mağarada gece-gündüz demeyip, yolunuzu bekliyordum. Böylece, sizin buraya teşrîfiniz ile, ayrılık acısına ve içimdeki derde merhem edeyim.

Çünki, en mes’ûd bir zemânda, bu karanlık mağarada, arkadaşın [mağaraya girince], sabâh güneşi gibi zâhir olup, devlet güneşim doğdu. Ammâ ne var ki, arkadaşın yine perde oldu. Bu sebeble, korku ve hayâ ben kulundan kalkıp, zarûrî olarak, bu küstahlık benden vâkı’ oldu; diye özr dileyince, Seyyid-üs-sekaleyn, dünyâ ve âhıretde bulunanların şefâ’atcisi, yılanın küstâhâne özrünü kabûl etdi. Hazret-i Ebû Bekrin yarasına, mübârek ağızlarının suyundan sürdü. O ânda acısı şifâ buldu.

KELİME-İ ŞEHADETİN AĞIRLIĞI

Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bir gün, ihlâsla söylenmiş bir kelime-i şehâdetin, âhirette mü’minin terâzisinin sağ kefesini nasıl yükselteceğini şöyle anlatmışlardır: ‘Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ kıyâmet günü, ümmetimden bir adamı halkın içerisinden alır ve onun için doksan dokuz adet büyük defter açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Allah Teâlâ adama sorar: ‘ Bu defterde yazılı olanları inkâr ediyor musun? Muhâfız kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi? Kul: ‘ Ey Rabb’im, hayır, (hepsi doğrudur!) der. Allah Teâlâ sorar: ‘ (Bunları işlemenden dolayı beyan edeceğin) bir özrün var mı? Kul: ‘ Hayır, ey Rabb’im, der. Azîz ve Celîl olan Allah Teâlâ: ‘ Evet, senin bizim yanımızda (büyük ve makbul) bir de hasenen (iyiliğin) var. Biz bugün sana zulmetmeyeceğiz! buyurur. Hemen bir kart çıkarılır. Üzerinde, ‘Eşhedü enlâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlüllah (Şehâdet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Ve şehâdet ederim ki, Muhammed Allâh’ın Resûlü’dür)’ yazılı. Sonra Allah Teâlâ buyurur: ‘ Ağırlığını (yani amellerini) hazırla! Kul sorar: ‘ Ey Rabb’im! Bu defterlerin yanındaki şu kart da ne? Allah Teâlâ ona: ‘ Sana zulmedilmeyecektir! buyurur. Hemen defterler mîzânın bir kefesine konulur, kart da diğer kefesine. Tartılırlar. Neticede defterler hafif kalır, kart ağır basar. Esasen Allâh’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz!’

SEPETLE GİDEN HURMALAR VE BESMELENİN ÖNEMİ

Ashab-ı Kiram’dan Abdullah İbnü’z-Zübeyr r.a. Hazretleri anlatıyor: Bir gece Mescid-i Haram’a gitmiştim. Baktım ki bir grup kadın Kâbe’yi tavaf ediyor. Tavaflarını bitirince kapının birinden çıkıp gittiler. Hallerinde bir gariplik sezdiğim için, şunları bir takip edip yerlerini öğreneyim, dedim. Akabe’ye kadar yürüyüp oraya çıktılar. Ben de çıktım. Sonra aşağı doğru indiler. Onların peşi sıra ben de indim. Vadide bir harabeye girdiler. Onların ardından ben de girdim. Bir de baktım, bir toplantı. Bana sordular: – İbnü’z-Zübeyr, neden geldin? Ben de onlara sordum: – Söyleyin hele, siz kimsiniz? – Bizler cin cemaatiyiz. – Ben Kâbe’yi tavaf eden bir kadın topluluğu gördüm de onlara hayret ettim. Peşlerine takılıp buraya girdim. – Ha, onlar bizim kadınlarımız. Sen dilediğin şeyi bizden iste! – Ben taze hurma isterim, dedim. O günlerde Mekke’de taze hurma yoktu. Bana bir miktar o hurmadan verdiler, ben de yedim. Sonra dediler ki: – Artanı da yanında götür! Kalan hurmaları alıp döndüm. İstiyordum ki bunları Mekke halkına göstereyim. Evime geldim ve hurmaları kapaklı bir sepete koydum. Sepeti de bir sandığa kapattım. Sonra başımı yaslayıp kestirmeye başlamıştım ki, vallahi uyku ve uyanıklık arasında iken evde bir gürültü duydum. Birbiriyle şöyle konuşuyorlardı: – Onu nereye koydu nereye?.. Sandığa koydu sandığa!.. – Açın sandığı açın! (Sandık açıldı) Hani o nerede? – Sepetin içinde. Sepeti de açın! – Onu açamayız ki. Onun üstüne Allah’ın ismi (besmele) okunmuş. – Öyleyse onu olduğu gibi alıp götürün! Böylece hurma sepetini alıp götürdüler. Cinler evden hurma sepetini aşırırken, onlara saldırmadığıma çok pişmanım. İbn Asâkir: Tarîhu Medineti Dimaşk (Beyrut, 1995), 28/125

Besmele; bütün mevcudatın lisan-ı haliyle ve kavliyle dillerinde devamlı tekrar edilen dua, zikir ve anahtardır. Besmelenin Anlamı Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlar ve ancak Ondan yardım dileriz. Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, medih ve minnet, Âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Herşey Allah’ı Tesbih Eder Besmele Allah’a uzanan manevî bir hat ve irtibattır. Bu duaya insanlar, hayvanlar ve bitkilerden tutun, cansız varlıklara kadar her şey iştirak etmektedir. Zira Kur’ân-ı Kerîm’deki “O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ama siz onların tesbihini anlamazsınız” (isrâ sûresi, 17/44) âyeti, bu hususu ortaya koymaktadır. Besmele Bir Anahtardır Besmele, dinî açıdan da islâm nişanını gösteren bir definenin anahtarıdır. çünkü “Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlarım” diyerek, yapacağımız işlerin gerçek faili, yaratanı olmadığımızı, bizi de fiillerimizi de yaratan bir güç ve kudrete bağlı bulunduğumuzu, ancak O’nun müsaadesiyle işe başlayabileceğimizi, yapacağımız her şeyi O’nun için yapmamız gerektiğini ilan ederiz. insan Besmele ile Yükselir Besmeleye devam etmek ve ona karşı hürmet ve saygı göstermek, kişinin dünyevî ve uhrevî yükselmesine vesiledir. Meselâ ilk devir sûfîlerinden olan Bişr el-Hâfî’nin (ö.227/841) seyr u sülûku ve seyr u sülûktaki mertebesi şu hadiseye dayanmaktadır: O, yolda bulduğu ve üzerinde “Besmele” yazılı bir kâğıdı itina ile temizledikten sonra levha haline getirerek muhafaza etmiş, bunun üzerine rüyada bir ses kendisine, besmeleye karşı bu hürmetinden dolayı adının dünya ve ahirette saygın kılındığını bildirmiş, böylece Bişr, zühd ve takvada zirveye ulaşmıştır (Ebu Nuaym, 8:336). Bişr el-Hafî, kaç asır sonra günümüzde bile bilinen, hayır ve sena ile anılan evliyâdandır. Besmele Manevi Bir Bağ ve Duadır Netice olarak besmele, dünyevi kapıları açan, âdetleri ibadete çeviren (yemek yerken, su içerken v.s de çekilen besmeleler gibi) sihirli bir anahtardır. Besmele, aynı zamanda Allah ile kul arasındaki irtibatı sağlayan manevi bir bağ ve duadır.

AZRAİL ARAYA GİRDİ

Azrail canını almaya geldiğinde Hz.İbrahim (as), canını kolay teslim etmez. Azrail’e: – Yürü git, Sultana arzet, halilinden can istemesin artık, der. Yüce Allah buyurur ki: “Eğer Halil’imsen haliline canını feda et! Halbuki sen canını vermemeye uğraşıyorsun. Başka kim böyle dostundan canını esirger?” Yanında bulunanlardan biriside Hz.İbrahim’e -Ey alemin nuru, neden Azrail’e can vermiyorsun? Aşıklar bu yola canlarını koyarlar; sen ise bir canını esirgiyorsun diyiince: Halillullah derki. – Ben hemen canımı verecektim ama araya Azrail girdi. Halbuki ateşe atılırken Cebrail gelmiş, “Ey Halil, benden bir şey iste” demişti. O zaman Cebraile bakmadım ben. Çünkü yolumu kesiyor, beni Rabbimden alıkoyuyordu. Cebrail’e bile baş eğmemişken ben, nasıl olur da Azrail’e can veriririm? Allah’tan “Canını feda et” sesini duymadıkça can veremem ben. Fakat O can vermemi emrederse, bütün can ülkesi yarım arpa bile etmez bence. O emretmedikçe iki alemde de canımı başka birisine teslim edemem ben. Diyeceğim bundan ibaret. Kaynak: Mantıku’t – Tayr, Feridüddin Attar

AHSEN-ÜL KASAS (KISSALARIN EN GÜZELİ)(HZ.YUSUF)

Başlıkta okuduğumuz terkip, ‘Kıssaların en güzeli’ demektir. Bu tâbir, Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Yûsuf aleyhisselâmın kıssası için kullanılmıştır. Bu kıssayı, ya bir tefsirden, veya onunla alâkalı bir kitaptan okumanızı tavsiye ederiz. Bildiğimiz sebeplerle Kenan diyarından Mısır’a getirilen Hz. Yûsuf, Yâkup aleyhisselâmın oğludur. Dedesi Hz. İshak, büyük dedesi de Hz. İbrâhim’dir. Hepsi de şirke karşı tevhîdi, küfre karşı îmânı tebliğ etmiş, Allâh’ın nûrunu kalplere nakşetmek için mücâdele etmişlerdir. Böylesine muazzez, mukaddes ve müberrâ bir nesilden gelen Hz. Yûsuf, aristokrat bir hayat içinde yüzen Mısır saraylarında; hayâ, edep ve terbiye âbidesi olarak insanlara örnek olmuş, aslâ gayr-i meşrû tekliflere iltifat etmemişti. Hatta ahlâksızca yapılan îmâ ve baskılara karşı Cenâb-ı Hakka, bunlardan kurtarması için yalvarıp, ‘Zindan, bunların beni dâvet ettiği şeyden iyidir Rabbim, dedi.’ (S. Yûsuf, 33) Sonra, Aziz ve arkadaşları, Hz. Yûsuf (a.s.)’un mâsûmiyetini isbat eden bütün o kat’î delilleri görmelerine rağmen, halkın dedi-kodusunu kesmek için onu zindana attılar. Hatta onunla beraber, biri hükümdârın sâkîsi, diğeri de ekmekçisi olmak üzere iki delikanlı daha hapse atıldı. Onlar, hükümdarı zehirlemeye teşebbüs etmek suçuyla itham olunuyorlardı. Bunlardan biri, – Ben rüyamda kendimi şarap için üzüm sıkıyor gördüm, dedi. Öbürü ise; – Ben de rüyamda kendimi başımda ekmek götürüyor, kuşlar da gagalayıp yiyor gördüm, dedi. Bize bunların tâbirini haber ver; çünkü biz seni, iyilik edenlerden görüyoruz, dediler. Dahhak rahımehullah hazretlerine; – Yûsuf aleyhisselâmın iyiliği ne idi? diye sorulduğunda, şöyle cevap verdi: – O, dâima iyiliği tercih eder, bütün hâl ve hareketlerinde güzel ahlâkını gösterirdi: Zindandaki hastaları ziyaret eder, mahzunlara dost ve arkadaş olup onları tesellî eder, yeri dar olanlara genişlik sağlar, muhtaç olanlara yardım toplayıp verirdi. Yûsuf aleyhisselâm delikanlılara dedi ki: – Size rüyanızda rızık olarak yiyecek bir şey gelecek oldu mu, ben muhakkak onun ne olduğunu, daha size gelmezden evvel rüyanızı tâbir eder, haber veririm. Dikkat edilirse, Yûsuf aleyhisselâm onları, kendisine sorulanlara cevap vermezden evvel, tevhîde dâvet ve doğru yola irşad etmek istiyor. Bu dâvet ve tâbirinde doğruluğuna delâlet etmek üzere de, gaybden haber verme mûcizesini anlatıyor. Zira bütün peygamberlerin, peygamber olduklarını isbat için mûcize göstermeleri gerekir. Yûsuf aleyhisselâm konuşmasına devam ederek şöyle diyor: – Bu, Rabbimin bana öğrettiği ilimlerdendir. Çünkü ben, Allâh’a inanmayan, âhireti de inkâr eden bir kavmin dînini terk ettim. Atalarım İbrâhim, İshak ve Yâkub’un dînine uydum. Allâh’a herhangi bir şeyi ortak koşmamız bizim için doğru olmaz. Bu tevhid, bize ve bütün insanlara Allâh’ın bir lûtfudur; fakat, insanların çoğu buna mukabil şükretmezler. Ey Benim zindan arkadaşlarım, düşünün bir kere; darma dağınık birçok rabler mi iyi, yoksa her şeyi hükmü altında tutan ve kahredici olan bir tek Allah mı? Sizin onu bırakıp taptıklarınız, kendinizin ve atalarınızın takmış oldukları kuru, mânâsız ve boş isimlerden başkası değildir. Allah, onların gerçekliği hakkında hiçbir delil indirmemiş, onlara hiçbir güç vermemiştir. Hüküm, yalnız Allâh’ındır. O, yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu bilmezler. Ey zindan arkadaşlarım, rüyalarınıza gelince; biriniz efendisine şarap içirecek, diğeri ise asılıp tepesinden kuşlar yiyecektir. İşte hakkında fetvâ istemekte olduğunuz mes’ele, böylece olup bitmiştir. Bundan sonra Yûsuf aleyhisselâm, bu iki delikanlıdan, kurtulacağını bildiği kimseye yani sâkîye dedi ki: – Beni efendinin yanında an, benden bahset. Fakat şeytan, efendisine onu anlatmayı unutturdu. Bu yüzden Yûsuf aleyhisselâm, daha nice yıllar zindanda kaldı. (S. Yûsuf, 35-42) Yani Hz. Yûsuf, Allah’tan başkasından yardım istediği için, beş yıllık mahpusluktan sonra, yedi yıl daha hapiste kaldı. Zira böyle bir istek ümmetten herhangi bir fert için gayet normal olmakla birlikte, bir peygamber için münasip değildi. Onun zindanda kaldığı 12 sene âyet-i kerimedeki ‘üzkürnî ınde rabbik’ kavl-i keriminin harflerinin miktarına müsâvidir. Bu 12 adedinde daha başka acâib sırlar da vardır: Burçlar, aylar on ikidir. ‘Lâ ilâhe illallah’ ve ‘Muhammedün Resûlüllah’ın asılları da on ikişer harftir. Kezâ Yâkup aleyhisselâmın oğulları da 12 idi. (Rûhu’l-Beyan) Yûsuf aleyhisselâm, Mısır’ın iktisadî bakımdan en kritik bir devresinde yani yedi sene süren kıtlık yıllarında hazînenin başına geçmiş ve önceden aldığı tedbirlerle ülkeyi bir bâdireden kurtarmıştır. Hz. Yûsuf, bu güzel hizmeti yapmayı, bizzat kendisi tercih etmiştir. İlk bakışta, peygamberlik makamında bulunan bir zâtın Mısır Hükümdârı’nın emrinde (bugünkü tâbirle) Mâliye Bakanlığı yapması garip karşılanabilir; fakat, insanlığa iktisadî yönden bir hizmet verirken, kazandığı sevgi-saygı ve hüsn-i zanla en müessir bir şekilde İslâm’ı tebliğ, telkin ve tâlim etmesi, kısacası o milleti maddî-mânevî tehlikelerden beraberce kurtarması, ibret ve ders alınacak bir husustur. Onun içindir ki, Kur’ân-ı Hakîm’de Yûsuf aleyhisselâmın kıssasına, kıssaların en güzeli mânâsında, ‘Ahsenü’l-Kasas’ tâbir edilmiştir.

ÖYLE BİR TEVBE YAPTI Kİ…

Hz. Büreyde (r.a.) anlatıyor: Resûlullah (s.a.s.)’a, Mâiz İbnu Mâlik el-Eslemî (ra) gelerek: – Ey Allah’ın Resûlü, ben nefsime zulmettim, zinâ fazihasını işledim, beni temizlemeni istiyorum” dedi. Resûlullah (sav) onu reddetti , geri çevirip meselenin üzerine gitmedi.. Ancak Mâiz ertesi gün tekrar geldi. Yine: – Ey Allah’ın Resûlü, ben zinâ fazihasını irtikab ettim!” diye ikinci sefer itirafta bulundu. Adamı ikinci sefer geri çeviren Resûlullah (sav) adamın kavmine birisini yollayarak: -Onun aklında bir noksanlık biliyor musunuz, normal bulmadığınız bir davranışına rastladınız mı?, diye tahkik ettirdi. Ancak hep beraber: -Biz onu gördüğümüz kadarıyla, aramızdaki sâlih kişilere denk akıl sahibi biliyoruz” dediler. Mâiz üçüncü sefer müracaatta bulundu. Hz. Peygamber (sav) onlara yine birini göndererek adam hakkında sordurdu. Yine ne kendinde, ne aklında bir kusur olmadığını söylediler. Adam dördüncü sefer müracaat edince, ona bir çukur kazdırdı. Taşlanmasını emretti ve taşlandı. Gâmidiye adında bir kadın da gelerek: – Ey Allah’ın Resûlü, beni niye reddediyorsun. Görüyorum ki, beni de Mâiz gibi geri çevirmek istiyorsun. Allah’a kasem olsun ben hamileyim de!, dedi. Hz. Peygamber (sav) : -Öyle ise hayır. Sen git ve çocuğu doğurunca gel,dedi. Kadın gitti çocuğu doğurunca, bir beze sarılmış olarak çocukla geldi. -İşte çocuk, doğurdum!,dedi. Resûlullah (sav) : -Git, sütten kesinceye kadar emdir, sonra gel!” buyurdu. Kadın gitti, o çocuğu sütten kesince çocukla birlikte geldi. Çocuğun elinde bir ekmek parçası vardı. -Ey Allah’ın Resûlü, işte çocuk, sütten kestim, yemek de yedi” dedi. Resûlullah (sav) çocuğu alıp, Müslümanlardan birine teslim etti. Sonra bir çukur kazılmasını emir buyurdu. Göğsüne kadar derinlikte bir çukur kazıldı. Bundan sonra halka taşlamalarını emretti. Herkes taşladı. Hâlid İbnu Velid (ra) elinde bir taş ilerledi, başına attı. Kan yüzüne fışkırmıştı, kadına küfretti. Resûlullah (sav) Hâlid’in kadına küfrettiğini işitince: -Ey Hâlid ağır ol!, dedi ve ilâve etti: – Nefsimi kudret elinde tutan Zât-ı Zülcelâl’e kasem olsun, bu kadın öyle bir tevbe yaptı ki, şâyet alış-verişte sahtekârlık yapanlar aynı tevbe ile tevbe yapsalardı, onların bile mağfiretine yeterdi ! Sonra Resûlullah (tekfın) emretti. Kadının üzerine namaz kıldırdı ve defnedildi. Kaynak : Müslim, Hudud 22, (1695); Ebü Dâvud, Hudud 24, 25, (4434, 4441) == İnsanların en bilgini Musa (a.s.) Beni İsrail’e hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı. Kendisine, “İnsanların en bilgini kimdir?” diye soruldu: -Benim, diye cevap verdi. Cenab-ı Hak, “Allahulalem (yani en iyi bilen Allah’tır)” demediği için Musa’yı azarladı. Ve: “İki denizin birleştiği yerde bulunan bir kulum senden daha alimdir” diye ona vahyetti. Hz. Musa (a.s.): -Ey Rabbim ben onu nasıl bulabilirim? diye sordu. Kendisine: “Bir zenbile bir balık koy, onu sırtına al. Balığı nerede yitirirsen o zat oradadır” dendi. Dendiği gibi yaparak yola çıktı. Kendisiyle beraber, hizmetçisi olan Yuşa İbnu Nûn da yola çıktı. Beraberce yürüyerek bir kayanın yanına geldiler. Hz. Musa ve hizmetçisi dinlenmek üzere orada yattılar. Balık kımıldayarak zenbilden çıkıp denize kaydı. Allah ondan suyun akıntısını tuttu. Öyle ki su kemer gibi oldu. Balık için bir kanal meydana gelmişti. Hz. Musa (a.s.) ve hizmetçisi bu manzaraya şaşırdılar. Günlerinin geri kalan kısmı ile o gece boyu da yürüdüler. Musa’nın arkadaşı ona, balığın gitmesini haber vermeyi unutmuştu. Sabah olunca Hz. Musa (a.s.) hizmetcisine: -Hele sabah kahvaltımızı getir. Biz bu yolculukta yorulduk, dedi. Ama emrolunduğu yere gelinceye kadar yorulmamıştı. Hizmetçi: -Hani bir kayanın yanına gelmiş yatmıştık ya! Ben balığı orada unuttum. Onu hatırlatmayı, bana mutlaka şeytan unutturdu. Balık denize şaşılacak şekilde sıvışıp gitmişti, dedi. Musa (a.s.): “Bizim aradığımız orasıydı” dedi ve hemen izlerinin üzerine geri döndüler. İzlerini takiben yürüyerek kayaya kadar geldiler. Musa (a.s.) orada örtüsüne bürünmüş bir adam gördü ve ona selam verdi. Hızır (a.s.) ona: -Senin bu yerinde selâm ne gezer! -Ben Musa’yım. -Benû İsrail’in Musa’sı mı? -Evet. -Sen, Allah’ın sana öğrettiği bir ilmi bilmektesin ki ben onu bilmem. Ben de Allah’ın bana öğrettiği bir ilmi bilmekteyim ki, onu da sen bilemezsin. -Allah’ın sana öğrettiği hakkı bana öğretmen şartıyla sana uymamı kabul eder misin? -Sen benimle beraber olmak sabrını gösteremezsin. Mahiyet ve hikmetini bilmediğin şeye nasıl sabredeceksin ki? -İnşallah sen beni çok sabırlı bulacaksın. Hem ben senin hiç bir emrine karşı gelmeyeceğim. -Öyleyse gel. Ancak, madem bana tabi olacaksın, ben sana haber vermedikçe bana hiç bir şey sormayacaksın! dedi. Hz. Musa (a.s.): -Tamam! dedi. Hz. Musa ve Hz. Hızır (a.s.) beraberce gittiler. Deniz kıyısında yürüyorlardı. Bir gemiye rastladılar. Kendilerin gemiye almalarını söylediler. Gemi sahipleri Hızır (a.s.)’ı tanıdılar. Ve ücret istemeksizin onları gemiye aldılar. Hızır (a.s.), gidip, geminin tahtalarından birini deldi. Hz. Musa (a.s.) ona: -Bak, bunlar bizi bedava gemilerine aldılar, sen gidip gemilerini deldin, adamları boğacaksın. Hiç de yakışık almayan bir iş yaptın! dedi. Hızır: -Ben sana, “benimle bulunmaya sabredemezsin” demedim mi? dedi. Hz. Musa: -Unuttuğum şey sebebiyle beni sigaya çekme. Bu iş sebebiyle bana zorluk çıkarma! ricasında bulundu. Sonra bunlar gemiden indiler. Sahil boyu yürürken, çocuklarla oynayan bir yavrucak gördüler. Hızır (a.s.) yavrucağı yakaladığı gibi eliyle başını kopararak çocuğu öldürdü. Musa (a.s.): -Masum bir çocuğu kısas hakkın olmaksızın niye öldürdün. Bu çok yadırganacak bir iş! dedi. -Ben sana demedim mi, sen benim beraberliğime sabredemezsin! diye Hızır (a.s.), Musa’ya çıkıştı. Hz. Musa: -Ama bu birinciden de şiddetli idi” dedi ve ilave etti: – Bundan sonra sana bir şey sorarsam, beni arkadaş etme, nazarımda bu hususta haklı sayılacaksın, dedi. Yola devam ettiler. Bir köye geldiler. Halktan yiyecek birşeyler istediler. Ama kimse onları ağırlamadı. Köyde yıkılmak üzere olan bir duvara rastladılar. Hızır (a.s.) eliyle şöyle göstererek: “Eğilmiş” diyordu. Onu doğrulttu. Hz. Musa (a.s.) ona: -Bir cemaat ki, kendilerine geliyoruz, bize ilgi gösterip, ağırlamıyorlar, yiyecek vermiyorlar. Sen onlara bedava iş yapıyorsun, dilesen ücret alabilirdin! dedi. Hızır (a.s.), Hz. Musa’ya: -Artık birbirimizden ayrılma zamanı geldi. Şimdi sana sabredemediğin şeylerin te’vilini haber vereceğim, dedi. Resûlullah (s.a.s) bu ara ilave etti: -Allah Musa’ya rahmet buyursun. Keşke, Hz. Hızır’la beraberliğe sabretseydi de maceralarını bize nakletseydi, bunu ne kadar isterdim! Ravi devam ediyor: Resûlullah (s.a.s) buyurdular ki: “Birinci (soru)su Musa’nın bir unutması idi. Bir serçe gelerek geminin kenarına kondu. Sonra denizden gagasıyla su aldı. Hz. Hızır bunu göstererek Hz. Musa’ya, “Bak, dedi. Benim ve senin ilmin ve diğer mahlukatın ilmi, Allah’ın ilminden, şu kuşun denizden eksilttiği kadar eksiltir.” Kaynak: Buhari, Tefsir, Kehf 2, 3, 4, İlm 16, 19, 44, İcare 7, Şurût 12, Bed’u’l-Halk 11, Enbiya 27, Tevhid 31; Müslim, Fedail 170, (2380); Tirmizi, Tefsir, Kehf, (3148); Ebu Davud, Sünnet 17, (4705, 4706, 4707) ////////////// Cehennemden Kurtulabilecek miyim? Mısır evliyasından “Fahr-ül Farisî” hazretlerine, talebesinden biri gelip; – Efendim, ben bir şeyden çok korkuyorum, diye arz edince sordu: – Hayırdır evladım, neden korkuyorsun? – Ahirette Cehennemden kurtulabilecek miyim acaba? Bunu düşünüp çok korkuyorum hocam. – İnşallah kurtuluruz oğlum. – İnşallah efendim, ama nasıl? Buyurdu ki: – Ümidimiz odur ki oğul, büyükler bize sahip çıkar ve şefaat ederler de inşallah kurtuluruz. – Ya sahip çıkmazlarsa efendim? – Merak etme oğlum. Biz bugün onlara sahip çıkarsak, onlar da o gün bize sahip çıkarlar. Biz onları dinlersek… – Anlamadım, nasıl yani? – Demem o ki oğul, biz o büyüklerin sözlerini dinler, nasihatlerine göre yaşarsak, onlara sahip çıkmış oluruz. O zaman onlar da bize sahip çıkarlar. *** Bir gün de bir genç gelip; – Efendim, dünyada ve ahirette felaketlerden kurtulmak için ne yapayım? diye sorunca; – Bunun bir tek çaresi var, buyurdu. – O nedir ki efendim? – Kurtulanlarla beraber olmak. – Kurtulanlardan maksat kimlerdir ki? – Allahü teâlânın sevgili kullarıdır. “Ehl-i sünnet alimleri” ve “evliyalar” bunlardandır mesela. Böyle zatlar yoksa? Delikanlı sordu: – Böyle zatlar yoksa efendim? – Onlar yoksa, kitapları var evladım. Onların kitaplarını okuyan da onlarla beraber sayılır. *** Bir gün de bazı gençlere, – “Emr-i maruf”, yani İslâma hizmet etmek kime nasip olursa, çok sevinsin, çok şükretsin, buyurdu. – Bu iş, çok mu sevaptır? dediler. – Elbette, buyurdu. Bir beldede küfre karşı “emr-i mâruf” yapılırsa, Allahü teâlâ o beldenin hak ettiği azâbı tehir eder. Emr-i maruf yapılmayan beldeye ise azab-ı ilâhî gelir.

MÜNAFIKIN GÖZÜ OLMASAYDI

Bir gün öğle nemâzından sonra, Cebrâîl aleyhisselâm yetmişbin melek ile gelerek, En’âm sûresini getirdi. Resûlullah (sav) hazretleri o gece bütün Eshâb-ı kirâmı Âişe r.a hazretlerinin evinde topladı. Kandil yakıp, Sûre-i En’âmı okudular. Kandil ışıksız oldu. Resûlullah (sav) hazretleri Ebû Bekr (ra) hazretlerine buyurdular ki, – Yâ Ebâ Bekr, kandili ışıklandır. Bir sâat sonra yine karardı. Hazret-i Resûl-i ekrem (sav) yine buyurdu. – Yâ Ebâ Bekr, kandilin ışığını çoğalt. Hazret-i Ebû Bekr, kandili ışığını çoğaltmak için kalkdı. Bakdı ki kandilin yağı tükenmiş. Dedi ki, – Yâ Resûlallah! Kandilde yağ kalmamış. Bu gece yağ almak imkânımız da yokdur. Kandil bize lâzımdır, kelâm-ı Rabbilâlemîni okuyalım. Hazret-i Resûlullah (sav) buyurdular ki, – Bir mikdâr kendi ağzının tükrüğünden kandile damlat. Âişe-i Sıddika hazretleri buyurur ki, – Babam bir mikdâr ağzının suyunu, Resûlullah (sav) hazretlerinin emr-i şerîfi ile kandile damlatdı. Kandilin ışığı çoğaldı. Allahü tebâreke ve teâlâ hazretlerinin emr ve fermânı ile şiddetli bir ışık oldu ki, Eshâb-ı kirâmın gözlerini kamaşdırdı. Server-i âlem ‘sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem’ hazretleri buyurdu ki: – Bu kandili söndürmeyiniz! Kırk gün kırk gece o kandil, Âişe-i Sıddîka hazretlerinin evinde yandı. Bir münâfık hazret-i Âişenin evine geldi. O kandili gördü. – Ne acâib kandil, kırkgün kırk gecedir sönmez, dedi. O sâatde o kandil söndü. Cebrâîl aleyhisselâm geldi ve dedi: – Yâ Muhammed! (sav) Allahü tebâreke ve teâlâ hazretleri buyurur: “Ben çeşm-i bed [fenâ bakışlı] kullar da yaratdım. Eğer o münâfıkın gözü olmasaydı, kıyâmete kadar o kandil; Ebû Bekrin ‘radıyallahü teâlâ anh’ ağzının suyunun bereketi ile sönmez idi.”

MAĞARADAKİ KUŞUN SIRRI

Resûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekr (r.a) Mekke-i mükerremeden hicret ederken bir mağarada üç gün üç gece kaldılar. Ebû Bekr (r.a) o mağaranın tavanında bir kuş gördü ki, yerinden hareket etmeyip, birşey yimez ve su içmez. Ebû Bekr (r.a) dedi ki, – Yâ Resûlallah! Bu kuşa ben hayrânım. Zîrâ, biz bu mağaraya geleliden beri, bu kuş yerinden hareket etmedi. Bir nesne yimedi. Allahü teâlâ, kelâm-ı kadîminde, (Allahü teâlânın rızk vermediği, yeryüzünde bir mahlûk yokdur.) buyurmuşdur. Ebû Bekr-i Sıddîk, böyle düşünürken, o hâlde hazret-i Cebrâîl (a.s) nâzil olup, havâda muallak durup, dedi ki, – Yâ Muhammed! Hak sübhânehü ve teâlâ sana selâm eder. Ve buyurur ki, “Ebû Bekrin hâtırına geleni bilirim. O kuşa emr eyledim ki, Ebû Bekr ile konuşsun. Ebû Bekre söyle ki, o kuş ile söyleşsin”; dedi. Resûl-i ekrem hazretleri, Ebû Bekre, hazret-i Cebrâîlin sözünü açıkladıkda, Ebû Bekr (r.a) sevinip, ileri vardı. Dedi ki, – Ey mubârek kuş! Allahü teâlâ hazretlerinin izni şerîfiyle, bana söyle ki, yiyeceğin ve içeceğin nedir. O kuş ağlayıp, bir zemân kendinden geçip, yere düşdü. Sonra ayılıp, kalkdı. Tebessüm ederek dedi ki, – Yâ Ebâ Bekr! Bana bundan süâl etme! Bu bir sırdır. Hak sübhânehü ve teâlâ ile benim aramda olan sırrımı kimsenin bilmesini istemem. Ebû Bekr (r.a) dedi: – Ey mubârek kuş! Eğer bana söylemeğe me’mûr oldun ise, söyle. Kuş dedi. – Ma’lûmun olsun ki, hazret-i Âdem (a.s) yaratılmazdan iki bin yıl evvel, Hak sübhânehü ve teâlâ beni yaratdı. Yiyeceğimi ve içeceğimi iki kelime eyledi. Aç olduğum zemân birisini söylerim; tok olurum. Susuz olduğum zemân birini söylerim; kanarım. Ebû Bekr (r.a) dedi ki: – O kelime nedir. Kuş dedi, o kelimenin biri budur ki, aç olduğum zemân sana buğz edene la’net ederim; tok olurum. Susuz olduğum zemân, sana muhabbet edene, istigfâr ederim, kanarım. Hazret-i Resûl-i ekrem (s.a.v), bunu işitip, ağladı. Ümmetinden ba’zıları şakâvet edip, hazret-i Ebû Bekre buğz edeceklerine mahzûn oldu.

YİRMİBİN ALTIN

Hazret-i Ebû Bekir r.a.bütün mal ve mülkünü fîsebilillah sadaka verip, bir hırka ile evinde otururken, bir kimse gelip, kapıyı çaldı. Hazret-i Ebû Bekir dışarı çıkıp, kapıda duran kimdir diye bakdı. – Ne istersin – Yâ Ebâ Bekir! Onikibin akça borcum var. Bugün vermemin son günü. Muhakkak vermem lâzım. Şimdi, lutf ve kerem edip, benim bu borcumu ödeyip, beni kurtar. – Görmez misin beni, bütün malımı, giyeceklerimi Allahü teâlâ yoluna verdim. Hattâ arkamdaki elbisemi de bir fakîre verdim. Şimdi bir hırka giyip, oturuyorum. Mal ve giyecek kalmadı. Senin borcunu nereden ödeyeyim. – Biliyorum ve işitdim ki, sende mal kaldı. Senin fadlından ümîd ederim ki, benim bu borcumu ödeyesin. Hazret-i Ebû Bekirin yapacak bir şeyi kalmadı. Bir yehûdîye vardı. Onikibin akçe istedi. – İnşâallahü teâlâ yarın öğleden sonra malını vereyim. – Yâ Ebâ Bekir, yarınki gün malımı bulup vermez isen, ne olur. – Eğer yarın öğleden sonra senin malını bulup, vermezsem, kendimi sana köle eyledim. Dilersen satıp, parasını al, istersen beni köle gibi kullanırsın. Bu sözleşme üzerine o yehûdî çıkarıp, hazret-i Ebû Bekire onikibin akçe verdi. Ebû Bekir-i Sıddîk (r.a) da o akçeyi o borçlu fakîre verip, – Borcunu ver, dedi. Kendisi, oturup, Allahü teâlâ hazretlerine tevekkül eyledi. Yarın vaktinde ödemeği va’d etdiğim, bu borcu ben nereden alıp, ödeyeceğim, diye düşündü. Hiçbir çâre bulamadı. Varıp, o yehûdîye köle olayım diye kalbinden geçdi. Bu şekilde düşünürken, hazret-i Âişenin evine vardı. Selâm verip, – Yâ kızım Âişe. Bilmiş ol ki, dün bir yehûdîden onikibin akçe alıp, bir fakîrin borcunu ödedim. Bugün öğleden sonra, akçeleri ödemem lâzım. Akçeleri bulup, ödemezsem, kendi nefsimi o yehûdîye verdim. Şimdi vâcib oldu ki, kendimi o yehûdîye köle eyliyeyim. Yâ kızım, âhıret hakkını halâl eyle. Sağ ve asân ol. Ben gidiyorum. Hazret-i Âişenin kalbi mahzûn olup, ağladı. İkisi berâber ağladılar. Hazret-i Ebû Bekir kızının yanından ağlıya ağlıya çıkdı, gitdi. Hazret-i Âişe annemiz ağlarken, mübârek gözünden bir damla yaş indi. Yere düşdü. Hak Sübhânehü ve teâlâ hazretlerinin kudretinden bir nûrânî cevher halk oldu. Hazret-i Âişe bu cevheri görüp, sevindi. Babasını çağırdı. Hazret-i Ebû Bekir dönüp geldi. – Ne dersin yâ kızım! – Allahü teâlâ bana merhamet eyledi. Gözümün yaşından bir cevher yaratdı. Şimdi var, bu cevheri alıp, pazara götür, satıp, borcunu edâ eyle. Ebû Bekir-i Sıddîk da o cevheri alıp, pazara gitdi. Hak Sübhânehü ve teâlâ, Cebrâîl aleyhisselâma emr eyledi ki, “Yâ Cebrâîl, Habîbim ve Resûlüm Muhammed Mustafânın zevcesi Âişenin göz yaşından kudretim ile bir cevher halk eyledim. Kulum Ebû Bekir o cevheri, pazara satmağa gidiyor. Şimdi çabuk var. Cennetde, kudret hazînemden yirmibin altın al. Bir nûrdan tabak içine koyup, Ebû Bekirin önüne var. O cevheri satın al. Bana getir ki, o cevher bana gerekdir. Arşıma o cevheri koyayım ki, onun nûru arşımda ışık saçsın. Ve de mü’min kullarımın kabri o cevher ile münevver olsun [aydınlansın].” Cebrâîl aleyhisselâm da yetişip, Cennetin hazînesinden yirmibin altını, bir nûrdan tabak içine koydu. İnsan sûretinde, hazret-i Ebû Bekirin pazar içinde önüne geldi. – Yâ Ebâ Bekir! Elindeki nedir, satar mısın. – Satarım. – Kaça verirsin. – Onikibin akçaya veririm. – Bunun değeri onikibin akça değildir. Yirmibin altın vereyim. – Eğer o fiyâta alır isen sen bilirsin. – Şimdi aç eteğini. Ebû Bekir hazretleri eteğini açdı. Cebrâîl aleyhisselâm eteğine altınları dökdü. Hazret-i Ebû Bekir alıp, evlerine geldi. Gördü ki, akça aldığı yehûdî kapı önüne gelmiş. Çağırıp der ki, – Yâ Ebâ Bekir, gel akçamı ver; yâhud kölemsin; seni hizmetde kullanırım. Ebû Bekir hazretleri, ardından varınca; o yehûdî ayak sesini duyup, arkasına bakdı. Gördü ki, gelen Ebû Bekirdir. Yehûdîye dedi ki, – Aç eteğini. Açdı. O yirmibin altını yehûdînin eteğine dökdü. Yehûdî dedi ki, – Bu altın nedir. – Yirmibin altındır. Borcuna tut. – Senin bana borcun onikibin akçadır. – Bu altın senin akçenin berekâtıdır. Sonra o yehûdî altının birini eline aldı. Gördü ki, bir yanında, (Lâ ilâhe illallah, Muhammedün resûlullah) yazılmış. Diğer tarafında (Kulhüvallahü ehad sûresi.) yazılmış. Kudret kalemi ile yazı yazılmış. Yehûdînin kalbine bir hâl gelip, hidâyet-i rabbânî yetişdi. Dedi ki, – Yâ Ebâ Bekir! Bildim ki, senin dînin hakdır, gerçek evliyâsın. Muhammed aleyhisselâm da hak Peygamberdir. Şehâdet kelimesi söyleyip, sadakatle müslimân oldu. O altını din aşkına cümle fakîrlere dağıtdı. Kendisi ehl-i havâsdan oldu ‘radıyallahü anh’. Ma’lûmdur ki, Ebû Bekir ‘radıyallahü teâlâ anh’ hazretlerinin menâkıbı ve keşfi ve kerâmetleri nihâyetsizdir. Had ve hudûdu mümkin değildir.

YOKSUL VE ZENGİN

Resül-i Ekrem (s.a.v) her zamanki gibi meclisinde oturmuş ve dostları da etrafında halka şeklinde, onu bir yüzük taşı gibi ortaya almışlardı. Bu arada eski elbiseli fakir bir müslüman kapıdan içeriye girdi. İslami adetlere göre herkes her hangi mevkide olursa olsun bir oturuma girince nerede boş yer bulursa hemen oraya oturmalıdır. ‘Benim canım şurasını istiyor’ görüşüyle özel bir yere oturmak gerekmez. O adam etrafına bakındı ve boş bir yer buldu; gitti oraya oturdu. Tesadüfen ileri gelen zenginlerden birisinin yanına oturmuştu. Zengin adam elbisesini toplayarak ondan bir az uzaklaştı. Bu hareketleri izleyen Resul-i Ekrem (s.a.v) ona dönerek: – Fakirliğinden sana bir şey geçer diye mi korktun? – Hayır ya Resülallah. – Servetinden ona bir pay düşer diye mi korktun? – Hayır ya Resülallah. – Elbiselerin kirlenir diye mi korktun? – Hayır ya Resülallah. – O halde niçin yanından uzaklaşıp bir kenara çekildin? – Yanlış bir iş yaptığımı ve hata ettiğimi itiraf ediyorum. Şimdi bu hatamın telafisi ve bu günahımın keffaresi olarak servetimin yarısını bu müslüman kardeşime vermeye hazırım dedi. Çünkü ona karşı yanlış bir hareket yaptım. Beni bağışlayın ya Resülallah. – Eski giyimli adam: Fakat ben bunu kabul etmeye hazır değilim. – Cemaat: Niçin? -Çünkü bir gün beni de bir gururun sarmasından ve bir müslüman kardeşime, bu gün bu şahsın bana yaptığı gibi, aynı hareketi yapmaktan korkuyorum, der.

ÜÇ SUAL BİR CEVAP

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’ye felsefecilerden bir grup geldi. Suâl sormak istediklerini bildirdiler. Mevlânâ hazretleri bunları Şems-i Tebrîzî’ye havâle etti. Bunun üzerine onun yanına gittiler. Şems-i Tebrîzî hazretleri mescidde, talebelere bir kerpiçle teyemmüm nasıl yapılacağını gösteriyordu. Gelen felsefeciler üç suâl sormak istediklerini belirttiler, Şems-i Tebrîzî; -Sorun! buyurdu. İçlerinden birini başkan seçtiler. Hepsinin adına o soracaktı. Sormaya başladı: -Allah var dersiniz, ama görünmez, göster de inanalım. Şems-i Tebrîzî hazretleri; -Öbür sorunu da sor! buyurdu. O; -Şeytanın ateşten yaratıldığını söylersiniz, sonra da ateşle ona azâb edilecek dersiniz hiç ateş ateşe azâb eder mi? dedi. Şems-i Tebrîzî; -Peki öbürünü de sor! buyurdu. O; -Âhirette herkes hakkını alacak, yaptıklarının cezâsını çekecek diyorsunuz. Bırakın insanları canları ne istiyorsa yapsınlar, karışmayın! dedi. Bunun üzerine Şems-i Tebrîzî, elindeki kuru kerpici adamın başına vurdu. Soru sormaya gelen felsefeci, derhâl zamânın kâdısına gidip, dâvâcı oldu. Ve; -Ben, soru sordum, o başıma kerpiç vurdu. dedi. Şems-i Tebrîzî; -Ben de sâdece cevap verdim. buyurdu. Kâdı bu işin açıklamasını istedi. Şems-i Tebrîzî şöyle anlattı: – Efendim, bana Allahü teâlâyı göster de inanayım, dedi. Şimdi bu felsefeci, başının ağrısını göstersin de görelim. O kimse şaşırarak; – Ağrıyor ama gösteremem, dedi. Şems-i Tebrîzî; – İşte Allahü teâlâ da vardır, fakat görünmez. Yine bana, “şeytana ateşle nasıl azâb edileceğini” sordu. Ben buna toprakla vurdum. Toprak onun başını acıttı. Hâlbuki kendi bedeni de topraktan yaratıldı. Yine bana;”Bırakın herkesin canı ne isterse onu yapsın. Bundan dolayı bir hak olmaz.” dedi. Benim canım onun başına kerpici vurmak istedi ve vurdum. Niçin hakkını arıyor? Aramasa ya! Bu dünyâda küçük bir mesele için hak aranırsa, o sonsuz olan âhiret hayâtında niçin hak aranmasın?” buyurdu. Felsefeci, bu güzel cevaplar karşısında mahcûb olup, söz söyleyemez hâle düştü.

MÜNKER NEKİR VE HZ. ÖMER (ra)

Hazret-i Server-i kâinât ve mefhar-ı mevcûdât, Resûlullah (sav), bir gün meclis-i şerîflerinde kabr azâbını, münker ve nekîrin ne yol ile gelip, heybet ile süâl etdiklerini beyân buyurdular. Hazret-i Ömer (r.a) sordu ki, -Yâ Resûlallah! Biz kabre girdikden sonra, bu akıl bize verilip, sonra mı süâl olunuruz, yoksa verilmeden mi süâl olunuruz. Hazret-i Resûl-i ekrem (sav) buyurdular ki, -Şimdi ne aklda isen, kabirde de böyle olursun. Ömer (r.a) hazretleri dediler ki, -Böyle oldukdan sonra, üzülmeğe lüzûm yokdur. Sonra, Hz.Ömer (r.a) vefât etdi. Kabre defin etdikden sonra, Hz.Alînin (r.a) falan zemânda, Hz.Ömerin böyle söylemiş olduğu hâtırına geldi. Göreyim davâsının erimidir, diyerek kabrine geldi. Mubârek gözlerini yumup, kalb-i şerîflerini Hz.Ömerin ahvâline yöneltip, tam bir teveccüh ile murâkabeye vardıklarında, Allahü teâlâ gözlerinden perdeyi kaldırıp, durumu müşâhede etdiler.

Gördüler ki, Münker ve Nekîr heybetle gelip, Hz.Ömere dediler ki, -Rabbin kim, dînin nedir, Peygamberin kimdir. Hazret-i Ömer onlardan süâl buyurdular ki, -Yedinci gökden buraya kadar, ne mikdâr yol geldiniz. Dediler ki, -Yedibin yıllık yoldur. Hazret-i Ömer (r.a) buyurdular ki, -Yâ siz yedibin yıllık yoldan gelinceye kadar Hâlıkı unutmadınız. Bugün evimden çıkıp, kabre gelince, Rabbimi ve dînimi ve Peygamberimi nasıl unuturum. Melekler dediler ki, -Yâ Ömer biz de senin böyle cevâb vereceğini bilirdik. Lâkin bu heybetle gelip, süâl etmeğe memûruz. Sonra, Hz.Alî (ra) mubârek gözlerini açıp, Allahü teâlâ mubârek etsin, Ömer da’vâsının eri imiş, dedi. Hazret-i Ömerin (ra) hilâfet müddetleri on sene, altı ay, yedi gündür. Ömrü şerîfleri altmışüç sene on gündür.

MEZARLIKTAKİ ATEŞ

Bir gün Emîr-ül mü’minîn Hz.Ömer (r.a) dervişlere bahşîş verdi, mal ihsân etdi. Bir kişi bir oğlan çocuğu ile geldi. Ömer (r.a) buyurdu; -Sübhânallah! Bu çocuğun sana benzediği kadar, birbirine benzeyen kimse görmedim. Muhakkak ki bu oğlan sana benzer. O kişi dedi ki: -Yâ emîr-el mü’minîn! Bu oğlanın acâib ahvâlinden sana haber vereyim. Ben sefere gitmek murâd etdim. Bunun anası hâmile idi. Bana dedi, -Beni bu hâlde koyup, gider misin. Ben dedim ki, -Karnında olan nesneyi Allahü teâlâ hazretlerine emânet etdim. Sonra seferden geri geldim. Annesi ölmüş. Bir gece söyleşirken, karşımızda mezârlıkdan bir ateş gördüm. Süâl etdim ki, -Bu ateş nedir? Dediler, -Bu ateş senin hanımının kabrindendir. Biz bunu her gece böyle görürüz. Dedim, -Sübhânallah! O hâtun nemâz kılıcı ve oruc tutucu idi. Bu ateş ne hâldir, diyerek vardım. Kabri açıp, gördüm, bir çırâğ yanar. Bu oğlan onun ışığında oynar. Bir ses işitdim ki, bana, -Bunu bize ısmarladın, geri biz sana verdik, diyordu. Ben dedim, -Ne olaydı, anası da diri olaydı. Hâtıfdaki ses dedi ki, -Eğer anasını da bize ısmarlamış olaydın, bu şekilde onu da geri verirdik.

KUL HAKKI VE CENNETE GİRMEK

Hz. Enes (r.a.) anlatıyor: Resûlüllah (s.a.v.) ile beraber bulunuyorduk. Bir ara azı dişleri görülecek şekilde gülümsedi. Sebebini sorduğumuzda şöyle buyurdular: -Ümmetimden iki kişi Allâh’ın huzuruna gelirler. Birisi, -Yâ Rab, benim bunda hakkım var; hakkımı bundan al, bana ver, der. Allah Teâlâ da ötekine, – Hakkını ver, buyurur. Adam, -Yâ Rab, bende sevap nâmına bir şey kalmadı, der. Cenâb-ı Hakk, -Baksana, bu adamın sevabı kalmadı, ne dersin? buyurur. Adamcağız, – O halde benim günahlarımdan alsın, der. Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz bunu anlatırken gözleri yaşardı ve, ‘O gün büyük bir gündür. İnsan; günâhının alınmasını ister’ dedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ hak sahibine, -Başını kaldır ve cennete bak, buyurur. Adamcağız, – Yâ Rab, inci ile işlenmiş, gümüşten ve altından köşkler görüyorum. Bunlar hangi peygamber, hangi sıddîk veya hangi şehitler içindir? der. Allah Teâlâ, -Bunlar, bana ücretini verenler içindir, buyurur. Adamcağız, -Bunların hakkını kim ödeyebilir? der. Hz. Allah, -Sen istersen bunlara sahip olabilirsin, buyurur. Adam, -Nasıl olur, yâ Rab? deyince, Cenâb-ı Hakk, -Hakkını bu adama bağışlamakla, buyurur. Adam, -O halde ben bunu affettim, der. Allahü zû’l-Celâl hazretleri de, -Arkadaşını al, beraberce cennete girin, buyurur. Sonra Resûlüllah (s.a.v.) Efendimiz, ‘Allah’tan korkun, Allah’tan korkun ve siz de kendi aranızı düzeltin. Bakınız, bizzat Hazret-i Allah mü’minlerin arasını buluyor’ buyurmuşlardır.

MUSA (a.s) VE KARINCA

Hz. Musa a.s., köy köy, şehir şehir dolaşıp; insanlara Allah’ın dinini öğretirken, bir gün yolu Allah’ın, ceza olarak bütün halkını yaktığı bir köye düştü ve: “Ey Rabbim” dedi. “Bu köyde yaşayanlar arasında çocuklar, günahsız, suçsuzz kimseler ve hayvanlar da vardı. Sadece suçluları ve günahkarları cezalandırabilecekken, böyle yapmayıp tüm köyü cezalandırmışsın.Senin şefkatin ve acıman sınırsızdır ve sen tüm canlılara bu şefkatinle davranırsın. Sen işlerini de bizim aklımızın eremediği yüksek bilginle yaparsın. Buna olan inancım tamdır. Fakat ben merak ettim; günahkarlarla beraber masum insanları niçin yaktın?” diyerek,fazla oyalanmadan, yoluna devam etti. Bir müddet sonra hem bir şeyler yemek, hem de yol yorgunluğunu biraz olsun üzerinden atmak için bir ağacın altına oturdu. Ağacın az ötesinde büyük bir karınca yuvası vardı. Karıncalar harıl harıl çalışıyordu. Bu karıncalarda bir tanesi gelip dinlenmekte olan Hz.Musa aleyhisselamı ısırdı. Musa a.s karıncaya öfkelendi Yerdeki kurumuş odunlardan birini ateşle tutuşturdu, geldi, tüm karınca yuvasını ateşe verdi. Tüm karıncalar yanarak öldü. Musa a.s bildiren dini hükümler arasında karınca yakmak günah değildi. Bunun üzerin Allah (c.c) şöyle seslendi: “Ey Musa! Seni sadece bir tek karınca ısırmışken, sen bütün karınca yuvasını ateşe mi verdin. Bir karınca yüzünden koca karınca ülkesini her ana hamd eden, beni en güzel sözlerle öven bir toplumu yakıp yok ettin, öyle mi?” Hz.Musa a.s. gerek kendi gördüğü karşısında söyledikleri, gerek yaptığı karşısında Cenab-ı Hakk’ın seslenişinden öğrenmiş oldu ki; Suçlularla beraber olanlar, kendileri suçsuz olsalar dahi aynı cezaya uğrarlar. Ancak Allah c.c. hesap gününde onları birbirinden ayırır, her birine hak ettiği karşılığı fazlasıyla verir. Bizler de kötü insanlarla beraber olmamalı, onların yaşadıkları yerlerde bulunmamalıyız. Bulunmak zorunda kalırsak onları uygun bir lisan ile uyarmalı, oradan bir an önce uzaklaşmaya bakmalıyız.

TÖVBE

Ebu Said (r.a) anlatıyor: “Resûlullah (a.s) buyurdular ki: Sizden önce yaşayanlar arasında doksan dokuz kişiyi öldüren bir adam vardı. Bir ara yeryüzünün en bilgin kişisini sordu. Kendisine bir râhib tarifedildi. Ona kadar gidip, doksan dokuz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânının olup olmadığını sordu. Râhib: – Hayır yoktur! dedi. Herif onu da öldürüp cinayetini yüze tamamladı. Adamcağız, yeryüzünün en bilginini sormaya devam etti. Kendisine âlim bir kişi tarif edildi. Ona gelip, yüz kişi öldürdüğünü, kendisi için bir tevbe imkânı olup olmadığını sordu. Âlim: – Evet, vardır, seninle tevben arasına kim perde olabilir? dedi. Ve ilâve etti: – Ancak, falan memlekete gitmelisin. Zîra orada Allah’a ibadet eden kimseler var. Sen de onlarla Allah ibadet edeceksin ve bir daha kendi memleketine dönmeyeceksin. Zira orası kötü bir yer. Adam yola çıktı. Giderken yarı yola varır varmaz ölüm meleği gelip ruhunu kabzetti. Rahmet ve azab melekleri onun hakkında ihtilâfa düştüler. Rahmet melekleri: – Bu adam tevbekâr olarak geldi. Kalben Allah yönelmişti, dediler. Azab melekleri de: – Bu adam hiçbir hayır işlemedi, dediler. Onlar böyle çekişirken insan suretinde bir başka melek, yanlarına geldi. Melekler onu aralarında hakem yaptılar. Hakem onlara: -Onun çıktığı yerle, gitmekte olduğu yer arasını ölçün, hangi tarafa daha yakınsa ona teslim edin,dedi. Ölçtüler, gördüler ki, gitmeyi arzu ettiği (iyiler diyarına) bir karış daha yakın. Onu hemen rahmet melekleri aldılar.” Kaynak: Buharî, Enbiya 50; Müslim, Tevbe 46, (2766); İbnu Mâce, Diyât 2, (2621).

ALLAH-U TEÂLÂ HAZRETLERİNİN KULLARI İLE OLAN MUAMELESİ

Şeyh Ebû Hafs Ömer’den rivayet edilmiştir: Mansur Bin Zekîn isminde bir zâhid ve salih kimse, ölüm döşeğinde yatarken son derece ağlamaya başladı. Dost ve akrabası O’na: «Sen böyle ağlarsan, bizim halimiz nasıl olur.» deyince, o zat: — İbadet ve salihliğime itimadım yoktur. Hz. Hak Celle ve Âlâmdan bir kurtuluş yolu isterim ki, dergâhında mes’ul olmadan, mağfiret olunayım, der. Vefatının dördüncü gecesi, salih bir oğlu O’nu rüyasında görür ve «Ey baba, Hz. Allah sana nasıl muamele buyurdu?» diye sorar. Babası da: — Oğlum, yük çok güç ve hesab çok zor. Bizim korktuğumuzun çok üstündedir. Lâkin bir âdil ve kerîm padişaha rast geldim. «Ya Mansur, sana 70 yıl ömür verdim ne amelin vardır?» diye sual etti. Ben de, ya Rabbî, ilmin her şeyi ihata etmiştir. Senin için 60 defa hae- yaptım, dediği zaman «Kabul etmedim» buyurdu. Ya Rabbî, 60 yıl gündüz oruç tutup gece namaz kıldım, dediğim zaman «Kabul etmedim» buyurdu. Yine ya Rabbî, 40 bin akçe sadaka verdim, dediğim zaman yine «Kabul etmedim» buyurdu. Ya Rabbî 40 kerre fî-sebîlillah gaza ettim, dediğim zaman yine «Kabul etmedim» buyurunca, artık kendimi helâkde bildim. Bir de o Kerîm ve Rahîm padişah, hudutsuz lütuf ve kereminden: — Ya Mansur! Filan günü hatırlar mısın ki, yolda bir tezek görmüş, müslümanlar ve hayvanlar incinmesin diyerek yoldan giderdin. İşte o amelinden razı olup seni mağfiret eyledim, buyurdu. Kur’an-ı Kerîm’de: «Ben azîmüşşan muhakkak ihsan edicilerin amelini zayi etmem.» buyurulur. İnsanın fikir ve ameli daima iyilik olmalıdır. Ümid edilir ki, insanın, rızaya uygun olan bir tek ameli kendisini kurtarabilir.

YÜZÜKTEKİ YAZI

Efendimiz Sallahu aleyhi veselleme bir yüzük hediye geldi Hazreti Ebu Bekire (ra) verdi: Ya Atik! Bu yüzüğü bir kuyumcuya götür de “lâ ilâhe illâllah” yazdır buyurdu Hazreti Ebu Bekir (ra) yüzüğü kuyumcuya götürüp üzerine “Lâ ilâhe illallah Muhammemmedürresûlüllah” yazdırdı Halbuki Rasûlullah böyle emretmemişti ama, O Allah ismi şerifinin peygamberimizden (sav) ayrılmasını arzu etmemişti, onun için böyle yazdırdı.Hazreti Ebu Bekir yüzüğü kuyumcudan alıp Resûlüllahın (sav) huzuruna gelirken, Hak Teâlâ, Cebrail aleyhisselama : Yetiş, habibimin yüzüğüne Ebu Bekir ismini de yaz Çünkü o Benim ismimi habibimin isminden ayırmayı uygun bulmadı, ben de onun ismini habibimin isminden ayırmayı uygun bulmam,buyurdu Cebrail aleyhisselam derhal yetişti ve Hazreti Ebu Bekirin elindeki yüzüğe ” Ebu Bekir Sıddık” yazdı Hazreti Ebu Bekir Huzur-u Saadete girip yüzüğü teslim etti Okuduklarında: “Lâ ilahe illallah Muhammedürresûlüllah, Ebu Bekir Sıddık” yazılı olduğunu görüp Hazreti Ebu Bekirden bu şekilde yazılmasının hikmetini sordular Hazreti Ebu Bekir (ra) yüzüğün üzerinde kendi isminin olduğunu bilmiyordu Çok utandı, kızardı ve başını önüne eğdi terlemeye başladı Orada Allahın izni ile Cebrail aleyhisselâm yine yetişip Hazreti Ebu Bekiri (ra) müşkil durumdan kurtardı: Ebu Bekirin yüzüğün üzerinde kendi isminin yazıldığından haberi yoktur Allahın selâmı var, Habîbim üzülmesin, buyuruyor dedi ve olanları bir bir anlattı… Orada bulunan ashab, Ebu Bekir Sıddık (ra) Hazretlerinin ne derece yüksek bir mertebede olduğunu anladılar ve gıpta ile seyrettiler.

HAZRETİ PEYGAMBERİMİZİN RÜYASI

Hazreti Peygamberimiz s.a.s. Efendimiz bir sohbetinde eshab-ı kirama bir rüyasını şöyle anlattılar: Dün gece rüyamda, yanıma iki kişi geldi. Ben kim olduklarını sordum. Söylemediler… Bana: — Yürü, beraber gidelim, dediler. Beraber yürümeye başladık. Biraz ileride, arkasını yaslanmış bir adam gördüm. Onun başının ucunda başka bir adam, ona taş taşıyor ve taşıdığı taşlarla adamın başını eziyordu. Adam başka taş almaya gidince başı ezilenin başı eski haline geliyor, o adam yine getirdiği taşlarla adamın başını eziyor ve bu hal böyle devam edip gidiyordu. Ben yanımdakilere: — Allah, Allah! Bu ne haldir? diye sordum. Bana sen yürü, yürü dediler… Yürümeye devam ettik. Adamın biri sırtüstü yatıyor, diğer bir adam da, elinde demirden kanca olduğu halde yatan adamın yüzünün bir tarafını parçalıyor, öbür tarafına geçiyor, öbür yüzünü yarıncaya kadar parçalanan yüzü iyileşiyor, tekrar dönüp aynı işkenceyi sürdürüyordu. Ben yine: — Sübhanallah! Bunlara ne oluyor böyle, dedim. Bana yine: — Sen yürü, yürü! dediler. Devam ettik. Biraz ileride fırına benzer bir yer gördüm… İçinde insanlar, altlarından alev geldikçe öyle feryat ediyorlar ki, dünyada onların sesini duyan her canlı ölürdü. B’en: — Bunların suçu nedir? dedim. Yanımdakiler bana sen yürü, yürü dediler. Yürüdük… Suyu kan renginde bir nehir… İçinde bir adam yüzüyor, yüzüyor, ırmağın kenarına geliyor. Kenarda yanında birçok taş toplanmış bir adam… Yüzen adamın ağzına bu- taşı koyuyor. Adam gidiyor, o taşı yutuyor ve yüzerek geri geliyor. Bu şekil azap devam edip gidiyor. Ben: — Bu nasıl şeydir? dedim. Bana sen yürü, yürü dediler. Yürüdük… İlerde çirkin bir adam… Bir ateş yakmış, yaktığı ateşin etrafında durmadan dolaşıyor, hayret etmiştim bu adamın haline. — Bu ne yapıyor böyle? dedim. Bana: — Sen yürü, dediler. Bir müddet daha gittik, içinde çeşitli çiçeklerin bulunduğu bir bahçe gördüm, içinde uzun mu uzun boylu bir adam, öyle ki boyunun uzunluğu göklere doğru yükselmişti. Adamın etrafında ise toplu halde kalabalık çocuklar vardı. — Böyle uzun-boylu bir adam ve bu kadar çok çocuk görmemiştim. Bu adam kim ve yanındaki çocuklar kimlerdir? diye sordum. Bana yine: — Sen yürü, yürü, dediler. Yürümeye devam ediyorduk. Büyük bir ormana vardık. O kadar büyük orman daha görmemiştim. Yanımdakiler: —Buraya gir, dediler. Beraber girdik. Biraz ilerde altın – gümüşten yapılmış muazzam bir şehir göründü. Şehrin kapısını vurdular. Kapı açıldı, içeri girdik, içerde bizi bir takım insanlar karşıladı. Vücutlarının bir yüzü gayet güzel, bir yüzü ise çok çirkindi. Yanımdakiler onlara, oradan akmakta olan nehri göstererek: — Şu nehre girin, dediler. Onlar nehre girdiler geri çıktılar. Vücutlarındaki o çirkinlikten hiç eser kalmamıştı… Yanımdakiler bana: — Burası Adn Cennetidir… Senin yerin burasıdır, dediler. Başımı kaldırıp baktığımda çok güzel bir köşk gördüm. Onlara, beni bırakın da yerime gireyim dedim… Kabul etmeyip şimdi olmaz, ileride geleceksin, dediler. Ben onlara kim olduklarını sordum. Allah tarafından gönderilmiş melekler olduklarını söylediler. Bu gördüklerimiz acaip şeylerin ne olduğunu sordum. Şöyle anlattılar: Birincisi, kafası taşla ezilen adam; Kur’an öğrenip onunla amel etmeyen ve uykuyu farz namaza tercih eden kimsedir. Yarın kıyamette böyle azap görecek. İkincisi, kânca ile yüzü parçalanan kimse ise; yalan söyleyerek, halkı biribirine düşüren kimsedir, öyle azap görecek… Üçüncüsü, yani fırında azap görenler, zina eden erkek ve kadınlardır… Dördüncüsü, yani kan renginde ırmakta yüzen ise; faiz yiyendir… Ateşin etrafında dolaşan beşincisi ise Cehennem zebanisi Mâlik’tir… Altıncısı, bahçedeki uzun boylu adam, ibrahim aleyhisselam… Etrafındaki çocuklar da İslûm olarak doğan ve İslâm olarak ölen çocuklardır… Peygamberimiz buraya gelince, Eshab: — Ya Rasûlallah müşriklerin çocukları da dahil mi? diye sordular. Peygamber Efendimiz: — Evet! buyurdu. Vücutlarının yarı yeri çirkin yarısı güzel kimseler ise, hem günah işleyip hem de iyilik eden, fakat iyilikleri kötülüklerine galebe çalan kimselerdir, diye anlattılar, buyurdu.

HZ. EBUBEKİR’İN (ra) PEYGAMBERE (sav) SEVGİSİ

Cebrail Aleyhisselâm, Hazreti Ebu Bekir’in (ra), Resûlüllah’a (sav) karşı olan sevgisini öğrenmek istediğini Hak Teâlâ’ya arz etti. Cenab-ı Allah da ona imtihan etmesini emretti. Cebrail Aleyhisselâm bir bayram sabahı, Hz. Ebu Bekir’in geçeceği yol üzerine bir âmâ gibi oturdu. Hazreti Ebu Bekir, bayram günü en yeni ve en kıymetli elbiselerini giymiş, Resûlüllah’ın yanına gidiyordu. Tam o sırada karşılaştılar. – “Hazreti Muhammed’in (sav) sevgisi için bana bir şey vereni Allah affetsin.” dedi. Hazreti Ebu Bekir bunu duyunca hemen sırtındaki cübbesini çıkarıp verdi. Ardından; “Bu sözü tekrar söyler misin?” diye sordu. Cebrail Aleyhisselam, tekrar söyledi. Hazreti Ebu Bekir bu sefer de çıkarıp sırtındaki elbiseyi verdi. Yine tekrarlatıp arkasından da ayakkabısını verdi. Üzerinde ancak örtünecek kadar elbise kalmıştı. Yolun ortasında kalan Hazreti Ebu Bekir, o ara Bilâl-i Habeşi (r.a.) gördü ve elbise getirmesi için onu eve gönderdi. Bilâl-i Habeşi (r.a.), Peygamberimiz (s.a.v.) ile yolları kesişti. Hz. Muhammed (s.a.v), her şeyden haberdardı. Ona; “Ya Bilâl, Ebu Bekir’in elbisesini alan Cebrail Aleyhisselâm’dır. Bana olan sevgisini ölçmek için böyle yaptı.” diye buyurdu. Hazreti Bilâl evden getirdiği elbiseleri, Hazreti Ebu Bekir’e götürüp teslim etti. Üstünü giyindiği gibi hemen Resûlullah’ın huzuruna çıktı. Hz. Ebubekir gelene kadar çoktan Cebrail Aleyhisselâm, elbiseyi getirip Peygamber Efendimize vermişti. Peygamberimiz (s.a.v); “Ey Ebu Bekir! Al elbiselerini, imtihanı kazandın. Cebrail, seni imtihan etmişti. Bana olan sevgini öğrenmek istemiş.” diye buyurdu. Bunun üzerine Hazreti Ebu Bekir: “Ya Resûlüllah! Ben o elbiseyi senin sevgin için verdim, bundan sonra geri alamam istediğiniz yere verin.” dedi. Elbiseyi hemen bir fakire hediye ettiler. Hz. Ebubekir’in (ra), Peygamberimiz (s.a.v)’e olan sevgisi ne kadar büyük, ne kadar yüce… Hepimizin kalbinde de durum böyle olmalı… Peygamber sevgisiyle dolup taşmalı… Şu an yanımızda olsa neler feda edilmezdi. Rabbim, herkese Medine topraklarına ayak basıp, Peygamber Efendimiz’in Kabri Şeriflerini ziyaret edebilmeyi nasip etsin. Bu yazıyı okuyan herkesin Peygamber Efendimiz’e, bir Fatiha okuyarak göndermesini gönülden niyaz ederiz. Mevlid Kandili 23 Ocak Çarşamba gecesini 24 Ocak Perşembeye bağlayan gece Efendimiz aleyhissalatuvessellem hazretlerinin dünyayı şereflendirdikleri gecedir. Bol bol Salavat okumayı Cenab-ı Hakk cümlemize nasip eylesin. “Ne ağır zemheriler geçiriyor ümmetin Günah galerisinde öksüz kaldı sünnetin Müminin kokusuna şimdi hasret cennetin Bu ne garip asırdır ahir zaman Efendim Bizi bize bırakma kayır aman Efendim” Âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed(sav) ‘in doğum günü bizim için müstesna bir gündür. Her Mevlid Kandili’nde biraz daha tazeleniyoruz biraz daha büyüyor ona dair hasretimiz… Güneş bir mızrak boyu yaklaşıp da insanların beyinleri fokur fokur kaynamaya başladığı o anda(mahşer meydanında) Onun mübarek ‘Livaül Hamd’ sancağı altında toplanan bahtiyar insanlardan olmak ne büyük bir mükâfattır. Rabbimiz bu mükafatı bizlere lutfeylesin ihsan eylesin ikram eylesin AMİN…

SELAMIN KAT KAT SEVABI

İmran bin Husayn radıyallahu anh anlatıyor: Bir adam, Allah’ın Resulüne geldi ve «esselâmü aleyküm» dedi. Peygamber aleyhisselâm da, «aleyküm es – selâm» diyerek selâmını aldı. Sonra adam oturdu. Peygamber aleyhisselâm bu âdâmın «esselâmü aleykum» demesiyle alâkalı olarak: — On sevab! buyurdu. Sonra bir başka adam geldi ve «esselâmü aleyküm ve rahmetullah» dedi. Peygamber aleyhisselâm aynı şekilde «ve aleykum es – selamü ve rahmetuilahi» demek suretiyle onun da selâmını aldı. Adam oturdu. Adamın böyle demesi sebebiyle Peygamber aleyhisselâm: — Yirmi sevab! buyurdu. Daha sonra bir başkası geldi ve «esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtuhû» dedi. Allah’ın Resulü aynı o adamın söylediği şekilde selâmını aldı. Adam oturdu. Peygamber aleyhisselâm bu adamın selâmı sonuna «ve berekâtuhû» yu ilâve etmesi üzerine de: — Otuz sevab! buyurdu. (Ebû Davud, Tirmizî)

ŞEHİTLİK

Câbir radıyallahu anh anlatıyor: Peygamber aleyhisselâm bana rastladı ve: — Ey Câbir seni neden üzüntülü görüyorum? diye sordu. Ben de: — Ey Allah’ın Resulü, babam Uhud harbinde şehîd oldu. Bir çok kız evlâd ile beraber büyük de bir borç geride bıraktı, diye cevap verdim. Peygamber aleyhisselâm buyurdu ki: — Sana Allah’ın babanı nasıl karşıladığını müjdeleyeyim mi? dedi. Ben de: — Evet, müjdele, ey Allah’ın Resulü! dedim. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm: — Allahü Teâlâ hiç bir zaman perdesiz şekilde kimse ile konuş-mamıştır. Ancak babanı diriltip, kendisi ile perdesiz olarak konuştu ve: __ Ey kulum, dilediğini dile de, sana vereyim, buyurdu. Baban: — Ey Rabbim, beni bir defa daha dirilt de senin yolunda ikinci olarak öldürüleyim, dedi. Allahü Teâlâ da: — Hikmetim icabı, insanların’ öldükten sonra ikinci bir defa dünyaya tekrar dönmeyeceklerine hükmettim, buyurdu, diye haber verdikten sonra şu «Allah yolunda öldürülenleri sakın öldüler zannetmeyin, aksine onlar Rablerinin nezdinde diridirler, cennet nimetleri ile rızıklanırlar» (Âl-i Imran Sûresi) mealindeki Ayet-i Kerîmenin nazil olduğunu söyledi.

BU ÜMMETÎN ECRİ

Ibni Ömer radıyallahu anh, Peygamber aleyhisselâmın şöyle buyurduklarını anlatıyor: Sizin, geçmiş ümmetler arasındaki müddetiniz, ikindi namazı ile güneşin batışı arasındaki süre kadardır. Tevrat ehline Tevrat verildi. Günün yarısına kadar Tevrat ile amel ettiler. Günün yarısı olunca, amel etmekte acze düştüler. Her amel karşılığında kendilerine birer kırat (bir değer ölçüsüdür) verildi. Sonra incil ehline incil verildi. Bunlar da ikindi namazına kadar incil ile amel ettiler, sonra bıraktılar. Bunlara da yaptıkları amellerin karşılığında birer kırat verildi. Sonunda bize Kur’an verildi. Biz de güneşin batışına kadar Kur’ân’la amel ettik. Her amelimizin karşılığı olarak ikişer kırat verildi. Bunun üzerine Tevrat ve incil ehli: — Ey Rabbimiz, Kur’ân ehline ikişer kırat verdin, bize ise birer kırat verdin. Halbuki biz onlardan daha fazla çalıştık, dediler. Allahü Teâlâ buna karşılık: — Ecrinizde size zulümde mi bulundum? diye sordu. Tevrat ve încil ehli: — Hayır, zulmetmedin! diye cevap verdiler. Allahü Teâlâ da: — Şu halde bu, benim lütuf ve ikramımdır, onu dilediğime veririm, buyurdu. (Buharî, Malik, Ahmed, Tirmizî)

ALLAH’IN YAPTIĞINI BOZMAK

Câbir radıyallahu anh anlatıyor: Tufeyl bin Amd ed-Devsî Peygamber aleyhisselâma gelerek: — Ey Allah’ın Resulü! Çok sağlam bir kale içerisinde seni koruyan insanlar arasında kalmak ister misin? dedi ki, bununla «bizim memleketimize hicret etmez misin? Biz seni muhkem bir kalede korur ve bütün kötülüklerden muhafaza ederiz» beyânında bulunmak istedi. Allah’ın Resulü de bu teklifi kabul etmedi. Zira, Allahü Teâlâ, Ensâr için hicreti gizli tutmuştu. Vakti gelip Peygamber aleyhisselâm Medine’ye hicret edince, Tufeyl radıyallahu anh ile kavminden bir adam da Medine’ye hicret ettiler. O adam Medine’de hastalandı ve rahatsızlığına sabır göstermeyerek parmaklarının etrafını geniş bir okla kesti. Vefat edinceye kadar da o parmaklarından kan aktı. Vefat ettikten sonra, Tufeyl radıyallahu anh bu şahsı rüyada gördü. Adam güzel bir suret içinde bulunuyordu. Ancak elleri örtülü bir vaziyette idi. Tufeyl: — Rabbin sana nasıl muamelede bulundu? diye sordu. Adam: — Allah’ın Resulünün yanına hicret etmiş olduğum sebebten dolayı günahlarımı mağfiret etti, diye cevap verdi. Tufeyl radıyallahu anh: — Ellerini neden bu şekilde sargılı olarak görüyorum? diye sordu. Adam dedi ki: —— Bana, «senin bozmuş olduğun şeyleri düzeltmeyeceğiz» diye söylendi. Tufeyl radıyallahu anh bu rüyasını Peygamber aleyhisselâma anlattı. Allah’ın Rasulü de: — Ey Rabbim! O kişiyi elleri dolayısı ile yaptığı suçunu da mağfiret et, diye duada bulundular.

PEYGAMBERİMİZE BAKAN KENDİSİNİ GÖRÜR

Efendimiz (s.a.s.) bir mecliste otururlarken, oraya îslâmiyetin baş düşmanlarından Ebu Cehil geldi. Hiçbir şey konuşmadan Peygamberimizin yüzüne epeyce dikkatlice baktıktan sonra: — Ya Muhammed!, Sen ne kadar çirkin suratlı, acayip görünüşlü bir insansın, dedi. Peygamberimiz hiç kızmadı, hiddetlenmedi. Ona: — Doğru söylüyorsun ya Eba Cehil, buyurdular. Orada bulunanlar, bundan pek bir şey anlamamışlardı. Biraz sonra, aynı yere Hazreti Ebu Bekir (Radıyallahu Anh) geldiler. Oda bir müddet Sallallahü aleyhi ve sellem efendimizin mübarek veçhi şerifine baktıktan sonra: — Ya Resulallah! Anam, babam, nefsim ve bütün varlığım sana feda olsun. Sen ne kadar güzel yüzlü, güzel görünüşlü, tatlı sözlüsün. Ben, senden daha güzel bir insan görmedim, dedi. Hazreti Peygamber Efendimiz ona da: — Doğru söyledin Ya Ebu Bekir!, buyurdular. Her iki zıd söze de, aynı şekilde mukabele ederek tasdik eden Peygamberimizin yanındakiler: — Ya Resûlallah! Biri çirkinsin dedi. Onu tasdik ettiniz, diğer birisi ise güzelsiniz, dedi onu da tasdik ettiniz. Bu nasıl oluyor bize anlatır mısınız? dediler. Hazreti Peygamber Efendimiz şöyle buyurdular: — Ben aynayım. Kim bana bakarsa kendi suretini görür. Ebu Cehil, kendi çirkinliğini gördü çirkinsiniz dedi. Ebu Bekir ise; kendi yüzündeki Nur-u ilâhiyi seyretti, güzel dedi, buyurdular.

CÜNEYD-İ BAĞDADÎ HAZRETLERİ VE GIYBET

Cüneyd-i Bağdadî Hazretleri, bir gün bir camide iken, bir genç gelip: — Allah rızası için bana yardım edin. Ben yardıma muhtaç bir kimseyim, der. Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bakar ki genç sapa – sağlam bir insan, bu genç bu haliyle dilencilik yapmaya utanmaz mı ? Niye çalışıp kazanmaz da dilencilikle kendini küçük duruma düşürür,, diye düşünür. O gece Cüneyd-i Bağdadî hazretleri bir rüya görür… Rüyasında; camide gördüğü gencin vücûdu bir kebap yapılıp bir tepsiye konmuş, önüne getirilir. Cüneyd-i Bağdadî hazretlerine : — Bunu yiyeceksin, derler. Hazret, «o insan etidir, yenir mi?» diye karşılık verdiğinde : — Ya dün camide nasıl yiyordun… Yine öyle yiyeceksin!., derler. Daha sonrasını Cüneyd-i Bağdadî hazretleri şöyle anlatıyor: — Meğer gıybet etmişim! Hemen korku ile uyandım. Abdest alıp iki rek’at namaz kıldım… Tevbe istiğfar ettim… Sabah olunca, hakkkında konuştuğum genci aramak için dışarı çıktım… Aradım, aradım, nihayet genci, Dicle nehri kıyılarında buldum ki, önüne tere koymuş, onları yiyor. Genç benim geldiğimi görünce, başını kaldırarak: — Ey Cüneyd! Camide benim hakkımda kötü düşündüğün için, tevbe edip pişmanlık duydun mu? diye sordu… Ben: — Evet! dedim… Hakkında konuştuğum genç, bana: — O halde üzülme git! dedi ve şu Âyeti Kerimeyi okuyarak kayboldu: «Ve O Zattır ki kullarının tövbelerini kabul eder, günahlarını afv eder ve ne yaptıklarını bilir.»

ANNE VE BABAYA HÜRMET

Benî İsrail zamanında salih bir kimsenin üç tane oğlu varmış. Bir gün o zat ağır hastalanır ve artık hayatından ümid kesilince büyük oğlu, küçük kardeşlerini çağırır ve: — Ey kardeşlerim, pederimizin epeyce malı var. Fakat bugün kendisinin hizmeti ise ağırdır. İsterseniz sizler malına varis olun ve hizmetini bana bırakın, isterseniz malı bana verin hizmetini sizler yapın, der. Kardeşleri malı almayı tercih ederler. Babalarının hizmetini büyük biraderlerine bırakırlar. Büyük kardeşleri salih bir kimse olduğu için pederinin hizmetini kendisine nimet, ganimet ve ibadet bilir. Vefatına kadar bu hizmeti yapar. Fakat ailesinin bu işe hiç gönlü razı olmaz ve malı almadığı için O’nunla münakaşa eder. O ise ailesine: — Ey hatun, ben babama miras için hizmet etmiyorum. Ancak Allah rızası için hizmet edip hayır duasını almak istiyorum. Hayır sizin bildiğinizin hilafınadır. Bir kimsenin dünya dolusu malı olsa da bereketi olmasa, onda hayır yoktur. Hayır ancak berekettedir, der. Babasına hizmette hiç gurur etmeden devam eder. Bir gece rüyasında kendisine şöyle derler: — Git, filan yerde yüz akçe vardır. Onu al nafaka yap. — Onda bereket var mıdır? — Hayır yoktur. — Bereket olmayan şey bana lâzım değildir, der. Bu hali ailesine söyleyince, kadın yine almadığı için O’nunla münakaşa eder. Ertesi gece rüyasında yine, «Filan yerde 10 akçe vardır, git al.» denilir. O yine bereket olup olmadığını sorar. Bereket olmadığını anlayınca yine almaz. Üçüncü gece ise yine «Filan yerde bir altun vardır, onu al da harçlık yap.» denilir. O da bereketi olup olmadığını sorunca «Çok bereketlidir.» cevabını alınca, hemen gider ve onu alır. Sabahleyin ise altun ile pazara gider ve iki tane balık alır. Evine getirip karınlarını yardığı zaman görür ki, balıkların karnında çok kıymetli ve iki dirhem ağırlığında kırmızı cevher var. Birisini hemen pazara götürüp satmak ister. Fakat hiç kimsenin almaya gücü yetmez. Nihayet 30 bin akçe kıymeti ile padişaha satar. Akçeleri alarak eve gelir ve Cenabı Hak’ka şükürler eder. Padişah o cevherin bir eşini daha araştırır fakat hiç kimsede bulamaz. Tekrar O’na soralım belki vardır diyerek gelirler. Fakat o bende vardır, lâkin 70 bin akçeden aşağı vermem der ve öylece satar. Son derece zengin olur. Rüyasında: «Ey kişi, Cenabı Hak’kın sana bu kadar lütuf ve ihsanı ancak, pederine ihlas ile etmiş olduğun hizmet sebebi iledir. Âhirette olunacak ihsanı ise anlatmak mümkün değildir. İşte bunun gibi bir kişi ebeveynine hizmeti kendisine nimet bilirse iki dünyada da devlet ve nimete nail olur.

İKİ CİHANDA İYİLİK İSTE

Enes radıyallahu anh şöyle anlatıyor: Peygamber aleyhisselâm müslümanlardan hasta olan bir kimsenin ziyaretine gitmiş idi. Hasta o kadar zayıflayıp küçülmüştü ki, âdeta bir civciv gibi olmuştu. Peygamber aleyhisselâm kendisine: — Bir şey için dua eder veya Allah’tan diler miydin? diye sordu. Adam: — Evet; «ey Allah’ım bana ahirette vereceğin cezayı dünyada ver!» derdim, diye cevap verdi. Bunun üzerine Peygamber aleyhisselâm: — Sübhânellah, yapamaz miydin, yahut beceremez miydin, «ey Allah’ım bize dünyada ve ahirette iyilik ver, bizi cehennemden koru!» deseydin ya?! buyurdu. Sonra Allah’ın Resulü bu kimseye dua etti; Allahü Teâlâ da sıhhatini bağışladı. (Müslim, Tirmizî)

KABİRDE SUAL

Berâ radıyallahu anh şöyle anlatıyor: Ensârdan bir müslümanın cenazesinde çıktık, hazırlanmış olan kabre geldik. Cenaze, Kabrin içerisine konulunca, Peygamber aleyhisselâm oturdu. Biz de kendisinin etrafında toplandık. Sanki başlarımızda kuş varmış gibi hepimiz hareketsiz kalmıştık. Resûlullah aleyhisselâm elindeki bir sopa ile yeri çiziyordu. Birden başını kaldırdı ve iki yahut üç defa: — Kabir azabından Allah’a sığının, diye söylendikten sonra: Mümin kabre konulduğunda, arkadaşları terkedip gittikleri zaman, onların ayak sesini işitir bir vaziyette, (Münker ve Nekîr denilen) iki melek gelir, kendisini oturturlar ve: — Rabbin kimdir? diye sorarlar. Mümin: — Rabbim Allah’tır, diye cevap verir. Melekler: — Dinin nedir? diye sorarlar. Mümin: — Dinim İslâm, diye cevap verir. Melekler: — İçinizde Allah tarafından gönderilmiş olan o zât kimdir? derler. Mümin: — O zât Allah’ın Resulüdür, der.. Melekler: — Bunu nereden öğrendin? diye sorarlar. Mümin: — Allah’ın kitabını okuyup, ona îman ettim ve onu tasdik ettim, diye cevap verir. İşte Allahü Teâlâ’nın «Allah îman edenleri dünya hayatında da, âhirette de sabit söz, yani kelime-î tevhîd ile sabit kılar.» (ibrahim Sûresi) mealindeki Âyet-i Kerîmenin mânâsı budur. Sonra semâdan bir ses gelir: — Kulum doğru söyledi. Ona Cennetten bir yer verin, Cennetten elbise giydirin ve ona kabrinden Cennete bakan bir kapı açın! diye söyler. Bunun üzerine o mümine Cennetin rahatlığından ve güzelliğinden verilir, gözünün gördüğü kadar kabri genişletilir. Kâfir veya münafık ölü, kabrine konulduğu vakit, ruhu bedenine iade edilir. O iki melek gelir, kendisini oturtur ve: . — Rabbin kimdir? diye sorarlar. O kâfir veya münafık: — Hah, hah, bilmiyorum, diye cevap verir. Melekler: . — Dinin nedir? diye sorarlar. O: — Hah, hah, bilmiyorum, diye cevap verir. Melekler: — Aranızda Allah tarafından gönderilen o zât kimdir? diye sorarlar. O: — Hah, hah, bilmiyorum, der. Sonra semâdan bir ses gelir: — Bu kâfir veya münafık yalan söyledi. Ona Cehennemden bir yer verin, ateşten elbise giydirin, ona kabrinden Cehenneme bakan bir kapı açın! diye söyler. Bunun üzerine o kimseye Cehennemin yakıcı rüzgârı ve sıcaklığı gelir. Kaburga kemikleri birbirine girinceye kadar kabri daraltılır. Sonra onun başına kör ve dilsiz bir zebani musallat edilir. Bu zebaninin demirden bir tokmağı vardır ki, dağa vurulsa dağı toz toprak haline getirir. Bu zebani o kimseye bu tokmakla öyle bir darbe indirir ki, insanlarla cinlerin dışında doğu ile batı arasında bulunan her mahlûk işitir. Ve böylece o kimse toprak haline döner. Sonra ruhu tekrar iade edilir.

NOT: Hikayelerin bir kısmı “https://www.facebook.com/pages/SaLiHLeRiN-HiKaYeLeRi” adresinden alıntıdır.

Dini hikayeler

Bu yazıyı okudunuz mu?

Dini-hikayeler

Benim gücüm bu kadar

Benim gücüm bu kadar Bir gün Nemrut, İbrahim aleyhisselamı ateşe atmaya karar verir. O kadar ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir