Anasayfa / ŞİRK VE KÜFÜR / Kötü kimdir? Kötülük nedir?
imanilmihali.com
kafir

Kötü kimdir? Kötülük nedir?

Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin! Şeytanın izinden yürümeyin. Çünkü o sizin için apaçık bir düşmandır. (Bakara 2/168)

Kötü kimdir? Kötülük nedir?

Kötülük yapmak; maddi kazanım umudu veya kin ve nefretle yani fena maksatlarla niyet ederek, isteyerek, birisine veya birilerine acıtacak, incitecek, aldatacak, kandıracak, zarar verecek, yaralayacak veya hasar verecek şeyler yapmaktır. Bu yapılan istenmeyen şeyin adı kötülük, yapanın adı da kötüdür.

Kötülük; belanın küçük kardeşi, zulmün oğlu, iftiranın uzaktan akrabasıdır. Kötü; dünyayı cehenneme çeviren, dünyaperest ve şehvet düşkünü, uslanmaz ve hesap vereceğinden korkmaz adam veya kadının adıdır.

Kötülük sadece silah alıp ateş etmek veya dedikodu yapmak ta değildir. Sadece kul ve kamu hakkı yemek, aldatmak, çalmak, iftira atmak ta değildir. Kötülük, karşısındaki insan veya insanlara onun rızası olmadan hoşlanmayacağı ve makul olmayan bir şeyi açık veya gizli olarak yapmaktır.

Araba lastiğinin altına çivi koymak ta, arabanın boyasını çizmekte, arabanın egzozuna patates tıkamak ta, arabasını yakmak veya uçurumdan aşağı itmek te kötülüktür. Velhasıl kötülük aynıyken sadece şiddeti değişir. Ama o kötülüğün küçük olması onun cezasını geciktirmez, değiştirmez.

Kötülüğü yapan da, yapana yardım edip destek veren de, kötülüğe göz yuman da, kötülüğe susarak cesaret veren de kötülüğe ortak ve cezaya müstahaktır.

Kötülük dünya cennetinin yapı taşlarını aydınlıktan karanlığa çevirecek kadar çirkin şeytani bir hamledir ve yaşanılası dünyayı kirleten çok hayâsız bir akımdır. Kötülük musibetin küçüğü, ahlaksızlığın eş anlamlısı, utanmazlığın dik alasıdır.

Kötülük sadece bir kimseye, topluma karşı yapılmaz. Ağaca, kediye, dünyaya, varlık ve mahlûkatın tamamına yapılabilir. Kötülük bir kesime olduğu gibi kesimin tamamına da yapılabilir. Kötülük sadece bugüne değil değiştirilmediği sürece geleceğe kadar devam edecek şekilde ileriye dönük olarak ta yapılabilir. Ve kötülük milletin tamamına yapılabilir ki çoğu duymaz, farkına varmaz ve anlayamaz.

Kötülüğün etki yarıçapı ne kadar büyükse, mağdur olan ne kadar çoksa ve zararın etkisi ne kadar uzun süreliyse cehennemde karşılığı da o kadar büyük olacaktır.

Kötülük yapmak fıtrata karşı gelmek, Allah’a verdiğimiz sözü inkar edip küfre sapmaktır. Kötülük yapmak Allah rızasına aykırı hareket etmektir. Hata ve unutkanlıklardan doğan küçük ihmaller hariç kötülük yapan birisi kendisine menfaat elde ettiği içindir ki haksız kazanç sağlamış ve hak yemiş demektir. Kötülükte aşırı giden bu kötü karaktere esir olmuş hak yolunu terk edip batıla saplanmış demektir. Kötülükle elde edilen kolay ve haksız kazanca alışmış birisi haram yiyor, helale uzanmıyor demektir. Bu satırları çok daha fazla uzatmak mümkündür. Kısaca; kötülük yapan bilinçli olarak bunu yapıyor ve tekrarlıyorsa hesap ve mizana inanmıyor, Allah’tan korkmuyor demektir. Yani kötülük dünyadaki iyiliği zehirleyen çirkin şeytan oyunudur.

İnsan bu harikulade dünyada kardeşçe yaşamak, ahlaklı ve huzurlu olarak cenneti daha bu dünyada yaşamak varken neden kötülük yapar? İnsan Allah’a söz vermişken, bu sözü her Fatiha’da tekrarlarken neden hak yolundan sapar? Mü’min’im diyen, iman ettim diyen neden gaflete sapar ve haksız kazanım elde eder? İmanın ve İslam’ın şartlarını yok sayıp kim mevki ve makam uğruna cennetini heba eder? Eder… çünkü bu iblisin ahdidir.

“İblis, “Rabbim! Beni azdırmana karşılık, andolsun ki yeryüzünde kötülükleri onlara güzel göstereceğim, içlerinde ihlâsa erdirilmiş kulların hariç, onların hepsini azdıracağım” dedi.” (Hicr 15/39,40)

İblis Yüce Allah’a nankörlük, saygısızlık ve haşa isyan etmiş, insanın yaratılışını ve kendisine üstün, dünya ve cennete varis kılınışını hazmedememiş, kovulduğu makam ve cennetten sonra yeniden dirilinceye kadar insandan intikam almaya ve dünyayı çirkinleştirmeye yemin etmiştir.

Yüce Allah ise Şeytan’ın cezasını dirilişe kadar erteleyerek hem ona adil davranmış, merhametini göstermiş ve hem de insanlara bir imtihan vesilesi olarak atamıştır. Bu savaş Allah yolundan ayrılmayanların cennetle mükafatlandırılması ve şeytana kanıp doğruluktan ayrılanların cehenneme odun yapılmasıyla alakalıdır.

İşte iblis bu ahdi nedeniyle dünya hayatının süslerini insana cazip göstermiş, güzeli çirkinle, aydınlığı karanlıkla, hak’kı batılla değiştirmeye çalışmış ve imanı zayıf olanları da bu yolda kendisine asker yapmıştır.

Kötülük işte bu şer başının ve onun askerlerinin işidir.

Yoksa kalbinde iman ve Allah sevgisi, damarlarında cennet hevesi taşıyan insanın kötülüğü bilerek ve isteyerek yapması mümkün değildir. Yani kötülük Âdemoğlu’nun değil, şeytanın işidir.

Bunun alışkanlık haline gelmesi haksız kazanımların cezalandırılmaması, adaletin susması, masumların cezalandırılması ve dürüstlerin fakirleşmesi gibi anlamlara gelir ki bu toplumsal çöküşe neden olur. Yani en ufak kötülüğün bile sonuçları çok derin karanlıklara varır.

İblis’in bu hamlelerine karşılık maddi olarak aciz, zayıf ve korunmasız insana Yüce Allah manevi destek olmak için rehber, yardım ve ilhamlar göndererek dengeyi sağlamış, unutulan ilahi değerleri sürekli hatırlatmış ve adil olmak için her ümmete ayrı ayrı peygamberler göndermiştir ki bunun sayısı yaklaşık 124.000’dir.

Bu sayede Yüce Allah önce Arş’tan ve sonra cennetten insanla birlikte kovulan iblisin şerrinden insanları korumak için sayısız yazılı ve sözlü kitabı ile iyilik ve imanın dünyaya egemen olması için kalpleri nuruyla aydınlatmıştır. İstemiştir ki kötülük yerine iyilik, çirkinlik yerine hidayet ve hikmet galip gelsin.

“Nitekim kendi aranızdan, size âyetlerimizi okuyan, sizi her kötülükten arındıran, size kitap ve hikmeti öğreten, ayrıca bilmediklerinizi de öğreten bir peygamber gönderdik.” (Bakara 2/151)

Kötüler ve kötülüğün aynı zamanda birer imtihan meselesi olduğunu, kötülük yapanların kalp gözlerinin mühürlendiğini unutmamak gerekir. Kötülük onlara süslü gösterilmiş ve yanlış değil doğru olarak düşünmeleri sağlanmıştır. Bu yüzden kötülük yaparken tereddüt etmez ve sonuçlarını düşünmezler. Çünkü onlar kötüdür ve cezaya müstahaklardır.

İslamiyet’in doğuşu ile birlikte iman gönüllere taht kurmuş ve Müslümanlar tarihte o zamana kadar eşine rastlanılmayan cahil, sapık ve gaddar bir toplum iken Kur’an ve Peygamberimiz sayesinde kısa sürede dünyanın en adil ve refah toplumu haline gelmiş, bu adalet, ahlak, hak ve iyilik fırtınası nedeniyle iman dalgası yeryüzüne dalga dalga yayılmıştır. İman etmiş Müslümanlar kötülüğü men edip iyiliği emrettikleri için en hayırlı ümmet olmuşlardır.

Lakin burada kast edilen münafıklardan arınmış halis mü’minlerdir. Yani iyiliği emredip kötülükten men etmeyenler, kötülüğe çanak tutmayanlar ve zalimlere destek olmayanlar.

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz…” (Al-i İmran 3/110)

Çünkü bu ümmeti teşkil eden mü’minler birbirinin dostudur ve kötülüğe karşıdır. Kötülüğe karşı durmayan mü’min de değil, mü’min ümmetinden de değildir. Çünkü Allah’ın yaratılış hikmetine karşı gelmek mü’minin yapacağı son şeydir.

“Mü’min erkekler ve mü’min kadınlar birbirlerinin dostlarıdır. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarlar.” (Tevbe 9/71)

Müslüman toplumundan ileri gelenler, zenginler, güç ve makam sahipleri ise kötülük konusunda çok daha dikkatli ve tutarlı olmalıdır. Çünkü kalplerindeki iman ve ahiret düşüncesi zayıfladığı anda hem kendileri ve hem de o toplum bir felaketle karşı karşıyadır. Onların açacağı iyi veya kötü çığır kapanana kadar o çığırdan etkilenen herkes ve her şeyin vebali o çığırı açanlaradır.

“Biz bir memleketi helâk etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına (itaati) emrederiz de onlar orada kötülük işlerler. Böylece o memleket hakkındaki hükmümüz gerçekleşir de oranın altını üstüne getiririz.” (İsra 17/16)

Mü’min yaptığı iyiliğin de kötülüğünde karşılığını eksiksiz alacağını bilen inanç sahibidir. Yine bilir ki yapmaya yeltendiğinde yapamasa bile ameli niyetine göre olduğundan iyiliğe de kötülüğe de ortaktır. Aracılık ettiği, yardım edip, çanak tuttuğu şey iyilikse sevaba, kötülükse günaha aynen ortaktır.

“Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse, ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah’ın her şeye gücü yeter.” (Nisa 4/85)

Gerçek mü’min bu kötülük girdabına karşı koyan, etrafındakilere kötülükten vazgeçirmek için ter ve kan dökendir. Kafirler ve inançsızlar ise birbirlerini engellemeye gerek duymadan, o işi ortaklaşa yapacak kadar kör ve açgözlüdürler.

“İşledikleri herhangi bir kötülükten birbirlerini vazgeçirmeye çalışmazlardı. Yapmakta oldukları ne kötüydü!” (Maide 5/79)

Allah katında rahmetin en güzel çiçekleri yaşar. O kadar ki Yüce Allah iyiliklere misliyle sevap verirken, zalim ve kâfirlerin kötülüklerini sadece kendisiyle cezalandırır. Yüce Allah bu kadar büyük, merhametli ve iyi’dir. Rahmetinin sadece yüzde birini bu dünyaya ayırmışken Yüce Allah şefkat ve merhametiyle iyileri kollar ve gözetir. İyiliklere misliyle sevaplar yazarken kötülüklere sadece kendisiyle günah yazar.

“Kim bir iyilik yaparsa, ona on katı vardır. Kim de bir kötülük yaparsa, o da sadece o kötülüğün misliyle cezalandırılır ve onlara zulmedilmez.” (En’am 6/160)

Kötülüğü engellemeye çalışanlar buna güç yetiremeseler bile Allah katında sevilen kullar arasına girecektir. Çünkü ameller niyetlere göredir. Salih peygamber kıssasında olduğu gibi Allah’ın devesini kesenler sonradan pişman olsalar da yok edilirken, elleriyle ve kalpleriyle devenin kesilmesine engel olmaya çalışanlar kurtarılmıştır. Engellemeye çalışmayanlar ve kötülüğü bizzat işleyenler ise telef olup gidecektir.

“Onlar kendilerine hatırlatılanı unutunca, biz de kötülükten alıkoymaya çalışanları kurtardık. Zulmedenleri yoldan çıkmaları sebebiyle, şiddetli bir azapla yakaladık.” (A’raf 7/165)

İmanı güçlü olanın, Allah’ı seven ve Allah’tan korkanın kötülük yapması hele aşırı gitmesi, bu kötülüğün benliğini kaplaması mümkün değildir. Ama imanı zayıf olanlar ve iblise, nefislerine uyanlar yani Allah’a göstermelik kulluk edenler kötülük yapmakta ve haksız kazanç elde etmede sakınca görmezler. Çünkü kötülük zamanla kalpleri kapkaranlık yapar, kibir ve gururu doğurur. Bunun sonu Allah’a büyüklenme ve isyandır ki kötülükten dönülmemesi insanı küfür ile baş başa bırakır ve şirke batırıverir. İmansızlık denizinde boğulan bu insanların ise yeri ebediyete kadar ateştir.

“İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a kıyıdan kenardan kulluk eder. Eğer kendisine bir hayır dokunursa, gönlü onunla hoş olur. Şayet başına bir kötülük gelirse, gerisingeri (küfre) dönüverir. O dünyayı da kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu apaçık ziyanın ta kendisidir.” (Hac 22/11)

Doğaldır ki bu dünyada da ahirette de iyiler ve kötüler arası adalet tecelli edecek ve herkes yaptığı en küçük şeyin karşılığını tastamam bulacaktır. Bilmemek, inkâr etmek kar etmeyecek, kötülüğün vebali ateşten tasma olup boyunlara asılacaktır. Allah’ı kandırmak, yaptığını gizlemek mümkün değildir. Yaptığının farkında olmadığını ifade etmek, yalan söylemek, çarpıtmaya çalışmak boşunadır çünkü Allah yüreklerin ve göğüslerin özünü bilendir.

“O kâfirler, nefislerine zulmederlerken melekler onların canlarını alır da onlar teslim olup, “Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk” derler. (Melekler de şöyle diyecekler:) “Hayır! Allah sizin yapmakta olduklarınızı hakkıyla bilmektedir.” (Nahl 16/28)

Bu hesap ve azaptan kaçış ve kurtuluş yoktur. Allah affeder diyerek aldanmak ve aldatmak kötülerin ve iblisin en muhteşem oyunudur. Hatta Peygamberimizin kayıtsız şartsız şefaat edeceği, Müslüman olanların tamamının doğrudan cennete gireceği yalanı iblisin en büyük numarasıdır. Allah’tan ve adaletinden kaçış yoktur. Şefaat varsa da yetkisi Allah’ta ve O’nun müsaade edeceği makamlardadır. Bu şefaatin kayıtsız şartsız olacak olması mümkün değildir çünkü o zaman dünya hayatının bir sınav olması ihtimali kalmamış demektir. Bu dünyada iyiler ve kötüler hepsi birden cennete girerse Allah’ın yeryüzünü yaratması boşuna demektir ki bu mümkün değildir.

Şefaat olacaksa bile imanlı olan herkes bir süre cehennemde cezasını çekecek sonra cennete Allah’ın izniyle geçecektir. Cehenneme hiç girilmese bile o muazzam mahşer gününde doğrudan cennete gidebilmek varken şefaate muhtaç olmak ve şefaat beklemek düşüncesi bile insanı yiyip bitirmeye yeter bir çiledir. Tartıların ağır gelmesi için kurtuluş ağır çeken kötülüklerden kurtulmaktır.

“Yoksa kötülük yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar. Ne kötü hükmediyorlar!” (Ankebut 29/4)

Kötülükten sadece insanlar değil, karalar, denizler ve tüm mahlûkat bile nasibini almışken kötülükte tereddüt etmeyenlerin akıbeti feci olacaktır. İnsan kâinatın hamisi iken öğrenme, öğretme ve değiştirme yeteneği ile dünyaya olumlu yön verebilecekken kötülüğe çanak tutması nedeniyle zarar görenler sadece yaşayan insanlar değil tüm evren, varlık ve mahlûklar ve özellikle de yaşadığımız dünyadır.

“İnsanların kendi işledikleri (kötülükler) sebebiyle karada ve denizde bozulma ortaya çıkmıştır. Dönmeleri için Allah, yaptıklarının bazı (kötü) sonuçlarını (dünyada) onlara tattıracaktır.” (Rum 30/41)

Bu kötülükler ile elde edilen haksız kazançlar, mağdur edilen insanlar, yenen haklar ve zulmedilen mü’minlerin hakkı ahirette elbet ödenecek, bu kötülükleri kirli planlarına alet edenler ve yardakçıları tuzaklarının cezasını misliyle çekecektir.

“Her kim şan ve şeref istiyorsa bilsin ki, şan ve şeref bütünüyle Allah’a aittir. Güzel sözler ancak O’na yükselir. Salih ameli de güzel sözler yükseltir. Kötülükleri tuzak yapanlar var ya, onlar için çetin bir azap vardır. İşte onların tuzağı boşa çıkar.” (Fatır 35/10)

Mü’min nefsini arındırması için Allah’a yalvarandır. Nefsinin isteklerine karşı koyan, iblise uymayan, dünya hayatının üç kuruşluk kazanımı için hile yapmayan, zulmetmeyen, hak yemeyendir. Nefsini kötülüklerle kirletenler kendilerine yazık edenlerdir.

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir. Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır.” (Şems 91/7-10)

Kötüler ve bu tanım içinde imansız ya da imanı zayıf münafık ve kâfirlerin hepsi, iman edenler gibi yaşayamayacak, ibadetli iyiler gibi ölemeyecek ve ahlaklılar gibi ahirette selametle karşılanmayacaktır. Onların yaşamları da ölümleri de farklı olacaktır. Yüce Allah imanlı kullarının rahmet ve bereket ile yaşayıp, meleklerin canlarını acıtmadan alacağını, kafirlerin ise acı ve elemlerle yaşayıp acılar içinde can vereceğini buyurmaktadır. Kabirde başlayan ahiret hayatında da kafirler ve imansızlar kendilerine gösterilecek cehennem korkusuyla ölüp ölüp dirilirken, imanlı iyiler mekanları cennetin hayaliyle derin ve huzurlu bir uykuya dalacak, kıyamet günü sonrası dirilişi bekleyecektir.

“Yoksa kötülük işleyenler, kendilerini, inanıp salih amel işleyenler gibi kılacağımızı; hayatlarının ve ölümlerinin bir olacağını mı sanıyorlar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Casiye 45/21)

Her bir iyilik veya kötülüğün zerre kadar bile olsa karşılığı mutlaka olacağına göre ilahi adaletten kaçış yoktur. Kaçılmayacağına göre ise yapılacak şey kötülük etmemek, iyilik ve hayırlarda yarışmaktır. Yaşadığımız, yaptığımız, söylediğimiz ve hatta düşündüğümüz her şey yazıcı melekler eliyle kaydedilmekte, nokta kadar şey atlanmadan kaydedilmektedir. Bu Allah’ın iyilerin mükafatının ve kötülerin cezasının adil bir şekilde uygulanabilmesi içindir. Nitekim mahşerde helalleşmeyi müteakip tartı esnasında amel defterleri tartılırken her kes en ufak bir iyilik veya kötülüğün yazılmış olduğuna kendi gözleriyle şahitlik edecektir.

“Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse, onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse, onun cezasını görecektir.” (Zilzal 99/7,8)

Zulme uğrayan mü’minler iyiliği emredip, kötülüğü men etmeye gayret ederken sabredecek, kötülüğe aynı şekilde kötülükle karşılık verme hakkı varken daha güzelini yani affetmeyi ve sabretmeyi seçecektir. Çünkü tüm dünya süsü gibi hayırlar da şerler de birer sınavdır. Bu sınavı idrak edebilenler mutlu ve imanlı öleceklerdir.

Yaşam denen süreçte pek çok şey olağan, cari, normal daha doğrusu mubahtır. Bu mübah yollar düz yoldur. Ancak bazen dik yokuşlar yani zorluklar ve inişler yani bolluk ve bereketler karşımıza çıkar. Bize düşen zorluklarda dua ile Allah’tan yardım istemek, sabretmek ve namaz kılmak, bolluklarda ise yine şükür edip namaz ile şükranımızı Yüce Allah’a iletmektir. Sonuçta yaşadığımız her şey, yürüdüğümüz yolların hepsi birer sınav vesilesidir.

“Biz onları yeryüzünde parça parça topluluklara ayırdık. Onlardan iyi kimseler vardır. İçlerinden öyle olmayanları da vardı. Belki dönüş yaparlar diye de onları güzellikler ve kötülükler ile sınadık.” (A’raf 7/168)

Kalpleri karanlığa batmış, iyilik pınarından uzaklaşmış, kötülük denizinde boğulan kötüler için bile Allah’ın merhamet ve bağışlaması mümkündür. Yüce Allah şirk hariç yani kendisine ortak koşulması küfrü hariç küçük ve büyük günahları affedebileceğini bildirmiş ama içten, samimi olunması ve o tövbeden sonra düzelmek ve salih amel işlemek şartını koymuştur. Çünkü Allah insanı sever ve ister ki hepsi birden cennetine girmeye hak kazansın.

Tövbe kapısı hep açıktır. Hiçbir zaman geç değildir.

“Sonra, şüphesiz ki Rabbin; cahillik sebebiyle kötülük yapan, sonra bunun ardından tövbe eden ve durumunu düzeltenlerden yanadır. Şüphesiz Rabbin bundan sonra da elbette çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Nahl 16/119)

Tövbenin makbul olması için kâfir olarak ölmemek koşulu vardır. Dahası tövbenin ölüm anını beklemeden yani mucizeler veya ölüm melekleri görünmeden çok önce yapılması ve samimi olması gerekir. Çünkü Allah’ı kandırmak ve rahmetine sığınmak için son anı beklemek mümkün ve adil değildir. Çünkü tövbeden sonra insan güzel ve hayırlı işler işleyerek, iman, ibadet ve ahlak ile doğru yol üzerinde olduğunu, kalbini kötülüklerden temizlediğini ispat etmek durumundadır.

Yoksa ömür boyu kötülüğe dalmış firavun gibi ölüm yakasına dolandığında iman ettim demekle iman etmiş olunmaz.

Allah; nefisleri temize çıkaran, kalpleri eğrilten, imanı ve hidayeti dilediğine verendir. Hayrı ve şerri yaratan da odur. Şeytan bile onun eseridir ve Allah’ın müsaadesiyle insanları kandırır. Allah başı ve sonu görendir. Hepimizin nasıl bir insan olacağımızı bilen, akıbetimizi gören O’dur. Her şey ilahi adalete uygun ve şeffaftır. Haksızlık yoktur.

“Yoksa (makbul) tövbe, kötülükleri (günahları) yapıp yapıp da kendisine ölüm gelip çatınca, “İşte ben şimdi tövbe ettim” diyen kimseler ile kâfir olarak ölenlerinki değildir. Bunlar için ahirette elem dolu bir azap hazırlamışızdır.” (Nisa 4/18)

Bir an önce kötülükten uzaklaşmak, kötülerle ilişkiyi kesmek, iyiliği emredip mü’min olmak, mü’min olarak ümmete girebilmek, kâfir ve münafıklara uymadan, nefse ve iblise yenik düşmeden, Müslüman olarak yaşayıp, Müslüman olarak ölebilmektir. Bizler O’nun iradesine ve hikmetine haşa karşı koyamayız. Yapmamız gereken dua ile O’na yalvarmak, hoşnut olacağı kul olmaya gayret etmek, iman, ahlak ve ibadetle kalbimizdeki düzelme isteğini O’na ispat etmektir. Bu durumda Yüce Allah sesimizi inşallah duyacak ve mağfiret elini bize uzatacaktır. Çünkü Allah iyiliği emreder, kötülüğü, azgınlığı, hayasızlığı, fenalığı ise yasaklar.

“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (Nahl 16/90)

Kötülük iblisin icadı, nefsin oyuncağıdır.

Kurtuluş için kötülük ve kötülerden uzak durmak iman sahibine yakışandır.

Yok uzak duramıyor, kötülük yapıyor veya aracı oluyor veya kötülüğe karşı ses bile vermiyorsanız….haliniz haraptır, siz de kötüsünüz ve aynı yolun yolcususunuz demektir.

Peygamber efendimizin dediği gibi; zulme eliyle olmazsa diliyle, o da olmazsa kalbiyle karşı koymayan iman etmiş sayılmaz. İman olmayınca da ahiret yurdunda mükâfat değil cehennem ateşleri meskenimiz olur.

Allah tüm iman edenleri bu musibetten korusun.

Ey Âdemoğulları! Size avret yerlerinizi örtecek giysi ve süslenecek elbise verdik. Takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) elbisesi var ya, işte o daha hayırlıdır. Bu (giysiler), Allah’ın rahmetinin alametlerindendir. Belki öğüt alırlar (diye onları insanlara verdik). (A’raf 7/26)

Bu yazıyı okudunuz mu?

şirk

Dine yalan söyletmek – En büyük şirk

Dine yalan söyletmek – En büyük şirk Dine yalan söyletmek, küfür ve şirk cephesinin en ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir