Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Kul hakkı yemek
imanilmihali.com
Kul hakkı yemek

Kul hakkı yemek

Kul hakkı yemek

Hak; Hakk’ın (Yüce Allah’ın) yeryüzündeki tecellilerinden ve büyük nimetlerinden birisi, hakkaniyetin (doğruluk, adalet, kader, denge, ahenk) görünen hali, hukuk, hak ve adaletin meyvesi, ortak insanlık değerlerinin (maruf) önde geleni, imtihana tabi kul denen insanın doğuşla bahşedilen hürriyet ve kabiliyeti, insanın elde tutulan, kazanılan, kullanma imtiyazı olan, sahip olunan şeyleri, kısaca insana ait olan temel ve keyfi kabiliyet ve niteliklerdir.

Kişilerin, varlıkların, hayvan ve bitkilerin, kamunun, ümmetlerin, akraba, aile ve komşuların, tüm yaratılanların olduğu gibi Yaratan Yüce Allah’ın da hakları vardır. Bu haklar Yüce Allah için karşılıksız, diğer tüm varlıklar için karşılıklıdır ki herkes kendi haklarını savunur ve kullanırken, diğerinin haklarına saygılı olmak zorundadır.

Velhasıl hak ve hürriyetler, başkalarına ait alanlarla sınırlıdır. Bu nedenle kişi dilediği kadar değil, sınırlara riayet ölçüsünde hürdür ve hakları da bu sınırla tespit edilmiştir. Kamu hakkı ise kişilerden oluşan toplumun hem ortak haklarını hem de oluşturulan sistemin haklarını kapsayan genel haklardır.

Hakların sahip olduğu kimselerde kalması, başkalarının bu haklara el koymaması, hakların yerine ulaşmasına mani olunmaması Allah emridir, büyük farzdır. Çünkü o kul veya kamunun elinden alınan bu haklar, imtihanı imkânsız kılar, ilahi iradeye isyan anlamı taşır ve yeryüzünde tecelli etmesi istenen huzur ve refahı yerle bir eder. Bu nedenle bilerek ve isteyerek, hele hile ve fitneyle hak yemek, hakkı gasp etmek, hakkın yerine ulaşmasına mani olmak, Hakk’a savaş açmaktır.

“İnsanların mallarını ve haklarını eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.” (Şuara 26/183)

Ayetlerin bilhassa zayıfların haklarından bahsetmesi de bizlere gösterir ki hak yiyenler daha ziyade güçlülerdir ve kendi haklarını savunamayan mazlumlar genelde iman sahibi kullardır.

Hak gaspı bu yüzden Kur’an terminolojisinde zulüm olarak anılır ki Kur’an’ın tek savaşı zulümledir. Şirk dahi zulüm olduğu için afsızlığa mahkûmdur.

Hak sahibine aittir ve kim ne yaparsa yapsın o hak muhakkak sahibine geri döner, hakkı gasp eden ne yaparsa yapsın kendisine ait olmayan o hakkı uzun müddet elinde tutamaz, tutarsa en geç ahirette o hakkı iade etmek zorunda kalır.

Dünya yaşamında hakların iadesi nispeten kolaydır. Hak yerine konulamıyorsa mazlumdan helallik almakla, maddi bedel ödemekle dahi vebalden kurtulunabilir ama bu yaşamda sahibine iade edilemeyen ve helallik alınmayan hakları Yüce Allah bile affedemez çünkü ahdi bu şekildedir.

Yenen haklar sadece kullara ait gibi görünse de yeryüzündeki huzur ve din penceresinden bakıldığında her biri farzlara karşı gelmek, dünya yaşamını kötülüğe sevk etmek, bozgunculuk yapmak manası taşıdığı için aynı zamanda Allah’ın hakkını da yemektir. Umarız ve yalvarırız ki Yüce Allah rahmeti ile bizleri bağışlar, hakkından vazgeçer. Ama O, kullara ait olan haklar yerine dönmedikçe razı olmaz. O razı değilse de, zalimler için Allah rızasına ermek, yani cennetlere ve kurtuluşa ermek asla mümkün olmaz.

Bu dünyadaki en büyük gaye Allah rızası olduğu için kendisini Müslüman sayan herkesin haklara riayet etmesi lazım gelir. Etmeyenler, hakları gasp edenler, hakları sahibine değil de başkalarına peşkeş çekenler, kul ve kamu haklarını talan edenler din ve iman bahsinde sınıfta kalacağı açıktır.

Miras hukukundan, yetim mallarının kullanımına, avlanmadan ehliyet ve liyakate kadar dinin beşeriyata dönük tüm yüzleri hakları korumak için getirilen kurallarla doludur. Ayetler defaten hakların muhafazasını ve kutsallığını vurgularken, hak yiyenlerin de ahiretlerinden vazgeçtiklerini söyler ki bu durumdakiler dünya hayatını ahiret karşılığı satın alan kimselerdir. Bu ise ne kötüdür?

Onlar, ahireti verip dünya hayatını satın alan kimselerdir. Artık bunlardan azap hiç hafifletilmez. Onlara yardım da edilmez.” (Bakara 2/86)

“ … İnsanlardan, “Ey Rabbimiz! Bize (vereceğini) bu dünyada ver” diyenler vardır. Bunların ahirette bir nasibi yoktur. Onlardan, “Rabbimiz! Bize dünyada da iyilik ver, ahirette de iyilik ver ve bizi ateş azabından koru” diyenler de vardır. İşte onlara kazandıklarından bir nasip vardır. Allah, hesabı pek çabuk görendir.” (Bakara 2/200-202)

Hak ve hakların gaspına dair ayetlerin en ünlülerinden birisi elbette Rad suresinde geçen ayetlerdir.

“Rablerinin emrine uyanlar için mükâfatın en güzeli vardır. Ona uymayanlar ise, yeryüzünde olan her şey ve onun yanında bir katı daha kendilerinin olsa, kurtulmak için hepsini kurtuluş fidyesi olarak verirlerdi. İşte hesabın kötüsü bunlar içindir. Varacakları yer de cehennemdir. O ne kötü yataktır! Rabbinden sana indirilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar. Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır. Onlar, Allah’ın riâyet edilmesini emrettiği haklara riâyet eden, Rablerine saygı besleyen ve kötü hesaptan korkanlardır. Onlar, Rablerinin rızasına ermek için sabreden, namazı dosdoğru kılan, kendilerine verdiğimiz rızıklardan gizli olarak ve açıktan Allah için harcayan ve kötülüğü iyilikle ortadan kaldıranlardır. İşte bunlar için dünya yurdunun iyi sonucu vardır. (Rad 13/18-22)

Bu ayet iyi okunursa Allah’ın riayet edilmesini emrettiği haklara saygılı olup kutsal sayanların hesaplarının kolay olacağı, haklara saygılı olmayan ve tecavüz edenlerin ise hesaplarının çetin ve zor olacağı anlaşılır. Bu zor hesabın mahiyeti ise herkesçe malumdur.

İşte mü’minler, bu kötü hesaptan korkarak, haklara saygılı olmanın da ötesinde, Müslüman olmakla yetinmeyerek, hakları gasp edilenlerle bir olup zulme savaş açabilenlerdir ve bunu Allah adına, hakkaniyet adına yapabilenlerdir. Cennetler işte bu mü’minler içindir.

Yani kul için esas olan sadece haklara saygı duymak ve tecavüz etmemek değil, aynı zamanda ve daha da çok tecavüz edilen hakların geri alınmasında zalimlere karşı mazlumların yanında yer alınmasıdır. Bunun dindeki adı zaten cihattır. Madem ki dinin tek düşmanı zulümdür o halde haksızlık yapanlara karşı durmak, hiç olmazsa destekten vazgeçmek mü’min olma yolunda atılacak ilk Kur’ani adımdır.

Burada akla gelen soru şudur; hak yenirse ne olur? Cevap; hakkı yenen hakkını geri alırsa, alınan hakkını helal ederse yahut hakkından feragat ederse veyahut hakkına karşılık mal ve hizmet ile rıza gösterdiği bedel alırsa hakkı artık kendisine dönmüş demektir. Bu durumda sorun yoktur.

Yok eğer hak yiyen hakkı yenene o hakkı iade etmez ve iki taraftan birisi ecele teslim olursa o vakit hak iadesi işlemi ahirete kalır ve orada para veya amel veya başkaca bir fidye geçerli değildir, kıymeti olan sadece günah ve sevaplardır.

Ahiret hesaplaşması veya helalleşme safhası denen bu süreç, hak yiyenin karşısına dikilen hak alacaklılarına sevaplardan verilmesi şeklinde tecelli eder ve verilecek sevap kalmaz ise bu kez hakkı yenenlerin günahları hak yiyene yüklenmeye başlar. Bu haksızlıkların sayısı ne denli çoksa üstlenilen günahlar da o kadar çok olur. Bu ise yetmiş sene başını secdeden kaldırmasa da kulun ebedi cehenneme mahkûm olmasına kadar gider. Ne feci bir sondur bu?

Konuya hakkı yenen tarafından bakılacak olursa da durum şudur; bu dünyada hakkını yiyen kimse hakkı iade etmek veya bedelini ödemek isterse, hakkı yenenin reddetmesi uygun değildir. Makul olan iki tarafın da yenen hakkın büyüklüğüne göre orta bir rıza ve kıymette buluşmasıdır. Yok eğer hak yiyen kibir ve gururla helallik dahi istemiyorsa ve mazluma tenezzül etmiyorsa bu vakit mazlum sevinmelidir. Çünkü dünyaya ait fani kayıplarına karşılık, ahiret müjdelerine vasıl olmuştur. Yani alacağını orada sevap olarak alacaktır, yani karlıdır.

Bu durum insanların haklarına sahip çıkmasına engel değildir, aksine herkes hakkını bilmek, korumak ve başkalarına kaptırmamakla mükelleftir. Yani aklı kullanarak, kabiliyetleri çerçevesinde meşru ve caiz yollardan sapmadan, kalbine danışarak, mü’min kardeşlerinden yardım ve akıl alarak, Allah’tan yardım dileyerek hakkını korumak ve mukaddes bilmek herkesin borcu ve görevidir.

Buna rağmen gücü yetmeyenler için sessiz kalmak asla bir hal tarzı değildir ve feryat hakkı dahi olan bu kesimler için yapılan haksızlığa el ile, kalp ile, hiç olmazsa kalp ile karşı koymak gerekir ki hak alacağı ortaya çıksın.

Yok, sessiz kalınır ve yenen haklarına ses çıkarmaz ise o kulun artık hak alacağı da kalmaz ve bu kez bilakis haklarını korumadığı için kendisi mesul duruma düşer. Yani kulun görevi hem haklarını korumak ve hem de hakkı yenilirse feryat etmektir.

Yüce Allah, kötü sözün açıklanmasını istemeyendir lakin bunun tek istisnası mazlumun feryadıdır ki feryat yoksa alacak da yoktur.

“Allah, zulme uğrayanın dile getirmesi dışında, çirkin sözün açıklanmasını sevmez. Şüphesiz Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Nisa 4/128)

İşin en acı tarafı ise şudur ki hakkı yenen bir kişi veya bir zümre değil de mesela toplum veya ümmet ise hak yiyenlerin bu dünyada ve ahirette hakları iade etmesi o denli zorlaşır.

Düşünülsün ki milyonlarca kişinin yenen hakkını bu dünyada ödemek, telafi etmek kolay değildir. Ve bu helallik alma işi ahirete kalırsa kul milyonlarca sevap biriktirmiş de olsa mazlumlara dağıtacağından günahkâr olarak ateşlere atılacaktır.

Ahiret gününde (Din günü, mahşer, hesap vakti) kimse kimsenin günahını üstlenemez, kimse kimseye yardım edemez, kimsenin kimseye fidyesi kabul edilmez. Bu yüzden başkalarının artan sevapları da, başkalarının yardım talepleri de geçersizdir ve sonuç karanlık akıbetlerdir.

“Kimsenin kimse namına bir şey ödemeyeceği, hiç kimseden fidye alınmayacağı, kimseye şefaatin (aracılığın) yarar sağlamayacağı ve hiç kimsenin hiçbir taraftan yardım göremeyeceği günden sakının.” (Bakara 2/123)

Boynuzlu hayvanla boynuzsuz olanın helalleşeceği o günde tüm haklar sahibine dönecekse, bu dünyada hak yemekten daha kötü ve vebal getiren çok az şey var demektir. Zaten tüm kötülükler birer haksızlıktır ve iman sadece iyi olmak veya kalmak değil, kötülükle bu yüzden cihat etmektir ki her kötülük birilerinin hakkını gasp eder. Bu yüzden de kötülüklerin her biri değeri nispetinde birer zulümdür.

Burada akıllara gelen elbette Allah’ın rahmeti ve şefaatidir lakin üzgünüz ayetin işareti bunun tam tersini söyler ki hak yiyen zalimlerin şefaat beklentileri nafiledir.

Şöyle ki;

“De ki: “Şefaat tümüyle Allah’a aittir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O’nundur. Sonra yalnız O’na döndürüleceksiniz.” (Zümer 39/44)

“Allah, onların önlerindekini de arkalarındakini de (yaptıklarını da yapacaklarını da) bilir. Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler ve hepsi O’nun korkusuyla titrerler.” (Enbiya 21/28)

İkinci sıradaki ayetin bilhassa Enbiya suresinde verilmiş olması da bize anlatır ki Peygamberlerin (bu arada Hz. Peygamberin (sav)) şefaati sadece Allah’ın razı olduğu kulların KÜÇÜK günahları içindir. Demek ki hak yiyenler Allah rızasını kaybettikleri için, şefaatten de yoksundurlar ve hakları ahirette sevapları vermek suretiyle ödeyeceklerinden cehennem onların kaderidir.

Burada son söz olarak Maun suresinden bahsetmek lazım gelir ki bu sure sadece hak yiyenleri değil, hakkın yerine ulaşmasına mani olanları da haksızlıkla itham eder ki bu da hak yiyenlere destek verenlerin, hak yemeye sessiz kalanların, hak yiyenlerle dost olmaya devam edenlerin durumunu ortaya koyar ve o sessiz ve kendisini masum sananların aynen hak yiyenlerle ortak bir kadere mahkûm olduklarını beyan eder. Okuyalım.

“ Bismillâhirrahmânirrahîm. Gördün mü, o hesap ve ceza gününü yalanlayanı! İşte o, yetimi itip kakan, yoksula yedirmeyi özendirmeyen kimsedir. Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, Onlar namazlarını ciddiye almazlar. Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar. Ufacık bir yardıma bile engel olurlar.”

Burada dikkat edilecek bir diğer konu ise hak yiyenlerin hesap gününü yalanlayanlar olarak anılması, ibadetlerin dahi bu kiri temizleyemeyecek olması, bu haldekilerin riya ve gösterişle gizli şirkin esiri olduklarının ifade edilmesidir.

İşte hak yemek bu denli kötüdür, vebal gerektirir ve akıbetleri karartır.

Masum halde, bilmeden, istemeden yenen haklar elbette burada yazılanlardan muaftır. Karşılığı ödenemeyen hakların iadesi için bir özür bile yetebilir. Allah geniş rahmet sahibidir. Ancak …

Kasıtla, çıkar uğruna, adaletsizlikle, baskıyla, dünyalık uğruna yenen hakların vebali çok ama çok büyüktür. Bu vebal sadece hak yiyenlere de değil, hakkını aramayanlardan tutun da hak yiyenlere destek verenlere ve haksızlığa sessiz kalanlara dek uzanır.

O halde duamız şöyle olmalıdır;

“Rabbim, bizleri bilerek veya bilmeden hak yemekten koru. Bizlerin istemeden yediğimiz günahlar ve yediğimiz haklar için rızandan mahrum etme. Bizleri fani dünya uğruna hak yiyenlerden, ahiretinden vazgeçenlerden eyleme. Bizlere iman ver, nefislerimizi temizle, haklarımızı korumamıza, haklarımızı yiyenlere karşı koymamıza, başkalarına ait yenen hakları savunmada sesimizi yükseltmemize yardım et. Verdiğimiz sadaka ve zekâtları, yaptığımız ibadet ve duaları, tevbe ve istiğfarları, istemeden yediğimiz haklara kefaret kabul eyle. Bizleri hak yemiş olarak öldürme. Bizleri mazlumların, iman edenlerin saflarından ayırma. Canımızı salih kullarınla al. Bizlerin bu dünyaya kanmasına müsaade etme. Nefislerimizi temizle, kalplerimize iman ve terbiye ver, lüks ve israftan, dolaylı ve dolaysız, bilerek ve bilmeyerek hak yemekten, varlıkların, eşyaların, tabiatın, kâinatın, çoğunluğun, tüm yaratılanların dahi haklarını gasp etmekten bizleri uzak eyle. Bizleri fitne ve fesatla, hak yiyenlerden eyleme. Sen affedicisin. Bizlere acı, bizleri affet. Amin!”

Son söz; hak yemek Allah’ın ayetlerini yalanlamaktır ve bunu yapanların bu dünyada geçen sefalı ömürlerine rağmen aslında iki cihanı da daima karanlıktır.

“Her ümmetten âyetlerimizi yalanlayanlarından bir grubu toplayacağımız ve bunların (topluca hesap yerine) sevk edilecekleri günü hatırla. Hesap yerine geldiklerinde Allah şöyle der: “Siz benim âyetlerimi, onları ilmen kavramamışken yalanladınız öyle mi? Yoksa  ne yapıyordunuz ki?!” Zulümlerinden dolayı sözü edilen azap tepelerine iner de artık konuşamazlar. (Neml 27/83-85)

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

2 Yorum

  1. Avatar

    Allah yardımcınız olsun kardeşim çok güzel bir site

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir