Anasayfa / BAŞ YAZILAR / Kuran ve sünnet
imanilmihali.com
Kur'an ve sünnet

Kuran ve sünnet

Kuran ve sünnet

Kur’an, insan yaratılmadan evvel kaleme alınmış, tüm dinlerin özü, ilahi nizamın tercümesi ve emir ve yasakların bilmemiz gereken kısmıdır. Kur’an, Allah kelamı olmakla tartışma üstüdür ve hakikat, şan ve şeref sadece ondadır. Yüce Allah yeryüzüne ve cennetlerine varis kıldığı kullarına yeryüzü sınavında nasıl yaşamaları gerektiğini onunla bildirmiş, toplumların durumlarına göre değişik zamanlarda, değişik coğrafyalara seçtiği peygamberleri ile onun birer parçasını bahşetmiş, nihayet Hz. Peygamber (sav) ve Kur’an ile dinini tamamlamış ve Allah katında baki İslam’ı, kıyamete kadar geçerli din olarak belirlemiştir.

Kur’an, sure ve ayetleriyle, kıssa ve gayb bilgileriyle, emir ve yasaklarıyla, öğüt ve azarlarıyla, tarih ve sosyoloji kadar geometri ve fenniyle, insanoğlunun bilmediği gerçekleri de ifşa ederek, baştan sona bir mucize olarak sunulmuş, son kitap olması hasebiyle evrensel, zaman ve coğrafya üstü vaziyette gönüllere taht kurmuş, yaşama rehber olmuştur. Olmalıdır.

Tüm kutsal kitapların vahyinde olduğu gibi Kur’an’da sevgili Hz. Muhammed (sav)’e (efendimiz değil arkadaşımız çünkü tek efendi Allah’tır) vahyolunmuş ve Kur’an diğer din ve vahiylerden de farklı olarak hem nuzulü 23 seneye yayılmış, hem toplumun idrak ve ihtiyaçlarına uygun olarak ayetlerle adeta soru – cevap mekanizması olmuş, Allah korumasına alınan mukaddes ve muteber tek din kaynağıdır.

Hz. Peygamber risalet öncesinden seçilen emin, güvenilir, sevilen, doğru sözlü, zamane putlarına meyletmeyen, şirke bulaşmayan nadide bir beşerdir. Bu onun hem beşeri hem dini iki yönü olduğunun Kur’an ile sürekli vurgulanması nedeniyle unutulmaması gereken bir husustur. Unutulursa ki bugün yaşanan çoğu sorun bundan kaynaklanmaktadır din çıkmaz sokaklara gider.

Kur’an

Allah kelamı okumamak, anlamamak kimsenin haddi değildir. Çünkü din O’ndadır.

“Bu Kur’an, Allah’tan (indirilmiş olup) başkası tarafından uydurulmamıştır. Fakat o, kendinden öncekileri doğrulayıcı ve Kitab’ı (Allah’ın Levh-i Mahfuz’daki yazısını) açıklayıcı olarak, indirilmiştir. Bunda hiçbir şüphe yoktur. (O) âlemlerin Rabbi tarafındandır.” (Yunus 10/37)

Kur’an, tüm zamanların insan meyillerinden, zulümlerinden, peygamber katletmelerinden, ayetlerin kendisini veya manasını değiştirmelerden adeta dersler çıkarılarak insanlara sunulmuş, buna ilaveten ayetin anlaşılması örneklerle çeşitlendirilmiş ve nihayet diğer din kitaplarının halleri sergilenerek hakikat sadece Kur’an’a endekslenmiştir. Bu nedenle de Kur’an muhkem ve müteşabih ayetlerle bezenmiş, noktasından harfine kadar insan elinin değmesinden muhafaza edilmiş mukaddes bir kaynaktır.

Kur’an, dinin sahibi Yüce Allah’ın, din gününde soracağı hesabı noksansız anlatan ilahi kelamıdır. Bu haliyle Kur’an noksansızdır, tamamlanmaya veya açıklanmaya ihtiyaç duymayandır. Kur’an eskimeyen, zamana göre değişmeyendir. Kıyamete kadar baki kalacak ve Allah katında da muteber olacak bir din noksan, yetersiz, demode, geliştirilmeye muhtaç olabilir mi?

Kur’an sadece bir kavme değil tüm insanlığadır ve bu nedenle tüm ümmetleri Tek Allah’a imana yani tevhide çağırır. Oysaki önceki kitaplar ve peygamber davetleri sadece bir kavme veya toplumadır. Tüm peygamberlerin mesajı bu nedenle önce iman, sonra salat (namaz ve Kur’an) ve zekattır. İnsanlara en zor gelense muhakkak bu zekat meselesi olduğundandır ki Peygamberimizin vefatından sonra yüz bin olan müslüman sayısı yarıdan da aşağıya düşmüş, dinden çıkmaların baş sebebini zekat mecburiyeti teşkil etmiştir.

Kur’an, Peygamberimizin doğrudan kalbine hükmederek, ezberleterek, unutturmayarak, hangi ayet ve sureyi nereye koyacağına kadar emrederek insanlığa ulaşmış, nuzül ve yazım esnasında başka şeylerle karışmamasına, yorumlardan sıyrılmasına hatta Peygamberimizin açıklayıcı izahlarının dahi ayetlere değmemesine dikkat edilmiştir ki başta Peygamberimiz tarafından kendisinin kaleme alınan dine ait söz ve hareketleri imha edilmiş, sonraları ikinci ve üçüncü halifeler zamanında da sayıları en fazla otuz ile beş yüz arası olan sahih hadisler, sahih olmalarına rağmen kutsal olan ayetlerle karışmalarını önlemek adına toplanarak imha edilmiştir.

Kur’an dini hak dinidir ve durudur, saftır, ilahidir, el değmemiş vaziyettedir, Allah’ındır. Hiçbir beşerin din adına hüküm koyma yetkisi yoktur. Helal ve haram belirleme yetkisi de (tahrim) sadece Allah’ındır. gaybın, kaderin, ruhun, kıyametin bilgisi de bu yüzden sadece Allah’tadır.

Kur’an, anlaşılarak okunmayı bekler. Bu her kulun Allah’a olan borcudur bu nedenle de anlayarak Kur’an okumak herkese farzdır. Kur’an’ı anlayarak okumayı reddetmek ise küfürdür ve şefaatten mahrum olmayı dilemektir. Çünkü en büyük şefaatçi Kur’an’dır. Peygamberimizin ayette buyrulduğu üzere bu ümmetten tek bir şikayeti olacaktır; Kur’an’ı çok sever görünüldüğü halde, okumayarak, anlamayarak hayatın dışına itmek!

Bu mazeret kabul etmeyen, şefaati engelleyen, cehennemleri gerekli kılan, cennetleri haram eden bir haldir. Bu nedenle kul, hangi dine mensup olursa olsun, iman etsin veya etmesin, küfürlerde bile yarışsa Kur’an’ı okumak mecburiyetindedir.

Dünya sınavı Kur’an iledir. Sorular ve cevaplar tastamam Kur’an’dadır ve sınavda kitap açıktır. Dileyen ona bakar ve doğru cevabı bulur. Sınavın bitmesi ve kağıtların teslimi demek olan ecel ile kıyamet arası süre ise sınava giren diğerlerinin kağıtlarını teslim etmesine kadar olan süredir. Bu bize gösterir ki insan ölümsüzdür. Çünkü kıyamet sonrası herkes her şeyi hatırlar vaziyette dirilecek ve hesap verecektir. Yani bilinen manada yaşam kaldığı yerden (bir uyku arası hariç) devam edecektir.

Kur’an’a tabi olmadığını iddia edenlerin sorgusu dahi Kur’an iledir. 

Kur’an, ana kitabın (Levh-i Mahfuz) kıymetli bir bölümü, son kısmı belki tamamının özetidir. Bunu Allah bilir. Lakin Allah’ın sözlerimi tamamlaması ve bizler için Kur’an ile gelen İslam’ı din olarak seçmesi gösterir ki ıstıla yoluyla gelen insanlık gibi din de ıstıla (eleyerek seçmek) yoluyla kemale ermiştir ve artık başkaca din ve peygamber olmayacaktır.

Kur’an, bu nedenle rahmet ve merhamet eseridir ve tüm insanlığa imanı emreder. şeytanı en büyük düşman, şirki afzsızlık, küfrü aptallık, tevhidi cennet anahtarı gösteren Kur’an, iman etmeyenlerin cennetlere giremeyeceğini buyurarak imanın önemini ve cehennemlerin ağzına dek dolacağını anlatarak ve cennetlerin tehnalığını hissettirerek, daha insanın yaratılış safhasındaki iblisin ‘Allah ile aldatacağına dair’ ahdinden ve Allah’ın mukabil ‘kulların imanla korunacaklarına dair’ vaadinden bahisle insanları şeytan ve soyundan uzak durmaya çağırır. Sınavın ilk ve ağırlıklı sorusu zaten budur.

Nihayet Kur’an, zamana göre anlaşılan ve tefsir edilen haliyle hakikati, hak ve adaleti, nizam ve kaideleri, nasihat ve tembihleri içeren bir hidayet ve yaşam rehberidir. özdür, saftır, anlaşılırdır, tamdır, herkese farklı şeyler anlatır, dinin tek kaynağıdır, tartışma üstüdür, mukaddestir, kişilerle değil ilkelerle konuşan bir mucizedir, ibrettir, ikazdır, doğru yoldur, İslam ahlakıdır, örnek cennet yaşamıdır, olması gerekendir.

Sünnet ve hadislerin durumu

“Onlar artık ondan (Kur’an’dan) sonra hangi söze (hadise) inanacaklar?” (Mürselat 77/50)

“İşte bunlar, Allah’ın âyetleridir. Onları sana gerçek olarak okuyoruz. Artık Allah’tan ve O’nun âyetlerinden sonra hangi söze inanacaklar?” (Casiye 45/6)

“Onlar göklerdeki ve yerdeki sınırsız hükümranlık ve nizama, Allah’ın yarattığı her şeye, ecellerinin yaklaşmış olabileceğine hiç bakmadılar mı? Peki, bundan sonra artık hangi söze inanacaklar?” (A’raf 7/185)

“Allah, sözün en güzelini; âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur’an Allah’ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.” (Zümer 39/23)

Dinin iman ve akaid boyutu tamamen Kur’an’da iken ibadetin çoğu faslı Peygamberimize Ruh-ul Kudüs (Cebrail (as)) tarafından ayrıca öğretilen, gösterilen ve anlatılan şekil ve manalardan ibarettir. Namazın, abdestin zaman, şart ve gereği Kur’an ile anlatılırken mesela abdestin nasıl alınacağı, namazın nasıl kılınacağı Kur’an’da yer almaz. Bunun nedeni yaşama ait beşeri meselelerin ilahi hususlara karışmasını engellemek, Kur’an’ın kolay okunur ve anlaşılır halini muhafaza etmek, Kitap’ı gereksiz yere kalınlaştırmamak, okuyucuyu daha en baştan zorlamamaktır. Dahası çoğusu şekle ve tesbihata dayalı ibadet şekillerinin detayı resme dayandırılmak mecburiyetinde olduğu için de Kur’an ile izahı elbette zordur.

Yüce Allah bunun yerine meleklerin tesbih ve salatları gibi Hz. Peygambere de salatı ve ibadetin tüm hallerini melekleri aracılığıyla öğretmiş ve ayetlerde olduğu gibi ibadetlerde de tebliğ görevi vermiştir.

Hz. Peygamber Kur’an mü’minidir. Dinini Kur’an’dan öğrenmiştir. Kur’an neyi emrederse O’nu söylemek, izah etmek, örnek yaşamak ve nasihat etmekle mükelleftir. Beşeri ve dini iki yönü bulunan Hz. Peygamberin beşeri yönü sıradan insanlar gibi temel ihtiyaçlara dayanır. Lakin dini yönü yüksek manevi değerlere, örnek Kur’an ahlakına emsaldir. Bu sayede de insanlık yaşayan bir örnek görmekle dine daha fazla ısınmakta, namus, erdem, sadakat, cesaret , fedakarlık gibi güzel huyları onun şahsiyetinde görmektedir.

Yaşadığı zorluklara rağmen mücadelesinden yılmayan, inkarda direnen kafir ve müşriklerin işkencelerine, zulümlerine rağmen davet ve tebliğ görevini layıkıyla yapan Hz. Peygambere tüm insanlık çok şey borçludur. İnsanlığın geleceği İslam’ı anlamak ve tabi olmakla mümkündür. (Kur’an İslam’ı)

Hz. Peygamber, Hz. Ali (ra)’ye ayetlerin tefsirlerini not ettirdiği halde, sonraları bu musafın imha edilmesi sebebiyle ayetlerin tüm nuzül sebeplerini belki hiçbir zaman bilemeyeceğiz ama bu Kur’an’ın ilkelerini anlamamıza engel değildir. Hz. Peygamber bu nedenle etrafındakilere (sahabelere) sürekli izahta bulunmuş, anlatılmak isteneni izah etmiş ve örneklendirmiştir. Dahası yaşamına aynen benimsediği bu doğrularla diğer insanları da doğruluğa çağırmıştır.

Başlarda sünnet yani davranış ve hareketler ile filizlenmiş, maalesef daha sonra hadisler (sözler) bir israiliyat ve emevi oyunuyla sünnete dahil olmuştur. İş tam burada çığırından çıkmıştır. Başlarda en fazla beş yüz olan hadis sayısı bir anda milyonlara ulaşmış, saltanat dincileri emevilerin dini kullanma, zulmetme ve katletme aracı olarak sayısız yalan ve uydurma hadis icat edilerek dine din diye sokulmuştur. Bunun vebali elbet olacaktır.

Dördüncü halifeden hatta Hz. Osman’dan başlayan bu ihanet deformasyonu dini yerle bir etmiş, akılları karıştırmış, hadislerle kalmayıp sünnetleri de yerle bir etmiştir.

Hz. Peygamberin din ve Kur’an hilafına bir şey söylemesi, yapması, istemesi asla mümkün değildir. Ona yakıştırılan sözlerin ona ait olduğunu söylemek bu nedenle inkar suçunu işlemektir, peygambere ve dine yalan söyletmektir. Çünkü O, iman etmeyenler için dahi gözyaşı dökerken, etrafını, akrabalarını, arkadaşlarını, civar ülke meliklerini dahi Allah yoluna çağırırken, kendisinin Allah yerine, Allah hilafına söz etmesi mümkün değildir.

Uydurulan ve yalan bu hadislerin müsebbipleri sahtekar münafıklar, bizzat yahudi olanlar, yahudileşen devşirmeler, müşrikler, şeytan askerleri, münafıklar, bilgisizler, saltanat avcıları, riyakarlar, hainler ve zalimlerdir.

“Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir. Fakat o, Allah’ın Resûlü ve nebîlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyla bilendir.” (Ahzab 33/40)

“Biz, seni ancak bütün insanlara müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Sebe 34/28)

Vefat ettiği için kendisini müdafa durumunda olmayan Hz. Peygambere atfedilen bu uydurma hadislerin saçmalığını savunacak birileri olmadığından, emevi saltanat zulmüyle halka zorla enjekte edilen bu kanlı tezgahların dinleşmesi ise İslam’ın en büyük kaybıdır. İslam’ın bugünkü akıldan uzak, ezilen, horlanan, terörle anılan, ötekileştirilen, hor görülen halinin sebebi işte bu hamlelerdir.

Sahih ve gerçek hadisler elbette vardır. Sünnetin kendisi elbet tatbike layıktır. Lakin ortada dikkat edilmesi gereken çok mühim iki mesele vardır ki bunlar Kur’an’a riayet ve örfleri dine bulaştırmamak meselesidir.

Hz. Peygamberin 23 senelik risaletinde milyonlarca hadis üretmesi ve bunlara sahabelerin şahit olabilmesi olası mıdır?

Hadis ve sünnetin muteber ve geçerli olmasının en büyük şartı Kur’an’a uygunluğudur ki uygun değilse o hadis yalandır. Çünkü Kur’an’ın onaylamadığı bir şeyi işaret eden hadis (söz) Peygambere ait olamaz. Çünkü peygamber asla bunu yapmaz ve izin vermez.

İkinci şart örflerin, alışkanlık ve batıl inançların dine sızmamasıdır ki beşeri yönü de olan Hz. Peygamberin zamanının kıyafet, söz, eylem ve alışkanlıkları o zamana, coğrafyaya, kavme, hava durumlarına bağlıdır. Bunları dine vacip diye sokmak dahi dine hüküm eklemek ve din adına hüküm koymaktır ve bu Allah’ın yetkilerine müdahale anlamı taşıyan büyük küfürlerdendir.

O halde dindeki elek veya süzgeç görevini yürütecek olan Kur’an’dır. Çünkü o hassas bir tartı, doğru bir müracat noktası ve noksansız bir ayırt edicidir.

Hz. Peygamberin öğretilerinin ilk hali muhafaza ediliyor olsa da sevgi ve hürmet adına veya cehalet ve isyan adına zaman içinde ibadetlerde de artış veya azalış yaşanmış, Hz. Peygamberin sünnet veya nafile adına yaptıkları farzlaştırılmış, mesela evinde az rekatla kıldığı namazlar camiye sevk edilmiş, sayıları artırılmış ve topluma zorlaştırılmış din vaziyetinde sunulmuştur. Bunun sayısız örnekleri vardır ki teravih namazı bunlardan birisidir.

Bunda yine emevilerin halkın beynini yıkama, kendisine asker etme, siyasal propoganda yapma niyet ve arzusu vardır ki bunların zaten dinde yeri olmadığından emevi zihniyetlilerin ahirette yatacak yeri yoktur. Hutbelerin zamanca yerini değiştirenler, cami içi ilave ezan koyanlar bu suretle halkı camide daha uzun süre tutmak istemekle sözde beyin yıkama işine hizmet ederken öte yandan halkı dinden ve işini bırakıp (dükkanını kapatıp) kısa süreliğine camiye gelenleri saatlerce esir almaktan, yardım paraları toplamak adına dakikalarca nutuklar atarak bezdirdiklerinden dolayı camiye gelmekten bıktırdıklarının farkında dahi değildir.

Hadislerin ve sünnetin Peygambere dayandırılamayacağı muhakkak olduğundan kirli oyun sahabeler üzerinden yürütülmüştür. Bu oyun ise şöyledir; önce din adına tartışma üstü tek kişi olan Hz. Peygambere ilaveten sayısız tartışma üstü kişi yaratmak (sahabelerden) sonra bunları yüceltmek ve günahsız olarak tanımlamak, yalan söylemeyecekleri algısını oluşturmak ve daha sonra onlar sanki peygamberden bizzat duymuş gibi gösterip halka zehirli yalanları ilan etmek.

Bu pis oyunda birkaç yanlış birden vardır ve elbette saygıdeğer sahabelerin bunda vebali yoktur. Lakin öncelikle sahabelerin günahsız olduklarını iddia etmek Kur’an’a aykırıdır. Çünkü bu onların melekler gibi olduklarını, cennetin cepte olduğunu iddia etmektir ki doğru değildir. İkincisi onlar içinde İfk (İftira) suresinde anıldığı gibi hem de Peygamber eşine iftira atan ve bu yalana itibar eden sayısız sahabe vardır ki en büyük sahabelerin bazıları da buna dahildir. Keza Tume Bin Ubeyrık (masum yahudi komşu ile münafık hırsız Tume kıssası) vakası ayetle bize gösterir ki hem sahabe görünen Tume, hem de yahudiyi masum olduğu halde suçlaması için Peygambere baskı yapanlar sahabelerdir.

O halde Peygamber dahi günahsız değildir. Lakin biz Peygambere günah yakıştırmaz, kusur ettiğini düşünürüz ki Yüce Allah O’nun geçmiş ve gelecek günahlarını affedeceğini buyurmuştur. Buna rağmen Peygamberimiz dahi ahirette hesaba çekilecektir. Kaldı ki sahabeler çekilmesin.

Yine son örnek olarak Peygamberimizi bizzat korumakla görevli bir sahabe, cihad esnasında düşman okuyla ölmüş ama peygamberimizce şehit olarak kıymetlendirilmemiştir. İsnat edilen suç ise kamu malından çalmasıdır. Demek ki o sahabe günahsız veya cennetlik değil bilakis cehennemliktir.

Özetle hadislerin dayandırıldığı günahsız sahabeler yalanı uydurma hadislerin itibarlaştırılması adına ve bunun gereği olarak ortaya atılmış bir yalan iddiadır.

O halde tartışma üstü tek kişi olan Hz. Peygamberin söz ve sünnetlerinin değiştirildiği, sahabeler adına sayısız hadisin maksatlı olarak servis edildiği açıkken hadis ve sünnetleri KUR’AN İLE SORGULAMADAN doğru birer din kaynağı kabul etmek mümkün değildir, kulu mahva götürür. Kur’an süzgecinden geçemeyen bu söz ve davranışlara itibar etmek ve dinleştirmek bu nedenle dine hüküm eklemek, istikametini değiştirmektir.

Bu zarar ve ziyanın çoğu ise malesef çok sevdiğimiz Peygamberi yüceltmek adına yapılmaktadır ki ona, söz ve davranışlarına hürmet etmek bizi yanlışı da doğru kabul etmeye ve Allah korusun O’nu ilahlaştırarak şirke batmamıza sebep olur. 

Peygamberin sakalı, cübbesine sevgi gösterileri öyle abartılır ki, bir bakılır şeyhlerin türbeleri deva merkezleri oluvermiş, insanlar adak ağaçlarından, nazar boncuğu ve muskalardan medet umar hale gelmiş, sokaklar elde tespih, başta takke din simsarları ile doluvermiş. Ama öte yandan Kur’an hala duvarda asılı ve okunmayı beklemektedir. 

Aklın yeri

“Hâlâ Kur’an’ı düşünüp anlamaya çalışmıyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından (indirilmiş) olsaydı, mutlaka onda birçok çelişki bulurlardı.” (Nisa 4/82)

İnsan aklıyla, ruhuyla, kalbiyle muazzam bir varlıktır ve akıl insana; Allah’ı, dini, imanı bulabilsin, kainat, beden ve Kur’an ayetlerini anlayabilsin, doğru yolu tutup bu yoldan ayrılmasın, şeytanlara kanmasın diye bahşedilmiştir. Bu cümle zaten Kur’an mesajının ve dünya sınavının da çekirdeği durumundadır.

Akıl, ayetlere teslim olmayı ama bunun için tamamını anlayarak yavaş yavaş okumayı, kendimize ilk defa vahyediliyormuş da biz (haşa) topluma izah edecekmişiz gibi (Muhammed İkbalin ifadesiyle bize vahyediliyor gibi) okumayı, sadece Allah’a teslim olmayı emreder.

Akıl, sünnet ve hadis adına duyduklarımızı Kur’an ile, Kur’an’da yoksa kalp ile, vicdan ve kalp de cevap vermiyorsa akıl ile sorgulamayı emreder.

Diğer varlık ve canlılardan fark ve meziyet olarak bahşedilmiş akıl, doğruyu bilen kalple ortak işbirliğine gittiği sürece yol doğru ve güzel olacak, en büyük fetva makamı kalbin hilafına rağmen akıl aksini emrederse yoldan çıkılacaktır.

Netice

Allah imanı, şeytanlar isyanı emreder. İblis, insanları imandan ve Allah yolundan uzaklaştırmaya yemin etmiş, Allah imanlı olanların korunacağını buyurmuştur. İman a’dan z’ye Kur’an’dadır. Hz. Peygamber imanı izaha, ibadeti öğretmeye, Kur’an ahlakını yaşayarak göstermeye bir ömür harcamış mübarek bir beşerdir.

Nasıl ki Kur’an namaz ve tesettürden ibaret değil ise, Hz. Peygamberin de şekli, sakalı ve kıyafeti değil, Kur’an ahlakı ve ibadetteki huşusu örnektir. Yani İslam şekilsel değil manasaldır, ilkeseldir.

Şeytanlar dine hurafeler sokmaya, mü’minleri aldatmaya yeminli ve kararlıdır.

Mü’min ile müslüman arasındaki fark imandır ve iman etmeden kimse cennetelre gidemeyecektir.

Sünnet adı üzerinde yapılırsa sevap kazandıran, terki halinde günahı olmayandır.

Farz, Kur’andaki Allah emirleri ve yapılması kesinlikle emredilenlerdir.

Sünnet, fıkıhta, vacip kadar dahi muteber değildir. Kaldı ki Allah’ın haram ve helallerini belirleyen mutlak sınırlar ayetlerle çizilir. Bu nedenle de din adına hüküm koyma yetkisi sadece Allah’tadır.

Sahabelerin, yahudi devşirmelerin, saltanat dincisi emevilerin kirli oyunları asla Mukaddes peygamberimize leke çalmaya yetmez. Çünkü bu abes söz ve davranışların bir Kur’an mü’mini olan Hz. Peygamber tarafından sergilenmesi düşünülemez. Günah ve vebal şeytan uşaklarınındır.

Mü’min Hz. Peygamberin örnek Kur’an ahlakını, ibadetteki huşusunu, Allah’a teslimiyetini, Allah’tan korkmasını kopya eden, gıpta eden, benzemeye çalışandır.

Mü’min, Kur’an’ın sınırlarına en çok riayet eden, takvayı seçen, tevhidden ayrılmayan, kanmayan ve aldanmayandır.

Çünkü dinde unutmak bir yere kadar mazeretken BİLMEMEK MAZERET DEĞİLDİR.

O halde, olması gereken Kur’an mü’mini olmak, uyanık ve dikkatli olmak, şeytanca oyunlara gelmemektir.

En büyük fetva makamı olan kalp en doğruyu da gösterecek olandır.

Ha, buna rağmen dileyen dilediği yoldan gitmekte, kanmakta ve yanlışta ısrar etmekte serbesttir.

Çünkü dinde zorlama yoktur.

Sonuç; din adına, tartışma üstü tek kaynak Kur’an, tek tartışma üstü kişi Hz. Muhammed (sav)’dir. Gerisi ve teferruatı yalandır. Din Allah’ın, hüküm ve kudret Allah’ındır.

Şeyhlerce, şıhlarca, kanaat önderleriyle (!), ileri gelenlerce, servet sahiplerince hala deforme edilmeye ve sömürülmeye çalışılan dini, İSLAM sanmaksa cehalet ve haddi aşmadır. Fatiha suresi ise bize sapan ve haddi aşanların halini bildirir.

Kul, imanla yaşamak ve iman üzere ölmekle mükelleftir.

Şeytanlar ise imanı yeryüzünden silmeye, kulları aldatmaya yemin edenlerdir.

Allah’ın sınırlarını belirleyen, takvayı tarif eden, tevhidi tercüme eden, dinin hudutlarını belirleyen herşey Kur’an’dadır ve Hz. Peygamber sadece tebliğ ve davetle yükümlüdür. O’na din adına ilahlık vasfı verenler hem şirke batanlar hem de kabrinde Peygambere rahat yüzü göstermeyenlerdir.

Lakin unutulmasın ki Peygamber huzurda ümmetinden şikayetçi olacaktır.

Ve şefaat sadece Allah’ın razı olduğu kullaradır. Allah, kelamını okumaktan dahi aciz kullarından asla razı olmaz!

Kul, evvela farz ve vacipleri sonra sünnetleri eda ile mükelleftir.

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an ile ikinci doğum

Kur’an ile yeniden yapılanma da diyebileceğimiz bu başlığın tasavvufi manası derin ve özeldir ki pek ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir