Anasayfa / DİNİMİZ İSLAM / DİNİMİZ / Kur’an’da savaş hukuku
imanilmihali.com
Kur’an’da savaş hukuku

Kur’an’da savaş hukuku

Kur’an’da savaş hukuku

Yüce Allah tüm peygamberlerine tatlı söz söylemeyi, usulca iknayı, imrendirmeyi, örnek olmayı, inanmayanları dine ısındırmayı emretmiş ve dinde zorlama olmadığını, imanın bir kişisel fırsat ve nimet olduğunu defalarca hatırlatmıştır.

Hz. Peygamberimize ve Kur’an’a kadar durum böyleyken ilk kez Kur’an cihadı yani küfürle-şirkle-zulüm ve cahillikle her anlamda savaşı emretmiş, mazlumun yanında, iman edenlerin safında, küfrün karşısında olmayı gerekli kılmıştır.

“(Ey Muhammed!) Artık Allah yolunda savaş! Sen ancak kendinden sorumlusun! Mü’minleri de savaşa teşvik et. Umulur ki Allah inkâr edenlerin gücünü kırar. Allah’ın gücü daha üstündür, cezası daha şiddetlidir.” (Nisa 4/84)

“Kendilerine kitap verilenlerden Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, Allah’ın ve Resûlünün haram kıldığını haram saymayan ve hak din İslâm’ı din edinmeyen kimselerle, küçülerek (boyun eğerek) kendi elleriyle cizyeyi verinceye kadar savaşın.” (Tevbe 9/29)

Kur’an’ın düşman belledikleri, belirli bir din grubu ve hatta zararsız iman etmeyenler değil, başkaca dinlere tabi olup İslam’a düşmanlık edenler, kendi dinleri içinde de imanın gereğini yapmayıp şirke bulaşanlar, zulmedenler ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır.

Helak edilen kavimlere ait kıssalar incelenecek olursa bizim fiziksel yapımızdan çok daha iri ve kuvvetli olan kavimler, güç ve kuvvet manasında bizden nisbi olarak çok daha etkili olanlar sırf bu zulüm ve bozgunculukları nedeniyle helak edilmiştir. (Ad, Semûd kavmi vb.)

Kur’an ve İslam her ne kadar barış ve huzuru istiyor olsa da, bu huzurun tesisi için savaş kaçınılmaz olduğunda Kur’an’ın emri ölümüne ve topyekun savaştır. Yalnız dikkat edilecek noktalar; bu savaşta aşırıya gitmemek yani zulüm ve işkenceden uzak durmak, ganimet hırsıyla insanları gasp etmemek, tövbe edenlere ve teslim olanlara karşı silahı indirmek, diğer dinlere tabi olup ta kin ve düşmanlık beslemeyenleri affetmek gibi pek çok insani husustur. Yani kısaca Kur’an savaşı emrederken bile ılımlı ve sakin olmaya ve zulüm karşıtı sağduyuya yer ve önem verir.

“Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez. Onları nerede yakalarsanız öldürün. Sizi çıkardıkları yerden (Mekke’den) siz de onları çıkarın. Zulüm ve baskı, adam öldürmekten daha ağırdır. Yalnız, Mescid-i Haram yanında, onlar sizinle savaşmadıkça, siz de onlarla savaşmayın. Sizinle savaşırlarsa (siz de onlarla savaşın) onları öldürün. Kâfirlerin cezası böyledir. Eğer onlar (savaştan ve küfürden) vazgeçerlerse, (şunu iyi bilin ki) Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir. Hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Onlar savaşmaya son verecek olurlarsa, artık düşmanlık yalnız zalimlere karşıdır. (Bakara 2/190-193)

Bu bilgiler ışığında elzem olan savaşta yer alanlar ise mü’minlerin yücesi, Allah dostu olduğunu ispat edenler olarak tanımlanır. Bu savaşlarda hayatını kaybedenler içinse vadedilen ahiret yurdu inşallah cennetlerdir.

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını, kendilerine vereceği cennet karşılığında satın almıştır. Artık, onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Allah, bunu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’an’da kesin olarak va’detmiştir. Kimdir sözünü Allah’tan daha iyi yerine getiren? O hâlde, yapmış olduğunuz bu alışverişten dolayı sevinin. İşte asıl bu büyük başarıdır.” (Tevbe 9/111)

“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, … zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.” (Bakara 2/177)

“Savaş, hoşunuza gitmediği hâlde, size farz kılındı. Olur ki, bir şey sizin için hayırlı iken, siz onu hoş görmezsiniz. Yine olur ki, bir şey sizin için kötü iken, siz onu seversiniz. Allah bilir, siz bilmezsiniz.” (Bakara 2/216)

“Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten men eder ve Allah’a iman edersiniz. Kitap ehli de inansalardı elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan iman edenler de var. Ama pek çoğu fasık kimselerdir. Onlar size eziyetten başka bir zarar veremezler. Eğer sizinle savaşmaya kalkışsalar, size arkalarını dönüp kaçarlar. Sonra onlara yardım da edilmez. Onlar nerede bulunurlarsa bulunsunlar, Allah’ın ve (mü’min) insanların güvencesine sığınmadıkça kendilerini zillet kaplamıştır. Onlar Allah’ın gazabına uğradılar ve yoksulluk onları kapladı. Bunun sebebi onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor ve peygamberleri haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmekte ve (Allah’ın koyduğu) sınırları çiğnemekte oluşları idi.” (Al-i İmran 3/110-113)

“İman edenler, Allah yolunda savaşırlar. İnkâr edenler de tâğût yolunda savaşırlar. O hâlde, siz şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphesiz şeytanın hilesi zayıftır.” (Nisa 4/76)

“Ey Muhammed! İnkâr edenlere söyle: Eğer (iman edip, düşmanlık ve savaştan) vazgeçerlerse, geçmiş günahları bağışlanır. Eğer (düşmanlık ve savaşa) dönerlerse, öncekilere uygulanan ilâhî kanun devam etmiş olacaktır. Baskı ve şiddet kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse, şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir. Eğer yüz çevirirlerse bilin ki Allah sizin dostunuzdur. O, ne güzel dosttur; O, ne güzel yardımcıdır!” (Enfal 8/38-40)

“Size ne oluyor da münafıklar hakkında iki gruba ayrıldınız? Allah, onları yaptıkları işlerden dolayı baş aşağı ederek eski konumlarına (küfre) döndürmüştür. Allah’ın saptırdığını yola getirmek mi istiyorsunuz? Allah kimi saptırırsa, sen onun için asla bir çıkış yolu bulamazsın. Arzu ettiler ki kendilerinin küfre saptıkları gibi siz de sapasınız da beraber olasınız. Bu sebeple, onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar içlerinden dost edinmeyin. Eğer bundan yüz çevirirlerse, onları yakalayın ve bulduğunuz yerde öldürün. Onlardan ne bir dost edinin, ne de bir yardımcı. Ancak sizinle aralarında anlaşma olan bir topluma sığınmış bulunanlar, yahut ne sizinle ne de kendi kavimleriyle savaşmayı içlerine sığdıramayıp (tarafsız olarak) size gelenler başka. Eğer Allah dileseydi, onları size musallat kılardı da sizinle savaşırlardı. Eğer onlar sizden uzak durur, sizinle savaşmayıp size barış teklif ederlerse; Allah, onlara saldırmak için size bir yol (yetki) vermemiştir. Diğer birtakım kimselerin de hem sizden emin olmak, hem de kavimlerinden emin olmak istediklerini göreceksin. Bunlar küfre her döndürüldüklerinde ona atılırlar. Eğer bunlar sizden uzak durmazlar, sizinle barış içinde yaşamak istemezler, ellerini savaştan çekmezlerse, onları yakalayın ve onları nerede bulursanız öldürün. İşte bunlara karşı size apaçık bir yetki verdik. ” (Nisa 4/88-91)

İslam’ın savaş emrinde başka bir Müslüman ülke ve mü’min topluluk ile savaşmak asla yoktur ve tüm iman etmiş Allah dostları aynı saftadır. Dahası iman etmiş iki topluluk olur da birbiri ile savaşa tutulursa diğerlerine düşen bu iki grubun arasını bulmak ve hala azgınlıkla saldırıp, barışı reddedenin üzerine hep beraber gitmektir.

“Kim bir mü’mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî kalacağı cehennemdir. Allah, ona gazap etmiş, lânet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa 4/93)

“Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever. Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.” (Hucurat 49/9,10)

Yani Kur’an sadece Allah ve resulüne, iman ve İslam’a savaş açanları düşman görür. Ve bu imansızlar güruhu ile yapılacak savaş Müslüman olmanın bir gereğidir.

“Allah’a ve Resûlüne savaş açanların ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışanların cezası; ancak öldürülmeleri, yahut asılmaları veya ellerinin ve ayaklarının çaprazlama kesilmesi, yahut o yerden sürülmeleridir. Bu cezalar onlar için dünyadaki bir rezilliktir. Ahirette de onlara büyük bir azap vardır.” (Maide 5/33)

“Bir de Yahudiler, “Allah’ın eli bağlıdır” dediler. Söylediklerinden ötürü kendi elleri bağlansın ve lânete uğrasınlar! Hayır, O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir. Andolsun, sana Rabbinden indirilen (Kur’an) onlardan birçoğunun azgınlık ve küfrünü artıracaktır. Biz onların arasına kıyamete kadar düşmanlık ve kin saldık. Her ne zaman savaş için bir ateş yakmışlarsa, Allah onu söndürmüştür. Onlar yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya çalışırlar. Allah, bozguncuları sevmez.” (Maide 5/64)

“Allah, yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı ve dağlarda da sizin için barınaklar var etti. Sizi sıcaktan koruyacak elbiseler ve savaşta sizi koruyacak zırhlar verdi. Böylece Allah, müslüman olasınız diye üzerinizde olan nimetini tamamlıyor.” (Nahl 16/81)

Allah’ın emriyle meleklerin yardımı muhakkak iman edenlerden yanadır ve hasım taraf ne denli güçlü ve donanımlı olsa da kazanan Allah dostları olacaktır. Çünkü cündullah dediğimiz Allah’ın askerleri terini tabiat kuvvetleri dahil, melekler ve görünmeyen bilimum kuvvetlerden iman edenler lehine gelecek yardımdır ve bu yardım savaşın en kritik anlarında iman edenler lehine devreye girecektir.

Ancak Allah iman edenlerin imanını ispat etmesini ve mü’minlerin kafirleri canlarını Allah yolunda ortaya koyarak kendi elleriyle yok etmeyi denemesini istemektedir. Bu düşünce çok önemlidir çünkü Yüce Allah dilese tek bir rüzgarla tüm kafirleri yok edebilecekken diler ki iman edenler kendileri, Allah rızasına mazhar olabilmek adına, savaşı ve ölümü göze alıp mücadele etsinler.

“Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozup dininize dil uzatırlarsa, küfrün elebaşlarıyla savaşın. Çünkü onlar yeminlerine riayet etmeyen kimselerdir. Umulur ki, vazgeçerler. Yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya kalkışan ve üstelik size tecavüzü ilk defa kendileri başlatan bir kavimle savaşmaz mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Oysa Allah, -eğer siz gerçek mü’minler iseniz- kendisinden korkmanıza daha lâyıktır. Onlarla savaşın ki, Allah onlara sizin ellerinizle azap etsin, onları rezil etsin, onlara karşı size yardım etsin, mü’min topluluğun gönüllerini ferahlatsın ve onların kalplerindeki öfkeyi gidersin. Allah, dilediğinin tövbesini kabul eder. Allah, hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir. Yoksa; Allah içinizden, Allah’tan, Resûlünden ve mü’minlerden başkasını kendilerine sırdaş edinmeksizin cihad edenleri ayırt etmeden bırakılacağınızı mı sandınız? Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Tevbe 9/12-16)

“(Savaşta) inkâr edenlerle karşılaştığınız zaman boyunlarını vurun. Nihayet onları çökertip etkisiz hâle getirdiğinizde bağı sıkı bağlayın (sağ kalanlarını esir alın). Artık bundan sonra (esirleri) ya karşılıksız ya da fidye karşılığı salıverin. Savaş sona erinceye kadar hüküm budur. Eğer Allah dileseydi, onlardan öç alırdı. Fakat sizi birbirinizle denemek için böyle yapıyor. Allah yolunda öldürülenlere gelince, Allah onların amellerini asla boşa çıkarmayacaktır.” (Muhammed 47/4)

Nitekim Allah’ın yardımı hep sonraları gelmiş, sayısız şehit verildikten sonra sabırla ve korkmadan mücadeleye devam eden “Allah için ölmeye and içmiş” imanlı kullara ölüm nefesi çok yaklaşmışken savaşın gidişatı iman edenler lehine değişmiştir. Bu yardımı o alanda yapılan tek bir muharebeden ibaret te saymamak gerekir ki nice mağlubiyetler abartılı zaferlerden çok daha fazla olumlu etkiye sahiptir ve o an olmasa da hemen bir sonraki savaşta Allah’ın yardımı yine iman edenlerle birliktedir.

Bu manada savaş; imanın test edilmesi, sabrın ölçülmesi, Allah’a güvenip sığınmanın tescili ve ölümü göze almanın huşusu olarak değerlendirilmelidir.

Nihayetinde tüm nefisler ölümü tadacaktır. Şerefli ve iman dolu bir vaziyette bu duyguyu tatmak muhakkak şereflerin en yücesidir.

“(Bedir, Savaşta) onları siz öldürmediniz, fakat Allah onları öldürdü. Attığın zaman da sen atmadın, fakat Allah attı. Mü’minleri, tarafından güzel bir imtihanla denemek için Allah öyle yaptı. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfal 8/17)

“Hani şeytan onlara yaptıklarını süslemiş ve, “Bu gün artık insanlardan size galip gelecek (kimse) yok, mutlaka ben de size yardımcıyım.” demişti. Fakat iki taraf (savaş alanında) yüz yüze gelince (şeytan), gerisingeriye dönüp, “Ben sizden uzağım. Çünkü ben sizin görmediğiniz şeyler (melekler) görüyorum. Ben Allah’tan korkarım. Allah, cezası çetin olandır” demişti.” (Enfal 8/48)

Savaşa hazır olmak ta Kur’an’ın emridir ve bu emri iki başlıkta okumak gerekir. İlki habersiz yakalanmamak ve savaşta mahcubiyet yaşamamak ve diğeri caydırıcılığa sahip olup, hasım kafirlerin bizlere savaş açmasını daha ilk baştan engellemek.

“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet ve savaş atları hazırlayın. Onlarla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve bunlardan başka sizin bilmediğiniz fakat Allah’ın bildiği diğer düşmanları korkutursunuz. Allah yolunda her ne harcarsanız karşılığı size tam olarak ödenir. Size zulmedilmez. Eğer onlar barışa yanaşırlarsa, sen de ona yanaş ve Allah’a tevekkül et. Çünkü O, hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfal 8/60,61)

İman edenlerin sayı, teçhizat ve coğrafya gibi pek çok dezavantajı olsa da teşviki önemlidir. Çünkü iman edenlerin gerisinde Allah yardımı vardır ve imanla, sebat ve sabırla mücadele eden az sayıdaki mü’min, kendisinden çok daha kuvvetli ve kalabalık kafir ordusunu elbet mağlup edecektir. Çünkü bu Allah’ın emri ve vaadidir.

“Ey Peygamber! Mü’minleri savaşa teşvik et. Eğer içinizde sabırlı yirmi kişi bulunursa, iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) yüz kişi bulunursa, inkâr edenlerden bin kişiye galip gelirler. Çünkü onlar anlamayan bir kavimdir. Şimdi ise, Allah yükünüzü hafifletti ve sizde muhakkak bir zaaf olduğunu bildi. Eğer içinizde sabırlı yüz kişi olursa iki yüz kişiye galip gelirler. Eğer içinizde (sabırlı) bin kişi olursa, Allah’ın izniyle iki bin kişiye galip gelirler. Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Enfal 8/65,66)

Yine Kur’an, cephe gerisinde, savaş hazırlıkları esnasında Allah’ın adını ve dini kullanarak savaşı engellemeye çalışanları şiddetle kınamıştır. Hatta bunların mescitleri bile bu manada kullanabileceklerine dikkat çekilmiştir.

“Bir de zararlı faaliyetlerde bulunmak, küfre yardım etmek, mü’minler arasına ayrılık sokmak için ve öteden beri Allah ve Resûlüne karşı savaşanlara üs olsun diye bir mescit yapanlar vardır. Bunlar, “Bizim iyilikten başka hiçbir kasdımız yok” diye de mutlaka yemin ederler. Ama Allah şâhitlik eder ki bunlar mutlaka yalancıdırlar.” (Tevbe 9/107)

Nefsi müdafaa dediğimiz şart ise; kafirlerce kendisine saldırılan iman etmiş ümmetin (topluluk veya devletin)saldırıya karşılık vermesinin helal ve mübah olduğuna işarettir.

“Kendilerine savaş açılan müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihad için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeğe gücü yeter.” (Hac 22/39)

Münafıkların durumu aynen müşrik ve kafirler gibidir ve aralarında asla bir birlik ve beraberlik olmayacaktır. Çünkü bunlar farklı menfaatler peşindedir, savaş gidişatı yenilgiye dönünce hemen teslime hazır haldedirler ve en önemlisi ölüm korkusu nedeniyle pek çok şeyi göze alamazlar. Mertçe ve göğüs göğüse savaşmak yerine bunların yaptıkları para ile yarattıkları kan kusan savaş aletleri ve tuzaklarla iman edenleri uzaktan, saklanarak, hile ile öldürmeye çalışmak, bombalamak ve asla yakın temasa geçmemektir. Bu yüzden Kur’an bunları taşların, duvarların, ağaçların arkasına saklanırlar şeklinde nitelemiş ama aynı Kur’an bu taş, duvar ve ağaçların vakti geldiğinde Allah’ın EMRİNİ DİNLEYİP arkasında saklanan kafiri haber vereceğini de müjdelemiştir.

“Kitap ehlinden o inkâr eden kardeşlerine, “Yemin ederiz ki, siz (Medine’den) çıkarılırsanız, muhakkak biz de sizinle beraber çıkarız. Sizin hakkınızda asla kimseye boyun eğmeyiz. Eğer size karşı savaşılırsa, size mutlaka yardım ederiz” diyerek münafıklık yapanlara bakmaz mısın? Hâlbuki Allah onların kesinlikle yalancı olduklarına şahitlik eder. Andolsun, eğer (kardeşleri Medine’den) çıkarılırsa, onlarla beraber çıkmazlar. Kendilerine karşı savaşılırsa, onlara yardım etmezler. Yardım edecek olsalar bile andolsun mutlaka arkalarını dönüp kaçarlar, sonra kendilerine de yardım edilmez. Onların kalplerinde size karşı duydukları korku, Allah’a karşı duydukları korkudan daha baskındır. Bu, onların anlamaz bir toplum olmaları sebebiyledir. Onlar müstahkem kaleler içinde veya duvarlar arkasında olmadan sizinle toplu hâlde savaşmazlar. Kendi aralarındaki çekişmeleri şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın. Hâlbuki kalpleri darmadağınıktır. Bu, onların akılları ermez bir topluluk olmalarındandır. Onların durumu, kendilerinden az öncekilerin (Mekkeli müşriklerin) durumu gibidir. Onlar (Bedir’de) yaptıklarının cezasını tatmışlardır. Onlara (Ahirette de) elem dolu bir azap vardır. Münafıkların durumu ise tıpkı şeytanın durumu gibidir. Çünkü şeytan insana, “İnkâr et” der; insan inkâr edince de, “Şüphesiz ben senden uzağım. Çünkü ben âlemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” der. Nihayet ikisinin de (azdıranın da azanın da) akıbeti, ebediyen ateşte kalmaları olmuştur. İşte zalimlerin cezası budur.” (Haşr 59/11-17)

Buna rağmen Ku’ran dinde zorlama olmadığının, iman etmediği halde düşman, tacizkar ve hain olmadığı sürece ve mü’minlere sataşmadıkları sürece kafir ve müşriklerin yaşamalarına izin vermiş ve bu zararsız kavimlerle savaşı yasaklamıştır. Yani kafir de, müşrik te olsa iman edenlere zarar vermeyen toplum/devlete savaş açmak caiz değildir ama bunlarla sıkı fıkı olup, dost olmak ta caiz değildir. Çünkü saldırmasalar da, İslam’ı ve Allah sistemini şirksiz kabul etmeyen bu kavim barışçıl hileleri ile imana zarar vermeye devam edecek kafirlerdir ve yaptıkları Allah’a ihanet, dine isyan ve imana zulümden başka bir şey değildir.

“Allah, sizi, din konusunda sizinle savaşmamış, sizi yurtlarınızdan da çıkarmamış kimselere iyilik etmekten, onlara âdil davranmaktan men etmez. Şüphesiz Allah, âdil davrananları sever. Allah, sizi ancak, sizinle din konusunda savaşan, sizi yurtlarınızdan çıkaran ve çıkarılmanız için destek verenleri dost edinmekten men eder. Kim onları dost edinirse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (Mümtehine 60/8,9)

Bu cümleden hareketle İslam’a geçmeyi istemeyenler içinde de imana sahip olanlar olduğunu ve bunların mükkfatlandırılabileceğini anlıyoruz. Hele İslam’dan önceki dönemde iman edenlerin mükafatı sabittir. Lakin İslam’ın tebliğinden sonra bunları İslam’ı seçmek yerine batıl ve tahrif edilmiş dinlerindeki ısrarının da elbet bir karşılığı olacaktır. Zaten yaşanan tüm pislik ve dökülen tüm gözyaşları onların İslam’ı tanımaya ve kabullenmeye olan isyanlarından değil midir?

“Şüphesiz, inananlar (Müslümanlar) ile Yahudiler, Hıristiyanlar ve Sâbiîlerden (her bir grubun kendi şeriatında) “Allah’a ve ahiret gününe inanan ve salih ameller işleyenler için Rableri katında mükâfat vardır; onlar korkuya uğramayacaklar, mahzun da olmayacaklardır” (diye hükmedilmiştir).” (Bakara 2/62)

“Sen dinlerine uymadıkça, ne Yahudiler ve ne de Hıristiyanlar asla senden razı olmazlar. De ki: “Allah’ın yolu asıl doğru yoldur.” Sana gelen ilimden sonra, eğer onların arzu ve keyiflerine uyacak olursan, bilmiş ol ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne bir yardımcı vardır.” (Bakara 2/120)

“Ey Peygamber! Kalpten inanmadıkları hâlde, ağızlarıyla “İnandık” diyenler (münafıklar) ile Yahudilerden küfürde yarışanlar seni üzmesin…” (Maide 5/41)

Onların isyanda ve küfürde direnmeleri kendi sorunlarıdır ve bu savaş sebebi değildir. Mü’mine düşen onları tatlılıkla davet etmek ama yanaşmadıkları sürece de uzak durmaktır.

“Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostlarıdırlar. Sizden kim onları dost edinirse, kuşkusuz o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zalimler topluluğunu doğruya iletmez.” (Maide 5/51)
Ve bu kafirler, müşrikler, batıl din mensuplarının durumu Kur’an’da tasvir edilmiş ve gerçek Allah dostlarının kendileri olmadığı açıkça beyan edilmiştir. Dahası haydi ölümü isteyin demekle onların ölümden ne kadar koktuklarına ve ahirete inanmadıklarına ve dünya malına ne kadar düşkün olduklarına da işaret vardır.

“Tevrat’la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir. Allah’ın âyetlerini inkâr eden topluluğun hâli ne kötüdür! Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. De ki: “Ey Yahudi akidesini benimseyenler! Bütün insanlar değil de, yalnız kendinizin Allah’ın dostları olduğunu iddia ediyorsanız, (bunda da) samimi iseniz haydi ölümü isteyin!” Ama onlar, daha evvel yaptıklarından dolayı asla ölümü istemezler. Allah, zalimleri hakkıyla bilir.” (Cuma 62/5-7)

Özetle; Kur’an’ın emrettiği savaş mazlumlar safında, elzem, korunma ve müdafa amaçlı ama mutlaka Allah dostları adına yapılmak zorundadır ve haddi aşarak eziyet etmek asla yoktur. Dini yaymak için, ganimet için, zararsız halka karşı, saldırmayana karşı savaş caiz değildir. En mühimi iman eden bir topluluğa karşı iman eden bir topluluğun savaş açması dine yapılacak en büyük zulümdür. Yani mü’minler ancak kardeştirler ve savaşmazlar. Savaşırlarsa bu savaş kafir ve müşriklere karşı aynı safta ve Allah adına yapılmalıdır.

Kur’an tüm kıssalarında olduğu gibi savaş bahsinde de hem toplulukların iman derecelerini örnekleyerek, hem müteakip yapılacak savaşlara gönderme yaparak iman edenlere şunu müjdelemektedir; her ne zaman olursa olsun Allah adına savaşa girenler şehit te olsalar, muzaffer de olsalar kazanırlar. Allah’ın yardımı iman edenlerin ordusuyla birliktedir ve kafirlerin sayı, güç ve silahları ne kadar acımasız olursa olsun, kazanan taraf elbet cündullah(Allah’ın orduları)’ın da devreye girmesiyle iman edenler olacaktır.

Savaşa hazırlık hem yenilmemek hem daha en baştan kafirleri savaştan caydırmak için önemlidir.

O halde mü’min Allah adına savaşmaya istekli ve hazır olmalı, barıştan itibaren dost ve düşmanı iyi bellemeli, savaş zaruri hale gelince de ölümü göze alıp savaşmaktan başkaca bir seçeneğe sıcak bakmamalıdır.

Hem içteki hem dıştaki düşmanlara karşı savaşa hazır olma zorunluluğu askerlerin ve güvenlik güçlerinin tamamının ne kadar mübarek ve mukaddes bir iş olduğunun da ispatıdır.

Rabbim bizleri savaş ile denetmesin.
Rabbim bizi yaşanacak bir savaşta doğru tarafta eylesin.
Rabbim gireceğimiz savaşta bizleri muzaffer ve salim eylesin.
Rabbim tüm güvenlik güçlerimize yardım eylesin.
Rabbim tüm şehitlerimizden razı olsun.
Rabbim İslam’ı, imanı, dini, vatan ve milletimizi korusun.
Rabbim Müslüman camiası arasındaki kardeş kavgalarını bitirip, gözümü açsın.
Rabbim tüm kullarına hangi mezhep, meşreb ve tarikata bağlı olursa olsun ALLAH’I, KUR’AN’I, PEYGAMBERİ BİR tüm Müslümanların kardeş olduğu fikrini akıllarda sabit eylesin.
Amin!

Kur’an’da savaş hukuku

Bu yazıyı okudunuz mu?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi?

Kur’an İslam’ına dönüşün hala vakti gelmedi mi? Derin Asr-ı Saadet özlemiyle yanıp tutuşurken, tevhid yolunda ...

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir